Bu bir inceleme-araştırma yazısı değil. Ele aldığı konuları tarihsel bağlamları içine yerleştirip kesin, mutlak politik sonuçlara varmayı da hedeflemiyor. Ancak son dönemde hızla gelişen Kürt ulusal hareketinin gerek kendi içindeki ayrışma ve netleşmenin, gerekse bu netleşmenin ve yükselişin Türk sosyalist hareketi üzerindeki etkisinin kısa ve uzun dönemde Türkiye işçi hareketi üzerinde ne gibi yansımaları olabileceğini kabaca saptamaya çalışıyor. Başka bir ifadeyle sadece genel eğilimleri vermeye çalışıyor. Bu gözle okunmalı.
Kürt ulusal hareketi
Kürt ulusal hareketinin yakın tarihine damgasını vuran üç önemli dönemine değinmekte yarar görüyorum. Bunlar sırasıyla DDKO’dan (Doğu Devrimci Kültür Ocakları) 12 Eylül 1980’e kadar uzanan dönem; 1984 ve sonrası dönem ile 1990’dan günümüze kadar gelen dönemdir.
Bence DDKO kopuşuyla başlayan dönemin olumlu olarak nitelenebilecek ağırlık merkezini 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan KOMAL yayınevi çevresi ve RIZGARİ hareketi oluşturdu. Özellikle KOMAL yayınevinin Kürt ulusal ve kültürel kimliğiyle, yıllardır Kemalist ideoloji tarafından bilinçli olarak unutturulmuş Kürt tarihi konusundaki yapıtları yayına sokması bir sonraki dönemin büyük atılımının zeminini yaratmıştır. Şu saptamayı kolayca yapmak mümkün:
Günümüzde gelişen Kürt ulusal hareketinin ideolojik, kültürel ve tarihsel hammaddesi bu birikimden yoğrulmuştur.Ancak bu azımsanmaması gereken ideolojik altyapı üzerinde RIZ-GARİ’nin kendisi yükselememiş, aynı kaynaklardan o zamanlar daha sınırlı olarak beslenen bir başka hareket, PKK, özellikle 1984 atılımıyla KOMAL’ın bir önceki dönemde inşa etmeye çalıştığı ideolojik temelleri kendine dayanak yaparak ciddi bir sıçrama gerçekleştirmiştir.
Şimdi tam bu noktada bir sınıf mücadelesi gelişimiyle bir ulusal mücadele gelişimi arasındaki farklılık ortaya çıkıyor. Şüphesiz her ulusal mücadelenin içinde de bir sınıf mücadelesi süreci yaşanır. Ancak ulusal bir hareketi saf bir sınıf mücadelesi sürecinden ayırdeden yan, ekonomik kriz faktörünün kolaylıkla tâli bir rol oynayabilmesidir. Gerçekten de salt politik kriz ve ulusal kimliğin ezilen ulusça benimsenmesi devrimci bir önderlikle bütünleştiğinde kısa bir zamanda devrimci olmayan bir durumdan öndevrimci, hatta devrimci bir duruma geçişi sağlayabiliyor. Ezilen kitlelerin ulusal bilinçle harekete geçirilmesi şüphesiz diğerine oranla büyük bir avantajdır. Tabii bu avantajın gerçek bir avantaj haline dönüşmesi devrimci partinin ulusal mücadelenin kendisine sağladığı imkânları sınıfsal bir mücadeleye evriltebilmesiyle mümkündür. Ama bu ayrı bir konu. Burada söylemek istediğim, Kürdistan’da olduğu gibi sınırlı sayıda faktörün biraraya gelmesinin bir öndevrimci ve giderek devrimci bir durumu yaratmaya yettiğidir. Hele ülke yoksul köylülüğün nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturduğu bir ülkeyse. İşte 1984 atılımını bu bağlamda ele almak gerekir. Bu yüzden de L. Trotskiy’in İspanya İç Savaşı sırasında P.O.U.M.*’la ilgili değerlendirmesini anımsatmakta yarar olduğu kanısındayım:
“…Politikayı devrimin temel yasalarına uydurmak gerekir, yani mücadele halindeki sınıfların hareketine bağlamak… Devrim sırasında en düşük direniş çizgisi en beter iflâs çizgisi haline gelir… Aşırı ihtiyat en öldürücü ihtiyatsızlıktır. İşte İspanya’nın en dürüst politik örgütü olan merkezci parti P.O.UM.’un çöküşünden çıkartılacak temel ders budur.” (L.Trotskiy, “İspanya Dersleri, Son Uyarı”, Sınıf Bilinci, Sayı 3, Sayfa 77, Aralık 1988)
1984 sonrası gelişmeler herkesçe çok iyi biliniyor. Yeniden hatırlatmakta yarar olduğunu sanmıyorum. Ancak Kürt ulusal hareketinin gerçek tarihinin bu”andan itibaren yazılmaya başlandığı da bir gerçektir.
Artık bundan böyle Kürt ulusal hareketi olarak nitelenebilecek hareket ve onun önderliği 1989 sonunda ve sonrasında Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde yaşananlardan da paradoksal bir biçimde olumlu sonuçlar çıkarmaya başladı. Kürt ulusal hareketinin önderliğine bu imkânı yakalama fırsatını şüphesiz kendi doğası sundu. Nitekim “geleneksel komünist hareketler” Sovyetler Birliği bürokrasisinin maddi veya manevi desteğini kaybettikleri anda -buna ne idüğü belirsiz teorik donanımı da eklemek gerek – ayaklarının altındaki toprak kaydı ve boşlukta yüzmeye başladılar. Burada Kürt ulusal hareketi önderliğinin benzer bir demoralizasyona kapılmamasını “geleneksel sol”un bir bileşeni olmamasında aramak gerekir. Bununla birlikte Kürt ulusal hareketinin gelişiminde dönüm noktası hareketin kitleselleşme döneminin başlangıcını oluşturan 1990 yılı ve sonrasıdır. Nitekim özellikle Botan bölgesinde patlak veren kitlesel mücadele salt askeri yöntemlerle yürütülen mücadelenin yetersizliğinin bir sonucu olmuş ve askeri mücadelenin de güçlenmesini beraberinde getirmiştir. Sonuçta kitlesellik Botan’ın sınırlarını aşmış, hatta Türk metropollerinde de etkisini hissettirmeye başlamıştır. İşte tüm bu gelişmelerin kuşkusuz Türk sosyalist hareketi üzerinde bir dizi etkileri olmalıydı, oluyor da. Şimdi buna gelelim.
Türk sosyalist hareketi
Türk Sosyalist hareketinin üzerindeki ölü toprağını görebilmek için çok keskin gözlere sahip olmak gerekmiyor. Herşey ayan beyan ortada. Bugüne kadar yapılan tahlillerde iki faktör öne çıkarıldı: 12 Eylül 1980 askeri diktatörlüğü ve özellikle 1989 sonundan itibaren Sovyet sistemiyle Doğu Avrupa ülkelerinin çözülme sürecinin hızlanması. Ben bunlara, ilk bakışta çok şaşırtıcı gelebilecek bir üçüncü ve daha önemli saydığım bir faktörü ekleme yanlışıyım: Kürt ulusal hareketinin hızlı yükselişi. Şimdi daha ayrıntılı olarak öne çıkaracağım sonuncusuna gelmeden önce ilk iki faktöre değinmek istiyorum. Birinci Saptama: 12 Eylül 1980 askeri diktatörlüğünün Türk sosyalist hareketi üzerindeki tahrip edici etkileri yeni yeni yaşanmaya başlıyor. Özellikle 1983 yılından sonra- ki bu dönem 1987’lere kadar sürdü – Türk sosyalist hareketi 12 Eylül 1980’den çıkışın 12 Mart’tan çıkışla benzer özellikler gösterebileceği yanılsamasına kapıldı. Dolayısıyla 1987 yılı dip noktası olarak alındığında hareketin yeniden ivme kazanması beklendi. İşin ilginci, bu, aslında işçi sınıfı ve emekçi tabakalar için halen fazlasıyla doğru. Ama bitik durumda olan esas sosyalist kadrolardı. îşçi sınıfı bölümünde buna da değineceğimden, şimdi ikinci faktöre, yani Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği meselesine geliyorum. İkinci Saptama: Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeler esas olarak işçi sınıfı üzerinde değil sosyalist kadrolar üzerinde ciddi tahribat yaptı. Nedenine gelince. Türkiye bir-Batı Avrupa ülkesi olmadığı gibi, köklü bir komünist parti geleneğine sahip bir ülke de değildir. Dolayısıyla Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki çözülme süreçlerinin Batı ve özellikle Güney Avrupa’nın işçi sınıflan ve onların ekonomik – politik örgütleri üzerindeki olumsuz etkisi çok daha fazla olmuştur, olmaktadır. Türkiye işçi sınıfının çok küçük bir azınlığı Sovyetler sistemine hayranlık duyan bir “bilinç” düzeyindeydi. Dolayısıyla Stalinizmin felakete varan olumsuz tablosundan esas etkilenenler çeşitli “Sosyalist devletler”} kendilerine örnek almış sosyalist kadrolar oldu. Yani; Sovyetler Birliği’ni, Çin Halk Cumhuriyeti’ni, Bulgaristan’ı, Arnavutluk’u, Vietnam’ı, Nikaragua’yı ideal model olarak gören sosyalist kadrolar. Kuşkusuz bu gelişmelerden en az sosyalist kadrolar kadar hayal kırıklığına uğrayan sosyalist “entelicensiya”nın artık sosyalist hareketi beslemekten uzak kalmış olması da unutulmamalı.
Ancak bence en önemli etkiye sahip saptamaya geliyorum şimdi. Üçüncü Saptama: Türk sosyalist hareketini en çok zayıf düşüren gelişme Kürt ulusal hareketinin hızlı yükselişidir. Gerçekten de Türk sosyalist hareketinin geçmiş kadrosal birikimine bir göz atıldığında bunun gözlemlenmesi kolaylıkla mümkündür. Herkesçe bilinir ki, Türk sosyalist hareketinin kadrolarının tümü değilse bile önemli bir çoğunluğu 12 Eylül öncesinde Kürt devrimcilerinden oluşmaktaydı. 12 Eylül öncesinin DY, DS, Kurtuluş, özellikle HK, DHB, Partizan ve hatta TKP gibi siyasi hareketlerine bakıldığında, bunların militan kadrolarının önemli bölümünün Kürt kökenli devrimciler olduğu gerçeğinin yadsınması mümkün değildir. İşte Kürt ulusal hareketinin olağanüstü tempodaki yükselişi bu grupların zamanında oldukça kolay elde ettikleri bir hammaddeyi kaçırmalarına neden olmuştur. Birçok Maocu veya Arnavutluk yanlısı grubu bir kenara bırakırsak – ki onlar açısından durum kesinlikle böyledir – Türk sosyalist hareketinin DS, DY ve Kurtuluş gibi grupları için de durum bir ölçüde farklı değildir. Üstelik sorun artık sadece Kürdistan’da güçlenememekle de ilgili değil. İşin bu yönü zaten 12 Eylül öncesinde de yaşanır olmuştu. 12 Eylül öncesinde yaşanan bu süreç şimdi Kars ve Tunceli gibi illerde fazlasıyla geçerlidir. Ama daha çarpıcı olan benzer bir sürecin bu kez Türkiye’nin metropollerinde de yaşanmaya başlann olmasıdır. Bunun en tipik örneğini de DS yaşıyor. Nitekim geleneksel olarak Türkiye’nin metropollerindeki geniş kent yoksulları nüfusu – ki bunların önemli bölümü Kürt ve Alevi kökenlidir – söz gelimi DS gibi bir h ıreketin potansiyel tabanını oluşturur. Ama artık bu kesimler Kürt ulusal hareketinin gelişmesiyle birlikte asıllarına rücû etmeyi tercih ediyorlar. Seyyar satıcılar, işportacılar ve genel olarak gecekondu gençliği son Newroz kutlamalarında en azından İstanbul’da görüldüğü gibi ulusal kimliklerine uygun davranmaya başladılar. Bu çok önemli bir gelişmedir ve Türk sosyalist hareketi için yeni bir kan kaybıdır.
Bu üç saptamadan sonra Türk sosyalist hareketinin verili kadrolarına bakmakta yarar var. Gelişimi işçi hareketiyle bağlantılandırabilmek için esas olarak sosyalist işçi kadrolar üzerinde duracağım. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türk sosyalist hareketinin varolan kadrolarının çok cılız bir azınlığı halen fiilen işçi statüsündedirler. Ayrıca kendilerini işçi hareketinden büyük ölçüde yalıtmış durumdadırlar. Herhangi bir fabrikada veya işyerinde sosyalist bir işçi olarak bulunmak bile yeterli görülmekte, açık politik faaliyete önem verilmemektedir. Bu durumda da, birçok fabrika ve işyerinde ortaya çıkan ve herhangibir siyasi angajmanı olmayan “doğal işçi önderleri” politik sosyalist işçi kadrolarından çok daha fazla etkileyebilmektedirler geniş işçi kitlesini. Dolayısıyla sosyalist işçiler koca koca işyerlerinde etraflarına bir-iki kişiyi toplamakla yetinirken, genel işçi kitlesini harekete geçirme konusunda çekingen ve ürkek davranmaktadırlar. Hatta zaman zaman genel kitle hareketini kendilerini deşifre ettirmemek kaygısıyla frenlemeye bile çalışmaktadırlar. Kuşkusuz bu, tüm sosyalist işçi kadroları için genelleştirilebilecek bir yaklaşım değildir. Ancak genişleyip, kitleselleşememenin bir etkeni olarak görülmelidir.
Türkiye işçi hareketi
Daha önceki bir yazımda da belirtmiştim**: Türkiye işçi hareketinin 1980 sonrası gelişiminin motor gücünü 12 Eylül öncesinde DİSK’in geleneksel olarak örgütlü olduğu kesimleri değil, görece “geri” sendikal örgütlenmelerin kontrolü altındaki kamu kesimi işçileri oluşturdular. Ve bu durum halen de devam ediyor. 89 Bahar eylemleri, Zonguldak grevi ve şimdiki KİT işçileri eylemleri gibi. Bunda kuşkusuz en önemli pay Türk-İş bünyesinde yer alan işçilerin 12 Eylül’ün darbesini DİSK’li işçiler kadar üzerlerinde hissetmemiş olmaları ve bu yüzden sınıfsal mücadele azimlerinin daha yüksek olmasıdır. Tabii’ bir ikinci etken de ANAP hükümetinin izlediği KİT politikalarının 12 Eylül öncesine göre gösterdiği değişimdir. Türkiye işçi hareketinin genel durumuna gelince: Bu hareket sosyalist hareketle kıyaslandığında gerek moral gerekse kendine duyduğu güven açısından şu haliyle bile daha ileri bir noktada yer alıyor. Özellikle Zonguldak grevi sırasında kendi ürettiği demokratik talepler ve geçiş talepleriyle ne kadar kısa bir süre zarfında politikleşebileceğinin mesajlarını verdi. Hâlâ da vermeye devam ediyor. Türk sosyalist hareketi en az onun kadar kendine güven kazandığında – bu da ancak net bir iktidar programı ve aktif örgütlenme çabasıyla mümkündür – sıçraman bir gelişme gösterebilme şansını yakalayabilir sanıyorum.
Sonuç
a) Kürt ulusal hareketi açısından:
Türkiye’de devrimci olmayan durum, Kürdistan’da ise en azından ön devrimci bir durum yaşandığından iki hareket arasında eşitsiz bir gelişme yaşanıyor. Bu eşitsizlik nedeniyle Zonguldak-Botan Hattı yaklaşımının temelleri henüz sağlam değildir. Türkiye işçi hareketi içinde bulunduğu devrimci olmayan dönemde gerici ulusal önyargılardan ve şovenizm belasından kurtulmuş değildir. Kaldı ki ezen ulus şovenizminin ortadan kalkabilmesi, tarihsel olarak bilindiği gibi, çok ciddi bir sınıfsal mücadele yükselişi ve öncü partinin sebatlı politikaları sayesinde kırılabilir.
Bununla birlikte Kürt ulusal hareketi varmış olduğu noktada enternasyonalizmin gerekliliğini Türkiye işçi hareketinden çok daha fazla kavramış durumda. Kuşkusuz son dönemde yaşadıkları soykırıma varan felaketler de Kürt halkını her zamankinden daha çok enternasyonalizme sürüklüyor. Ancak enternasyonalizm aslında kuru kuruya dayanışma mesajlarının sunulması ve hatta sadece zaman zaman ortak mücadeleler yürütülmesiyle sınırlı bile değildir. Enternasyonalizmin esas özü ifadesini örgütlülükte bulur. Bu örgütlülük de bir dünya işçi partisi ve onun Ortadoğu seksiyonlarını inşa etmeden geçer. Devrimci Marksist bir işçi partisi ve onun devrimci Marksist Ortadoğu seksiyonları.
b)Türk sosyalist hareketi açısından:
Çaresizlik ortamları aslında çarelerin yaratıcısıdır da. Kürt ulusal hareketinin hızlı yükselişi Türk sosyalist hareketinin birçok siyasal akımının bundan böyle siyaset sahnesinden ilelebet silinmesini beraberinde getiriyor. 12 Eylül öncesinin adı anılmaya değer birçok akımının bundan sonra hiçbir örgütsel şansı olmayabilir. Kuşkusuz, bu, kısa dönemde Kürt ulusal hareketinin Türk sosyalist hareketine verdireceği bir “zarar”dır. Ama tarih bugüne kadar hep tersine işlemiştir. Dolayısıyla bunda gocunacak bir durum yoktur. Tam tersine uzun dönemde bu sayede Türk sosyalist hareketi kendi gelişimi açısından çok büyük bir yarar da elde edecektir. Kolaycı örgütlenme anlayışlarından belki de kurtulma imkânını elde edecek, bunların yerine işçi hareketi içinde kök salabilmenin yollarını aramaya koyulacaktır. Bu yüzden Türk sosyalist hareketi Kürt hareketine olsa olsa teşekkür borçludur.
c)Türkiye işçi hareketi açısından:
Kürt hareketinin doğrudan bağlamında olmamakla birlikte Türkiye işçi hareketi çok önemli gelişmelere gebe bir harekettir. 89 Bahar eylemleri, Zonguldak grevi, en küçük bir yasallık sağlandığında İzmir 1 Mayıs mitinginin görkemli kalabalığı, şu sıralar yaşanmakta olan 600 bin işçinin eylemi, Türk-İş’in göstermelik olarak kaptı-kaçtı misali Bursa’ya taşıdığı eyleme 60-70 bin işçinin coşkulu bir biçimde katılması patlamaya hazır bir volkanın kükremesini andırıyor.
Son olarak yeni bir DİSK mi, Türk-İş mi tartışması anlamlı bir tartışma değildir. DİSK’in faaliyetten yasaklanmasının ardından geçen 11 yıl sonunda bugün kaç DİSK’li işçinin halen fabrikalarda kaldığı hesaplanırsa, sanırım fazla bir rakama ulaşılamayacağı görülür. Öte yandan görülen o ki, bugün Türk-lş sendikaları yönetimlerine ve bizzat Türk-İş üst yönetimine karşı büyük bir tepki mevcuttur. Bu tepki yönlendirilmeye çalışılmadan yaşanacak bir kopuş kısa dönemde ancak Şevket Yılmaz kliğiyle Turgut ÖzaFın işine gelir. Şu anda Türk-İş içindeki her sendikada “Tabanın söz ve karar sahibi olması için” tüm devrimci sosyalist hareketlerin ortak mücadele etmesi kaçınılmazdır. Ancak bu gerçekleşmediğinde -ki gerçekleşmesi zayıf bir olasılıktır- tepkileri daha da sertleşecek olan tabanla birlikte aşağıdan yukarıya yeni, mücadele içinde sınanmış bir işçi önderliğiyle güçlü bir konfederasyona gidilebilir. Ama önce yine kolayına kaçmadan etkili bir mücadele sürdürmek gerekir.
* P.O.U.M. (Partido Obrero de Unificacion Maraista – Birleşik Marksist İşçi Partisi.)
♦• Bk. Ş. OzansU, “Milli Uzlaşma Dönemi Arifesinde Devrimci Birlik Süreci”, Sınıf Bilinci, 6, Mart 1990, s. 22



