12 Eylül: Tarihsel Bir Perspektifte Teorik Belirlemeler Rıza Tura

Dokuz yıl sonra 12 Eylül, yeniden Türkiye’nin siyasal gündeminin ilk sırasında. Darbeyi büyük bir coşkuyla karşılayan burjuva basını, dokuz yıl sonra darbe ve darbe sonrası dönemi kıyısından köşesinden didik­lemeye başladı. En çok satan kitap listelerinde, 12 Eylül’ün ipliğini pazara çıkarmayı amaçlayan incelemeler ya da kurgu-anılar baş sırayı alıyor.

 

Ama 12 Eylül’ü yeniden Türkiye’nin en güncel sorunu haline getiren yalnızca bunlar değil. Türkiye, belli başlı semptomlarını tehli­keli sınırlara ulaşan dış borçların, % 70’leri aşan bir enflasyon oranının, sanayi üretiminde ve yatırım oranlarında ciddi bir düşüş eğiliminin oluşturduğu bir ekonomik tıkanıklığın eşliğinde, yeni bir siyasal bunalıma doğru ilerliyor: Son kamuoyu araştırmalarına göre, oy oranı % 15’e düşen ve parçalanma dinamikleriyle sarsılan ANAP iktidarı altında parlamento, tıpkı 12 Eylül’ün arifesindeki gibi, erken seçim-anayasa değişikliği-cumhurbaşkanı seçimi meşum üçlüsünün oluşturduğu bir kilitlenmeyle yüz yüze. Bu duruma, söz konusu kilidin bir “kılıç darbesiyle”, yani yeni bir askeri darbeyle çözülebileceğine dair söylentiler eşlik ediyor.

 

Öte yandan, PKK’nın giriştiği eylemler karşısında ordunun etkin ve kalıcı bir çözüm oluşturamayışı; dokuz yıl sonra, “Kürt sorunu”yla sınırlı olsa da, çoğunluğunu devlet güçlerinin oluşturduğu “terör kurbanlarının günlük bir olay haline gelişi; belki de en önemlisi PKK’ nın Kürt kitleler arasında hatırı sayılır bir toplumsal desteğe sahip olduğunun örtülü biçimde kabulü ve bütün bunlar karşısında “Silahlı Kuvvetlerin huzursuz olduğu” yolundaki demeçlerin basında yer alması, yeni bir darbe söylentilerine güncel bir malzeme oluşturmakta.

 

Bu tabloya göre sanki dokuz yıl sonra Türkiye tekrar başa dönmüş gibi: “12 Eylül öncesinin terör ve kaos ortamına dönmek” yetkili ağızlarda yıllardır olduğu gibi bir tehdit unsuru olmaktan çıkıp, her an biraz daha yaklaşılan kaçınılmaz bir kader gibi görünüyor.

 

Burjuva basınının çizdiği bu tablo, kuşkusuz Türkiye solunda da bir yankı buluyor. Örneğin Sosyalist Parti yönetimi, bir süreden beri, tabanını yeni bir siyasal bunalım-artı yeni askeri darbe senaryosuyla ateşte tutuyor. Ama Türkiye solunun teorik dağarcılığında, yalnızca bir iki siyasal çizginin teorik-stratejik geleneğiyle sınırlı tutulamayacak kadar yaygınlık kazanan bir hazır açıklama biçimi de var zaten bu konuda: Esas olarak Stalinizmin üçüncü dönem çizgisinin “teorik” mirasına dayanan ve “suni denge”, “sürekli siyasal bunalım” vb. kavram­larla takviye edilen bu açıklama tarzına göre varolan siyasal bunalım belirtileri de, “burjuvazinin (ya da “oligarşi”nin) her geçen gün daha da derinleşen yapısal bunalımı”nın yeni bir dışavurumundan ibaret.

 

Duran bir saatin bile günde iki kez vakti doğru gösterdiği düşünülürse, çağın genel karakteristiklerinin yüzeysel ve mekanik bir betimlenmesinde çakılıp kalan bu “teori”nin de, hiç değilse gerçek bunalım dönemlerinde doğrulanma imkânı elde ettiği söylenebilir.

 

Ne var ki, yüzeysel ve mekanik karakteri bir yana, bu tür genel­lemeler belli bir sınıf mücadelesi konjoktürünün özgül farklılıklarım saptamaya imkân tanımaz. Oysa devrimci bir hareket, ancak somut sınıf mücadelesi konjonktürlerinin özgül farklılıklarını doğru biçimde saptadığı ve buna uygun politikalar geliştirebildiği ölçüde gelişebilir ve kendini değişiklere hazırlayabilir. Marksizmin, Kari Korsch’un. deyimiyle, tarihsel özgüllestirme ilkesidir bu.

 

Bu yazının, son bölümünde yer alacak bir vargısını, baştan söyleyelim: 12 Eylül öncesiyle olan yüzeysel benzerliklerine rağmen, bugün yaşanmakta olan siyasal bunalım belirtileri burjuvazi için 12 Eylül dönemi içinde yeni bir evreye geçişin sancılarıdır. 12 Eylül döneminin kimi aksaklıklarının biriken ağırlığının da bir etkisi olmak­la birlikte, bu yeni evreye geçişin temel dinamiğini, burjuvazinin ih­racata dayalı sermaye birikim modeli çerçevesinde Avrupa Topluluğuna girme doğrultusundaki kesin yönelişinin başlattığı siyasal toprak kayması oluşturmaktadır. Ama bir noktayı önemle vurgulamak gerek: Solun bir bölümüne ilişkin kimi ciddi açılımları da içerebilecek olan bu yeni evreye geçiş, 12 Eylül döneminin sonu olmayacaktır. Tersine, 12 Eylül askeri diktatörlüğü altında, işçi sınıfının, sosyalist hareketin ve Kürt hareketinin aldığı yenilgilerin siyasal ve hukuki planda kurumlaştırılması zeminine dayanan hali hazırdaki sınıflar arası gerçek güç dengelerinin titizlikle korunması koşulu üzerine bina edilecektir bu yeni evre. Öte yandan, Milli Uzlaşma siyasetinin ön plana çıkmasının kuvvetle muhtemel olduğu bir evre olacaktır bu. Buna bağlı olarak bu geçiş sürecinde parlementer planda burjuva güçlerinin bir yeniden harmanlanmasının ve/ya da yer değiştirmesinin yer yer ciddi sürtüşmeleri de içererek gerçekleşmesi gündemdedir. En önemlisi, sola yönelik kısmi açılımlar içermesi kuvvetle muhtemel olan bu yeni evrede uluslararası ve yerli burjuvazinin çıkarına karşı ciddi bir mücadele vermeyecek, işçi sınıfını ve emekçileri burjuva siyasal güçlere bağlamada bir dolayım işlevini görecek yasala sol partilere de meşru bir yer olabilecektir.

 

Öte yandan 12 Eylül yenilgisi, izleyen yıllarda Türkiye solunda geçmişe yönelik çok yönlü bir tartışma ve hesaplaşma sürecini başlatmıştır. 12 Eylül yenilgisiyle hesaplaşmak, Stalinist ideolojinin dar kalıplarının parçalanmasına parelel olarak, ister istemez 12 Mart’la, 27 Mayıs’la hatta Cumhuriyetin kuruluşuna kadar uzanan bir tarihsel dönemle hesaplaşmayı da beraberinde getirmiştir. Bugün de geniş bir tarihsel dönem içinde geçmişiyle ve geçmişine damgasını vuran Kemalist ideolojiyle hesaplaşmak, sosyalist hareketin teorik ve ideolojik gündeminin temel bir maddesini oluşturuyor.

 

Ama geçmiş her zaman bugünün geçmişidir. Bu demektir ki, Türki­ye’nin siyasal tarihinin evrimi, 12 Eylül ve sonrası dönemin özgül fark­lılıklarının belirlenmesi açısından bir anlam taşır. Tersinden de söyle­nebilir: 12 Eylül ve sonrası dönemin özgül farklılıkları, bu farklılıkları öne çıkaracak biçimde tarihsel bir perspektife yerleştirildiğinde açık seçik belirlenebilir ancak. Bu nedenle, burjuvazinin bugünkü siyasal bunalımının iç içe geçen iki temel öğesini oluşturan, burjuvazinin par­lamenter temsil güçlerinin yeniden harmanlanması sorunuyla TC. Devletinin meşruluk bunalımım, tarihsel bir arka plan üzerine yerleştirmeye çalışarak ele alacağım.

 

Öte yandan, son dönemde Türkiye solunda meşruluk bunalımı kavramı oldukça yaygın biçimde kullanılır oldu. Bugün de varolan bunalım belirtilerini haklı olarak bir meşruluk bunalımı olarak tanım­layan yaklaşımlar gederek çoğalıyor2. Ne var ki sözkonusu kavramın teorik içeriğinin belirlenmesine yönelik bir çabanın olduğunu söylemek mümkün değil. Daha da önemlisi, açıkça tanımlanmasa da kavramın esas olarak Weber’ci bir içerikle, yani bir tür “toplumsal ve siyasal değerler”, “motivasyonlar” bunalımı olarak kullanılması söz konusu3. Dolayısıyla kavramın tam bir tanımını yapmak başlı başına bir çalışmayı gerektirse de en azından Marksist bir çerçeve içine yerleşti­rilmesinde yarar var. Bu nedenle aşağıda, zaten tarihsel bir bakış açısının ağırlığını taşıyan elinizdeki yazıyı daha da hantallaştırmayı göze alarak, bir parantez açıp, burjuva devletinin meşruluk sorununa ilişkin uzunca bir teorik not düşerek başlamayı gerekli görüyorum.

Uzunca bir teorik not: Burjuva devleti ve meşruluk sorunu.

Gramsci’den bu yana burjuvazinin ezilen ve sömürülen sınıflar üzerindeki egemenliğini yalnızca zora başvurarak değil, aynı zamanda ideolojik hegemonya kurarak da sürdürdüğü genel olarak kabul edilir. Ne var ki, Gramsci’ni bu katkısını, burjuvazinin kâh çıplak zora başvururak kâh hegemonyaya dayanarak yönettiği şeklinde yorumlamamak gerek. Devletin tekelinde bulunan zor öğesi. P. Anderson’un da belirttiği gibi, ileri demokratik burjuva devletinde bile, gündelik yaşam­da dolaysızca görülmese de. siyasal yapının kıırucu öğesidir. Avro-komünist teorisyenlerin iddia elliklerinin tersine, burjuva ege­menliği altında (ve bunun teorik çözümlenmesini içeren Gramsci’nin yazılarında) burjuva ideolojisinin sömürülen sınıflar üzerindeki hegemonik işlevi, devlet tekelindeki zorla ayrılmaz bir bütün oluşturur.

 

Tam da bu nedenle burjuva ideolojisi içinde, fizik şiddet tekelini elinde bulunduran devletin varlık nedeninin, sömürülen sınıflar nezdinde meşru kılınmasına yönelik özgt’il bir söylemler alanı vardır. Başka bir deyişle, egemen ideolojinin zorunlu bir işlevi -belki de en temel işlevi- fizik şiddet tekelini elinde bulunduran devletin (dolayısıyla fizik şiddetin) sömürülen sınıfların hiç değilse bir bölümü nezdinde meşru olarak, yani burjuvazinin değil, toplumun “genel çıkarı”nın koruyucusu olarak görülmesini sağlamaktır.

 

Poulantzas, meşruluk bunalımı kavramını tanımlarken, yukarıda belirtilen işleve ikinci bir boyut getirir: Fizik şiddet tekelini elinde bulunduran devlet, bir yandan bu şiddetin potansiyel muhatapları nez­dinde burjuvazinin değil “genel çıkarın” bekçisi olarak meşrulaştırıl-malıdır; ama öte yandan, bu işleve sıkı sıkıya bağlı olarak, devletin içinde de, çeşitli aygıtların uyumlu biçimde işleyişini sağlamak üzere, devlet personeli arasında (burjuvazinin “bir avuç hizmetkârından iba­ret değildir bunlar, öğretmenlerden astsubaylara, savcılardan zabıta memurlarına kadar yüzbirlerce görevliyi içerir) bir “çimento işlevi” görmelidir egemen ideoloji. Hiyerarşik bir görev bölüşümü içinde bur­juvazinin ortak çıkarma hizmet ederken, “genel çıkan” temsil ettiği yanılsaması içinde görev yapmasını sağlayacak biçimde, devlet perso­neli içinde de devleti (ve bu personelin görevlerini) meşrulaştıracak özgül söylem ve pratikleri içermek durumundadır egemen ideoloji.

 

Poulantzas’ın bu tanımı çerçevesinde meşruluk bunalımı, “kitlelerin varolan ilişkiler içinde yönetilmek istemediği, yöneticilerin de bu ilişkiler içinde yönetemediği” (Lenin) ön devrimci ya da devrimci durumların tamamlayıcı bir öğesi olarak belirir.

 

Ne var ki, Poulantzas’la yol arkadaşlığını bu noktada kesmek gere­kiyor. Çünkü Poulantzas, bakış açısını baştan salt devlet aygıtı içindeki (ideolojik aygıtlar) ideolojik üretim ve pratiklerle sınırladığından, bir noktadan sonra, sık sık olduğu gibi devlet aygıtının “bölümlerinde”, “alt bölümlerinde”, bunları birbirine bağlayan gizli dehlizlerde… kaybolup gider. Oysa burjuva devletinin meşruluğu salt devlet aygıtları içindeki ideolojik üretime, hatta salt ideolojik etkene dayanmaz; daha derinlere, kapitalizmde sömürü ilişkilerinin özgüllüğüne ve bu ilişkiler içinde devletin almak zorunda olduğu özgül biçime inmek gerekir.

 

Böylece, son yıllarda Türkiye solunun oldukça aşina olduğu bir konuya yaklaşmış oluyoruz:  Burjuva devletinin meşruluğunun bir sonucu olarak belirişi de, bu meşruluğun sağlanmasının nesnel çerçevesi de kapitalizme özgü Sivil toplum-Devlet ikiliğine dayanır. Ama dikkat; Türkiye’de bir dönem revaçta olan “sivil toplumculuk”, bu konuda hiç bir ciddi teorik açılım sağlamadığı gibi, TC. Devletine 12 Eylül sonrasında yeni bir meşruluk kazandırma girişimlerinin sol bileşkelerinin teorik arka planı olma işlevini yerine getirmiştir.

 

Şu halde önce soruyu doğru, yani sınıfsal temelde sormak gerekiyor:

 

Neden sınıf egemenliği ne ise o olarak, yani nüfusun bir bölümünün diğer bölümünü boyunduruk altına alması olarak kalmaz? Neden resmi bir devlet egemenliği biçimini alır, ya da aynı anlama gelmek üzere, neden devletin baskı aygıtı egemen sınıfın özel aygıtı olarak kurulmaz, egemen sınıftan ayrılır ve toplumdan ayrı, kişilere bağlı olmayan (impersonel) bir kamu aygıtı biçimini alır?

 

Bu ünlü soru, P. Salama’nın da belirttiği gibi,7 iki teorik alanı bir­den açar önümüze: Kapitalist devletin, işlevini yerine getirmek için kapitalist toplumsal formasyonda almak durumunda olduğu özgül biçim ve bu biçime sıkı sıkıya bağlı olan, devletin, toplumun bütün sınıfları nezdinde, “sivil toplumdan ayrı ve onun üzerinde yer alan bir kendilik” (Marx) gibi görünmesinin nesnel temelleri. Bu bölümü daha da uzatmamak için, her iki alanda ancak kıyısından söyle bir bakacağız.

 

Kapitalist üretim tarzı bir dizi ayrılmaya dayanır: Emeğin (emek-gücü haline gelmek üzere) üretim araçlarından ayrılması; artı değerin “üretim süreciyle gerçekleşme sürecinin, buna bağlı olarak üretim ilişkileriyle dolaşım ilişkileri alanlarının ayrılması; tekil sermayelerle “genel olarak sermaye”8 arasındaki diyalektik birlik… Kapitalizme özgü Sivil toplum-Devlet ikiliği bu ayrılmalar üzerinde yükselir. Bu nok­tada sözü Gülnur Savran’a bırakalım:

 

Emek gücü, pazarda başka metalar gibi. eşit değerlerin mübadelesi temelinde satılıyor; bundan sonra, artığa el konması, üretim sürecinde emek gücünün kullanım-değerinin gerçekleşmesine bağlı tümüyle. Emek gücünün meta olması, tanımı gereği bu meta sahibi üzerinde doğrudan baskı uygulanmasını engelliyor: Meta mübadelesi ancak akil (sözleşme) kuraları altında olanaklı. Dolayısıyla herhangi bir egemenlik ilişkisinde, örtük olarak da olsa, kaçınılmaz bir biçimde yer alan zor öğesi, bu alanın dışında, ayrı bir alan oluşturuyor. Başka bir deyişle, zora dayalı ilişkilerin üretim ilişkilerinden ayrılmasıyla, kapitalizmde, farklı iki toplumsal ilişki türü gelişiyor, ekonomik ve siyasal ilişkiler biçiminde. “Siyasal olan” bireysel sermayelerin dışında, ayrı bir alan oluşturuyor.

 

Bu ayrılık çerçevesinde, siyasal iktidar genel çıkarın taşıyıcısı biçimine bürünüyor, iki anlamda senellik sözkonusu burada: tikin, devlet tek tek sermayelerin değil, genel olarak sermayenin ortak gereksinimine, yani burjuva toplulumunun yeniden-üretimine yönelik. Ayrıca sivil toplumdan ayrılığı jçinde devlet, toplumun ortak çıkarlarının temsilcisi görünümünü taşıyor. (Vurgular aslında)

Mandel de kapitalist üretim ilişkilerinin özgüllüğüne dayanan bu olgunun egemen ideolojinin etkisinden çok daha önemli olduğunu belirtir:

Bunun (meta ilişkilerinin genelleşmesinin-RT) sonucu olan ve -genelleşmiş meta üretimi koşulları altılıda her biri “kendinde amaçlar” olarak algılanan tüm insan faaliyetlerinin özerkleşmesine yol açan-iş bölümünün sonuçlan tarafından pekiştirilen, insanlar arası ilişkilerin genel şeyleşmesi, kapitalizmin olağanüstü önemde bir sonuca ulaşmasını olanaklı kılar: Piyasa ilişkilerinin kabulü ve sürekliliği, ister proleter olsun, ister küçük burjuva ya da büyük kapitalist, “özgür yurttaşların” büyük bölümünce içselleştirilir. Burjuva siyasal iktidarının temel üstyapısal gücü burjuva ideolojisinin etkisinden çok burada yatar.    (Vurgular aslında) –

Ayrıca Mandel, kapitalist ilişkilerin gelişimine özgü olan bu ol­guyla burjuva demokrasisi arasındaki bağa da dikkat çeker:

Bu içselleştirmeyle iktidarın burjuvazi tarafından kullanımının klasik biçimleri arasında açık bir bağ vardır (…) Nasıl her mülk sahibinin piyasaya “kendi metasını”, yani birinin emek-gücünü. diğerinin ise sermayesini, eşit koşullarda sunmakta olduğu kabul ediliyorsa, tek tek her seçmene de birer oy pusulası vermek suretiyle “ulus”un kendi yöneticisini “seçtiği” kabul edilir(…) Şu halde piyasa ilişkilerinin içselleştirilmesine tümüyle biçimsel bir demokrasinin “içselleştirilmesi” tekabül eder. Her iki süreç de aynı köke ve aynı sonuca sahiptir: gerçek eşitsizlikleri ve egemenlik yapılarını gizlemek ve bu sayede meşrulaştırmak.    (Vurgular aslında)

 

Artık toparlayalım. Bir yandan şiddet tekelini elinde bulunduran devlet, üretim-dolaşım, yani ekonomik ilişkiler alanının dışında, bu ilişkilerin sürekliliğini (yeniden-üretimini) sağlama işlevini üstle­nirken, diğer yandan dolaşım ilişkileri alanında, toplumsal ilişkilerin “eşit ve özgür iradeye sahip” mülksahipleri arası mübadele ilişkileri biçimini alması (üretim sürecindeki artı değer sömürüsünün bu biçimde gizlenmesi) ve bu ilişkileri tanımı gereği eşit hukuk özneleri arası özgür irade ilişkileri biçiminde kuran burjuva hukuku, devletin toplumun genel çıkarının bekçisi olarak görünmesinin, şu halde tekeli altında tuttuğu fizik şiddetle birlikte devletin meşru kılınmasının nes­nel temelini oluşturur. ı

 

Kuşkusuz bu en genel çerçeve, burjuvazinin sömürülen sınıflar üzerindeki ideolojik hegemonyasının kendisini değil, dayandığı nesnel yapıyı sunar. Bu ikisini birbirine karıştırmak, Manc’ın metaforuyla devam edelim, canlı varlıkların yapısının incelendiği anatomi ile, çeşitli biçimler altında kendini gösteren canlılık fonksiyonlarının incelendiği fizyolojiyi birbirini karıştırmakla eşdeğerdir. Burjuvazinin sömürülen sınıflar üzerindeki ideolojik hegemonyasının tüm boyutlarıyla incelen­mesi, her burjuva toplumunun özgül tarihsel evriminin incelenmesini gerektirir; her burjuva toplumunda burjuvazinin ideolojik hegemonyasının somut biçimlenişi burjuva devriminin gerçekleşme biçiminden, burjuvazinin “organik aydın katlan” yaratabilme kapasitesine kadar bir dizi etkenin çok yönlü bir etkileşiminin ürünüdür.

 

Yeri gelmişken, yazının ileriki bölümleri açısından ‘organik aydınlar’ kavramına bir iki kelimeyle de olsa değinmek gerekiyor. Gramsci, “aydın katlarının organik özelliği”ni, bunların “üretim dünyasıyla iliskileri”nden çok, “sivil toplum ve devlet basamaklarındaki görevlerini” ölçüt alarak betimler; yani işlevleri temelinde ele alır “organik aydınları”. Bununla birlikte, “geleneksel aydınlar”la olan fakını belirlerken, “organik aydınların”, “organik olarak bağlı olduğu” burjuvazinin tarihsel toplumsal bir sınıf olarak ortaya çıkış sürecinin bir ürünü olduğunu belirtir.14 Bu tanımlamada, örtülü biçimde de olsa, organik aydınların tarihsel toplumsal varoluş koşullan ve biçimlerinin, burjuva toplumsal ilişkilerinin gelişmesinin damgasını taşıdığı önermesi vardır. Başka bir deyişle, burjuvazinin “organik aydınlarını”, “geleneksel aydınlar”dan ayırdeden, yanlızca işlevleri değil, aynı zamanda bu işlevleri farklı biçimde yerine getirmelerini mümkün kılan, nesnel varoluş koşullan ve biçimleridir. Genelleşmiş meta üretimi koşulları üzerinde yükselen, “her biri ‘kendinde amaçlar’ olarak algılanan tüm insan faaliyetlerinin özerkleşmesine yol açan işbölümünün sonuçları tarafından da pekiştirilen” (Mandel) tarihsel-toplumsal varoluş koşullan ve biçimleri.’

Burjuvazinin ideolojik hegemonyasının kurulması (hergün yeniden kurulması) sürecinde, “sivil toplum ve devlet basamaklarında” görev alan “organik aydınlar”ın hiç değilse önemli bir bölümünün, “bur­juvazinin kiralık uşakları” gibi değil, “genel çıkarın” koruyucuları görünümü altında faaliyet göstermelerini mümkün kılan da budur.

 

Azgelişmiş ülkelerde burjuva devletinin meşruluğu

Azgelişmiş kapitalist toplumlarda genelleşmiş meta üretiminin bütün toplumsal ilişkilere damgasını vuracak biçimde gelişememesi (ve buna sıkı sıkıya bağlı olarak, emek-gücünün yeniden üretiminin salt ücret temelinde piyasa ve kapitalist ilişkilerin pekiştirdiği aile içinde değil; aynı zamanda başka toplumsal ilişkiler içinde sağlanması) bu ülkelerde burjuva devletlerinin geniş kitleler nezdinde yaygın bir meşruluk kazanmasının önünde ciddi bir engel teşkil ettiği gibi 16, bu sınırlı meşrulu­ğun da farklı mekanizmalara dayanmasını gerektirir Öte yandan ulus­lararası kapitalist işbölümünde benzer yerler işgal etmelerine karşılık, bugünün azgelişmiş kapitalist toplumlarının emperyalizmle eklemlen­me süreçlerinin farklılığı, bu toplumların siyasal düzeyde ve sınıfların oluşum düzeyinde, dolayısıyla da bu ülke devletlerinin dayandığı-ideolojik ve toplumsal meşruluk mekanizmalarında ciddi farklılıklara yol açmıştır (birbirlerinden cetvelle çizilmiş gibi ayrılan Afrika’nın “ulus”-devletleri, “İslam devletleri”, Popülist rejimler altındaki devlet­ler vb!) Kaldı ki, genel olarak azgelişmiş ülke devletleri hem verili bir uluslararası işbölümü temelinde bu ülkelerin kapitalist dünya pazarıyla eklemlenmelerinde siyasal bir dolayım,  hem de uluslar arası siyasal yapının yerleşmeye başladığı 1930’lu yıllarda Kemalist rejim iki temel ayak üzerine oturacaktır: Birinci ayağı, baştan aşağıya Kemalist ideoloji ile donatılan ve M. Kemal önderliğine sıkı sıkıya bağlı kılınan ordu oluşturmaktadır.” Günlük siyasal yaşamda hiç bir biçimde ön planda görünmemekle birlikle, Kemalist rejimin ve üstyapı reformlarının temel dayanağını doğrudan Kemalist önder kadrolara bağlı olan ordu oluşturmaktadır. İkinci ayak ise, verili güç dengeleri çerçevesinde, bileşimi Kemalist kadronun bonapartist/bürokratik denetimi ve seçiciliği altında belirlenen, hakim sınıflar ittifakının kurumlaştırıldığı Meclis’tir. Başka bir deyişle devletin idari yapısıyla çakışacak biçimde bürokrasinin merkezi denetimi altında bina edilen Cumhuriyet Halk Partisi’nin etrafında kümelenen mülk sahibi sınıfların içinden, Kemalist önderliğin varolan sınıfsal güç dengelerini gözeterek “seçtiği” temsilcilerden oluşmaktadır Meclis’in bileşimi. TBMM’nin tarihsel varlık nedeni de gücünün sınırları da, biçimlenişinin ve işlevinin bu özgüllüğünde yatmaktadır. Kemalist rejimin ikinci ayağını oluşturan Meclis, iki temel öğenin damgasını taşımaktadır: Birincisi, yukarıda da belirtildiği gibi. Meclis ve CHP aracılığıyla devlet içinde hakim sınıfların siyasal egemenliği/temsili, hakim sınıflar ittifakının nesnel bir zorunluluk olarak ancak bürokrasinin dolayımı ile kurulabilmesinin bir sonucu olarak, Kemalist bürokrasinin bonapartist/bürokratik denetimi altında gerçekleşmektedir. İkincisi, Meclis, işçi hareketinin ve sosyalistlerin yasal siyasal alanın dışına atılması ve sürekli baskı altında tutulması üzerinde yapılaşmıştır; ayrıca yasal siyasal platform ezilen ve sömürülen kitlelerin siyasal temsilcilerine kapalı olduğu gibi, mülk sahibi sınıfların şu ya da bu kesiminin bürokrasiden bağımsız biçimde bu kitleler üzerinde bir hegemonya oluşturma girişimlerine de kapalıdır.2

 

Bu noktada belirtilmesi gereken en önemli husus, Kemalist rejiminin iki temel ayağını oluşturan iki devlet aygıtının, yani par­lamenter aygıtla ordunun arasındaki bağın, ancak Kemalist önderlik kanalıyla kurulan dolayımlı bir bağ olduğudur.

 

Burjuva devriminin, demokratik değil tepeden, devletin aktif ve müdahaleci toplumsal düzenlemeleriyle, hızlı ve “radikal” biçimde gerçekleştirilen üstyapısal reformlar yoluyla gelişme süreci, kendine özgü bir resmi ideolojinin yaratılmasını zorunlu kılmıştır. Oldukça cılız bir popülist damara sahip olan bu ideolojinin topluma ilişkin söylemini sınıfların ve Kürtlerin varlığının inkarına dayalı şoven bir milliyetçilik oluşturmaktadır. Bu ideolojiye göre halk “efkarı umumisiyle kaynaşmış ve sınıfsız bir kitle”dir; ve bu. kitle “damarlarında dolaşan asil kana” rağmen, “cehalet” vb. nedenlerle ken­dini yönetme yeteneğinden yoksun, kurtarılması gereken bir nesnedir. Devlet ise bu toplumdan bağımsız bir varlık nedenine ve meşruluğa sahiptir neredeyse. Yalnızca bu kadar değil; devlet, “cahil”, “geri bıraktırılmış” bu halkı, gerektiğinde halka rağmen kurtaracak “muasır medeniyet seviyesine” çıkartacak bir özne olarak sunulmaktadır Kemalist ideolojide. Dolayısıyla, burjuva devriminin demokratik değil tepeden karakterine sıkı sıkıya bağlı olarak, resmi ideolojide devletin meşruluğu hiç bir biçimde varolan topluma ve toplumsal ilişkilere dayandırılmaz. Devlet, bir Özne olarak meşruluğunu varolan toplum­sal ilişkilerden değil, toplum karşısındaki misyonundan alır. Kısaca TC. Devletinin meşruluğunun dayandığı Kemalist ideolojinin ana çekirdeği özgül bir Özne-Devlet söylemidir.

 

Burjuva toplumsal ilişki biçimlerinin, devletin aktif müdahalesiyle tepeden devrim sürecinde yaygınlaşması, tarihsel olarak (özellikle az­gelişmiş kapitalist toplumlarda) burjuvazinin göreli güçsüzlüğünün damgasını taşır. Bu saptama ise, bir başka bağlamda, burjuvazinin “devlet ve sivil toplum basamaklarında” hegemonyasını kuracak “or­ganik aydın katları” yaratamamış olduğu vargısını içerir. Bu nedenle burjuva toplumsal ilişkilerinin tepeden devrimler yoluyla yaygınlaşabildiği ülkelerde, burjuvazi, bir yandan pre-kapitalist mülksahibi sınıfların bir bölümünü zaman içinde kendine katarken bir yandan da kendi “organik aydın katları”ndan çok, egemen durumda olan “geleneksel aydın”ların bir bölümünü kendine eklemleyerek ve zaman içinde devşirerek hegemonyasını sağlama yoluna gider.

 

Türkiye’de tepeden devrim sürecinin, kitlesiz de olsa bir siyasal devrim ile güçlü bir atılım yapması, devlet içinde olduğu kadar, toplumsal dokuda da “geleneksel aydın” odaklarının dağıtılmasını gerektirmiştir. (Bu nedenle, “Şapka devrimi”nden Harf devrimine, Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasından laikliğin ilanıyla yetinilmeyip resmi bir din politikası oluşturulmasına kadar bir dizi üstyapısal refor­mun bir işlevinin de “geleneksel aydınlar”ın varoluş ve etkinlik koşullarına yönelik sistemli bir saldırı olduğu söylenebilir).

Ama aynı zamanda, bu yıkıntılar üzerinde, tepeden devrim süreci doğrultusunda seferber edilmek üzere, benzer ülkelere göre oldukça eşitlikçi biçimde toplumun bütün dokuları içinden çekilip çıkartılan ve yatılı okullar, karşılıksız burslar, “eğitim seferberliği” gibi yöntemlerle yeni eğitim kurumlarında Kemalist ideoloji temelinde yeni aydınlar yetiştirilecektir. Osmanlı Devleti’nin devşirme yönteminin laik bir ben­zeridir bu yöntem. Bu “laik devşirme yöntemi”yle yetiştirilen yeni “aydın kaf’ları, büyük ölçüde devlet memuru statüsü altında, Özne-Dev/et’in bir temsilcisi olarak ülkenin (mecburi hizmet vb. politikalar sonucu) dört bir yanına dağılacaklar ve burjuva ideolojisinin en temel normlarını, toplumun benimsemesi gereken “ülküler” olarak yaygınlaştırmaya çalışacaklardır. 193()”lu yıllarda Türk Ocaklarının dönüştürülmesiyle kurulan Halkevleri de benzer bir işlevin yarı resmi biçimde gerçekleştirilmesine yönelik kuruluşlardır. Böylece Gramsci’nin “organik aydın” tanımından çok farklı, varoluş biçimine bağlı olarak aydın kimliği özgül bir Özne-devlet ideolojisinden dolayımlanarak kurulan ve “toplum karşısında” devleti temsil eden özgül bir Kemalist aydın tipi yetişecektir 1930″lardan itibaren. (1929 Bunalımının bir dayatması sonucu gündeme gelen devletçilik de, Kadro dergisinin ideolojik kılavuzluğu altında, kendini burjuvaziden ya da herhangi bir toplumsal güçten bağımsız gören ve ancak bu sayede burjuvazinin stratejik ve tarihsel çıkarları doğrultusunda hareket eden Kemalist aydın tipinin pekişmesini sağlayacaktır).

 

Bu tarihsel iklim içinde, Kemalist rejim altında TC Devletinin yok­sul kitleler nezdinde pozitif anlamda yaygın bir meşruluğa sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Meşruluktan değil, olsa bir “kabullenmeden” söz edilebilir yalnızca. Hem Terakkiperver Fırka hem de daha sonra Serbest Fırka’nın, kuruluşlarından çok kısa bir süre sonra, özellikle kırsal bölgelerde Kemalist rejim için tehlike teşkil edecek bir taraftar kitlesi kazanmaları da bu yargıyı doğrular nitelik­tedir. Esasında o dönemde olup bitenlere kuşkuyla bakan Anadolu’nun yoksul köylü kitlelerinin gözünde yeni devlet “Ceberrut Osmanlı”nın laik bir devamı gibidir; dolayısıyla TC. Devleti, bu kesim­ler nezdinde, “devlet olmanın geleneksel meşruiyeti”ne oturmaktadır. (Ama sırf bundan hareketle TC. Devletini “Ceberrut Osmanlı”nın laik bir devamı olarak nitelemek, tarihe köylülüğün gözünden bakmak anlamına gelir ancak.) Kürtlerin yoğun biçimde yaşadığı bölgelerde Kemalist rejimin bir meşruluk sorunu zaten yok­tur.”6

 

Toparlarsak; TC. Devletinin meşruluğu, Kemalist rejim altında, Poulanlzas’ın vurguladığı ikinci boyutu açısından sözkonusudur ancak. Yani, tepeden devrim sürecinde, devletin aktif ve müdaheleci düzenlemelere girişmesi sırasında devlet aygıtlarının uyumlu biçimde işlemesini sağlayacak bir çimento işlevi sağlamıştır Kemalist ideoloji. Bununla birlikte, sömürülen yoksul kitleler nezdinde meşruluktan çok bir kabullenme sözkonusudur. Bunun rejim açısından çok da önemi yoktur gerçekte: Çünkü bu kitlelerin örgütlü biçimde siyasal alanda yer almaları, bir alternatif odak oluşturmaları zor temelinde engellen­mekledir Kemalist rejim altında. Böyle bir odağın oluşturulmasında baş rolü oynayabilecek olan TKP ise Stalinist aşamalı devrim anlayışı (daha doğrusu Sovyet bürokrasisinin dış politikası) doğrultusunda, kulisle sahneye çıkma sırasını beklerken sahnedeki selefine rolünü sütle eden bir aktör gibi, yer altından “devrim sırası” kendisine gelin­ceye kadar, Kemalist önderliğe yapması gerekeni (ancak kendisinin duyabileceği bir sesle) sufle etmektedir yalnızca.*”

 

Bununla birlikte, Kemalist rejimin bir toplumsal kategori olarak gençliğe özel bir önem verdiği söylenebilir. Başka bir deyişle tepeden devrim sürecinin uzun vadeli bir gerekliliği olarak ideolojik yatırımını yeni nesiller üzerine yapmaktadır Kemalist rejim. Dolayısıyla Kemalist ideolojinin birinci derecede manevra alanını gençlik oluşturmaktadır.

 

Bu siyasal yapı, “Ebedi Şefin ölümünden sonra bir ölçüde gevşeyerek “Milli Şef döneminde de sürecektir. “Çok partili sisteme” geçişle birlikte, temel biçimlenişini bonapartist rejim altında kazanan devlet aygıtlarının bütünlüğünü yeniden kurmak zorlaşacak, bazı aygıtların (ordu, üniversiteler vb.) hükümet ve parlamento karşısında fiilen özerkleşmeleri, hakim sınıflar ittifakı içindeki değişimin yaratacağı dinamiğin de etkisiyle, 1950’lerin sonunda siyasal yapının ciddi bir bunalımla karşı karşıya kalmasına yol açacaktır.

2) “Çok partili sistem “de hakim sınıflar ve siyasal yapı.

II. Dünya Savaşı sonrasında, ABD’nin tartışılmaz önderliği altında kapitalist dünya pazarında başlayan yeni uzun vadeli canlanma, 29 Bunalımı sonrası dönemde zorunlu bir çözüm olarak gündeme gelen devlet kapitalizminin rafa kaldırılmasına ve emperyalizmle geçmişe oranla çok daha fazla bir bütünleşmeye yol açacaktır. Nato’ya ve Cento’ya girişten Kore savaşından emperyalist dünya ile aynı safta yer almaya karar uzanan bir siyasal entegrasyon da eşlik edecektir ekonomik bütünleşmeye. Burada bir noktanın önemle belirtilmesinde yarar var: Demokrat Parti’nin kurulduğu yıl olan 1946’dan itibaren CHP ve DP arasında, programları ve temsil ettikleri sınıfların bileşimi açısından hiç bir ciddi farklılık yoktur. Başka bir deyişle her ikisi de, önceki dönemde devlet kapitalizmi ve savaş yıllarının spekülatif girişimleri temelinde sağlanan ilksel birikim çerçevesinde 1940’lann ikinci yarısından itibaren öne çıkan büyük ticaret ve tarım burjuvazisinin çıkarlarının uluslararası ekonomik ve siyasal konjonktüre uygun olarak yeniden formüle edilmesi doğrultusunda birbirleriyle yarışmaktadırlar. Dolayısıyla, sol Kemalist mitlerin yaydıklarının tersine, DP iktidarıyla başlayan yeni dönem ile tek parti dönemi arasında siyasal iktidarın sınıfsal karakteri konusunda ciddi bir farklılık sözkonusu değildir. Bununla birlikte 1950’lere kadar hakim sınıflar ittifakın sağlanmasında bir dolayım işlevi gören bürokrasi, DP iktidarıyla birlikte bu işlevini ve dolayısıyla siyaset tekelini yitirerek iktidar blokunun dışında kalacaktır.

Dolayısıyla iki siyasal rejim arasındaki en önemli farklılık, iktidarların sınıfsal karakterinde değil, hakim sınıflar ittifakının siyasal temsil tanında yatmaktadır: Hakim sınıflar iktidarının CHP’de cisimleşen bonapartist/bürokratik temsil biçiminin yerini, büyük ticaret ve tarım burjuvazisinin, toplumun bütün dokularına nüfuz eden yeni bir parlamenter siyasal aygıt (Demokrat Parti) aracılığıyla köylülük üzerinde hegemonya oluşturarak (Gramsci) temsil edilme biçimi almıştır. Yani iki rejim arasındaki fark esas olarak biçime ilişkindir; ama son derece önemlidir bu biçim değişikliği: Kemalist bürokrasinin bonapartist/bürokratik denetimi altında cisimleşen iktidar bloku çatlamış ve ticaret ve tarım burjuvazisinin, bürokrasiyi devreden çıkararak ve bu bürokrasinin sürekli olarak horladığı köylülük üzerinde kurdukları hegemonya temelinde ilk kez yönetici güç olarak yer aldıkları yeni bir siyasal temsil/egemenlik tarzına geçilmiştir. Yeni uluslararası ekonomik konjonktürde ticaret hadlerinin (Kore savaşının da etkisiyle) Türkiye için elverişli bir trend izlemesi, daha önceki dönemlerde ilksel sermaye birikiminin ulaştığı düzey, dış yardımların katkısı ve bunlara eklenebilecek başka etkenler, 1950’li yılların ilk yansında özellikle kırsal kesimde yoksul köylü kitlelerin de hiç değilse kırıntılarından yararlanabildiği hızlı bir büyüme sürecine neden olmuş, bu da köylülüğün tarım ve ticaret burjuvazisinin hegemonyası altına girmesini kolaylaştırmıştır.

Kuşkusuz burada belirleyici etken daha önceki siyasal rejimde olduğu gibi “çok partili sistem”de de sosyalistler ve ezilen-sömürülen kitlelerin bağımsız siyasal örgütlenmelerinin sistemli bir baskı politikasıyla engellenmesi, yasal siyasal alanın dışında bırakılması ve böylece, parlamenter yapının yeni rejimde de burjuvazi için steril bir halde tutulmasıdır.

Ne var ki, burjuvazinin siyasal egemenliğinin/temsilinin, yalnızca burjuva güçleriyle sınırlı da olsa, köyülülüğün burjuvazinin hegemon­yası altına alınmasını sağlayacak biçimde parlamenter-demokratik bir mekanizmaya oturtulması; bu mekanizmanın köylülük üzerinde hegemonya oluşturmanın bir parçası olarak, Kemalist rejim altında bastırılan “geleneksel aydın” odaklarının (tarikatlar vb.) bir bölümüne yeniden hayat kazandırması ve benzer etkenler TC Devleti’nin meşruluğuna ilişkin olarak devlet aygıtı içinde biri ordu ve eğitim kurumlarında diğeri DP’nin toplumsal-parlamenter gücünde cisimleşen bir ikiliğin doğmasına yol açacaktır.

 

Sanayi burjuvazisinin öne geçişi ve 27 Mayıs

Ne var ki, 27 Mayıs’ı salt 1950’li yıllarda siyasal yapı içinde TC. Devleti’nin meşruluğu üzerinde odaklasan gerilimle açıklamak, temel bir toplumsal-siyasal dinamiğin ihmal edilmesi pahasına yapılabilir ancak. Gerçekte 27 Mayıs gerek öncesindeki toplumsal-siyasal gelişmeler bakımından, gerekse yolaçtığı yeni dönemin sınıfsal karakteri bakımından, 1950’lerin ikinci yansından itibaren giderek güçlenen ve siyasal yapıyı çıkarları doğrultusunda biçimlendirmeye çalışan genç sanayi burjuvazisinin gelişme dinamiklerinin damgasını taşır.

DP İktidarları altında esas itibarıyla iç ticaretin geliştirilmesi amacıyla yapılan alt yapı yatırımları, daha önceki dönemlerde devletçilik politikası sırasında gerçekleştirilen sanayi kuruluşları, uluslararası ticaret hadlerinin de zorlanmasıyla,   1950’li yılların ortalarından itibaren ticaret burjuvazisinin bir bölümünün ithal ikameci biçimde sanayi üretimine kaymasını olanaklı hale getir­miştir. *” En önemlisi, II. Dünya Savası sonrasında kapitalist dünya ekonomisinde egemen hale gelmeye başlayan yeni uluslararası işbölümü, zaten bir dizi azgelişmiş ülkede ithal ikamesi temelinde iç pazara yönelik sermaye birikim tarzının gelişmesini öngörmektedir. işte bu koşullar, 1950’lerin ikinci yarısında kendiliğinden genç ve gelişme olanakları olan bir sanayi burjuvazisinin ortaya çıkmasına ve siyasal yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirme mücadelesine girişmesine yol açmıştır.

 

Ne var ki, DP içinde köşe başlarını tutan tarım ve ticaret bur­juvazisinin etkisinin bir çırpıda kırılması ve bu kesimlerin sanayi bur­juvazisinin çıkarlarını ön plana geçiren yeni bir ittifaka ikna edilmeleri kısa vadede olanaklı değildir. Bu nedenle sanayi burjuvazisinin siyasal temsilciliğine yakın kesimler DP’den koparak Hürriyet Partisini kuracaklar ve kısa bir süre sonra da oldukça önemli avantajlar elde ederek CHP’ye gireceklerdir.29

 

Sanayi burjuvasisinin stratejik talepleri arasında kuşkusuz plan­lama gelmektedir; ithal ikamesine dayalı sanayileşme/birikim tarzı çerçevesinde, devletin aktif ve müdahaleci politikalarla kademeli biçimde yönlendireceği ithal ikamesine dayalı sanayileşme sürecinin, hükümetlerin görece dışında bir devlet kurumun inisiyatifi altına veril­mesini talep etmektedir sanayi burjuvazisi. Öte yandan iktidar blokundaki diğer kesimlerin kırsal çoğunluğa dayalı parlamenter gücünü den­gelemek üzere, siyasal yapının sanayi burjuvazisinin siyasal karar süreçlerindeki etkisini varolan toplumsal gücünün ötesinde çoğaltacak biçimde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Siyasal karar süreçlerinin bir bölümünü devlet aygıtı içinde parlamento ve hükümetin inisiyatif alanının dışına dağılacak bir düzenleme olmalıdır bu. Bütün bu önlemler 61 Anayasasına alınmadan önce CHP’nin 1957 sonrasındaki belli başlı programatik metinlerinde formüle edilecektir.”   (Anayasa Mahkemesi, çift meclis, planlama, Danıştay vb)

 

Öte yandan, DP iktidarı karşısında, başlangıçta aydınlardan ve öğrenci gençlikten oluşan kentsel toplumsal muhalefet, giderek diğer küçük burjuva kesimlerle belli bir işçi kitlesini de içerecek biçimde genişleyecek ve CHP’nin etrafında kümelenecektir. Bu ise CHP’nin bu dinamik kentsel toplumsal tabanın belli başlı ekonomik ve demokratik taleplerini (grev hakkı, düşünce özgürlüğü, sendikal haklar vb.) programına almasına yol açacaktır. Böylece, 1950’lerin sonunda, sanayi burjuvazisi ile kentsel muhalefet arasında, programatik planda CHP”nin bir dolayım işlevi gördüğü örtülü bir ittifak gerçekleşmektedir.

 

Bunların yanısıra, aktif ve müdahaleci devlet politikalarıyla toplumsal kaynakların sanayi burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda seferber edilmesi, güçlü popülist öğeler içeren milli kalkınmacı yeni bir ideolojik atılımı gerektirmektedir; bu da Kemalist ideolojinin yeni birikim tarzının gerekliliklerine uyarlanarak yeni bir içerik kazandırılıp öne çıkarılmasına cevaz yermektedir. 1950’li yıllarda HP içindeki kimi aydınlardan üniversite içindeki çevrelere, kadar uzanan genişçe bir aydın çevre içinde bu doğrultuda yoğun bir ideolojik faaliyet de gündemdedir.

 

Sanayi burjuvazisinin stratejik atılımı temelinde başgösteren bu toplumsal ve siyasal dinamizm, devlet içinde “çok partili sistem”e geçişle birlikte gündeme gelen ikiliği tam bir siyasal bunalıma dönüştürmeye yetecektir. Ayrıca, 1960 yılının başında DP iktidarının kimi DP’lilerin bile karşı çıkmasına rağmen açıktan açığa diktatörce yöntemlere başvurması, DP’nin varlığıyla devlete kazandırdığı yeni demokratik meşruluk zeminini icraatıyla baltalaması sonucu doğurmaktadır.

 

Bu sürecin tam bir iktidar ve meşruluk boşluğuna doğru evrildiği bir noktada, ordu “kılıcını atacaktır”. Bonaparıist bir askeri darbedir bu: Kemalist rejim altında biçimlenen ve hakim sınıflar ittifakıyla, yalnızca Kemalist yönetici kadronun dolayımıyla bağlantılı olan ordu, 1946 sonrasında bu dolayımın ortadan kalkması, yerine başka kalıcı bağlantı kayışlarının oluşturulamaması sonucunda siyasal iktidar karşısında fiilen özerk bir güç odağı haline gelmiştir; devlet içinde devletin meşruluğu noktasında yoğunlaşan farklılaşma, iktidar blokundaki diğer sınıflar ve onların siyasal temsilcisi durumundaki DP iktidarına karşı başını sanayi burjuvazisinin çektiği toplumsal ve siyasal mücadeleyle çakışınca, DP iktidarının kendi meşruluğunu sakatlamaya başladığı ve ekonomik bunalımın kırsal kesim içinde bile DP iktidarına yönelik bir tepkinin oluşmasına yol açtığı bir süreçte ordu, Milli Birlik Komitesi’nin yönetimi altında tüm burjuva siyasal güçlerinden bağımsız biçimde iktidara el koymuştur.

 

Ne var ki MBK, temel sınıflardan bağımsız biçimde devlet iktidarına el koyabilecek koşullara sahipse de, Kemalizmi yeniden TC. Devletinin ideolojik temeli haline getirme dışında,31 uzun vadeli her­hangi bir ortak programdan yoksundur. Darbeci subayların bu temel zaafı, darbeden çok kısa bir süre sonra, Komite toplantılarının CHP’li siyasetçilerin ve bazı aydınlarla bürokratların etkisine açık hale gel­mesine yol açacaktır. Dahası, ordunun alt kademelerinden gelen sağ ve sol radikal tepkiler ve yeni darbe girişimleri tehlikeli boyutlar kazarınca, Komite ve ordu içinde tasfiyeler başlayacak ve nihayet dar­beciler, yeni anayasal düzende meşru mevkiler elde ederek iktidarı sivillere bırakacaklardır.

 

Siyasal rejimin belirlenmesine yönelik karar süreçlerinin oldukça dar bir alanda yoğunlaştığı bir dönemde, yeni anayasa büyük ölçüde kimi CHP’li siyasetçilerin ve bürokratların etkisine açık biçimde hazırlanacaktır.   Öte yandan, zaten 27 Mayıs, bonapartist karakterine rağmen fiilen, DP karşıtı olan ve darbe öncesinde CHP etrafında kümelenen toplumsal siyasal dinamiğe paralel ve hatta onu arkasına almaya özen gösteren bir müdahaledir. Kaldı ki, tarihsel olarak işlevi de, bu kent merkezli kitlesel radikalleşmeye temel programatik perspek­tiflerine sahip çıkarak ikame etmek olmuştur.

 

Sonuç olarak, 27 Mayıs’ın, iç pazara yönelik sermaye birikim tarzının, doğası gereği sanayi burjuvazisinin stratejik çıkarları doğrultusunda öngördüğü yeni bir siyasal rejime bonapartist bir askeri müdahale altında geçilmesi işlevini gördüğü söylenebilir.

 

Son olarak, 27 Mayıs’ın gerek gerçekleşme biçimi, gerek arkasına aldığı toplumsal muhalefetin ideolojik bileşimi, gerek yeni birikim tarzında devletin aktif ve müdahaleci bir rol almasının gerekliliği gibi nedenlerle, sanayileşme şiarının kilit öğesi olduğu popülist öğeler içeren bir milli kalkınmacı ideoloji çerçevesinde, Kemalizmin Özne-Devlet nosyonunun yeni koşullara uyarlanmış -bir versiyonuna yol açtığı vurgulanmalıdır.33

 

II- 1960 sonrasında siyasal yapı ve sınıf mücadeleleri

1)      27 Mayıs sonrasında hakim sınıflar ittifakı ve siyasal yapı

 

Kısaca, 27 Mayıs müdahalesi altında siyasal yapının DP yönetimle­rinde temsil edilen sınıflar ve onların dayandığı kırsal çoğunluk karşı­sında, sanayi burjuvazisinin stratejik çıkarlarını güvence altına alacak biçimde yeniden düzenlendiği söylenebilir.

Ne var ki, bu düzenlemenin, sanayi burjuvazisinin, kırsal çoğunluğa dayanan diğer mülksahibi sınıflar karşısında, Kemalist aydın kesim­lerinin anlamlı bir bölümünü de kendine bağlayarak, kentli sınıflar üzerinde kurduğu hegemonya ve denetim temelinde yürüttüğü bir mücade­lenin değil, bu muhtemel süreci ikame eden bonapartist bir askeri müdahalenin sonucunda gerçekleşmesi, yeni dönemde beklenmedik toplumsal ve siyasal gelişmelere yol açacak ve sanayi burjuvazisini 27 Mayıs öncesinde karşısına aldığı saflara itecektir. Biraz açalım.

 

27 Mayıs, yukarıda da belirtildiği gibi, sanayi burjuvazisinin öngör­düğü siyasal düzenlemeleri, bu sınıfın kentli toplumsal sınıfların DP iktidarına karşı muhalefeti üzerinde bir denetim ve hegemonya kurma sürecini engelleyip ikame ederek gerçekleştirmiştir. Dahası, 27 Mayıs müdahalesi, meşrulaşmak için bu toplumsal radikalleşmeyi arkasına almıştır. Ama iki yönlü bir ilişkidir bu: 27 Mayıs meşrulaşmak için bu hareketliliğe yaslanmak zorunda kalırken, ister istemez bu hareket­liliği de meşrulaştırmış, hatta kimi durumda yüceltmiştir. 1960’lann hemen başında, kendini yeni “anayasal düzen”in gerçek sahibi (“Atatürk ilke ve devrimlerinin bekçisi”) olarak gören kentli toplum­sal hareketler, yeni anayasanın sunduğu kısmi demokratik açılımları da basamak yaparak hızla radikal bir mücadelecilik içersine girecekler­dir. Daha da önemlisi, siyasal yapı içersinde, parlamentonun ve hükümetlerin etkisini hafifletmek üzere oluşturulan görece özerk kuruluşlar (Anayasa Mahkemesi, tabii ve kontenjan senatörlüklerini de içeren Senato, üniversiteler, Türk Dil ve Tarih kurumu gibi resmi ideolojiyi tekeli altına alan kurumlar vb.) siyasal yapının yeniden düzenlenmesinin bonapartist bir askeri darbe altında gerçekleştiril­mesinin ürünü olarak, sanayi burjuvazisinin hegemonyası altına girme sürecinden -27 Mayıs’ın da etkisiyle- sıyrılarak ideolojik olarak olmasa bile fiilen bağımsızlaşma koşullarına ulaşan toplumsal hareketliliklerin basıncına açıktırlar.

 

27 Mayıs sonrası dönemde güçler dengesinin başta işçi sınıfı olmak üzere kentli toplumsal hareketlerin mücadeleciliğindeki yükselişe bağlı olarak beklenmedik biçimde değişmesinin ürünü olarak siyasal rejimde hızlı bir “eksen kayması” gündeme gelecektir. Bu koşularda sanayi burjuvazisi, bir bakıma mimarı olduğu siyasal rejim altında, dengeyi yeniden kurmak için ağırlığını diğer uca vermek zorunda kalacaktır. Öte yandan, siyasal yapının, bonapartist bir yönetim altında da olsa, sanayi burjuvazisinin stratejik çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmesi, sanayi burjuvazisinin 27 Mayıs öncesinde karşısına aldığı diğer mülk sahibi sınıflara, kendi önderliği altında yeni bir ittifa­kı dayatabilmesini de kolaylaştırmıştır zaten. Böylece, işçi hareketinin başını çektiği toplumsal muhalefet hareketinin siyasal rejim üzerindeki basıncını dengelemek üzere, yeni hakim sınıflar ittifakının siyasal sözcüsü durumuna gelen Adalet Partisinin çatısı altında kırsal çoğunluğun parlamenter gücüne dayanarak, 61 Anayasa’sının temel demokratik açılımlarına karşı savaş bayrağını açacaktır sanayi burju­vazisi; 6O’lı ve 70’li yıllar boyunca “toplumsal muhalefet”in gelişmesi karşısında iktidar blokundaki diğer sınıflara tavizler verme Danasına hep biraz daha sağa kayarak dengeyi sağlamaya çalışacaktır.

2) 27 Mayıs sonrası dönemde işçi hareketi ve “toplumsal muhalefet”

1960 sonrası dönem, Türkiye tarihi boyunca ilk kez işçi sınıfının mücadeleciliğinin damgasını vurduğu bir dönemdir. Başka bir deyişle, örneğin 1950-60 arası dönemden farklı olarak,-60 sonrası dönem mülksahibi sınıflar arasındaki mücadelenin değil proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin damgasını taşır. Ama bu dönem aynı zamanda modern bir kentli sanayi proletaryasının hızlı bir tempo içinde oluştuğu bir dönemdir de. Ya da şöyle söyleyelim: İşçi sınıfının siyasal mücadelelere damgasını vurduğu dönem, aynı zamanda modern sanayi proletaryasının oluşum dönemidir; ve bu dönemde işçi sınıfının mücadeleciliği kadar bu mücadeleci/iğin zaafları da oluşum sürecinin özgül sosyo-ekonomik koşullarının dolaysızca izlerini taşır.

Yalnızca bu kadar değil:  1950’lerin ikinci yarısından itibaren gelişen iç pazara yönelik sanayileşme sürecinde işçi sınıfının oluşumu, soyut ve şematik biçimde “kapitalizmin gelişmesiyle yoksullaşan ve deklase olan kır ve kent küçük    burjuvazisinin   fabrikaları doldurması”yla sınırlı bir olgu olarak ele alınamaz. Benzer bir süreçten geçen azgelişmiş ülkelerde de görüldüğü gibi, iç pazara yönelik birikim/sanayileşme süreci, esas olarak büyük kentlerde (ama aynı zamanda hızlı kapitalistleşmenin uğrağı olan bazı taşra kent ve kasabalarında) salt işçi sınıfının oluşmasından ibaret olmayan bir kentsel yeniden tabakalaşmaya yol açmıştır.  Başka bir deyişle bu yıllarda sanayi proletaryasınının hızlı oluşma süreci, etrafında, sayısız ara sınıfsal duruma ve geçişliliğe olanak tanıyan kent merkezli yeni bir toplumsal tabakalaşmanın gerçekleştiği “haleli” bir süreçtir.

Dolayısıyla 1960 sonrasında siyasal rejime popülist renkler katan mücadelecilik, pek de haksız olmayan nedenlerle sınıfsal terimlerle değil “toplumsal muhalefet”, “toplumsal hareketlilik” vb. gevşek terim­lerle ifade edilmiştir sol hareket içinde.

Bununla birlikte, özellikle 80 sonrası dönemin özgül farklılıklarını belirlemek açısından, sanayi proletaryasının etrafındaki toplumsal “hale”nin sınıfsal bileşimini, kabaca da elsa ayrıştırmakta yarar var. Ayrıca, gene 60-80 arası dönemin mücadelelerine ilişkin olarak, Türkiye solunda sık sık “küçük burjuva radikalizasyonu” vb. terimler kullanıldığı da anımsanırsa, bu dönemde küçük burjuvazi içindeki siyasal farklılaşmalara ve bu farklılaşmaların altında yatan nesnel ol­gulara değinmek de gerekiyor.

Aşağıda, “toplumsal muhalefet” hareketinin biçimlenmesi üzerinde ektisi olan kimi sosyo-ekonomik olgulara da kısmen değinerek, bu toplumsal mozayiğin ana bileşkelerini kısa noktalar halinde belir­lemeye çalışacağım. Büyük ve hızla büyüyen kentlerin giderek genişleyen çemberler biçiminde gecekondu mahalleleriyle kuşatılması, büyük çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu bu yeni kentli nüfusa yönelik olarak mal ve hiz­met sunan yeni küçük burjuva tabakaların oluşmasına imkan tanı­mıştır. Böylece bir ölçüde işçiler arasından da çıkabilen, ama esas olarak küçük ve orta köylülüğe dahil olan kesimlerin köydeki mülkle­rini satarak kentlere yerleşmesiyle oluşan yeni bir kentsel küçük bur­juva tabakalaşma süreci, sanayi proletaryasının oluşma süreciyle iç içe geçerek kentleşmeye yeni bir boyut getirmiştir. Bunların pek de azımsanmayacak bir bölümü -özellikle 1950’li yıllarda ve 6O’lı yılların başında kente gelip yerleşenler- 10-15 yıllık bir süre zarfında kısmen aile içi tasarrufla, kısmen tarımla olan bağlarını sürdürerek, kısmen de kentleşmenin sunduğu imkanlardan yararlanarak (örneğin gecekondu yapıp satmak gibi) orta mülk sahibi tabakalara dönüşebilmişlerdir. Buna sıkı sıkıya bağlı bir olgunun vurgulanmasında yarar var: Bu ke­simler kentsel küçük burjuvaziyi (yeniden) oluşturmakla birlikte, varoluş ve gelişme imkanlarını iç pazara yönelik sanayileşme çerçe­vesinde kapitalist ilişkilerin gelişmesine borçludurlar. Dolayısıyla kapi­talist gelişmenin ortadan kaldırdığı, proleterleştirdiği ya da sürekli tehdit altında tuttuğu geleneksel kentli küçük burjuva tabakaların siyasal tepkilerinden çok farklıdır bu tabakaların tepkileri. Geleneksel küçük burjuvazinin kapitalizmin gelişmesi karşısında duyduğu panik­ten farklı olarak, bu kesimler geleceğe “umutla” bakmaktadırlar; dola­yısıyla gerici ya da faşist hareketlerin tepkisel biçimde tabanı olmak şöyle dursun, “kalkınma”dan “umuttan dem vuran CHP’nin aktif (hatta zorlayıcı) tabanını oluşturacaklardır 1970’li yılların sonlarına kadar.3

 

• Büyük ve hızla büyüyen kentlerin giderek genişleyen çemberler biçiminde gecekondu mahalleleriyle kuşatılması, büyük çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu bu yeni kentli nüfusa yönelik olarak mal ve hiz­met sunan yeni küçük burjuva tabakaların oluşmasına imkan tanı­mıştır. Böylece bir ölçüde işçiler arasından da çıkabilen, ama esas olarak küçük ve orta köylülüğe dahil olan kesimlerin köydeki mülkle­rini satarak kentlere yerleşmesiyle oluşan yeni bir kentsel küçük bur­juva tabakalaşma süreci, sanayi proletaryasının oluşma süreciyle iç içe gerçek kentleşmeye yeni bir boyut getirmiştir. Bunların pek de azımsanmayacak bir bölümü -özellikle 1950’li yıllarda ve 6O’lı yılların başında kente gelip yerleşenler- 10-15 yıllık bir süre zarfında kısmen aile içi tasarrufla, kısmen tarımla olan bağlarını sürdürerek, kısmen de kentleşmenin sunduğu imkanlardan yararlanarak (örneğin gecekondu yapıp satmak gibi) orta mülk sahibi tabakalara dönüşebilmişlerdir. Buna sıkı sıkıya bağlı bir olgunun vurgulanmasında yarar var: Bu ke­simler kentsel küçük burjuvaziyi (yeniden) oluşturmakla birlikte, varoluş ve gelişme imkanlarını iç pazara yönelik sanayileşme çerçe­vesinde kapitalist ilişkilerin gelişmesine borçludurlar. Dolayısıyla kapi­talist gelişmenin ortadan kaldırdığı, proleterleştirdiği ya da sürekli tehdit altında tuttuğu geleneksel kentli küçük burjuva tabakaların siyasal tepkilerinden çok farklıdır bu tabakaların tepkileri. Geleneksel küçük burjuvazinin kapitalizmin gelişmesi karşısında duyduğu panik­ten farklı olarak, bu kesimler geleceğe “umutla” bakmaktadırlar; dola­yısıyla gerici ya da faşist hareketlerin tepkisel biçimde tabanı olmak şöyle dursun, “kalkınma”dan “umuftan dem vuran CHP’nin aktif (hatta zorlayıcı) tabanını oluşturacaklardır 1970’li yılların sonlarına kadar.3

 

• Bununla birlikte, büyük kentlerde biriken bu tabakalardan farklı olarak, gene aynı dönemde kapitalist gelişmenin olumsuz sonuçlarıyla yüz yüze gelen, en azından bu gelişmenin dışında kalan belirli taşra kent ve  kasabalarında,  geleneksel   ilişkilere dayanan,  dolayısıyla gelişmeyle birlikte varoluş koşulları ve statüleri sarsılan orta ve küçük mülk sahibi tabakalar, 1960’ların sonlarından itibaren AP’den koparak faşist ve bir ölçüde islamcı hareketin tabanını oluşturacaklardır. Ama bu olgu, aynı zamanda faşist hareketin toplumsal gücünün sınırlarına da   işaret   etmektedir   (coğrafi   olarak   Yozgat,   Çorum   gibi   İç Anadolu’nun geri kalmış illeri). Ne var ki, faşist hareketin kitle tabanı yanlızca bu kesimlerden de ibaret olmayacaktır. 1970’li yıllarda bun­lara Kürtlerin yaşadığı bölgelere sınır olan ya da Kürtlerle Türklerin birlikle yaşadığı bölgelerde, Kürt hareketinin gelişmesi karşısında Türk milliyetçiliği ve güçlü devlet özlemi içinde MHP’ye yönelen Türk mülk sahibi sınıf ve tabakalar da eklenecektir.”

 

• İç pazara yönelik sanayileşme/birikim tarzı, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de önemli bölümü yan sanayi niteliğinde olan ve esas olarak görece geri bir teknolojiyle yaklaşık 5-10 işçi çalıştıran
küçük sanayi birimlerinin gelişmesine olanak vermiştir. Bu üretim bi­rimlerinin çoğu, kente önceden gelip (ya da yurt dışına gidip) de bir süre sonra (örneğin 8-10 yıl) kalifiye hale gelen sanayi işçilerinin ortaklık vb. biçimlerde kurdukları atölyelerden oluşmaktadır. Kısmen kıdem tazminatı, emeklilik ikramiyesi gibi gelirlerle, kısmen -varsa- kırsal mülkün elden çıkarılmasıyla, kısmen de krediyle sağlanan bir ilk birikim sayesinde ve aile içi emeğin de kullanımıyla kurulan bu atöl­yeler büyük sanayi ile bir rekabet ilişkisinden çok tamamlayıcılık ilişkisi içindedirler. Buna ek olarak sendikal mücadele konusunda da önemli bir etkisi söz konusudur bu üretim birimlerinin. Büyük sanayi kuruluşlarında başını DİSK’e bağlı sendikaların çektiği militan örgütlenme ve mücadelecilik, 1960’ların sonlarından itibaren emek maliyetlerinin yükselmesi yönünde bir etki yarattıkça, büyük sanayi kuruluşları, hemen tümüyle sendikal haklardan yoksun ve sigortasız olarak çalıştırılan, çoğunlukla görece ucuz olan çocuk ve kadın eme­ğinin kullanıldığı, çalışma süresinin ortalama 10-12 saati bulduğu, kısaca mutlak artı-değer sömürüsünün hüküm sürdüğü bu tür küçük işletmelere üretimlerinin küçümsenmeyeek bir bölümünü (fason, sipariş vb. yöntemlerle) aktarmaktadırlar. Bu küçük işletmeleri kredi, ödeme politikaları vb. yöntemlerle sürekli bir biçimde denetim altında tutan büyük sanayi kuruluşları, böylece, doğrudan istihdam ettikleri işçilerin sendikal kazanımlarına ve mücadeleciliklerine rağmen, en militan sendikaların bile örgütlemeyi “maliyetli” olduğu gerekçesiyle reddettikleri küçük işletmelerdeki yüksek artı değerin önemli bölü­müne el koyabilmekte, yani küçük işletme sahiplerini vahşi sömürüyü sağlayan mülksahibi ustabaşlan olarak kullanmaktadırlar.

 

Kısaca küçük sanayi birimlerinin ikili bir işlevi sözkonusudur işçi hareketi üzerinde bu yıllarda: Birincisi, pek çok ülkede, üretimdeki kilit konumu dolayısıyla işçi sınıfının mücadele geleneğinin sürekli kılınmasının ana halkasını oluşturan kalifiye işçi kategorisi, Türkiye’de ya küçük üretime kayarak ya da sınıf atlayamasa bile, en azından “kendi işyerini açma” umuduyla militan mücadelenin dışında kalarak mücadele geleneğinin yeni işçi kuşaklara aktarılmasında boşlukların doğmasına yol açmıştır. İkincisi, işçi sınıfının azımsanmayacak bir bölümünü oluşturan küçük işletmelerde çalışan ve en çok sömürülen kitleler, sendikal mücadelenin dışında kalmaktadırlar.

 

• Bunun yanısıra, işçi sınıfının oluşumu ve mücadeleciliği üzerinde belirleyici etkisi olan bir başka olgudan bahsetmek gerekiyor. İç pazara yönelik sanayileşme/birikim tarzının temeli olan büyük ve orta ölçekli sanayi kuruluşlarıyla bunlar etrafında kümelenen küçük sanayi sitelerinin (ve bunlarda üretilen malların pazarlanmasını sağlayan büyük mağazaların, bayiliklerin, acentelerin vb.) oluşturduğu ana ekonomik sektörün yanısıra, bir başka sektörün de ortaya çıkması sözkonusudur. Son yıllarda, azgelişmiş kapitalist toplumların yapısını konu edinen Marksist yazında, ayrımı belirginleştirmek amacıyla, sanayileşmenin/birikimin ana eksenini oluşturan, dolayısıyla formel olarak adlandırılan ekonomik sektörün karşısında, enformel (ya da marjinal) sektör adıyla anılan bu sektör, azgelişmiş kapitalizmin dolaysız bir ürünüdür.” Bu sektör, geleneksel üretim ilişkilerinden farklı olarak kapitalist pazarın sunduğu olanak/ar sayesinde ve bu pazar için yapılan üretim temelinde gelişmektedir. Birbirinden oldukça farklı “ekonomik” faaliyetleri içermekle birlikte, esas olarak aile içi emeğe ve işbölümüne dayanmaktadır bu sektördeki üretim, (örneğin, seri üretime yönelik olarak gelişmiş bir iş bölümü ve son derece basit üretim araçları temelinde, bütün aile fertlerinin katkıda bulunduğu, dolayısıyla ancak istisnai ve geçici olarak ücretli emek kullanan, ev içinde ya da evin bir müştemilatı olarak yapılan bir bölümde kurulan bir ayakkabı atölyesi düşünülebilir. Ya da gene aile içi emeğe dayanarak üretilen ve işporta tezgahlarında satılan hazır yiyecekler vb bu sektördeki ekonomik faaliyet biçimleri için verilebilecek tipik örneklerdir). Ayrıca salt hizmet faaliyeti de sözkonusu olabilir; toptancıdan ucuza aldığı tüketim mallarını işlek kent merkezlerinde satan seyyar satıcıların örneğinde olduğu gibi. Bu kesimlerin, (küçük üreticilerden yarı proleterlere kadar uzanan sayısız ara sınıfsal tabakayı da içermekle birlikte) esas olarak kent proletaryasının bir alt bölümünü oluşturduğu söylenebilir. Çoğunlukla büyük kentlere, ya da hızla gelişen taşra kent ve kasabalarına yeni gelen yoksul kesimlerin, bu kent ya da kasabalarda tutunabilmek için giriştikleri, hatta esas olarak yarattıkları faaliyetlerden oluşmaktadır enformel sektör . Proletaryanın bir alt bölümünü oluşturmakla birlikte, bu kesimler sen-. dikalarda örgütlü sanayi işçilerinden farklı olarak, kıdem tazminatı, emeklilik ikramiyesi, sosyal sigorta vb. güvencelerden ve sendikal hak­lardan yoksundurlar. Başka bir deyişle varolan düzen hiçbir güvence sunmamaktadır bu kesimlere. Daha da önemlisi, toplumda geçerli yasal mevzuat, hemen tümüyle formel sektörün gereksinimlerine göre düzenlendiğinden, bu kesimlerin kentlerde varolabilmek için yarattıkları “iş”ler, hiç bir biçimde devlerin yasal güvencesi altında değildir. Dolayısıyla bu kesimler salt varlıklarını sürdürebilmek için bile her an devlet aygıtlarıyla (polis, zabıta, vergi tahsildarları vb.) fiilen çatışma halinde, “militan” bir yaşam mücadelesi içindedirler.

 

Bununla birlikte, çoğunlukla bütün aile fertlerinin kazancına dayalı bir “aile ekonomisi” sözkonusu olduğundan, sosyal ve sendikal güvencelerden yoksun olmakla birlikte, bu kesimlerin ortalama gelir­leri, sanayi sektöründeki ortalama ücretlerden çoğunlukla daha düşük değildir. Dahası, bir kez kentlerde tutunabildikten sonra, zamanla durumlarını iyileştirme ve sınıf atlama olanaklarına sanayi işçilerine oranla çok daha fazla sahip oldukları bile söylenebilir. Öte yandan, hiç bir yasal çerçeveye sahip değilse de, bu sektöre giriş sanıldığı gibi ser­best de değildir. Tersine, düzenli ve merkezi bir yapısı olmamakla bir­likte, çoğunlukla akrabalık ve hemşehrilik ilişkilerine dayalı, kimi zaman birbirleriyle rekabet ve mücadele halindeki toplumsal yarı örgütlülüklerin denetimi altındadır enformel sektördeki faaliyet alanları  .

 

Bu sektörü oluşturan yarı proleter ve proleter kesimlerin mücadeleciliği, özellikle 70’li yıllarda, sendikalarda örgütlü işçi kit­lelerinin sendikal mücadeleciliğinin yanı sıra, ama bu sonun- cusundan çok farklı eylem biçimleri ve tempo altında, zaman zaman (özellikle gecekondulaşma sürecinde) büyük kentlerin ve taşradaki kimi kent ve kasabaların küçük burjuva kesimlerin radikalizasyonuyla da iç içe geçerek “toplumsal muhalefet hareketi”nin ikinci ana damarını oluşturacaktır.

 

Daha da önemlisi, 70’li yıllarda, aşağıda da belirtileceği gibi, sosyalist hareketin   reformist   ve   uzlaşmacı   kanatlan   sendika bürokrasisi kanalıyla işçi sınıfının sendikalarda örgütlü kesimleri üzerinde küçümsenmeyecek bir siyasal çekim merkezi oluşturmaya yönelirken, sosyalist hareketin militan Stalinist-popülist akımları, aynı yılarda,   bir yandan  gecekondu   mahallelerini   tehdit  eden  faşist saldırılar     karşısında     anti-faşist     mücadelenin     esas     yükünü üstlenirlerken bir yandan da, marjinal sektördeki proleter ve yarı proleter kesimlerin ana eksenini oluşturduğu “toplumsal muhalefet hareketinin bu ikinci damarına nüfuz edeceklerdir. Başka bir deyişle bu akımlar, burjuva partilerinin seçimden seçime kimi vaadlerle oylarını almak dışında, hiç bir biçimde düzene kanalize edemedikleri, kentlerde tutunabilmek için bile ister istemez devletle fiilen militan bir mücadele içinde olan bu kesimlerin, yukarıda da andığımız gayrı resmi, gevşek ve merkezsiz örgütlülüklerinin siyasal merkezi haline geleceklerdir. (Özellik!e Maocu ve Hocacı akımların ideolojik geleneklerinde varolan pre-kapitalist öğeler, kentlere yeni gelen, kırdan tam olarak kopmayan bu kitlelerin kulağında aşina bir tını bırakmaktadır zaten.)

 

  Son olarak, “toplumsal muhalefet hareketinin en dinamik öğelerinden biri olan öğrenci gençlik hareketinde 1970’li yılların ikin­ci yarısından itibaren görülen bir sınıfsal değişimden bir iki kelimeyle de olsa söz etmekte yarar var. Daha 27 Mayıs öncesinde başlayan ve 1970’li yılların ortalarına kadar esas olarak üniversiteli gençliğin başını çektiği mücadeleciliğin bir küçük burjuva aydın hareketi olduğu açık olsa gerek. Ne var ki, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren faşist hareketin üniversiteleri hedef alan sistemli terörünün üniversitelerdeki öğrenci gençlik hareketinin kitlesel karakterine son verdiği söylenebilir.  Bununla birlikte bu tarihlerde,  militan sol grupların marjinal sektörü oluşturan kesimlere yönelmesine paralel olarak yoksul gecekondu bölgelerine bağlı olan orta öğrenim kurumlarında, bu mahallelerdeki mücadeleciliğin bir türevi olarak gelişen, dolayısıyla küçük burjuva avdın hareketi olarak nitelenmesi mümkün olmayan yeni bir gençlik hareketinin oluştuğu ve artık militan sol kadroların bu kesimlerden çıkmaya başladığı vurgulanmalıdır. Hatta, 1970’lerin sonlarına doğru, üniversitelerdeki mücadelelerin başını çekenlerin bile esas olarak, bu liselerde politize olan kesimler arasından üniversitelere girebilen kadrolar olduğu söylenebilir.

 

1960 sonrası dönemde sendikal mücadelecilik

 

Toplumsal olarak işçi sınıfının oluşma sürecinin bu “haleli” karakteri, özellikle 1970’li yıllarda “toplumsal muhalefet hareketi”nin çok parçalı ve adem-i merkeziyetçi bir yapı kazanmasına yol açmıştır.

 

Bununla birlikte 196011ı ve 70’li yıllar boyunca başını büyük sanayi kuruluşlarında yer alan sanayi proletaryasının çektiği sendikal mücadelecilik, gerek toplum içindeki nesnel ağırlığıyla gerek kendine özgü temposuyla gerekse de örgütlü karakteriyle bu mücadeleciliğin lokomotif gücünü oluşturmuştur. Ne var ki, esas olarak sosyalist hareketin zaaflarının bir ürünü olarak işçi hareketi, sendikal mücadelenin sınırlarını aşamamış ve siyasal mücadele alanına ancak toplumsal dinamizminin yarattığı basınç ile, yani dolaylı olarak etkide bulunmuştur.

 

Bu noktada çerçevesi 27 Mayıs ile çizilen 60 sonrası siyasal rejim ile sendikal mücadeleler arasındaki ilişkinin özgül bir yönünü belirtmek gerekiyor. 27 Mayıs’ın ürünü olan 61 Anayasası sendikal ve demokratik haklar konusunda geçmişle kıyaslandığında oldukça önemli açılımlar içermektedir. Birden çok nedeni vardır bunun. Birin­cisi, yukarıda da anıldığı gibi 61 Anayasasının iskeletini, sanayi bur­juvazisinin temel siyasal perspektifleriyle kentli sınıfların taleplerini kaynaştıran CHP’nin belli başlı programatik metinleri oluşturmaktadır ve bu metinlerde grev hakkı da dahil olmak üzere temel sendikal ve demokratik haklar yer almaktadır. İkincisi, yeni anayasanın hazırlanma süreci, 27 Mayıs’ın bonapartist karakteri nedeniyle anayasa profesörlerinin ve bazı ilerici aydınların etkisine oldukça açık bir süreç olmuştur. Böylece tarihsel olarak işçi sınıfının kazanımları olan ve zaman içinde “evrensel hukuk normları” haline gelen bir dizi öge de çok fazla bir sorun yaratmadan girebilmiştir yeni anayasaya. Ama en önemlisi, anayasanın hazırlanması sürecinde sanayi burjuvazisinin sözcüsü durumundaki çevreler, diğer mülk sahibi sınıfların toplumsal dayanağını oluşturan kırsal çoğunluğun karşısında kentli sınıf ve tabakaların sendikal ve demokratik açılımlara kavuşturulmasını gelecek açısından dengeleyici bir etken olarak görmüş olmalıdırlar. Bunlar ve bunlara eklenmesi mümkün başka et­kenler bir araya gelince, yeni anayasal düzende, işçi sınıfının varolan gücü ve mücadeleciliğiyle elde etmesi mümkün olmayan bir dizi sen­dikal ve demokratik hak “yukarıdan bahşedilmiş”tir işçi sınıfına. 

 

Büyük kentlerde hızla büyüyen işçi sınıfı bu bahşedilen haklara sahip çıkmakta gecikmeyecektir. Militan bir sendikal mücadelenin ürünü olan bu süreç bütün burjuva güçleri tedirgin etmekle kalmayıp yeni siyasal rejimin oluşturulmasında öngörülen güç dengesi hesaplarını beklenmedik biçimde. sarsacaktır. Ne var ki, 1960’lar ve 70’lerde yer yer kendiliğinden patlamalar, işgaller düzeyine ulaşabilen bu mücadeleciliğin siyasal ufku daha baştan itibaren anayasanın bahşettiği haklan “hayata geçirmek” ile sınırlı kalacaktır43‘ Bir başka deyişle işçi hareketi siyasal rejim içindeki dengeleri fiili mücadeleciliği ile altüst ederken paradoksal biçimde siyasal rejimin anayasal çerçevesine sahip çıkacak, mücadeleciliğiyle zorladığı rejimi ideolojik olarak yüceltecektir. Farklı biçimlerde ve ağırlıklarda da olsa Türk-İŞ ve DİSK bürokrasilerinin hem bir bakıma varlık koşulu hem de önemli bir manevra olanağıdır bu durum.

 

Kuşkusuz sendikal mücadelenin devlete bağımlılığı salt 27Mayıs’ın yarattığı yanılsamaya bağlanamaz. Kökeni 1946’dan itibaren, bir yan­dan işçi hareketinin kendiliğinden sendikalaşma girişimi engellenirken diğer yandan Türk-İş’in devlet eliyle yukarıdan denetimli biçimde kurulmasına kadar uzatılabilir. Bu bağlamda, 196O’Iı ve 70’li yıllarda sendikal mücadeleleri denetimi altında tutan sendika bürokrasisinin, Batı toplumlarındaki işçi hareketinin evrimi sırasında olduğu gibi, sendikal mücadelenin belli bir evresinde tedricen gelişen bir bürokratiklesme sürecinin ürünü olmadığı, tersine, sendikaların yukarıdan aşağıya yani devlet denetimi altında kurulmasına bağlı olarak daha bastan devletçe yaratıldığı söylenmelidir.

 

Devlet sektörünün mutlak ağırlık taşıdığı 1946-60 ajası dönemde bu sendikal yapı (zaten büyük ölçüde kırsal bölgelere yakın yerlerde kurulan, dolayısıyla kırdan tam olarak kopartılmayan) işçi kitlesi üzerinde, dolaysız bir devlet denetimini sağlamak perspektifi doğrultusunda inşa edilmiştir. Dolayısıyla devlet sektöründe istihdam edilen her işçi, prosedür gereği Türk-İş üyesi olmaktadır.

 

60 sonrasında Türk-İş bürokrasisinin yönetiminde devlet sektöründe ücretlerin ve sosyal hakların belirlenmesi 60 öncesinde olduğu gibi bütçe görüşmeleri ve plan hazırlıkları sırasında sendika bürokratlarıyla bakanlıklar ve hükümet arasındaki pazarlıklar temelinde gerçekleştirilmekte, toplu sözleşmeler önceden belirlenen miktarları karara bağlayan bir formalite olmaktadır.

 

İç pazara yönelik sermaye birikiminin ürünü olarak 1960’lann başından itibaren özel sektörün hızla gelişip öne geçişi, devlet sektöründen farklı olarak bu sektörde militan bir sendikal örgütlenme sürecine yol açacaktır. Başka bir deyişle 60 sonrasının militan sendikal mücadeleciliğinin altında, sanayi burjuvazisinin direnme ve engelleme girişimlerine rağmen gerçekleştirilen, özel sektöre dahil büyük sanayi işletmelerindeki sendikal örgütlenme faaliyeti yatar. ‘ Bazı sendikaların 1960’ların sonuna doğru Türk-İş’ten koparak DİSK’i oluşturmalarının altında yatan dinamik de budur esas olarak. Özel sektörde istihdam edilen işçiler için sendikalaşma, salt ücretlerin yükseltilmesine yönelik bir kaygıdan da kaynaklanmamaktadır. Sanayicilerin maliyetleri yükselttiği ve işten atmayı zorlaştırdığı gerekçesiyle vermekten imtina ettiği kıdem tazminatı, sigortalı olma hakkı, emekli ikramiyesi, iş kazalarına karşı güvence gibi-temel sosyal hakların ve güvencelerin elde edilebilmesi için bile sendikalaşmak gerekmektedir özel sektördeki işçiler için. Ne var ki, özel sektördeki militan sendikalaşma dinamiği temelinde DİSK’in oluşması, bu konfederasyonda bürokrasinin egemenliğine son vermemiştir. Tersine, Türk-tş içinden gelen bürokratların kendini bu dinamiğe uyarlayan ve bir ölçüde dönüştüren kesimlerinin önderliği altında kurulmuştur DİSK.

 

1970’lerin ikinci yarısına doğru, sanayileşme dalgasının hızını büyük ölçüde yitirmesine paralel olarak büyük, hatta orta ölçekli sanayi işletmelerinin çoğunda sendikal örgütlenmenin gerçekleştiril­mesi, DİSK’i DİSK yapan militan mücadeleciliğin durulmasına ve bürokrasinin taban üzerindeki denetiminin pekişmesine yol açacaktır. Artık bu yıllarda sendikal mücadele ve buna bağlı olarak Türk-iş -DİSK rekabeti, toplu sözleşme pazarlıkları ve hükümetler üzerinde siyasal baskı kurmak gibi bürokratların ve uzmanların inisiyatifini öne çıkaran alanlara kaymıştır. 1970’li yıllarda DİSK, militan bir örgütlenme faaliyeti temelinde değil, bürokratlar arası pazarlıkların ürünü olan, bazı sendikaların ya da şubelerin Türk-İş’den kopması ya da bağımsız sendikaların katılımı temelinde büyümektedir. Ücretlerin arttırılması ve sendikal kazanımların genişletilmesi DİSK yönetiminin taban üzerindeki denetimine dayanarak, hükümetler ve işveren kuruluşları karşısında sol bir söylem altında oluşturduğu siyasal basıncın ürünü olmaktadır artık. Grev, miting vb. eylemler bu doğrultuda taktik araçlardır yalnızca.

1960 sonrası dönemde sosyalist hareket

1960’lı yıllarda sosyalist hareket, 27 Mayıs öncesinde CHP etrafında toplanan, 27 Mayıs’ta ise müdahaleyle özdeşleşerek kendini Kemalizmin -orduyla birlikte- gerçek mirasçısı olarak gören aydm ve öğrenci gençlik radikalizasyonunun bir devamı olarak belirir. 27 Mayıs ve sonrasında sanayi burjuvazisinin kendisine “organik olarak” bağlayamadığı bu kesimler, bu burjuvazinin DP’nin mirasçısı olan güçlere-kendi önderliğini kabul ettirerek-meyletmesi sonucunda, daha da radikalleşerek iyiden iyiye sola kayacaklardır. Ama gene de 60’lann sonlarına kadar AP iktidarları karşısında kendilerini 27 Mayıs’ın ve 61 Anayasası’nın öngördüğü “anayasal düzen”in gerçek sahibi olarak görmeye devam edeceklerdir. Öyle ki 1960’lann ortalarına kadar gençlik hareketinin önderleri, dönemin hükümetlerine ültimatomlar gönderme hakkını bile görmektedirler kendilerinde.

Öte yandan 27 Mayıs’la gelen görece özgür düşünme ve tartışma ortamı, Takrir-i sükun’dan beri yasaklanmış ve gayrı meşru ilan edilmiş olan sosyalist düşüncenin ilk kez geniş kesimlere ulaşabilecek bir yasal açılıma kavuşmasına imkan tanımıştır. Bununla birlikte, Stalinist çizgileri doğrultusunda siyasal yaşamları sürekli olarak sillesini yedik­leri Kemalist dikta altında Kemalizme övgüler düzmekle geçen aşamalı devrim ve tek ülkede sosyalizm ideolojisiyle yorulmuş, TKP’den arta kalan “eski tüfek” kadroların inisiyatifi altında gelişen bir süreçtir bu.

Bütün bunlara ek olarak sağdan sola doğru oldukça farklı tonlar içermekle birlikte, iç pazara yönelik birikim-sanayileşme tarzı çerçevesinde Kemalist ideolojiye popülist renkler de katarak oluşturulan milli’ kalkınmacı bir ideolojik paradigmanın egemen olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Bu birikim tarzı içinde devletin almak durumunda olduğu aktif ve müdahaleci rolün gerçek sınıfsal işlevini gizlemek üzere, 1‘milli kalkınma” hedefi doğrultusunda devlete, şu ya da bu ölçüde sanayileşmenin lokomotif gücü yani bir özne görünümü kazandırılmasına cevaz veren bir paradigmadır bu.

İşte kabaca bu ideolojik iklimin hüküm sürdüğü ortamda, sosyalizm, “eski tüfeklerin de marifetiyle, sanayi burjuvazisinin staretijik yönelimine tekabül eden milli kalkınmacı ideolojik paradigmanın sınırları içinde bir meşruluk kazancaktır. Daha açık bir ifadeyle, sosyalizm işçi sınıfının kendi eyleminin ürünü olan ve ancak enternasyonal bir temelde gerçekleşebilecek bir toplumsal kurtuluş projesi oJarak değil, devlet marifetiyle gerçekleştirilecek planlı bir milii kalkınma yolu olarak, “kapitalist yoldan” kalkınilamayacağı için başvurulması gereken bir yol olarak savunulacak ve meşrulaştırılacaktır. Egemen ideolojik paradigma içinde, bu paradigmanın belli başlı öğelerini (müdahaleci devlet, plan milli kalkınma vb.) sola doğru çekişi irerek, böylece Kemalizmin mantıksal bir sonucu ve hatta “gerçek içeriği” görünümüne büründürülerek sunulacaktır sosyalizm.

Kısaca, 6O’lı yıllarda biçimlendirilen sosyalist ideoloji, ortak temalar çerçevesinde sol Kemalizmle Stalinizmin bir kırmasından oluşmaktadır. (Hiç kuşkusuz Sovyet bürokrasisinin bu yıllarda belli az­gelişmiş ‘devletler üzerinde egemenlik kurma yolunda yaydığı “kapitalist olmayan yol” ideolojisinin de önemli bir etkisi vardır Türkiye solunun ideolojik biçimlenmesi üzerinde.)

• 60’ların hemen sonrasında Yön dergisinden başlayarak Devrim dergisiyle devam eden ve 12 Mart’a kadar etkin bir aydın ve asker-sivil bürokrat çevre içinde taraftar bulan, Marksizmi oldukça şaibeli olan sol Kemalist çizgi, staratejik planda “ilerici darbe” hazırlığı içinde,
dolaysızca bir kurtarıcı-özne devletin marifeti olarak görmektedir sosyalizmi.

• 1960’ların ikinci yarasından itibaren, bu çizgiden koparak Marksist bir çerçevede devrim stratejisine yönelen MDD çizgisi ve bunun türevleri ise Stalinizm ve Kemalizmin etkisinden kopamasalar da stratejilerini sınıfsal bir temele oturtma çabası içine gireceklerdir. 70’lerin hemen arifesinde Kastrist ya da Maoist gerillacı popülist temelde militan bir mücadele çizgisi arayışında olsalar da, MDD çizgisinin türevleri olduklarından, dolayısıyla Kemalizmin sınıf doğasına ilişkin yanılsamalar kırılmadığından, bu akımlar, stratejik projelerinde şu ya da bu ölçüde ama mutlaka ilerici bir askeri darbeye yer vereceklerdir.

• 1960’ların hemen başında, ileride DİSK’in kuruluşunun başını çekecek olan sendikacıların girişimiyle kurulan TİP, baştan itibaren sol darbe peşinde koşan stratejilerden uzak duracak ve bu çizgilerin küçümsediği parlamenterizmi temel alacaktır (60 öncesine kadar, yalnızca mülksahibi sınıf temsilcileriyle sınırlı olan ve mülksahibi sınıflar arası uzlaşmaların – pazarlıkların steril biçimde gerçekleştiği bir zemin işlevi gören parlamento, TİP’li sosyalist milletvekillerinin yer almaya başlamasıyla ciddi tartışmalara, altüst oluşlara sahne olacaktır).

Bununla birlikte, ideolojik planda TİP saflarında da sosyalizm bir “milli kalkınma yolu”dur. Dahası 27 Mayıs ve devlet konusunda Kemalist ideolojinin etkisi en az YÖN ve MDD çizgilerinde olduğu kadar TİP için de sözkonusudur. Hatta TİP 27 Mayıs Anayasası’mn “kapitalizme kapalı, sosyalizme ise açık” olduğunu bile iddia etmekte, böylece kendini ve sosyalizmi “anayasal düzen”in en meşru mirasçısı olarak sunmaktadır.49

Böylece TİP’in “stratejisi” çerçevesinde sosyalizme geçiş, par­lamenter zeminde gerici iktidarları alaşağı ederek 27 Mayıs Anayasasının öngördüğü reformları “hayata geçirmek” ten ibarettir; egemen güçler, 27 Mayıs Anayasasının zaten öngördüğü “sosyalist kalkınma yolu” karşısında engelleyici güçlerdir ve iktidarı ellerinde tutmalarına rağmen “anayasal düzen” çerçevesinde gayrı meşrudurlar. Şu halde sorun bu “engeli” ortadan kaldırmak üzere parlamenter zeminde iktidarı almak ve anayasal reformları “uygulamaya koymakla kendiliğinden çözülecektir. Söylemeye bile gerek yok; sosyalizm tedricen devlet sektörünün ağırlığının artmasıyla ve özel sektöre tanınan ayrıcalıkların kaldırılmasıyla inşa edilecektir bu projede. Ve böylece “Sike”, TİP iktidarıyla “tam bağımsızlığına kavuşan” TC Dev­letinin önderliğinde “sosyalist yoldan kalkınacaktır. Her iki kanatta da “milli mesele” hiç kuşku yok ki TC. Devletinin ABD emperyalizmi karşısındaki “milli bağımsızlık” sorunudur; “Kürt sorunu” diye bir sorun gündemde bile değildir, olsa olsa “Doğunun kalkınmasından bahsedilmektedir ürkekçe.

12 Mart sosyalist hareket üzerindeki Kemalizmin fiili etkisine bir son verecektir. Sol cuntacılık bir daha dirilmemek üzere sessizce tarihe karışırken, TİP’in parçalanmasıyla oluşan kanatlar da parlementer alana giremeyeceklerdir bir daha.

Bununla birlikte 71 sonrasında sosyalist hareket içinde, TÎP’in mirasına sahip çıkan kanatların yanısıra TSİP’in oluşumu ve TKP’nin legale çıkmak doğrultusundaki “atılım”ıyla çeşitlenen yeni bir refor­mist kanat oluşacaktır. (Aybar önderliğindeki SDP dışında) hepsi Stalinist ve prosovyetik bir çizgiye oturan bu grup ve partiler, bir yan­dan sendika bürokrasileri aracılığıyla işçi hareketi üzerinde tepeden küçümsenmeyecek bir etki kurarlarken, diğer yandan, Stalinist aşamalı devrim anlayışının çeşitli versiyonları çerçevesinde (İleri Demokratik Devrim, Demokratik Halk devrimi, Ulusal Halk Cephesi vb.) 12 Mart sonrasında Ecevit önderliğinde sosyal demokrat bir görüntü sağlayarak burjuva reformist bir siyasal alternatif oluşturmayı başaran CHP’nin kuyruğuna takacaklardır işçi kitlelerini. Böylece sendika bürokrasilerinin ve reformist akımların katkılarıyla işçi hareketinin siyasal ufku CHP iktidarıyla sınırlanacaktır bu yıllarda.

12 Mart’ta en ciddi darbeyi alanlar kuşkusuz darbe öncesinde MDD geleneğinin çeşitli türevleri olarak ayrışan ve darbenin hemen arifesinde Stalinizmin, Kastrizm ve Maoizm gibi gerillacı-popülist versiyonların dönüşmenin eşiğine gelen militan sol gruplardır. Ama 12 Mart rejiminin sona ermesinden sonra en hızlı toparlanan ve gelişen gruplar da gene bunlar olacaktır.

12 Mart stratejik planda “ilerici-devrimci darbe” hayallerini yıkarak, sol Kemalizmin bu gruplar üzerindeki fiili etkisine bir çırpıda son vermiştir. Ama varolan devlete ilişkin yanılsamanın kırılması, TC Devleti’nin tarihine ilişkin, yani Kemalizmin sınıfsal karakterine ilişkin bir hesaplaşmayla tamamlanmamış, bir iki fırça darbesi dışında hiç bir ciddi bakış açısı farklılığı söz konusu olmamıştır geçmişe bakışta. Buna göre sınıflar üstü ilerici-devrimci bir güç olan Kemalist asker-sivil bürokrasinin önderliği altında kurulan TC. Devleti, gerici sınıf ve güçlere karşı toplumu (Milli Kurtuluş ve Batılılaşma Doğrultusunda) ilerleten bir “Özne”ûx gene. Ama bir tarihte (kimine göre Milli Mücadele’den kısa bir süre sonra, kimine göre 1950’den itibaren, kimine göre de 27 Mayıs sonrasında tedricen) emperyalizmin işbirlikçisi gerici güçler devleti “ele geçirmişler”dir. Böylece Kemaliz­min elinde bir Özne olan devlet, işbirlikçi sınıfların elinde emperyaliz­min bir” kuklasına”, yani bir nesneye dönüşmüştür. Ama bu arada yeni bir “Özne” de oluşmaktadır: Kuşkusuz her akımın kendi tekelinde olduğunu iddia ettiği “doğru devrimci teori” temelinde kurulmakta olan “Parti”dir bu. Başka bir deyişle Stalinist-popülist geleneklerde parti, Leninist parti teorisinde olduğu gibi, isçi sınıfının kendi alternatif iktidar organlarını yaratması yolunda, devrimci bir bilince ulaşmasının bir dolayımı olarak değil, işçi sınıfının “ideolojik önderliğini” temsil ederek, sınıftan bağımsız olarak ve sınıfı ikame ederek giriştiği mücadeleyle proleteryayı “kurtaran” bir öncü güç, sınıftan bağımsız bir siyasal Özne olarak tanımlanmaktadır. Dahası gerek “halk savaşı staretejisi”  gereği,  gerekse de Stalinist ideolojideki Parti-Devlet özdeşleştirmesinin bir ürünü olarak “Özne-Parti”, gelecekteki devletin nüvesini de temsil etmektedir. Dolayısıyla Kemalist ideolojinin çekirdeğini oluşturan Özne-Devlet anlayışı Kemalizmle tam olarak hesaplaşamayan (Stalinist geleneği nedeniyle hesaplaşması da mümkün olmayan) militan Stalinist-popülist akımlarda Özne-Parti-Devlet biçimi altında sürecektir.

Ortak ideolojik formasyonları en soyut felsefi düzeyde Özne-Parti-Devlet nosyonu çerçevesinde tanımlanabilecek olan bu gruplar, “toplumsal muhalefet” ile ilgili bölümde de belirlemeye çalıştığım gibi, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren, büyük kentlere ve kimi taşra kent ve kasabalarına yeni göçen ve buralarda tutunabilmek için her an fiilen devlet güçleriyle mücadele içinde olan marjinal sektördeki yarı proleter kitleler içinde küçümsenemeyecek siyasal güç odakları oluşturmaya başlayacaklardır.

Böylece bu gruplar, faşist harekelin taktik gereği büyük kon­federasyonlarda örgütlü işçi sınıfına doğrudan saldırmamasının da et­kisiyle, bir yandan anti-faşist mücadelenin bütün militan görevlerini üstlenirlerken, bir yandan da marjinal sektörün yarı proleter ve proleter kitlelerinin oluşturduğu gecekondu bölgelerinde, dayanışma ihtiyacıyla akrabalık ve hemşehrilik ilişkileri çerçevesinde kendiliğinden oluşan, burjuva partilerinin hiç bir biçimde nüfuz edemediği, yarı açık toplumsal örgütlülüklerin militan biçimde ve merkezi olarak kurumlaşmalarının başını çekeceklerdir. Öyle ki, yeni yeni oluşan bu bölgelerin faşistlerin ya da devlet güçlerinin saldırılarına karşı korunmasından militan yöntemlerle (otobüs kaçırma, işgal etme vb.) belediye hizmetlerine kavuşturulmasına, bölgenin adil biçimde parsellenip düzenlenmesinden el birliği içinde gecekonduların yapımına, aileler ya da farklı bölgelerden gelen kesim­ler arasındaki sürtüşmelerin giderilmesinden dayanışma fonlarının oluşturulmasına, hatta düğünlerden sağlık hizmetlerine (bedeva ilaç ve muayene vb.) kadar bu bölgelerin bütün gündelik sorunlarının ve yaşam koşullarının çözüme bağlanıp düzenlenmesi, fiilen alternatif siyasal otorite durumuna gelen bu grupların tekeli altında gerçekleştirilecektir.50 İşin tuhafı, stratejileri gereği kırlardan dem vururlarken, kırlardan yeni kopan kitlelerin büyük kentlerde oluşturdukları bölgelerde kök salmaktadırlar bu gruplar.

Sol içinde Kemalist ideolojinin etkisinin kırılması, daha 70 öncesinde kimi dernekler çerçevesinde (Doğu Devrimci Kültür Ocakları vb.) gelişmeye başlayan Kürt solunun ayrışma sürecini hızlandıracaktır. Ne var ki, bütün 70’li yıllar boyunca hızlanarak devam eden bu ayrışma, sol içinde oldukça gerilimli bir süreç olacaktır. Hatta denilebilir ki 60’ların sonuna kadar Türkiye soluna damgasını vuran milliyetçi ideolojinin etkisinin kırılmasının altında yatan temel dinamik Kürt solunun ayrışma süreci olmuştur. Bununla birlikte, Türk solunu oluşturan gruplar, Kürt hareketinin gelişmesinin yarattığı potansiyeli kendi bünyelerinde massetmek üzere milliyetçi geleneğin etkisinden sıyrılırlarken, bim bir gerekçeyle (“güçleri bölmemek” UKKTH’m “devrim sonrası” bin hak olarak tanımlamak vb.) Kürt solunun ayrı örgütlenmesine karşı direneceklerdir.”1

Öte yandan Kürt hareketinin hızla gelişmesi, büyük kentlerin gecekondu bölgelerine benzer bir tablonun belirlemesine yol açacaktır Kürtlerin yoğun biçimde yaşadıkları yörelerde. Özellikle hızı bir gelişime sahne olan yörelerde, militan Kürt gruplar, bölgeye giriş çıkışları bile denetleyen, devlet otoritesinin yerini almaya aday siyasal güç odaklarına dönüşme dinamiklerini taşımaktadırlar.

Kısaca 12 Mart, kısmi darbeler vurmakla birlikte, ne toplumsal mücadelecilikteki yükselişe, ne de sosyalist hareketin güçlenmesine kalıcı bir çözüm getirebilmiştir. Öte yandan 12 Mart 1969’dan itibaren kendini gösteren, burjuvazinin geleneksel sağ güçlerinin parçalanması sürecine de bir çare oluşturamamıştır. Hatta bu konuda, ardında daha kötü bir tablo bıraktığı bile söylenebilir 12 Mart döneminin. Yani bu açıdan da başarısız bir girişim olmuştur 12 Mart. Biraz daha yakından bakalım.

Başarısız bir girişim: 12 Mart

12 Mart müdahalesi, herşeyden önce, ordunun sınıf mücadelesine bonapartist biçimde müdahale etme olanaklarını tükettiğinin traji-komik bir itirafı olmuştur. “Anayasının öngördüğü reformları yerine getirme” adına yola çıkan cunta, kısa bir süre sonra “Anayasanın Türkiye için bir lüks” olduğuna hükmedecek, ama ne parlamentoyu, ne de siyasi partileri kapatabilecek bir güce sahip olduğundan, varolan güç dengeleri içinde kendine bir çıkış yolu arayacaktır. Sonuç olarak, sola ve işçi hareketine kısmi darbeler vurmakla birlikte, ardında -AP’nin dümen suyunda 61 Anayasasında yaptığı bir iki değişiklik dışında- hiç bir kalıcı iz bırakmadan çekilecektir.

Ordunun bağımsız müdahale koşullarını kaybetmesinde işçi sınıfının mücadeleciliğinin yükseliş içinde olmasının önemli bir payı vardır. Ama esas etken, 60 sonrasında özellikle AP iktidarları sırasında ordunun üst kesimlerinin çeşitli kurumsal ve ekonomik bağlarla bur­juvaziye bağımlı hale getirilmiş olmasıdır (OYAK vb. kuruluşlar).

Öte yandan 12 Mart darbesi, ordunun orta ve alt kademelerindeki sol darbe hazırlıklarının açığa çıkması işlevini de görmüştür. Gizliden gizliye bir “cuntalar savaşı” olarak yaşanan 12 Mart döneminin sonun­da ordu içindeki bütün sol kesimlerin tasfiyesi gerçekleştirilmiştir. 1973 sonrasında artık ordu, içinde ancak kısmen faşist güçlerin barınabildiği, büyük burjuvaziye tümüyle bağlı bir kurumdur.Hüsranla biten müdahale macerası, burjuvazinin geleneksel siyasal güçlerinin parçalanmasını hızlandıracaktır. İç pazara yönelik birikim tarzının ilk bunalım sinyalleriyle birlikte sanayi ile tarım ve ticaret arasındaki dengelerin özellikle tarım aleyhine sarsılması, AP’nin toplumsal tabanında radikal sağ akımlara doğru bir kaymaya yol açacaktır.

Yukarıda da belirtildiği gibi, kapitalist gelişmenin olumsuz sonuçlarının yaşandığı kimi Orta Anadolu kent ve kasabalarındaki orta ve küçük mülk sahibi tabakalarla Kürt hareketinin gelişmesini kendilerine yönelik bir tehdit olarak gören Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kimi bölgelerindeki Türk mülk sahibi sınıflar, sahte bir anti-kapitalist (ve Batılılaşma karşıtı) söylemle ırkçı bir milliyetçilik temelinde geleneksel değerlere dönüşü ve güçlü bir devleti vaadeden faşist hareketin aktif ve vurucu kitlesel gücü haline geleceklerdir. Metropollerdeki büyük sanayi sermayesi karşısında sınırlı pazarını koruyamayan Anadolu’nun kimi yörelerindeki -daha 1930’lu yıllardan beri varolan- küçük ve orta sanayi sermayesinin tepkisi temelinde oluşan islamcı hareket ise,” kısa bir süre sonra bu sınıfsal temelin ötesine geçerek, çökmekte olan resmi ideoloji karşısında radikal bir ideolojik-toplumsal alternatif görünümüne bürünecektir.

Böylece geçmişte AP bünyesinde yer alan burjuvazinin geleneksel toplumsal-siyasal güçleri, 1970’li yılların ikinci yarasından itibaren, her biri kendi doğrultusunda ayrışma dinamikleri içinde olan bir siyasal partiler koalisyonu (Milliyetçi Cephe Hükümetleri) altında bir araya gelebilmektedir artık.

Bununla birlikte 12 Mart sonrasında, burjuvazinin geleneksel sağ güçlerindeki bu parçalanma sürecine paralel olarak 60’ların sonuna doğru “ortanın solu”na kaymaya başlayan CHP, burjuva reformist temelde yeni bir alternatif haline gelecektir.

CHP, 1970’li yılların başından itibaren Ecevit’in karizmatik önderliği altında, Kemalist ideolojiye sosyal demokrat ve popülist öğeler de katarak yeni bir siyasal kimlik görüntüsü vermeyi başarmıştır. Sendika bürokrasilerinin ve sosyalist solun da “katkılarıyla” kısa bir süre içinde, yeni görüntüsüyle parlamenter-demokratik planda toplumsal muhalefet için bir çekim merkezi, bir “umut” haline gelecektir. Böylece Ecevit’in yönetimi altında CHP bir yandan toplumsal mücadeleciliğin düzen sınırları içinde tutulması doğrultusunda düzenle kitleler arasında bir bağlantı kayışı işlevini üstlenirken, bir yandan da bu gücüne dayanarak, geleneksel sağ güçleri parçalanma içindeki sanayi burjuvasine iktidar blokundaki diğer hakim sınıf kanatlarını geriletmek yönünde kendini yeni bir alternatif olarak sunabilmektedir.

Dahası CHP bir yandan çalışan sınıflar üzerinde toparlayıcı bir güç haline gelerek kendini sanayi burjuvazisine,  diğer mülk sahibi sınıfların basıncını geriletecek yeni bir alternatif olarak dayatırken, bir yandan da sağ ve sol siyasal güçlerin etkisi altında toparlayıcı işlevini yitirerek parçalanmanın eşiğine gelen Kemalist ideolojiye yeni ve kapsayıcı bir içerik getirmektedir: Kalkınmacı püpülist öğelerle sosyal demokrasinin parlamenter demokratik bir zemin üzerinde yükselen, toplumsal adaleti sağlayıcı hakem devlet ideolojisinin Kemalizme eklemlenmesiyle oluşmaktadır bu yeni içerik. Başka bir deyişle, TC Devleti’nin meşruluk zeminini, Kemalizmin ideolojik mirası temelinde “kalkınma içinde toplumsal adaleti ve barışı sağlayıcı, sınıflar üzeri bir özne” görünümü kazandırarak yeniden biçimlendirmeyi temsil etmektedir CHP.

Ne var ki burjuvazisi için böyle bir siyasal alternatif, çalışan sınıfların gelirlerinde az çok bir artışı sağlayabilecek, popülist-yeniden bölüşümcü ücret politikalarını mümkün kılan, hızlı bir büyüme ve sanayileşme döneminde kalıcı biçimde geçerli olabilir ancak. Oysa 1977’ye gelindiğinde Türkiye, MC Hükümetleri altında ancak -DÇM hesapları, işçi dövizi girdileri vb.- palyatif önlemlerle ertelenebilen şid­detli bir ekonomik bunalımın eşiğindedir ve bu dönemde artık CHP’nin sunduğu türden bir alternatifin gerçekleşme şansı yoktur bur­juvazi için. Dolayısıyla 70’li yıllar boyunca hızlı bir atılım yaparak ken­dini yenileyen CHP, yalnızca kitlesel mücadeleciliğin düzen çerçevesi içinde tutulması ve giderek depolitize edilmesi yolunda sınırlı -ama ilerisi için belirleyici- bir işlev görecektir 1977–80 arasında.

Birikim tarzının bunalımı ve 24 Ocak Kararları

Devasa boyutlarda bir ödemeler dengesi açığı; temel ve ara malların ithalatını durma noktasına getirerek sanayi üretimini felçleştiren, “ülkeyi 70 cent’e muhtaç” hale getiren bir döviz darboğazı; üç haneli rakkamlara tırmanan bir enflasyon oranı; sanayi üretimini bile etkileyecek kısıntılara yolaçan enerji darboğazı… 70’lerin sonlarına doğru ekonomiyi tam bir felçleşme içine sokan bunalımın yalnızca semptomlarıdır bunlar. Bunalımın kendisi çok daha derindedir; hükümetlerin izlediği “iktisat politikalarının yanlışlığından” kaynaklanmadığı gibi kapitalist dünya ekonomisinin 70’li yıllar boyunca bir biri ardı sıra gelen resesyonlarla kendini gösteren bunalımından ciddi biçimde etkilense de bu bunalımın basitçe “ülkeye yansımasından ibaret de değildir.

1950’lerin ikinci yarısından itibaren kendiliğinden biçimde gelişen 196O’lı yıllar boyunca ve 70’lerin ilk yarısında hızlı bir büyüme tem­posuna ulaşan iç pazara yönelik sermaye birikim tarzının, 1977’den itibaren kendini yeniden üretemez hale gelişinin damgasını taşıyan bir bunalımdır sözkonusu olan.

Yalnız bu kadar değil: Bunalımın şiddetlendiği yıllar, aynı zaman­da dünya kapitalist pazarı içinde uluslararası işbölümündeki ciddi değişme dinamiklerinin sunduğu olanaklar çerçevesinde, yeni bir birikim tarzına (dış pazara yönelik birikim tarzına) geçiş için ilk ip uçlarını da vermektedir. Şu halde iç pazara yönelik birikim tarzının bunalımı, Türkiye burjuvazisi için dünya ekonomisinin hiyerarşik yapısında Orta-Doğıı çapında önem/i ekonomik ve siyasal sonuçlar doğurabilecek, emperyalist sermaye ile çok daha sıkı bir işbirliğini ve bütünleşmeyi gerektiren yeni bir konuma, yeni bir role geçip geçememenin sancılandır aynı zamanda. Dış pazara yönelik birikim tarzına geçiş ise, sermayenin gerek iç yapısında, gerek ücretli emekle ve diğer sömürü biçimleriyle ilişkisinde, gerekse de emperyalist ser­maye ile ilişkilerinde çok ciddi dönüşümleri gerekli kılan bit yeniden yapılanma sürecini dayatmaktadır.

İşte Ecevit hükümetinin “kemerleri sıkma” önlemleriyle başlayan istikrar arayışları, bu yeniden yapılanmaya yönelik ilk zorunlu adımlar olmaktadır. Bu bağlamda 1980 başında gündeme gelen 24 Ocak kararları, birçok ülkede herhangi bir bunalım döneminde hükümetlerin yürürlüğe koydukları “istikrar paketlerinin çok ötesinde, sermayenin yeni bir birikim tarzına geçiş doğrultusunda yeniden yapılanmasına yönelik kapsamlı bir girişim olarak değerlendirilebilir. Daha da önemlisi emperyalist sermayenin belli başlı karar merkezlerinden yerli burjuvazinin bütün belirleyici bölümlerine kadar çok geniş bir cephenin ortak rızasına dayanmaktadır 24 Ocak kararları.

Ne var ki, bu yönelişin gerçekleştirilebilmesi için temel koşul, işçi sınıfının 6O’lı ve 70’li yıllardaki ekonomik ve demokratik kazanımlarının ciddi biçimde tırpanlanmasıdır. Bunun için ise işçi hareketinin başını çektiği toplumsal mücadeleciliğin durdurulması ve geriletilmesi gerekmektedir öncelikle.

1980’in arifesinde siyasal yapının bunalımı.

1978’de iş başına gelen CHP hükümetinin belli başlı işlevi bu olacaktır zaten: İdeolojik ve siyasal menzili, sendika bürokrasilerinin ve sosyalist hareketin de simsarlığıyla CHP iktidarıyla baştan sınırlanan işçi sınıfının mücadeleciliği, CHP hükümetinin burjuvazinin dayatmaları karşısında “kemerleri sıkma” doğrultusunda bir çizgi izlemesi, ve sıkıyönetim vb. baskı politikalarıyla mitingleri, grevleri yasaklaması sonucunda yerini hızla bir umutsuzluğa ve geri çekilmeye bırakacaktır. Böylece 1960’ların başından itibaren yükselen mücadelecilik bir-bir buçuk yıllık bir dönemde CHP iktidarı altında tüketiliverecektir.

Ne var ki, yeni birikim tarzına geçiş için yalnızca ilk adımdır işçi hareketinin mücadeleciliğinin engellenmesi;   sermayenin yeniden yapılanması işçi sınıfının ve diğer çalışan sınıfların belli başlı kazanımlarının tümüyle ve kalıcı biçimde geri alınmasını, siyasal yapının bu çerçevede yeniden biçimlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Oysa bütün bu siyasal dönüşümleri gerçekleştirmesi beklenen siyasal güçlerin kendisi derin bir siyasal bunalımın girdabı içindedir.

   70’li yıllar boyunca sürekli parçalanan AP, oyunu alabildiği kitleler üzerinde bile fiilen bir denetim oluşturamamakta,  kendi sağındaki islamcı ve faşist hareketlerin, elinde kalan tabanını bile fiilen yönlendirmesi karşısında sağa doğru sürüklenmektedir.

   CHP ise, kitlelerin büyük bölümü için “umut” ölmekten çıkmıştır artık 80’in hemen arifesinde; 70’li yıllarda Ecevit’in konuşmalarını dinlemek için meydanları dolduran kitlelerin önemli bir bölümü son seçimlerde sandığa bile gitmemişlerdir. Öte yandan militan Stalinist-
popülist grupların etkin” olduğu bölgelerdeki CHP taban örgütleri, fiilen bu grupların basıncı, hatta yer yer denetimi altındadır, özellikle faşist saldırılar karşısında kitlesel direnmelerin gündemde olduğu bölgelerde CHP yönetiminin partinin taban örgütleri’üzerinde hiç bir
etkisi kalmamıştır.

   İslamcı hareket, MSP’nin yönetimini bile zor durumda bırakan kitlesel gövde gösterileri düzenlemektedir.

   MHP ve yan kollarının başını çektiği faşist harekete gelince; harekete geçirebileceği toplumsal tabanın orta vadede değiştirilmesi mümkün olmayan yapısal sınırlarının farkına varan faşist hareket, bir yandan kimi bölgelerde (Maraş, Çorum vb.) provokatif kitlesel terör
girişimleriyle fiilen islamcı ve hatta AP’ye oy veren kitleleri bile kendi doğrultusunda yönlendirip iç savaş dinamiklerini zorlarken, bir yandan da baskıcı önlemleri kurumlaştırma, toplumda “güçlü devlet” beklen­tisini yayma çabası içindedir. Böylece, geniş kitlelerin desteğiyle iktidar olma yolunun kapalı olması karşısında, faşist bir diktatörlüğe geçiş yolunda ara aşamalar olabilecek para militer ya da militer rejimleri gündeme getirmeye çalışmaktadır.   Özetle kendini burjuvaziye bunalımdan tek çıkış alternatifi olarak dayatabilmek için iç savaş tak­tikleri de dahil olmak üzere bunalımı tırmandırıcı bir çizgi izlemek­tedir. Ne var ki diğer olanaklarını tüketmemiş durumdaki büyük bur­juvazi için faşist alternatif sonu belirsiz bir iç savaş riskini göze almak anlamına gelmektedir.

 

Kısaca burjuvazinin temel parlamenter egemenlik-temsil aygıtları tam bir felçleşme içindedir: Burjuvazi için her siyasal alternatif, alter­natif bir siyasal rejime geçişi temsil etmektedir neredeyse.

 

Öte yandan toplumsal/siyasal kutuplaşma devletin diğer aygıtlarını da bir sarmaşık gibi sarmış durumdadır: Eğitim kurumlan faşistler ve İslamcılarla militan sol gruplar arasındaki çatışmanın bir sahnesine dönüşmüştür.  MC Hükümetleri döneminde ellerine geçirdikleri bakanlıklar sayesinde çeşitli devlet aygıtlarına sızan faşist ve islamcı hareketler, buralarda kılık kıyafet yasaklarından zorunlu toplu namaz­lara kadar kendi ideolojik yönelimlerine uygun bir dizi alternatif meşruluk pratiklerini kurumlaştırmaktadırlar. Buna karşılık kimi resmi ve yarı resmi kuruluş (halkevleri, meslek odaları vb.) sosyalistlerin yönetimi altındadır. Polis aygıtı bile bu çok başlılaşma sürecinin girdabına kapılmıştır.

 

Özetle parlamenter aygıtların yanısıra devletin idari, eğitsel hatta baskı aygıtları bile toplumsal-siyasal kutuplaşmadan nasibini almış durumdadır.

 

Devlet aygıtları içinde, (orta ve alt kademelerdeki faşist sızmalara rağmen) merkezi hiyerarşik işleyişini ve iç bütünlüğünü koruyabilen tek kurum ordudur bu durumda.

TC. Devleti’nin meşruluk bunalımı.

Bu söylenenler, TC. Devletinin her iki öğesiyle de bir meşruluk bunalımı içinde olduğunu göstermektedir 198Ü’in arifesinde: Birincisi, devlet personelinin “bir bütün olarak ulusun” çıkarına hizmet ettiği yanılsamasının tadil edilmesi anlamına gelmektedir bu durum; devlet aygıtı içinde birleştirici bir ideoloji olarak Kemalizm açıkça iflas etmiştir; devletin çeşitli bölümlerinde, bu bölümlerde mevzilenen siyasal güçlerin ideolojileri doğrultusunda farklı meşruluk pratikleri oluşturmakta, bir bütün olarak devlet aygıtı bu farklı ideolojilerin bir mücadele alanına dönüşmüş durumdadır. İkincisi, artık sömürülen kitlelerin gözünde de devlet herhangi bir “ortak çıkarı” temsil etmemektedir; her iktidar altında devletin meşruluğu farklı toplumsal kesimler için geçersiz/eşmektedir. Her partinin burjuvaziye dayattığı siyasal düzen alternatifi, birbirini dışlayan bir ideolojik meşru alternatifini de içermektedir. Dahası, anti-faşist mücadelenin en acil sorun olduğu bölgelerde ya da Kürt hareketinin güçlendiği yörelerde devlet fiilen yoktur.

…Ve 12 Eylül

İşte bu koşullarda temel burjuva parlamenter aygıtlar (yani CHP ve AP) içinde, liderlerden bağımsızlaşan yeni ekiplerin oluşması gündemdedir.” Bu ekiplerden büyük burjuva basınının belli başlı köşe yazarlarına, devlet aygıtının kilit mevkilerini ellerinde bulunduran yüksek bürokratlardan kimi öğretim üyelerine, büyük sermayeyi temsil eden sermaye kuruluşlarından (TUSİAD, Sanayi Odaları vb.) emperyalist devletlerin Türkiye sorumlularına kadar uzanan bir dizi “etkili ve yetkili” çevre, generallerin etrafında kümeleneceklerdir.

Öte yandan görünüşte Demirel’in başlattığı ama sonuçta bu çevrelerin biçimlendirdiği bir yeni anayasa tartışması toplumun gündemine getirilebilecektir. Böylece generallerin çevresinde oluşan siyasal kümelenmeye paralel olarak, yeni birikim tarzına yönelik olarak temel ekonomik ve siyasal programların ana çerçevesi de belir­lenmektedir.

AP azınlık hükümeti, böylece fiilen içi boşalmış kof bir kabuktan ibarettir 12 Eylül’ün arifesinde.

Parlamentonun erken seçim-cumhurbaşkanı seçimi-yeni anayasa üçgeninde kilitlendiği, toplumun önemli bir bölümünü oluşturan küçük burjuva kitlelerde gericilik eğilimlerinin başladığı ve “umud”un yerini “istikrar” özleminin aldığı bir aşamada ordu “emir ve kumanda zinciri içinde” yönetime el koyacaktır. Tipik bir askeri diktatörlüktür 12 Eylül’le başlayan yeni rejim. Ordu varolan uluslararası konjonktürde ABD ve Nato gibi belli başlı emperyalist merkezlerin bilgisi ve onayı dahilinde, büyük burjuvazinin büyük ölçüde inisiyatifi altında dar­beden önce hazırlanan ekonomik ve siyasal programlar çerçevesinde işçi sınıfına, sosyalist harekete ve Kürt hareketine indirdiği ağır dar­belerle yeni birikim tarzının öngördüğü yeni bir siyasal rejimi görece hızlı bir tempoda inşa edecektir.

 

Burada bir noktanın altı kalın çizgilerle çizilmeli: 12 Eylül işçi hareketinin mücadeleciliğinin donık noktasında olduğu bir evrede değil, tersine CHP iktidarı altında başlayan bir perspektifsizlik, umutsuzluk, depolitizasyon ve düzensiz biçimde gerileme döneminin hemen başında gündeme gelmiştir. Toplumun bütün dinamik güçlerinin üzerine ağır ağır çökmekte olan bu gericilik döneminin üzerinde yükselerek hiç bir ciddi kitlesel direnişle karşılaşmadan adım adım inşa edebilmiştir yeni siyasal rejimin temel aygıtlarını.

 

Kimi bölgelerde (faşist saldırıların kitlesel direniş ve mücedeleleri zorunlu kıldığı bölgelerde, Kürt hareketinin büyük metropollerdeki işçi hareketinden bağımsız bir tempoda gelişebildiği bölgelerde) yer yer iç savaş dinamiklerinin gündemde olduğu kuşkusuz doğrudur. Ne var ki örgütlü işçi hareketinden kopuk biçimde gelişen radikal mücadelecilik faşist saldırılar karşısında belli bir direniş hattı oluştur-duysa da, askeri diktatörlük karşısında hiç bir ciddi direniş mevzileri oluşturamamıştır; bu nedenle de askeri yönetimin hemen başında hızla çökeceklerdir bu bölgelerdeki militan Stalinist-popülist güç odaklan.

 

Ama bu söylenenlerden, “işçi sınıfının zaten 12 Eylül öncesinde yenilmiş olduğu” gibi soyut ve yanlış bir sonuca da varmamak gerek. Çünkü böyle bir soyut çıkarsama, örneğin bir faşist diktatörlük girişimi karşısında da işçi hareketinin hiç bir ciddi tepki vermeyeceği gibi bir anlam taşır. Gerçekte ise, DİSK bürokrasisi ve reformist sol kesimlerin “iç savaşı tırmandırmamak” ya da “faşizme yol açmamak” gibi kaygılarla 12 Eylül darbesi karşısında daha baştan teslim bayrağını çekmeleri, buna karşılık militan grupların popülist gelenekleri nedeniyle sınıf hareketine yeni bir önderlik alternatifi sunamamaları, işçi hareketinin CHP iktidarıyla başlayan depolitizasyon ve düzensiz biçimde hızla gerileme sürecini çatışmasız bir yenilgiye dönüştürmüştür.

 

Öte yandan sola ve işçi hareketiyle Kürt hareketine indirilen dar­belerin yanı sıra islamcı hareketle faşist harekete de kısmi de olsa vurması, 12 Eylül’ün artık “umut” değil “istikrar” özlemi içindeki kent ve kır küçük burjuva kitlelerinin arasında geçici de olsa bir toplumsal taban bulmasını kolaylaştıracaktır.

III) 12 Eylül dönemi

Bu başlık altında ilk söylenmesi gereken, 12 Eylül’ün salt 1980-83 yılları arasında hüküm süren askeri dikta rejimiyle sınırlı bir dönem olmadığıdır. Tersine, 12 Eylül dönemi işçi sınıfının ve sosyalist hareketin 12 Eylül’de aldığı yenilginin askeri dikta rejimi altında kunımlastırılması temelinde siyasal yapının yeni birikim tarzının gereklilikleri çerçevesinde yeniden düzenlenmesini anlamına gelmektedir. 12 Eylül 1960-80 yılları arasında yer alan sınıf mücadelesi dönemin sona erdirilmesine bu dönemden son derece gerekli farklı koşullarla belirlenen yeni bir mücadele döneminin başlangıcını ifade etmektedir; dolayısıyla işçi sınıfının tarihi boyunca aldığı en ciddi yenilginin damgasını taşıyan sınıflar arası güçler dengesinde radikal bir değişme olmaksızın 12 Eylül döneminin sona erdiğinden, ya da yalnızca bir “kalıntı olarak” sürmekte olduğundan bahsetmek, eğer son derece vahim bir yanılgının ürünü değilse, gerçeklerin bilinçli olarak çarpıtılması anlamına gelir.

Askeri yönetim altında siyasal yapının yeniden düzenlenmesi, yukarıda da belirtildiği gibi, ana hatları daha 12 Eylül öncesinde büyük burjuvazinin inisiyatifi dahilinde belirlenen ekonomik ve siyasal programlar çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Bu doğrultuda 12 Eylül öncesinde generallerle bağlantı içinde gayrı resmi bir inisiyatif kazanan kesimler, 12 Eylül sonrasında bu ekonomik, hukuki ve siyasal düzenlemelerin detaylandırılıp biçimlendirilmesinde de resmi sıfatlar altında görevlerine devam etmişlerdir. (Kurucu Meclis’in geri kalanı ise bu sürecin gerçek niteliğinin gizlenmesi işlevini yerine getiren figüranlardır yalnızca).

Kuşkusuz 12 Eylül sonrasına siyasal yapının yeniden düzenlenme süreci sürtüşmesiz bir süreç olmamıştur. Hatta bir dizi iç sürtüşmenin yanısıra ciddi ve önceden tasarlanmayan gelişmeler de gündeme gelmiştir bu süreçte. Önümüzdeki evrede de bu tür gelişmelerin olması kaçınılmazdır. Bununla birlikte, siyasal yapıdaki yeni düzenlemelerin büyük burjuvazi açısından kalıcı öğeleri de sözkonusudur; 12 Eylül döneminin bugün de devam etmekte olan siyasal rejiminin temel öğeleri de bunlardır zaten. Bunların başında, devlet aygıtının, burjuva partileri arasındaki mücadeleler de dahil tüm siyasal ve ideolojik mücadelelerin etki alanının dışında, bu anlamda tek tek burjuva siyasal güçlerinden bağımsız, etkin bir iç işlerliğe ve bütünlüğe kavuşturulması gelmek­tedir. Sıkı bir güvenlik soruşturması ve sürekli bir denetim çerçevesinde, tüm devlet aygıtları, gücü ve devlet içindeki etki alanı oldukça genişletilmiş bir cumhurbaşkanlığı mevkiinin merkezi yönetimine bağlanmış durumdadırTTarlatnenter güçler, hatta kimi durumlarda hükümet bile ancak belli dolayımlarla (Güvenlik Kurulu vb.) devlet aygıtı üzerinde bip tasarrufa sahiptirler. Ve hiçbir burjuva partisi bu yapının delmesinden yana değildir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde-tmfjuva güçler arasındaki mücadelelerin devlet aygıtı içinde siyasal ya da ideoloji kutuplaşmalara yol açması, (hatta ciddi bir yankı bulması bile) sözkonusu olmayacaktır.

Buna ek olarak, devlet aygıtları içersinde belli, somüVbir politik içeriği olmayan bir güçlü devlet ideololojisi yaygınlaştırılmıştır; jüm oldukları her an “yukarıdan” tespit edilebilecek “devlet düşmanlarına*” karşı devleti başlı başına “aktif bir taraf olarak sunan bu ideoloji, yalnızca askeri yönetim evresiyle sınırlı bir olgu değildir; devletin baskı aygıtlarının uyumlu ve etkin biçimde iç işlerliğe sahip olması için gerekli bir çimento işlevini bütün bir 12 Eylül dönemi içinde sürdürmektedir. DGM savcılarından, mahalle karakolundaki bekçiye, belediyenin yıkım ekiplerinden işkence uzmanlarına kadar bütün dev­let personeli içinde yaygın bir biçimde içselleştirilmiştir bu totaliter ideoloji. “Toplumun genel çıkan”nın gözetilmesi yanılsaması bile ikin­cil kalmaktadır; “devlet düşmanlarının varlığı, bunlar karşısında “bir taraf olarak” her türlü resmi girişimi (işkence dahil) meşru kılmaya yeterli olmaktadır.

Öte yandan eğitim kurumları bir yandan doğrudan polis deneti­minde tutulurken bir yandan da kapitalist rasyonalite çerçevesinde ye­niden biçimlendirilmişlerdir. Özellikle yüksek okullara giriş ancak mülksahibi sınıflar ya da orta sınıflara dahil gençlerin ayrıcalığı haline gelmiştir. Böylece, 6O’lı ve esas olarak 70’li yıllarda yüksek öğrenim gençliğinin dinamizminin önemli bir toplumsal kaynağını oluşturan, kırsal ya da taşra kökenli gençlerin yüksek okullara girişi engel­lenmiştir. Dahası yeni öğretim kurumlarının taşra kentlerine kaydı­rılması yoluyla bu kesimlerden yüksek öğrenim yapma hakkım elde edebilmiş gençlerin yerel bir çerçevede denetlenmesi sağlanmıştır.

Bunların yanısıra 80 öncesinde burjuvazinin parlamenter siyasal temsil egemenlik bunalımının ışığında parlamenter yapı da ciddi düzenlemelere tabi tutulmuştur. Her şeyden önce parçalanmayı kolay­laştıran bir etken olarak görülen, küçük partilerin “anahtar” rolü oyna­yabilme koşulları ortadan kaldırılmış, böylece burjuvazinin siyasal par­tileri aracılığıyla sömürülen tabakalar üzerinde geniş ve sağlam bir hegemonya oluşturmamasına rağmen- parlamentoda etkin bir “temsili” güç haline gelebilmesi sağlanmıştır. Dahası yasal siyasal alan yalnızca siyasal partilerin faaliyetleriyle sınırlandırılarak burjuva partileri top­lumun karşısına tek siyasal kanal olarak dayatılmıştır. Bununla birlik­te, siyasal partilerin faaliyetleri ve toplumsal örgütlenmelerle ilişki kurmaları sınırlandırılarak, muhtemel bir toplumsal radikalizasyonun parlamenter yapı üzerinde bir basınç yaratması tehlikesine karşı önlemler alınmıştır. Hiç bir burjuva partisi, siyasal rejimin bu temel çerçevesinin de aşılması yanlısı değildir. Başka bir deyişle burjuvazinin bütün siyasal güçleri arasında parlamenter yapının bu biçimiyle korunması konusunda tam bir konsansüs söz konusudur.

12 Eylül sonrasında burjuvazinin parlamenter egemenlik/temsil sorunu ve ordu 12 Eylül’ün bu temel siyasal düzenlemeleri konusunda burjuvazinin temel siyasal güçleri arasında tam bir mutabakat varsa da, parlementer gemenlik/temsil sorununun tam olarak çözüldüğünü söylemek mümkün değildir. Daha siyasal partilerin kurulmasının serbest bırakılmasıyla birlikte kendini gösteren bir sorundur bu; Avrupa Topluluğuna yönelişle birlikte 12 Eylül”ün meşruluğu ve yeni anayasa sorunuyla iç içe geçerek yeni bir veçhe kazanacaktır. Baştan alalım.

AP azınlık hükümeti sırasında burjuvazinin kilit nitelikteki güçlerinin generaller etrafında kümelenmeye başlaması ve 12 Eylül sonrasında bu kesimlerin Konsey’in gözetimi altında yeni birikim tarzına yönelik ekonomik ve siyasal düzenlemelere girişmeleri, generallerin bütün iplerin kendi ellerinde olduğu zevabına kapılmalarına yol açacaktır. Böylece generaller, bütün siyasal par­tilerin kapatıldığı dönemde, etraflarında kümelenen ekiplerin yanısıra eski partilerden kalan kadroları da içerecek bir para militer bileşim temelinde Silahlı Kuvvetleri burjuvazinin siyasal egemenlik/temsil aygıtı, yani bir tür Askeri Parti işlevi görecek biçimde6 yeni oluşturulan siyasal yapının merkezine yerleştirmeye girişeceklerdir. MDP girişimi, iki partiyle sınırlı olması öngörülen bir “parlamenter vitrinin” ardında Konsey’in bir Askeri Parti olarak kendini burjuvaziye dayatma girişimi olarak değerlendirilebilir. Başka bir deyişle Konsey’in yönetimi altında Silahlı Kuvvetlerin bazı burjuva sivil siyasal ekiplerle iç içe geçerek, bir yandan gizliden gizliye hakim sınıflar arası çıkar farklılıklarım uzlaştırıp siyasal düzeyde formüle eden, bir yandan da burjuvazinin geleneksel sağ oylarım alabilecek biçimde bir toplumsal tabana oturan bir siyasal egemenlik/temsil aygıtı işlevini üstlenmesine yönelik bir projedir bu. Ne var ki, bir dizi Latin Amerika ve Uzak Doğu ülkesinde de görüldüğü gibi, Silahlı Kuvvetlerin çeşitli bölümlerinin farklı hakim sınıf kesimlerinin çıkarları doğrultusunda ordunun merkezi hiyerarşik iç işleyişini engelleyecek biçimde farklılaşabileceği, hakim sınıflar arası mücadele ve dengelerin birbirini izleyen cuntalar mücadelesi biçimine bürünmesi kuvvetle muhtemel olan tehlikeli ve denetlenemez bir al­ternatiftir bu. Dolayısıyla ne ABD yönetimi, ne Nato’nun siyasal kurmayları ne de yıllardır kendi sorunlarını sivil siyasal ekipler aracılığıyla parlamenter bir çerçevede yürütme geleneğine sahip olan Türkiye büyük burjuvazisi, Konsey’in bu dayatmasını kabul et­meyeceklerdir.57 ABD’nin aktif desteğiyle MDP’nin karşısına dikilen ANAP’ın hızla oluşma süreci, büyük burjuvazinin Silahlı Kuvvetler’in yeni rejimde almasını uygun gördüğü yerin ne olduğunu Konsey’e us­turuplu bir biçimde “anlatılması” anlamını taşır.

Ne var ki, kapalı kapılar ardında ABD’nin de müdahalesiyle Askeri Parti projesinin saf dışı bırakılma süreci, bu sürecin neden olduğu çatlaklardan yararlanarak yeniden öne fırlama fırsatını ele geçiren “yasaklı politikacıların da devreye -öngörülen geçiş sürecinden önce-girmesiyle birlikte, bir yandan ANAP’ı yeni rejimde önemli kilit mev­kileri ellerinde tutan generallere ve 12 Eylül’ün savunusuna doğru sürüklerken, bir yandan da TC. Devletinin ideolojik meşruluk sorunu yeniden kızıştıracaktır.

Öte yandan 80’lerin ikinci yarısından itibaren ATye yönelişin başlatacağı siyasal toprak kayması, burjuvazinin siyasal egemen­lik/temsil sorununa ve buna bağlı olarak siyasal rejimin meşruluk sorununa yeni bir eksen kazandıracaktır. Bugün de cumhurbaşkanı seçimi sorunuyla bir sarmal oluşturan, DYP-ANAP rekabeti (bu rekabetten yararlanarak öne çıkmak isteyen ara kadro ve ekiplerin güç dengesi hesaplarıyla birlikte), 83’ten itibaren denetim dışına çıkan bu sürecin yeni koşullarda bir devamı niteliğindedir.

Avrupa Topluluğu’nun eşiğinde

Dış pazara yönelik birikim tarzının gündeme geldiği 1970’lerin sonunda, küçümsenemeyecek bir sanayi sektörüne ve uluslararası bağlantılara sahip olan Türkiye’nin, Orta-Doğu ve İslam ülkelerinin kapitalist dünya pazarlarıyla eklemlenmelerinde yeni bir kanal oluşturması olasılığı kışkırtıcı bir etken oluşturmuştur.

70’li yıllarda petrol fiyatlarının yükselişine bağlı olarak bu ülkelerde oluşmaya başlayan yeni “finans sermayesi”nin kapitalist pazara akıtılmasına yönelik alternatif projeler,” bir dizi çok uluslu şirketle birlikte Türkiye burjuvazisinin de bu projelerde kilit bir rol alma çabası içersine girmesine yol açmaktadır. Yarı sanayileşmiş ülkeler grubuna girmenin eşiğinde bulunan bir ülke durumundaki Türkiye, Batı ittifakı içinde yer alan, emperyalist siyasal ve askeri kuruluşlarla önemli bağlantıları olan bir İslam ülkesi olarak, ekonomik planda olduğu kadar jeopolitik ve ideolojik planda da önemli avantajlara sahiptir bu projelerde yer alabilmek için. (12 Eylül sonrasında askeri yönetim altında olduğu kadar ANAP iktidarı altında da devlete “islami” bir görünüm kazandırma çabalarının ardında, islamcı hareketin tabanını asimile etmek dürtüsü kadar, hatta bundan çok bu etkenin yattığı söylenebilir).

Ne var ki, 70’lerin sonundan itibaren emperyalist devletlerin müdahalesi sonucunda petrol fiyatlarının hızla düşüşü ve bu ülkelerin kapitalist pazarda 70lerde kazandıkları önemi hızla yitirmeleri, Türkiye burjuvazisi için bu ülke pazarlarının orta vadede yeni birikim tarzı için yeterli bir itici güç olmayacağının açığa çıkması sonucunu doğuracaktır. Bu durumda burjuvazi, 199O’lı yıllarda yeni bir evrenin eşiğine gelmesi beklenen Avrupa Topluluğu’nun kapılarını zorlayacaktır. Dolayısıyla emperyalist yatırımların ülkeye çekilmesi sayesinde dış pazara yönelik birikim tarzının önündeki tıkanıklıkların aşılmasını bu alanda aramaktadır burjuvazi.

80’lerin sonuna doğru giderek belirginleşen bu yöneliş, siyasal planda da ciddi bir dizi değişikliği gündeme getirmektedir kaçınılmaz olarak. Bu doğrultuda ilk belirti başta Cumhurbaşkanı olmak üzere devlet iktidarım elinde bulunduranların laikliği “yeniden hatırlamalarıdır. Keza ANAP vitrininde “kutsal ittifakın” geriye itil­mesi de bu sürecin yeni bir halkasını oluşturmaktadır.

Milli Uzlaşma

Ama AT’ye yönelişle birlikte başlayan siyasal toprak kayması, burjuvazinin siyasal egemenlik/temsilini ele geçirme doğrultusundaki rekabet ve mücadelelerle de iç içe geçerek, salı “vitrin değişiklikleriyle” durdurulabilecek gibi görünmemektedir. Dahası bu yöneliş doğrultusunda gündeme gelmesi kuvvetle muhtemel olan anayasal değişiklikler, ideolojik planda 12 Eylül’ü karşısına alma pahasına sola yönelik olarak da belli siyasal ve hukuksal açılımları içermek durumundadır. (Öte yandan silahlı mücadele temelinde güçlenen ve Kürt kitleler arasında küçümsenmeyecek ölçüde taraftar kazanma imkânlarını elde eden Kürt hareketinin yarattığı etki, burjuvazinin yeni yönelişi doğrultusunda TC. Devletinin dış politik ilişkilerinde bile ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Dolayısıyla. Kürt hareketinin bastırılmasının yanı sıra ordu içindeki bütün muhtemel tepkilere rağmen “Kürt sorunu”nun düzen sınırlarını aşmayacak biçimde belli bir çözüme bağlanması da bu siyasal açılımların bir veçhesini oluşturabilecektir).

Şu halde, dış pazara yönelik birikim tarzının öngördüğü çerçevede sınıflararası gerçek güç dengelerinin titizlikle korunması temelinde, burjuva siyasal güçler arasındaki rekabet ve sürtüşmeler yeni bir anayasal meşruluk ekseni üzerinde yoğunlaşmakladır. Öte yandan, sola yönelik açılımların bu güçler dengesini sarsmayacak biçimde adım adım, denetimli biçimde gerçekleştirilmesi gerekliliği, bir yandan bu açılımların burjuva güçleri arasında bir rekabet konusu olmaması konusunda bir konsansüsü içirirken (ki ne SHP, ne DSP ne de DYP bu konuda ani çıkışlar yapmamaya özen göstermektedirler) bir yandan da Türkiye solunda sınıf uzlaşmacı-reformist grupların, uzlaşmalı-sürtüşmeli bir süreç içinde yasalaşmalarına yönelik politikaları gündeme getirmektedir.

Kısaca önümüzdeki süreçte 12 Eylül döneminin yeni bir evresine geçişin temel bir paradoksu sözkonusudur: Bir yandan ATye yönelişin getirdiği, sola yönelik açılımları da içeren, yasal siyasal alanın yeniden düzenlenme süreci, temel burjuva siyasal güçleri arasında yer yer denetim dışına çıkma dinamikleri içeren bir iç mücadele ve rekabet temelinde kotarılmak durumundadır; diğer yandan da bu siyasal süreç toplumda 12 Eylül sonrasında sistemli bir baskı temelinde sağlanan depolitizasyonu ihlal etmemelidir. Bu paradoks ise ister istemez önümüzdeki evreye ilişkin olarak Milli Uzlaşma siyasetlerinin ön plana çıkmasını dayatmaktadır. İki yönlü bir Milli Uzlaşma evresidir gündemde olan: Hem aralarındaki bütün rekabet ve mücadelelere karşın burjuva siyasal güçleri ATye geçişin 12 Eylül döneminin temel­lerini dinamitlemeden sağlanmasına yönelik bir uzlaşmaya zorlanmaktadırlar. Hem de reformist sol gruplarla burjuva siyasal güçler arasında bu grupların kademeli biçimde yasallaşmasına yönelik olarak bir uzlaşmanın gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla yeni evrede meşru siyasal zeminin sol duvarının daha şimdiden uzlaşmalı-sürtüşmeli bir süreç içinde reformist grupların da çabalarıyla inşası gündemdedir.

12 Eylül sonrasında işçi sınıfı ve sosyalist sol

İşçi sınıfının yeni birikim tarzının öngördüğü çerçeveye sığdırılacak biçimde geriletilmesi, ücretlerde geçmişe göre çok ciddi bir düşüşün yanısıra temel sendikal hakların da büyük ölçüde budanmasını gerektirmiştir. Bir bunun kadar önemli husus, 80 öncesinde büyük konfederasyonlarda örgütlü işçilerin örgütsüz proleter ya da yarı proleter kitlelere göre “ayrıcalıklı bir statüye” sahip oldukları izlenimini yaratan temel sosyal hakların da 12 Eylül sonrasının iş yasalarıyla tırpanlanmasıdır.

Kıdem tazminatındaki kısıntılara ek olarak, 80 öncesinde emek gücünün yeniden üretiminde devletin dolaysız biçimde düzenleyici bir müdahalesi anlamına gelen temel sosyal haklar da (sigorta hizmet­lerindeki kısıntılar, emeklilik süresinin kısaltılması, iş gününün uzatılması, emeklilik ikramiyelerinde belirgin düşüşler vb. yollarla) as­gari bir düzeye indirilmiştir. Bu ise sendikalarda örgütlü işçilerin dev­let hakkındaki yanılsamalarının kırılması yönünde bir etken oluşturmaktadır yeni dönemde. Dahası, kendilerini yeni birikim tarzının sınırlarını aşmayacak biçimde ideolojik ve siyasal olarak yenileme zorunda olan SHP ve DSP de siyasal ideoloji düzeyinde eski CHP’nin popülist öğelerinden uzak durmaya özen göstermektedirler. Her ikisi de geleceğe yönelik bir “umut söyleminin yerine soyut bir “demokrasi” vaadini geçirmiş durumdadırlar.

Öte yandan, iç pazara yönelik birikim tarzı çerçevesinde temel işlevi özel sektöre ucuz hammadde ve ara madde (ve bir ölçüde de emek gücünün maliyetini düşürmek üzere ucuz işçi mallan) üretmek olan, dolayısıyla çoğunlukla zarar etmekle birlikte, sübvansiyon vb. yollarla bütçeden finanse edilen devlet sektörü, yeni birikim tarzının gerekliliklerine göre yeniden biçimlendirilmiştir. Bu ise, herşeyden önce bu sanayi kuruluşlarının serbest piyasa koşullan çerçevesinde kar eden kuruluşlar haline getirilmesini gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla 60-80 döneminde Türk-İş-DİSK farklılaşmasının temelini oluşturan devlet sektörü-özel sektör farklılığının, yeni dönemde sendikal mücadele açısından hiç bir önemi kalmamıştır. Hatta yeni dönemdeki grevlerin başını geçmişten farklı olarak artık devlet sektöründe istih­dam edilen işçiler çekmektedir.

Daha önemlisi geçmişle DİSK’in tabanını oluşturan kitlelerin 80 sonrasında Türk-İş’in çatısı altında toplanmalarının yanı sıra, kamu sektöründeki bu yeniden yapılanma süreci. Türk-İş bürokrasisinin geleneksel politikasının nesnel koşullarının ortadan kalkması sonucunu doğurmaktadır. Başka bir deyişle Türk-İş bürokrasisi için artık 1960’h ve 70’li yıllarda olduğu gibi, çeşitli burjuva partileri içinden milletvekili ya da senatör seçilip, devlet bürokrasisi ve hükümetlerle yukarıdan yürütülen pazarlıklar temelinde ücretlerin ve sosyal hakların genel düzeyini belirleme olanakları tükenmiş durumdadır. Bu nedenle de Türk-İş bürokrasisi tabandan gelen mücadeleci eğilimler karşısında üyeleri ve muhalefet üzerinde geçmişe oranla çok daha baskıcı politikalarla ayakta durmaya çalışmaktadır. Öte yandan tabandan gelebilecek mücadelecilik eğilimlerinin “kendiliğinden” anti-bürokratik bir karakter taşımaları, geçmişe oran­la çok daha fazla bir olasılıktır.

Dahası, yeni dönemde işçi harekelinin muhtemel bir yükselişinin 60 sonrası dönemde olduğu gibi baştan bir “anayasal meşruluk” zeminine sahip olması da sözkonusu değildir. Önümüzdeki dönem “anayasal hakları hayata geçirmek” gibi hazır bir meşruluk zemininde değil, temel sendikal ve demokratik haklan elde etmek için mevcut “anayasal düzeni” karşısına alan bir doğrultuda sürecektir; bu dönem, işçi sınıfının kendi meşruluğunu kendi mücadeleciliğiyle dayattığı bir dönem olacaktır.

Öte yandan, 60-80 arasında temel bir toplumsal-siyasal dinamik olan kırdan kente göç olgusu 80 sonrasında büyük ölçüde durul­muştur. Kuşkusuz bu olgu, enformel sektörün varlığının sona ermesi anlamına gelmemektedir. Tersine büyüme ve sanayileşme hızının düşmesi ve işsizliğin artışı enformel sektörün genişlemesi önünde bir etken oluşturmaktadır. Bununla birlikte iç pazara yönelik birkim tarzının temel bir karakteristiğini oluşturan göç olgusunun hızını kaybetmesi, enformel sektörün gelişmesinin başlı başına bir toplumsal-siyasal mücadele dinamiği olmaktan çıkışı yönünde bir etkendir. Buna ek olarak, bu kesimlerin barındığı gecekondu bölgelerinde “devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi”, bu kesimlerin devletin sistemli biçimde baskı ve denetim politikalarına maruz bırakılması anlamına gelmektedir. Dahası, bu bölgelerde 6O’lı ve 70’li yıllarda militan mücadeleciliğin başını çeken kitlelerin önemli bir bölümü, kent yaşamının sunduğu fırsatlardan yararlanarak mülksahibi olabilmişler ya da en azından yasa! iş güvencelerini elde edebilmişlerdir. Öte yan­dan, geçmişte akrabalık ya da hemşehrilik ilişkileri temelinde kendiliğinden oluşan gayrıresmi toplumsal örgütlülüklerin yerini, militan Stalinist-popülist grupların da dağıtılmasından sonra 80’li yılların depolitizasyonu temelinde rüşvet, tehtit vb. gayri meşru yöntemlerle iç içe geçen ticarileşmiş kurumsal ilişkiler almıştır. Hatta enformel sektördeki “iş ve yaşam alanları” yer yer “gecekondu mafyası” türünden çetelerin denetimi altındadır.

Dolayısıyla, en azından orta vadede, bu sektörü oluşturan fabrikalardaki mücadeleciliğin yanısıra, ama ondan bağımsız bir toplumsal mücedelecilik odağı haline gelmeleri beklenmemelidir. Bu saptama, yeni dönemde militan Stalinist-popülist grupların mirasına sahip çıkan çevrelerin, geçmişte olduğu gibi hızla bir kitlesel güç haline gelmelerinin çok uzak bir olasılık olduğu anlamına geliyor.

Toparlarsak, 80 sonrası dönemde yeni mücadeleciliğin ekseni fabrikalara kaymış durumdadır. Öte yandan son Nisan eylemleri işçi sınıfının bu temelde yeni bir yükselişe her an hazır olduğunu • göstermiştir. Dahası bu mücadeleciğin daha ilk adımda sendika bürokrasilerini karşısına almak gibi bir dinamik taşıması da kuvvetle muhtemel görünüyor. Artık sosyalist hareketin işçi hareketinden bağımsız biçimde gelişme ve kitleselleşme olanakları en azından orta vadede söz konusu değildir. Geçmişteki militan Stalinist-popülist grupların mirasına sahip çıkan kesimler arasında artık sınıf hareketine yönelme eğilimlerinin giderek artan biçimde ağır basmaya başlaması da bu kanıyı doğrulamaktadır. Dolayısıyla önümüzdeki ‘dönemde sosyalist hareket içinde devrimcilik-reformizm ayrışmasının ana ek­senini (silahlı mücadelenin temel alınıp alınmaması gibi artık afaki kalan ölçütler değil) sınıf hareketine yönelik politik/programatik yaklaşımlar oluşturacaktır.

Önümüzdeki dönemde bu ayrışma doğrultusunda ilk adımın Milli Uzlaşma eğilimleri karşısında devrimci bir sınıf kutbu oluşturmaktan geçmesi gerekiyor.”*9

 

NOTLAR

1)    Bu senaryonun gerçek işlevi konusunda hkz. Sosyalist Birlik sayı 2, Nisan 1989

s. 8

2)    Sadece iki örnek: Ragıp Zarakplu. Toplumsal Kriz,ve Karar Anı”, Türkiye
Sorunları sayı 3. Haziran 1989 s.7: Ahmet İnset. “Liberalizm, muhafazakarlık ve
Türkiye’de toplumsal tahayyül”. Birikim sayı 1. Mayıs 1989 s 41-54,

İ) R. Zarakolu. agm. s 8-10

4)P. Anderson. Gramsci. Alan yayıncılık. 1988 s 69-73

5)N. Poulantzas. “Les transformations actuelles de l’Etat la crise politique et la
crise de l’Etat”. La Crise de l’Elat. puf. 1970 içinde, s 29-30 ve gene benzer bur
tanımlama için bkz. N. Poulantzas. Reperes. F. Maspero. 1980. s 151-152

6)E.B. Pasukanis. La Theorie generale du droiı et le Mantisme E.D.I., 1976, s 128

7)P. Salama. “Etat et Capital’L’Etat capitaliste comme abstraction reeile”, C.E.P
yeni seri. sayı 7-8.1979. s 224

8)Mare’ın “genel olarak sermaye” kategorisinin Kapitalin birinci cildinde salt
anlatım kolaylığı için başvurulan bir soyutlamadan ibaret olmadığı konusunda
bkz. R. Rosdolsky. La Penese dıı “Capitale” ehez Kari Marx. C.E.P. dizisi, F.
Maspero. 1976. s 79-80

9)G. Savran. “Sivil Toplumun Eleştirisi”. Yapıt, sayı 5-19 Haziran-Terhmuz 1984, s

3«M0

10)E. Mandel. “Classessociales et crise politkjue en Aınerique latine”, C.E.P. sayı
16-17-1974. s 9-10

11)E. Mandel, agm.s 10.

12)Ama tam bu noktada, burjuva toplumunun, yani sivil toplumun, Manc’ın
deyimiyle anatomisini sunan bu çözümlemeden, bu çözümlemenin yer aldığı
soyutlama düzeyine denk düşmeyen sonuçlar çıkarılması tehlikesine karşı
peşinen bir uyanda bulunmakla yarar var: Üret i m-dolaşım ilişkileri içinde zorun
dolaysızca yer almaması olgusu, kapitalist üretim ilişkilerinin bu özgül farklılığı,
kapitalist devletin bu üretim ilişkilerinden kendiliğinden türeyen bir “gölge
fenomen” olduğu anlamına gelmez. Tersine mübadele ilişkisinin kurulabilmesi
için bile -gerçekte bu bir eşitsizlik ilişkisi olduğu için (H. Lefebre, “le mode de
produetion etatique”. De L’Etat. 10/18. 1977. X cilt s. 22-33)- bu ilişkiyi garanti
altına alacak bir üçüncü öğenin, yani zor öğesinin a priori aktif mevcudiyeti
gereklidir: bunu biraz daha açımlarsak, ekonomik ilişkilerin siyasal ilişkiler
alanından ayrı bir alan oluşturması ne mantıksal ne de tarihsel olarak ekonomik
ilişkilerin “otomatik bir sonucu” değildir: ekonomik ilişkilerin ayrı bir alan
oluşturması,   bunu   sağlamak   ve   garantiye   almak   üzere   devletin   aktif
mevcudiyetini gerektirir.

13)Gramsci. Aydınlar ve Toplum. Örnek yayınları. 1983. s 23

14)Ihid. s 17

15)Genel olarak burjuva toplumsal ilişkiler ile mesleki uzmanlaşma arasındaki
yabancılaşmış ilişki konusunda  bkz.  P.  Naville. Theorie de L’orientation
professionelle. idĞe/gallimard. 1972. s 307-327

16)P. Salama ve G. Matias. L’Elat Surdevcloppe. F. Maspero. 1983. s. 9

17)Ç. Keyder. Toplumsal Tarih Çalışmaları. Dost Kitabevi yay. 1983, s. 167-168

18)18)       P. Salama. L’Etat Surdevoleppe.. .s. 37

 19)Bu  bölüm  TC Devletinin  kuruluş .sürecini.  Osmanlı İmparatorluğunun
emperyalizmle eklemlenme sürecinin özgüllüğü çerçevesinde ele alan daha
geniş bir çalışmanın sonuçlarını içermektedir. Elinizdeki yazının bu bölümünde
ileri sürülen sapmaların teorik ve ampirik argümantasyonunu, Sınıf Bilinci’nin
ilerki     sayılarında     yayınlanacağını     umduğum     sözkonusu     çalışmada
bulabileceğinizi vaad etmekle yetiniyorum.

20)Türkiye’de burjuva devriminin tepeden karakteri ve bunun siyasal devrim ile
ilişkisi konusunda bkz. Sungur Savraıı. “Osmanlıdan Cumhuriyete: Türkiye’de
Burjuva Devrimi Sorunu”. 11. Tez Kitap Dizisi: 1. Ağustos 1986, s. 187-200

21)Bu tanımlama da 19. notta vaadedilen yazının bir bölümünü oluşturacak.
Burada Kemalizmi bonapartist bir rejim olarak tanımlayan ilk marksist yazarın
Dr. Hikmet Kıvılcımlı olduğunu belirtmekle yetinelim:  Dr. H. Kıvılcımlı,
TKP’nin eleştirel Tarihi: Yol. Kıvılcım yay. 1977. s. 25-27

 

22)  Daha  “Birinci   Meclis’in   kapatılması   sırasında.   Kemalist   kadro  dışında
kalanların ordu ile ilişkisini kesmek için. çıkarılan bir kanunla aynı kişinin hem
ordu mensubu olup hem de milletvekili olması yasaklanmıştır. Bununla birlikte
her nasılsa bu kanun M. Kemal ve ekibi için geçerli değildir: Ordunun tümüyle
M. Kemal’in denetimi altına alınmasına kadar, yani yaklaşık 1927’ye kadar,
başta M. Kemal’in kendisi olmak üzere belli başlı Kemalist kadrolar ordu
içindeki görevlerine devam etmişlerdir (bkz.  M. Tuncay, “Atatürk’e nasıl
bakmak”. Toplum ve Bilim, sayı 4. kış 1978. s 87-88 -2. dipnot- ve Y. Küçük,
Türkiye Üzerine Tezler. Tekin yayınevi. 1980. s. 226).

23)  “Birinci   Meclis’in   dağıtılması.   Cumhuriyet   Halk  Fırkasrnın   kurulması,
Terakkiperver Fırkanın kapatılması. İzmir Suikastinin bahane edilerek İzmir
ve İstanbul büyük ticaret burjuvazinin siyasal temsilciliğine en yakın adaylar
olarak görülen eski ittihatçı kadroların (Cavit Bey. Kara Kemal Bey vb.)
“temizlenmesi”. Kemalist yönetimden özerk olarak burjuva liberal ideolojinin
taşıyıcısı konumunda olan öğretim üyelerini hedef alan ve üniversiteyi doğrudan
doğruya Kemalist yönetici kadronun denetimine sokan “Darülfünun Reformu”,
bir yandan daha Lozan’dan itibaren çatlak sesler çıkarmaya başlayan Kürt
mülksahibi sınıflara ve onların yönlendiriciliği altındaki Kürt hareketine ağır bir
darbe indirilmesine, diğer yandan da işçi hareketinin ve sosyalistlerin yüzyılın
başından beri ele geçirdikleri sendikal ve siyasal mevzilerin geri alınmasına ve
yasal siyasal alanın dışına sürülmesine hizmet eden Takrir-i Sükun kanunun
(sosyalistlerin de desteğini alarak) yürürlüğe girmesi:  bunlar ve bunlara
eklenmesi  mümkün  bir dizi  başka  olgu.  Kemalist  rejimin ikinci ayağının
biçimlendirilmesine yönelik kilometre taşlarıdır.

24)  24)        Özne-Devlet kavramı. Marksist yazında, sosyal demokrasinin II. Dünya Savaşı
sonrasında Keynesçi politikalarla pekiştirilen siyasal ideolojisini tanımlamak
için kullanılmıştır esas olarak (hk/. N. Poulantzas. “Les transformations
actuelles de l’Etat..” La Crise de L’Etat puf. 1976. içinde, s 37-40; gene N.
Poulantzas. Pouvoir Politiqııe et Classes Sociales. F. Maspero, 1982, s. 286-293;
S. de Brunhoff. “Crise capitaliste et politkjue econonıique”. La Crise de L’Etat,
içinde s 134-139: M. Belge. A. Aksoy. Kapitalist Devlet Sorunu (derleme)
Önsöz. Birikim yay.. 1977. s. 24-28). Devleti sınıfların üzerinde yer alan, aktif
müdahaleleriyle “sivil toplumdaki” adaletsizlikleri gideren, yani sosyal adaleti ve
barışı sağlayan bir hakem-özne olarak sunar sosyal demokrat ideoloji. Böylece
de devrimin yerine devleti geçiriverir. Bununla birlikte, “işçi sınıfının kapitalist toplum içindeki sendikal ve demokratik kurumlarıyla iç içe geçtiği ve burjuva parlamenter kurumlar zemininde varolabildiği için de. devlete “sivil toplum”daki eşitsizlikleri giderici bir hakem-özne rolü atfetmekle birlikte, devletin meşruluğunu sınıflar üzeri “evrensel” hir demokrasi söylemi çerçevesinde “sivil toplum”da temellendirir. Oysa Kemalist ideolojide devlet, (zaten sınıf farklılıkları baştan inkar edildiğinden) sınıflar arası eşitsizlikleri giderici bir hakem-özne değil toplumu, toplumdan bağımsız biçimde “ilerletecek” bir öznedir. Meşruluğunu varolan toplumsal ilişkilerden değil toplum karşısındaki misyonundan alır. Ancak l970’Ii yıllarda Ecevit’in karizmatik liderliği altında, popülist-kalkınmacı öğelerle de birleşerek sosyal demokrasinin hakem-devlet nosyonu çerçevesinde yeni bir içeriğe hüründürülmek istenecektir Kemalist ideoloji. İlerde buna değineceğim.

25)Ç. Keyder. Toplumsal Tarih Çalışmaları. Dost kitabevi yay.. 1983, s. 167

26)Şeyh Sait isyanından sonra uzunca bir süre. Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları
yörelere yabancıların girmesi bile yasaktır. Dahası. 1939 yılında bile Kürtlerin
nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu  iller olan Ağrı.  Hakkâri. Siirt, Mardin,
Tunceli. Urfa. Van. Bingöl. Bitlis ve Diyarbakır’da CHP’nin il örgütlenmeleri
yoktur (ama her nasılsa bu illerden “seçilen” CHP’li milletvekilleri vardır). Bkz.
C. Koçak. Türkiye’de Milli Şef Dönemi. Yurt yay.. 1986 s. 227

27)Y. Küçük bir araştırmasında (Türkiye Üzerine Tezler, ikinci cilt Tekin yay.
1979. s. 42-85) Kemalizm kuyrukçuluğunun ve MDD’eiliğin köklerini ararken,
bunların  ardında  tek  ülkede  sosyalizmin  yattığını  seziyor.  Ve  bir “zihin
refleksiyle” Troçki’ye saldırıyor.

28)Türkiye’de bu dönemden başlıyarak   60lı ve 7O’!i yıllar boyunca gelişen iç
pazara yönelik birim tarzının özgül çizgilerini hu yazının sınırları içinde ele
almak mümkün değil Ayrıca bu konuda son yıllarda oldukça anlamlı çalışmalar
da yapıldı Türkiye’de. Dolayısıyla önemli bulduğum bir kaç kaynağı önermekle
yetineceğim. H. Gülalp Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri, Yurt Yay.,
1983. s. 39-61; Ç. Keyder. Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, iletişim yay., 1989, s.
117-133:   Türkiye’de    pazara  yönelik  birikim  tarzının  toplumsal-sınıfsal
sınırları konusunda bkz. S. Savran. “Türkiye’de Darbeler”. 11. Tez sayı 6,1987,
s. 141-154.

29)Benzer bir yorum için bkz. S. Savran. “Türkiye’de darbeler… “,s 137-138 ve Ç.
Keyder. Türkiye’de Devlet ve Sınıflar…. s. 117-118

30)Bkz. H. Bila. CHP Tarihi. DMS yay.. 1979. s 307-317: S. Kili. Cumhuriyet Halk
Partisinde Gelişmeler. Boğaziçi Üniversitesi yay.. 1976 s. 161-162

 

31)MBK 1960 yılma kadar yalnızca CHP’nin tekelinde bulunan, ünlü “altı ok”u
yeni anayasanın  başına  ekliyerek yeni  dönemde TC.  devletinin anayasal
meşruluğunu yeniden Kemalist ideolojinin temel ilkeleri üzerine oturtmuştur.

32)Bkz. S. Yerasimos. Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye. Gözlem Yay., 1977,
Üçüncü cilt. s. 1419

33)Gerçekte devlete sınıflar üstü bir görünüm kazandırarak, gelişmenin lokomotif
gücünü devlette görmek salt Türkiye’de 60 sonrası Kemalist söylemlere özgü
değil. Hatta iç pazara yönelik birikim tarzının gündeme geldiği bütün azgelişmiş
ülkelerde devlete benzer bir rol atfeden gelişmeci popülist ideolojilerin öne
çıkarak egemen ideolojik paradigma haline geldiğini söylemek mümkün. Bu
konuda şu kaynaklara bakılabilir: H. Gülalp. Gelişme Staratejileri. s. 119-138;
H. Hirata. “Vers un Etat capitalist “semiindustriel: le role du populisme au
Bresil (1930-1960)”. Le populisme en Ameriqııe I.atine. Cahiers d’etude et de apıt, sayı

recherche no: 6.1987 içinde s. 23-28: S. Savnın. “Brezilya ‘Mucizes'” 3. mart 1984. s. 34-37 ■

34)  Bu gelişmenin ardında, bazı Latin Amerika ülkelerinin (Arjantin, Brezilya, Meksika) iç pazara yönelik birikim tarzına geçi!; süreçleriyle karşılaştırmalı biçimde. Türkiye’de iç pazara yönelik birikim tarzının (bonapartist bir askeri darbeyle düzenlenmiş olsa da), kentli küçük burjuva sınıflar ve işçi sınıfı ile sanayi burjuvazisinin ittifakını temsil eden bonapartist/popülist yönetimler altında değil, prekapitalist sınıflarda da dahil sanayi burjuvazisinin tüm hakim sınıflarla birlikte kırsal çoğunluğu dayalı sınırlı bir burjuva parlamenter demokratik rejim altında gerçekleşmiş, olması olgusunun yattığı söylenebilir.
Başka bir deyişle siyasal yapının ne sanayi burjuvazisinin stratejik çıkarları temelinde yapılanmış olması, ne bu yapının kentli toplumsal hareketlerin basıncına açık olması.     ne de egemen ideolojik paradigmanın kalkınmacı-popülist ideolojik öğelerin damgasını taşıması bu dönemin bonapartist/popülist bir siyasal rejim olarak nitelenmesine yetmez. Bunlar kadar,  hatta bunlardan daha önemli öge.  M. Lövy’in de belirttiği gibi (“Popülisme. nationalisme et independance de elasse en Amerique Latine”, Le populisme   en   Amerigue   Latine.   Canine.   C’alıiers…   s   3-4)   karizmatik bonapartist/popülist bir siyasal yönelimin varlığıdır. Türkiye’de ise, 1960–80 arası siyasal süreçte bir dizi popülist öge ön plana çıksa bile, bonapartist/popülist bir siyasal rejim oluşmamıştır.

35)Genel olarak 1950’li. 6Ü’lı hatta 701i yıllarda bu kesimlerin yerleştiği gecekondu semtleri bugün  3-4  katlı  betonarme  binalarla  donatılan ve  kentli  orta tabakaların yaşadığı semtlere dönüşmüştür.

36)Bununla birlikte 1970’lerin sonuna doğru iç pazara yönelik birikim tarzının can damarlarının tıkanmaya başlamasıyla birlikte bu kesimlerde umudun yerini eldekilerini kaybetmemek kaygısıyla “istikrar” özlemi alacak ve 12 Eylül’ün geçici de olsa toplumsal tabanını esas olarak bu kesimler oluşturacaktır. 80 sonrasının koşullarında artık bu kesimlerin iyiden iyiye içine kapandığı ve islamcı hareketin kentlerdeki potansiyel tabanı olmaya doğru evrildikleri söylenebilir.

37)Bu konuda 12 Eylül öncesinde kaleme alınan daha kapsamlı bir değerlendirme için bkz. “Türkiye Nereye Gidiyor”. Sosyalist Mücadele defterleri: I, Eleştiri
yay..  1980.  s  31-32 ve  “Maraş’tan  sonra…?”.  Birikim,  sayı 46/47 Aralık
1978-Ocak 1979. s 39-44

38)  Benzer bir değerlendirme için bkz. Ç. Key’der Türkiye’de Devlet…, s 142-144

39)  Enformel sektörün teorik bir tanımı bu yazının sınırları dışında. Bu konuda biri Latin  Amerika  ile   ilgili,  diğeri   Türkiye  ile  ilgili   iki  kaynak önermekle yetineceğim: P. Salama. L’Etat Surdevelope… s. 61-69. Ç. Keyder, “Kriz ve İşçi Sınıfı”. Birikim, sayı 2. Haziran 1989 s. 13-18. Öte yandan Türkiye’de enformel sektörde çalışanlar üzerine ampirik araştırmaların yapıldığı da söylenemez. Bununla birlikte kimi çalışmalarda bu kesimlere ilişkin ilginç saptamalar da bulunabilir: Ö. Şenyapılı. Kentlileşen Köylüler. Milliyet yay. 1978, s 49-60; î.Tekeli. Y. Gülöksü. T. Okyay. Gecekondıılu~Dolmuşlu. İşportalı Şehir, Cem yay.. 1976. s. 207-216: T. Şenyapılı. “Gecekondu.  Çevre’ işçilerin Mekanı”. O.D.T.Ü. Mimarlık Fakültesi. 1981. s. 26-49

40)Ö. Şenyapılı, Kentlileşen Köylüler s. 52

41)P. Salama L’Etat Surdeveloppe… s. 62

42)Gerçekte bu konuda biri 1984-85 yıllarında Yapıt dergisinin sayfalarında
“popülizm”   kavramı   çerçevesinde,   diğeri   ise   1987-89   arasında   11.   Tez
sayfalarında “işçi haklan” konusunda, son derece önemli iki tartışma ekseninin
olduğunu söylemek gerekiyor. Ne var ki yer darlığından bu tartışmaları yalnızca
anarak geçeceğim: Yapıt: 1.. 2.. 3.. 4. sayılarda K. Boratav. N. Karacan ve H.
Gülalp arasındaki tartışma ve 11. Tez dergisinin 5.. 6.. 7. sayılarında yer alan Y.
Koç.. Güzel ve A. penis arasındaki tartışma.

43)Bkz. DİSK KuruluşBildirisi. Ana Tüzüğü. Disk yay. No: 2. 1968 (ikinci baskı)
s. 33-36

 

44)D. Şişmanov. Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi. Belge yay. 1978. s 165-167; K.
Sülker. Dünyada ve Bizde Sendikacılık. Varlık yay.. 1966. s. 152-157 ve 213-218;
Y. Koç. Türkiye’de Sınıf Mücadelesinin Gelişimi. Birlik yay.. 1979, s. 102-103;
Ç. Keyder. “Kriz ve işçi sınıfı…” s. 15

45)Sosyalist Mücadele Defterleri. 2. Kitap 19S0 s. 30-35

46)H. Karadeniz. Olaylı Yıllar ve Gençlik. May yay. 1975. s. 20-21 ve 242-245

 

47)İbid. s. 35-54

48)Bkz. H. Özdemir. Yön Hareketi. Bilgi yay.. 1986. s 141-148 ve 237-261

49)Bkz. M. A. Aybar. 12 Marttan Sonra. Meclis konuşmaları. Sinan yay., 1973, s.
88-94: Anayasal meşruluk ile ilgili olarak M. A. Aybar ve B. Boran’ın görüşleri
için bkz. Dr. Ç. Yetkin. Türkiye’de Soldaki Bölünmeler Toplum yay., 1970, s. 97
ve 119-120: B. Boran. Kemalizmin sistemleştirilmesiyle “sosyalizme varacak bir
ideolojik çerçevenin çıkabileceği” kanaatindedir bu yıllarda. Bkz. B. Boran,
Türkiye ve Sosyalizm Sorunları. Gün yay., s. 21: ayrıca “Anayasanın kapitalizme
kapalı sosyalizme açık” olduğu konusunda bkz. age. s. 219-221

50)12 Eylül sonrasında bu gruplara üye olduğu gerekçesiyle gözaltına alınanların
ya da tutuklananların “mesleki durumlan’na söyle bir bakmak bile bu grupların
enformel sektörle ilişkisini açıkça gösterebilir.

51)Görünen o ki. Türkiye solunda cinsiyetçi erkek egemen anlayışların kırılması
da. tıpki milliyetçi/şoven geleneğin kırılmasının Kürt hareketinin Türk solundan
bağımsızlaşması sürecinin bir ürünü olması gibi. kadın kurtuluş hareketini
massetme çabalarının bir sonucu olacak.

52)Benzer bir saptama için bkz. Ç. Keyder. Türkiye’de devlet ve sınıflar… s.
142–143 ve 170-171

53)Tam bu noktada Türkiye solunda yaygın olarak paylaşılan bir yanılgıya dikkat
çekmek gerekiyor. Bu anlayışa göre 24 Ocak kararlarında öngörülen ekonomik
düzenlemeler zorunlu olarak 12 Eylüle yol açmıştır. Oysa S. Savran’ın da
belirttiği gibi. 24 Ocak–12 Eylül ilişkisi bir neden sonuç ilişkisi değildir; her ikisi
de aynı nedenin, yani sermayenin önündeki engelleri aşma doğrultusundaki
atılımın sonuçlarıdır. (S. Savran. Türkiye’de darbeler… s. 153-154) Aslında sözkonusu yanılgının nedeni daha derindir: sermaye birikimi ile sınıf mücadelesi arasındaki ilişkiyi dışsal bir ilişki olarak gören, dolayısıyla sermaye birikiminin, ancak sonuçlan itibarıyla sınıf mücadelesi üzerinde bir etkide bulunduğunu varsayan bir yaklaşımdır. Oysa Hirsch’in de dediği gibi: “Sermayenin birikiminin ve yeniden üretiminin hareketini-kapitalist tarihsel gelişim sürecini-sınıf mücadelelerinin haraketi olarak kavramayı mümkün kılan bir teoridir gerekli olan: sınıl mücadelesinin sonuçlarının, değer yasasının etkisi altında, sınıf mücadelesi için yeni koşullar, kendini sınıfların ‘ardından’ dayatan, bu anlamda nesnel’ olan koşullar (üretici güçlerin gelişmesinin özgül biçimleri, üretim sürecinde canlı emekle ölü emek arasındaki ilişki vb) yarattığının kavranmasını mümkün kılan hır teori. Sınıf mücadelesi (örneğin bunalım döneminde) sanıldığı gibi birikim sürecinden hareketle gelişmez, sınıf mücadelesi olan, sömürü arasında sömürü ilişkilerinin genişleyen yeniden üreıimi olarak sermaye birikiminin kendisidir. Mars’ın teorisinin ‘ekonomist’ yorumu devlet teorisini kaçınılma;’ olarak devasa çıkmazlar içine hapseder. Çünkü birikim sürecinde, sınıfların ancak .sonuçları karşısında bir tutum takındığı, değer kitlelerinin ‘teknik’ bir birikim sürecini görür. Bu nedenle sınıf mücadelesini sermayenen harekeline dışsal olarak değerlendirir” (vurgular aslında) (J. Hirsch. agm. s. 115) Fin genel düzeyde sermaye birikimi için söylenen bu sözler, nnılaclis mulandis sermaye birikim iarzı için de geçerlidir.

54)  Liderliklerden bağımsızlaşan bu ekipler önce. generallerin ağırlığını kullanarak
bir AP-CHP  koalisyonu  doğrult usunda   bir  faaliyet  göstermişlerdir.  Bu
gerçekleşmeyince, askeri darbenin siyasal zeminini hazırlamaya girişeceklerdir.

55)  Bkz. O. Balcıgil. İki Seminer ve Mir Reform Önerisinde Tartışılan Anayasa
(derleme). Birikim yay. 1980. Sunuş yazısı s. 27-39

56)Askeri   Parti   kavramının   Lalin   Amerika’daki   diktatörlüklerin   evrimi
çerçevesinde tanımlanması için bkz. A. Rouquie. Latin Amerika’da Askeri
Devlet Alan yay.. 1986. s. 284-Mt,.

57)ABD yönetiminin, cuntanın MDP girişimi karşısında ANAP’m kuruluşuna
verdiği destek konusunda bkz. Y. Doğan. Dar Sokakta Siyaset (1980-83^, Tekin
Yay. 4. basım. Kasım 1985. s. 11-19

58)Çoğunluğunu “İslam ülkelerinin” oluşturduğu OPEC’e bağlı ülkelerde bu
yıllarda biriken “özerk l’inans kapital” konusunda bkz. L:. Mandel, “L’Emergencc

d’un nouveau capital financier Arabe el İranien” CEP   sayı 22, Ekim-Aralık
1975. s. 41-54

59)Son 15-20 yıl içinde Türkiye’de kapitalist piyasa ilişkilerinin toplumsal ilişki
biçimlerinin önemli bir bölümüne damgasını vuracak bir biçimde gelişip
yaygınlaştığı söylenebilir. Bunun yanışını özellikle son on yıl içinde de reklamcı­
lıktan ansiklopediciiiğe kadar bir dizi alanda entellektüel faaliyetlerin piyasa
ilişkileri çerçevesinde özümlenmesine yönelik bir gelişmenin olduğu da vurgu­
lanmalı. Bu ise. aydın kimliği piyasa ve “sivil toplum”dan dolayımlanarak
kurulan ve burjuvazinin “organik aydınları”nı oluşturmaya aday yeni bir aydın
tipinin varoluş koşullarının oluşması anlamına geliyor. Öte yandan, Türkiye’de
yeni  birikim tarzı çerçevesinde egemen  ideolojik paradigmanın liberalizm
olduğu açık. Geçmişten farklı olarak devletin ne kalkınmanın ne de sosyal ada­
letin aktif gerçekleştirici gücü olarak sunulmasına elvermeyen bir paradigma bu.
Dolayısıyla SHP ve DSP dahil bütün burjuva partileri (ver yer cılız popülist
öğelerle de süslemekle birlikte) esas olarak piyasanın; “sivil toplumun” ve soyut
bir “demokrasinin” erdemleri üzerini kuruyorlar siyasal söylemlerini. Tam bu noktada. 12 Eylül sonrasında soldan gelen ilk atılımın Yeni Gündem çevresi tarafından sol liberal bir tonda gerçekleştiğinin hatırlanması gerek. Tıpkı 1960’ların hemen başında yayınlanan Yön Dergisi gibi. Yeni Gündem’in de. egemen idolojik paradigmanın sınırları içinde, bu paradigmanın belli başlı öğelerini sola doğru çekiştirerek sosyalizme yeni bir meşruluk ve kimlik kazandırma işlevi görmeyi hedeflediği söylenebilir. Bundan sonra da. Milli Uzlaşma’nın sol duvarını oluşturmaya aday her girişimin piyasa sosyalizminden gorbaçovculuğa kadar-sol liberal ve sivil toplumcu söylemleri esas alması kaçınılmaz gibi görünüyor.