Devrim/Demokrasi sorununun tartışılması olsun, devrimci bir işçi partisinin inşa sorunu olsun program sorunundan ve o programın hangi zemin Üzerine oturacağını belirleyen program anlayışı tartışmasından ayrı ve kopuk olarak düşünülemez. Partinin bir programı inşa edeceğinden değil, programın partiyi inşa edebileceği gerçeğinden hareketle de, önümüzdeki sürecin tayin edici öneme sahip tartışma konusu olan “Birlik Düzlemleri”ne, sınırlı da olsa, bir projeksiyonda bulunacağız.
Uluslararası sosyalist hareket üzerinde günümüzde de varlığını sürdüren, esas olarak iki tür program anlayışının bulunduğunu, bunlardan ilkinin devrim programını asgari ve azami olarak ikiye ayıran bir program anlayışı, diğerinin ise bu ayırımı reddeden ve devrim programının bütünselliğini koruyan geçiş programı anlayışı olduğunu belirteceğiz.
Programın Asgari ve Azami Olarak Bölünmesi Üzerine
Uluslararası sosyal demokrasinin (II. Enternasyonal) muazzam gelişme döneminde -20.yüzyılın ilk yılları- program birbirinden bağımsız iki bölüme ayrılmıştı: Burjuva toplumunun çerçevesi içinde reformlarla sınırlı olan asgari program ve belirsiz bir gelecekte kapitalizmin yerini sosyalizmin alacağını vaadeden azami program. Kuşkusuz bu ayırımın bir anlaşılır tarafı vardı: Kapitalist toplumlardaki sınıf mücadeleleri süreci içinde devrimci durumların doğması istisnai anlarda oluyordu. Bu istisnai anların dışında görece uzun ‘normal’ dönemler yaşanıyordu. Bir devrimci parti bu görece ‘normal’ sayılabilecek dönemlerde kitlelere sürekli olarak “İktidarı fethedin!” şiarı ile yetinen bir politika uygularsa işçi sınıfından yalıtılması kaçınılmaz olurdu. Oysa kitlelerin yaşam koşullarını kapitalizmin özellikle gelişme çağında reformlar yoluyla iyileştirmeye yönelik politikalar uygulayan klasik sosyal demokrasi bu yoldan sürekli olarak geliştiğini görüyordu. Ancak bu kez de partinin kendisinin reformistleşmesinin zemini yaratılmış oluyordu. Dolayısıyla sorun, sosyal demokrasinin özellikle Ortodoks ve devrimci kanadında ciddi bir gerilime yol açıyor, fakat bu gerilimin nereden kaynaklandığı bir türlü kavranamıyordu. Oysa mesele, programın asgari ve azami olarak ikiye ayrılıp parçalanmasındaydı. Bu kopukluğu ortadan kaldırmak için kitlelerin günlük çıkarları ve demokratik hakları için verilen mücadelelerle sosyalist hareketin “nihai hedefi” arasındaki bağı kurmaya yönelik, kısmi taleplerle geçiş taleplerinin birarada sistemli olarak yer aldığı bir geçiş programı anlayışına varmak gerekti. RSDİP’in kuruluşundan itibaren bu parçalı program anlayışını savunan Lenin ilk kez 1917 “Nisan Tezleri” ve “Yaklaşan Felaket” adlı broşüründe, III. Enternasyonal ise 3. ve 4. Kongrelerinde geçiş programı anlayışını formüle etti. Böylece uluslararası sosyalist hareketin devrimci kanadı asgari/azami program ayırımının yarattığı açmazı aşarak çözmüş oldu. Ancak 1924’ten sonra yeniden asgari/azami program ayırımına geri dönüldü. Trotskiy 1938’de kaleme aldığı “Kapitalizmin Can Çekişmesi ve Dördüncü Enternasyonal’in Görevleri” adlı broşüründe bu anlayışa karşı duran kapsamlı bir geçiş programı hazırladı.
Geçiş Programı Anlayışı
“(…) bu talepler için mücadele iktidar mücadelesinin çıkış noktası haline gelecektir. Reformistlerin ve merkezcilerin asgari programlarının yerine, Komintern, proletaryanın somut gereksinimleri için mücadeleyi, bir bütün olarak alındıklarında burjuvazinin iktidarını parçalayan, proletaryayı örgütlendiren ve proletarya diktatörlüğü için mücadelenin adımlarını oluşturan bir talepler sistemini koyar; kitlelerin kendileri bilinçli olarak proletarya diktatörlüğünden yana olmasalar bile, bu taleplerin herbiri kitlelerin büyük çoğunluğunun bir gereksiniminin anlatımı olmalıdır (…)” (III. Enternasyonal 3. Kongre Kararı, Temmuz 1921)
“(…) 3. Ulusal seksiyonların programlan, bu taleplerin yer ve zamanın somut koşullarına bağımlı olduğuna ilişkin gerekli kaydı koyduktan sonra, geçiş talepleri için mücadelenin (abç) gerekliliğini açıkça ve kesin olarak belirtmelidirler.
4. Bütün geçişsel ve kısmi taleplerin kronik temelleri genel programda açıkça ortaya konulmalıdır. 4. Kongre, temel devrimci görevlerin üzerini örtme ya da bunların yerine kısmi talepleri geçirme çabalarını olduğu kadar, geçiş taleplerinin programa alınmasının oportünizm olarak tanımlanmasını da kesinlikle mahkum eder
(IH. Enternasyonal 4. Kongre Kararı, Aralık 1922)
Geçiş programı anlayışı bugünkü taleplerle devrimin sosyalist programı arasındaki köprüyü kurmaları için kitlelerin günlük mücadele süreci içinde seferber edilmesini öngörür. Bu köprü, günün koşulları ve işçi sınıfının geniş kesimlerinin bugünkü bilincinden kaynaklanan bir geçiş talepleri sistemini kapsamalı, değişmez bir biçimde tek bir sonuca varmalıdır: iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi.
Geçiş programı partiye üye alınacak insanların, Onu okuyup onayladıklarında partiye kabullerini sağlamak için hazırlanmış bir kitabi metin değildir. Esas olarak bir eylem programıdır. Parti üyelerine nasıl düşüneceklerini değil nasıl faaliyette bulunacaklarını anlatan, milyonlarca insana hitap etmek, onları eyleme çağırmak üzere kaleme alınan bir programdır. Partinin kolektif olarak işçi sınıfının iktidar mücadelesini yönlendirebilmesi için oluşturulur.
Talepler Sistemi
Genel olarak emperyalist-kapitalist sistemin emekçi kitleleri içine sürüklediği yıkım, bu yıkıma karşı emekçilerin mücadelesinin de maddi zeminini zorunlu olarak hazırlar. Bu durumda asgari ve kısmi talepler acil olarak gündeme gelir (işsizliğe karşı talepler ve ücret artışı talepleri gibi). Askeri ve faşist diktatörlük rejimlerine başvurmak durumunda kalan emperyalizm kitlelerin daha önceki dönemlerde elde etmiş oldukları birçok demokratik kazanıma karşı saldırıya geçer. Bu da demokratik talepleri (işkencecilerin yargılanması ve cezalandırılması gibi) acilen gündeme getirir. Emperyalizm ve çöküş halindeki kapitalizm işçi sınıfının ve tüm insanlığın kurtuluşu önünde bir” engel oluşturduğundan, bunların ötesinde sosyalist ya da geçiş taleplerini gündeme getirir (burjuvazinin mülksüzleştirilmesi, bütün iktidarın işçi sınıfına geçmesi gibi). Gene emperyalist çöküş dönemi birçok kitle örgütünün bürokratik olarak çürümesine yol açar. Bu durumda da anti-bürokratik talepler gündeme gelir (tabanın söz ve karar sahibi olması gibi).
İşte geçiş programı kitle seferberliğini hızla sağlayabilmek için, bütün bu taleplerin nasıl birleştirilebileceklerinin yöntemidir. Bu taleplerin tümünün somut durumlara bağlı olarak kullanımı ve gene hepsinin tüm iktidarın işçi sınıfına devri için yöneltilmesinin sağlanması, mücadele halindeki kitle hareketi için vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Geçiş programı anlayışının özü şöyle de ifade edilebilir: Bu taleplerin en basitleriyle en anti-kapitalist olanları arasında kurulacak olan dinamik zincirleme bağlar işçi sınıfının sisteme ve rejime karşı sürekli seferberliğinin kaynağını oluşturur.
Geçiş Programının Eksenleri
Geçiş programı yöntemi kendi aralarında son derece sıkı bir ilişki olan üç temel ayağa yaslanır. Bunlar sırasıyla, hükümet sorunu, devlet kurumları sorunu ve proletaryanın önderlik krizinin aşılması sorunudur.
1. Devrimci Marksizmin en temel sorunu iktidarın proletarya tarafından fethi olduğundan, içinde bir hükümet formülasyonu talebi bulunmayan hiçbir program bir geçiş programı anlamı taşımaz. Dolayısıyla burjuva hükümetinin yerini alacak olan işçi yapılanmasına ilişkin somut talep açıkça ifade edilmelidir: işçi Hükümeti, İşçi-Köylü Hükümeti, İşçi-Emekçi Hükümeti, İşçi-Halk Hükümeti veya İşçi-Çalışanlar Hükümeti gibi (Bu somut formüiasyon ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir). Bu formül Bolşeviklerin 1917’deki ajitasyonunda gündeme geldi ve daha sonra da kesin bir biçimde benimsendi. Son tahlilde, yerleşmiş proletarya diktatörlüğünün popüler bir tanımlamasıdır. Sömürülen ve ezilen sınıflar partilerinin sömürücü sınıflar hükümetine karşı kendi hükümetlerini oluşturmaları formülüdür. Ancak devrimci marksistler bu formülün burjuva-demokratik yorumlanışına kesinlikle karşı çıkarlar. Çünkü proletarya partisi burjuva-demokratik sınırların ötesine adım atmayı reddettiğinde, köylülükle ittifak düpedüz sermayenin desteklenmesine dönüşür. İşçi-Köylü Hükümeti formülü her zaman propagandif bir değer taşır, ancak devrimci bir durumda güçlü bir ajitasyon değeri kazanır. Devrimci partinin dışındaki işçi ve köylü partilerini burjuvaziden kopararak iktidara çağırır. Bunu reddetmeleri durumunda kendi kitleleri ile anlaşmazlığa düşmelerini sağlar. Bolşeviklerin 1917 nisanından eylülüne kadar Menşeviklere ve Sosyal Devrimcilere karşı uyguladıkları politika budur: “Gelin liberal burjuvaziden koparak kendi hükümetinizi kurun!”
2. Hükümet sorunundan ayrı olarak geçiş programının yaslandığı bir diğer ayak da burjuva devlet kurumlarının (bakanlıklar, parlamento ve silahlı kuvvetler gibi) yerini hangi kurumların alacağı sorunudur. Devrimci Marksizm programında bu burjuva devlet kurumlarının yerine işçilerin, köylülerin ve askerlerin özörgütlenmelerinden oluşan Kon
sey tipi bir Cumhuriyeti ileri sürer. Bu konseyler ancak kitle hareketinin açıkça devrimci bir aşamaya geçtiği bir zamanda ortaya çıkabilirler. Ortaya çıktıkları ilk andan itibaren, sömürücülere karşı mücadelelerinde emekçilerin etrafnda birleştikleri bir eksen olarak, yerel yönetimin ve daha sonra merkezi hükümetin rakipleri ve hasımları olurlar. Nasıl ki fabrika komitesi fabrikada bir ikili iktidar yaratıyorsa, Konseyler de
ülke çapında bir ikili iktidar dönemi başlatırlar.
3. Sadece son 20-25 yılı gözlediğimizde bile politik önderlik yokluğu veya reformist önderliklerin kendi doğalarına uygun politikaları nedeniyle, dünyanın bir dizi ülkesinde proletaryanın iktidar fırsatını yakalamasına rağmen kaçırmış olduğunu (Başta Şili olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesi, Portekiz 1974, İspanya 1976, Yunanistan 1974, Fransa 1968, Endonezya 1966, Seylan 1971, İran 1979 vs.) görürüz. Geçiş programının eksenlerinden birini de proletaryanın devrimci önderlik krizinin aşılması sorunu oluşturur. Bu ise işçi sınıfı içinde hiçbir önderliğin bulunmadığı ülkelerde devrimci marksist partilerin inşasını, reformist önderliklerin bulunduğu ülkelerde ise bunların sınıf üzerindeki hakimiyetlerinin gene devrimci marksist partiler lehine kırılmasını öngerektirir.
Sonuç olarak, devrimci Marksist bir partinin tüm faaliyeti yukarıda andığımız yönteme ve eksenlere oturmak zorundadır. Bir başka ifadeyle: Geçiş programı anlayışı, ne birbirinden ayrı düşen tekil talepler ileri sürer ne de anarşik bir talepler karmaşasıdır. Sadece işçi sanıfını şu sonuca vardırmaya çalışan bir talepler sistemidir: En basitinden başlayarak tüm sorunların çözümü burjuva hükümetine karşı ve iktidarın proletarya tarafından fethini zorunlu kılan topyekün bir mücadeleyi dayatır.
Geçiş Taleplerinin Özgüllüğü
Geçiş programında özü itibariyle sosyalist olan geçiş taleplerinin dışında kısmi, demokratik, anti-bürokratik birçok talep türünün yer aldığım daha önce söylemiştik. Geçiş özelliği göstermeyen bu taleplerin genel programda yeralmasının nedeninin belirli anlarda ve durumlarda kitleleri eyleme sürükleyici bir nitelik taşıyabilmeleri de olduğu ifade edilmişti. Gene bu taleplerin varlığı geçiş programını kuru bir azami program olmaktan da kurtarmaktadır. Eylem içinde öğrenen, eğitilen ve bilinçlenen kitleler bu tür taleplerin de yardımıyla doğrudan geçiş taleplerini kavrayıp kullanmaya başladıklarında geçiş programının esas hedefi olan proleter devrimini isteme momentine varılmış olunur. Bundan dolayı, özgül niteliklerini saptayabilmek için geçiş taleplerinin üzerinde özel olarak durmakta yarar var. Söz gelimi hayat pahalılığına ve işsizliğe karşı ileri sürülecek talep ne olabilir? Hayat pahalılığına karşı ancak ücretlerin oynak merdiven sistemiyle (eşel-mobil) ayarlanması talebiyle mücadele edilebilir. Bundan amaç, toplu sözleşmelerle ücretlerin tüketim mallarındaki fiyat artışı oranında otomatik olarak arttırılmasını güvenceye almaktır. Gene enflasyona ve reel ücretlerin düşmesine karşı dış borçların ödenmemesi talebi ileri sürülmelidir. Öte yandan, işsizliğe karşı iş gününün oynak merdiven sistemiyle ayarlanması talebi ileri sürülür. Bütün işler mevcut işçiler arasında paylaştırılmalı ve işçilerin aldıkları eski haftalık ücret değişmeksizin iş haftası buna göre kısaltılmalıdır. Ücretler, kesin olarak güvence altında olan asgari düzeyden, fiyat artışları oranında artacaktır.
Kuşkusuz kapitalistler ve emperyalistler bu taleplerin “gerçekçi” olmadığını kanıtlayacaklardır. Bunun yanı sıra, küçük ve özellikle iflasa giden kapitalistlerle daha küçük uluslararası finans kuruluşları hesap defterlerini ortaya koyacaklardır. Bu durumda devrimci bir işçi partisi işçilerin bu tür değerlendirme ve savunmaları kesinlikle reddetmeleri için mücadele etmelidir. Eğer kapitalizm ve emperyalizm kendi yarattığı felaketler sonucunda kaçınılmaz olarak doğan talepleri karşılayamıyorsa, yıkılmalıdır. Geçiş programının mantığı işçilere bunu kavratmaya ve gereğini yerine getirmelerine götürür. “Bu talepler (ücret ve iş saatlerinde oynak merdiven) aslında sosyalist toplumdaki çalışma sisteminin tanımıdır: toplam iş saatlerinin toplam işçi sayısına bölünmesi. Program bu yanıyla sosyalizmin programıdır ve basit herkesin anlayabileceği bir dille ifade edilmiştir. Bu talepleri birer geçiş talebi yapan ve diğerlerinden ayıran da bu sosyalist nitelikleridir. Aslında bu talepler kapitalizm altında gerçekleştirilemezler ve tam da bu yüzden geçiş talepleri olarak adlandırılırlar, önce işçilerin zihnine giden bir köprü, sonra da sosyalist devrime giden maddi bir köprü oluştururlar!’ ( L. Trotskiy ile program üzerin tartışmalar, s.238)
Taleplerin Sloganlaştırılması
Plekhanov propaganda ile ajitasyon arasındaki ilişkiyi çok iyi tanımlar. Propaganda, birçok düşüncenin az sayıda insana açıklanması, ajitasyon ise az sayıda düşüncenin çok sayıda insana iletilmesidir. Propaganda; makaleler, tartışmalar, konferanslar, dersler ve kitaplarla yapılır. Oysa ajitasyon sloganlar kanalıyla yürütülür. Kuşkusuz, bu, ileri sürdüğümüz sloganları makaleler, broşürler, hatta tartışmalarla desteklemeyeceğimiz anlamına gelmez. Ama ajitasyonla ifade etmek istediğimiz bazı düşünceleri mobiltzasyon ve eylem sloganları halinde somutlayarak işçilerin ve halkın anlayacağı bir netlikte tek bir cümle ile ifade etmemiz gerekir (bütün iktidarın işçilere devredilmesi geçiş talebinin “Bütün iktidar Sovyetlere!” sloganıyla somutlanması gibi).Hedefimiz kitleleri harekete geçirmek olduğu halde, marksizmin en zor yani bu sloganların formüle edilmesinde ortaya çıkar. Çünkü bu sloganlar sınıflar arasında varolan güçler dengesini de hesaba katmak zorundadır.
Esas olarak iki tür slogan vardır. Bunlardan ilki, kitle hareketini eğitmeye ve seferber etmeye yönelik sloganlardır. Varmak istediğimiz hedefe derhal varma imkânları bulunmasa bile bunlar ajitasyon niteliği olan sloganlardır, örneğin Yunanistan’da bir İşçi-Emekçi Hükümeti talebinin veya Portekiz’de böyle bir hükümet formülasyonu talebinin slogana dönüştürülmesi ‘Papandreu-Florakis Hükümeti’ veya ‘Soares-Cunhal’ Hükümeti’ şeklinde olmalıdır. Bu slogan Bolşeviklerin “SR-Menşevik Hükümeti” sloganının aynıdır ve tayin edici bir öneme sahiptir. İkinci tür slogan, doğrudan eyleme geçmeye veya doğrudan eylemin koşullarını yaratmaya olanak sağlayan sloganlardır. Söz gelimi işçilerin hazırlanmakta oldukları bir greve çağrı yapan sloganlar. Veya bir fabrika işgaline davet eden sloganlar: “Demir-Çelik veya OTOSAN Greve!”, “Karabük İşgal Edilsin!” gibi.
Her slogan kitlelerin ve işçi hareketinin mevcut durumuna yanıt vermelidir: kitlelerin bilinç düzeyleri ile acil gereksinimlerinin bir sentezini ifade etmelidir. Hareket noktası ne olursa olsun her geçiş talebi bir geçiş sloganı olarak atılmalı ve kitleleri güncel sıkıntılarından hareketle kaçınılmaz olarak tek bir sonuca sürüklemelidir: Hükümetle çatışma, iktidar mücadelesinin zorunluluğu. Bu açıdan bakıldığında taleplerle sloganlar arasında şöyle bir farklılık vardır: taleplerin tümünün sloganlaştırılması gerekli değilse de, geçiş taleplerinin tümü sloganlaştırılmalıdır.
Öte yandan tarihsel bir kurgu-örnek oluşturmak gerekirse, 12 Eylül’den hemen sonra askeri rejime karşı geliştirilebilecek sloganlarda şöyle bir mantık izlenebilirdi: Burjuva partilerinin temsilcileri TBMM’yi generallere terketmişlerdi. Eğer bundan hemen sonra askeri rejim bir kriz içine girseydi, derhal 12 Eylül öncesi TBMM’nin geri çağrılması sloganı atılabilir ve bu talep işçi sınıfını ve küçük burjuvazinin en geniş kesimlerini birleştirebilirdi. Krizin daha geç patlak vermesi halinde ise, söz gelimi, “Demokratik Seçimler!” sloganı kitlelerce benimsenebilirdi.
Bu örnek, devrimci Marksizmin her türden aşırı-solculuğa karşı alternatif oluşturan bir program anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Bu anlayışla, bir yandan kitlelerin varolan bilinç düzeyinin üzerinden çok öteye atlanmamakta, ama diğer yandan da, kitleler, acil gereksinimlerinden kalkılarak iktidarın fethine hazırlanma amacı doğrultusunda seferber edilebilmektedir.
Asgari/azami program ayırımı anlayışlarına dayalı, zamandışı genel propagandist tipte sloganlar fetişizmini terkederek sınıf mücadelesinin somut nesnel ve öznel koşullarına uyarlanmış sloganların geçiş programı anlayışına bağlı olarak formüle edilmesine girişmek gerekir.
Gerçekten de Marksistler için en zor şey, sınıf mücadelelerinin durumunun değişmesi ölçüsünde sloganları da aynı hızla değiştirebilme yeteneğine sahip olabilmektir. Sınıf mücadelesinin hızla geliştiği devrimci dönemlerde devrimci Marksist sıfatını taşıyabilecek bir parti sınıf mücadelesindeki değişikliklere bağlı olarak sloganlarını sistematik bir biçimde değiştirip yenileyebilen bir parti olmalıdır. Sınıf mücadelesinin karmaşıklığı, kitle hareketlerinin farklı sektörlerinin ve onun müttefiklerinin gereksinimleri, mevcut durumda meydana gelen değişiklikler/devrimci Marksist bir politika, somut ifadesini, her zaman, devrimci muhtevasını geçiş programı yöntemine bağlı olarak ileri sürdüğü sloganlar sisteminde bulmaktadır. Bir başka deyişle, bu sloganlardan bazıları ağırlıklı, bazıları belirleyici nitelik taşımakla birlikte, mevcut durumda meydana gelen değişikliklere uygun berrak bir ajitatif bütünlük oluşturmalıdırlar. Bolşevik Parti böyle ilerledi. “Kurucu Meclis!”, “Bütün iktidar Sovyetlere!”, “Burjuva Bakanlar Dışarı!”, “Kahrolsun Kornilov!”…
Bu sloganların herbiri, ileri sürüldükleri birkaç ay zarfında, içinde bulundukları konjonktüre bağlı olarak değişik önem kazandılar: ama hep bütünlükleri içinde ve “Bütün İktidar Sovyetlere!” sloganı temel ekseni etrafında.
Bir Nokta Daha
Sınıf mücadelesinin mevcut durumuna ilişkin somut örnekler vermek gerekirse, geçiş programının güncelleştirilmesi bakımından acilen ileri çıkarılması gereken ve etrafında kampanyaların örgütlenebileceği, eyleme yönelik öncelikle kısa bir talepler bütünü oluşturmak mümkündür. Ancak bu talepler bütünü geçiş programından bağımsız bir demokratik talepler katalogu olarak ele alınamaz. Söz gelimi, Türkiye’de kitleleri, varolan bilinç düzeylerinden kalkarak seferber edilebilecek şu talep ve sloganlar acilen öne çıkartılabilir:
a)Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı talebine bağlı olarak “Özel
Tim Lağvedilsin!” sloganı;
b)İşsizlik ve hayat pahalılığına karşı “Oynak Merdiven Sistemi!”
veya “Dış Borçlar ödenmesin!” sloganı;
c)Sendika bürokrasilerine karşı “Tîıban Karar Versin!” sloganı;
d)Ve nihayet “İşkenceci (X) Yargılansın!” veya “İşkenceci (X) ve
ya ona emir veren (Y) Yargılansın!” sloganları.
Buna karşılık, söz gelimi “141—142 Kaldırılsın!” talebinin şu an için ciddi bir kitle seferberliğine yol açması düşünülemez, bu talebin desteklenmesi büyük ölçüde sosyalistler ve burjuva liberalleriyle sınırlı kalır. Dolayısıyla programın, örgütlenme özgürlüğüne ilişkin demokratik talepleri içinde yer almalıdır. Daha önde değil.
Sözün kısası, bu tür talepler geniş kitleleri en kolay kucaklayacak, en kısa zamanda büyük bir kitle seferberliğine yol açabilecek talepler olmalıdır. Bu talepler sloganlaştırılmadan sınıf mücadelesine bilinçli bir müdahalede bulunma olanağı elde edilemez. Devrimci bir işçi partisinin inşası da ancak bu temeller üzerinde yükselebilir.
Toplumun tüm ezilen, sömürülen ve baskı altında yaşayan kesimleri devrimci bir programda kendilerini ilgilendiren talepleri bulmak zorundadırlar. Bu kitlelerin devrimci bir partinin faaliyetine katılmaları programın tümünü eksiksiz kabullenmeleriyle olmayacaktır. Her kesim kendi çıkarlarının ifadesini bulduğu alanlardan parti faaliyetine sempati duyarak yanaşacak, giderek partiiçi propaganda ve ortak eylemlilik süreci içinde programın bütününe kazanılacaktır. Devrimci bir partinin sınıfın mücadelesinden beslenerek geliştirdiği talep ve sloganlarla proletarya üzerinde, proletaryanın da toplumun diğer ezilen kesimleri üzerinde hegemonya kurmasının yolu ancak böyle bir program anlayışına sahip olmaktan geçer.



