TEOKRATİK DİKTATÖRLÜK DARBESİNE HAYIR!

SOKAĞA, SINIFIN KENDİ YÖNTEMLERİYLE DARBEYE KARŞI AKP’DEN AYRI MÜCADELESİNE

— Şadi Ozansü

Cemaat örgütlenmesi; 27 Mayıs ürünü 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana, onun topluma sunduğu sınırlı da olsa bütün kazanımları (düşünce ve ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı, grev hakkı, sendikalaşma hakkı, toplu sözleşme hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, vb.) ortadan kaldırmak amacıyla emperyalizm tarafından devreye sokulan bir örgütlenmedir. Zamanında, yani 60’lı yılların ikinci yarısında ve 70’lerde Süleyman Demirel hükümetleri tarafından desteklenmiştir. Erzurum Müftüsü Fethullah Gülen Türkiye’de “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin öncülüğünü yapmış, işçi, sosyalist ve demokratik bütün hareketlere karşı devletin yan gücü olarak faaliyet göstermiştir.  Daha sonra Kenan Evren askeri diktatörlüğünün göz bebeği olmuş, Turgut Özal ve ANAP hükümetleri döneminde serpilip gelişmiş ve gelişiminin zirvesine AKP hükümetleri döneminde ulaşmıştır. Özellikle AKP döneminde rejimin geleneksel yapısını yıkmak amacıyla uzunca bir süredir zaten son derece konformistleşmiş Kemalist kadroları neredeyse tümüyle tasfiye eden bu örgütlenme o günden bu yana CIA’nın denetimindeki bütün sofistike teknolojik araçları da kullanarak bugünlere gelmiştir. Darbe girişimiyle alakalı oldukları iddiasıyla bugün itibariyle 103 general ve amiral gözaltına alınmış ve bir kısmı tutuklanmaya başlanmıştır. Dikkat edilirse bu general ve amirallerin ana gövdesini tuğgeneral ve tuğamiraller oluşturmaktadır. Yani 2010 yılı sonrasında generallik rütbesini kazanmış olanlar. Bir başka ifadeyle Ergenekon, Balyoz tutuklanmaları sırasında generalliğe terfi edenler. Özellikle Hava ve Deniz Kuvvetlerinde o dönemden itibaren paşalığa terfi edenlerin neredeyse tamamı Cemaat kadrolarıdır ve bugünkü darbe girişiminin merkezindedirler. TSK’daki toplam general ve amiral sayısı yaklaşık 400 civarında olduğuna göre karşımızda çok ciddi bir yapılanma var demektir. Özellikle AKP hükümetlerinin desteğiyle bu general ve amiraller zaten en kilit noktalara yerleştirilmişlerdi.

“Nasıl oldu da bu noktaya gelebildiler?”

Bu yanlış bir sorudur. Yukarıda yaptığımız hesaplama bir gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Toplam içinde yüzde 25’lik bir oran çok yüksektir. Hadi bırakalım yüzde 25’leri TSK içinde bugün yüzde 10’luk bir merkezileşmiş örgütlenme düzeyi bile bir darbe girişiminde bulunmak için yeterlidir.

“Ne yani bu kadar Fethullahçı mı vardı?”

İşte bir apolitik soru daha. TSK içinde Fethullahçı örgütlenmenin dışında hangi örgütlenme vardı? AKP’liler mi örgütlüydü? Millici solcular ya da bir başka ifadeyle Kemalistler mi örgütlüydü? Bu ikinciler zaten beş altı yıl önce tasfiye edilmemişler miydi?  Dolayısıyla TSK içinde birileri darbe girişiminde bulunacak idiyse, bunların zaten Cemaatçilerin dışında birilerinin olması ihtimali yoktu ki. Açıktır ki, TSK’nın yüksek rütbeli subaylarının Cemaat dışında kalanları zaten son derece apolitiktir. Bu durumda Cemaatçilerin darbeye yeltenmelerine şaşırmak ve “olamaz bunların yanında mutlaka Kemalistler vardır” tekerlemesine sarılmak en az TSK’nın apolitik subayları kadar apolitik olmak anlamına gelir. Bir hatırlatmada bulunmadan yapamayacağım: Bugün Hava kuvvetlerinin neredeyse tamamının –yaklaşık 600 pilotun- Cemaatçilerin kontrolünde olduğu söyleniyor. Peki bunda, bundan birkaç sene önce Balyoz ve Ergenekon operasyonlarını protesto ederek TSK’dan ayrılarak özel hava yolu şirketlerinde daha dolgun ücretlerle çalışmaya yönelen en az 250 civarında ulusalcı ya da solcu pilotun ya da onların TSK’dan ayrılmasına ses çıkartmayan üstlerinin hiç mi payı yok sanıyorsunuz? Cemaat TSK içinde bir üye kazanmak için illegal faaliyetle yıllarını verirken, siz bir çırpıda kaçıp gidiyorsanız bunun vebalini ödeyeceksiniz demektir. Kimse kimseyi kandırmasın bu teokratik darbe girişimi Gülen cemaatinin eseridir.

ABD henüz hazır değildi

Gülen Cemaatinin bu darbe girişimde tam bu sırada bulunmasının iki nedeni olmalı: Birincisi kendini güçlü, Erdoğan’ı ise emperyalizmle ilişkilerinde zayıflamış görmesi olabilir. Ama tabii daha gerçekçi olansa MİT’ten istihbarat alan Erdoğan’ın Cemaat’in TSK dahil her kanadına darbe vurmaya hazırlanmış olmasının fark edilmesi ve prematüre doğuma gidilmesidir. ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin açıklamalarından anlaşılan, gelişmelerden haberdar oldukları, ancak Cemaat’in “çok açık” oynadığı, bir darbe girişiminde bulunacağını bütün NATO ülkelerine sızdırdığına ilişkin serzenişte bulunduğudur. Kerry üstü kapalı bir biçimde, “ biz açık çek vermedik, ama başarılı olsalardı muhtemelen onaylardık” demek istiyor. Başarısız olunca da tabii ki, “biz seçilmiş hükümetin yanındayız” diyor. Şu bir gerçek ki, ABD emperyalizmi çok sıkışmadıkça emir/komuta zinciri altında darbeleri maceracı darbe girişimlerine tercih ediyor.

Teokratik darbe girişimine karşı ne yapmalı?

AKP ve Erdoğan hükümetinin işçi hareketinin bağımsız örgütlenmesine ilişkin düşmanca politikalarının, Kürt halkına karşı düşmanca politikalarının, Alevilere yönelik düşmanca mezhepçi politikalarının, Suriye’nin parçalanmasına yönelik düşmanca politikalarının aslında Cemaat tarafından da son zamanlara kadar nasıl desteklendiğini gayet iyi biliyoruz. Hatta denebilir ki, Cemaat bu konularda da AKP’ye bir dönem akıl hocalığı yapmıştır. Bugün bazı konularda ayrı düşüyormuş gibi gözükmesi tamamen taktik gereğiydi. O kadar.

İşçi ve demokratik hareket Erdoğan’ın nispeten uzun vadeli ve önce başkanlık sistemi ve oradan hareketle “alaturka faşizme” ulaşmak isteyen anlayışına karşı sonuna kadar mücadele etmek zorundadır. Ama burada bir tercih yapılmalıdır. Teokratik diktatörlük tehdidi şu an daha yakıcıdır. İşçi ve demokratik hareket AKP’nin ideolojik olarak Cemaat’ten hiçbir farklılık göstermeyen kitlesinden ayrı ve bağımsız olarak teokratik darbe girişimine karşı kitlesel bir protesto eylemi içine girmelidir. İşçi sınıfı bu gerici darbeye karşı kendi mücadele yöntemleriyle sokağa çıkmalı ve mücadeleye çağrılmalıdır. Dikkat edin, AKP Gülencilere karşı mücadelesinde işi şova çevirmiş durumdadır. İşçi ve demokratik hareket bu şova karşı kendi sınıfsal yöntemleriyle işyerlerinden çıkarak mücadeleye katılmalıdır. Gerici darbelere karşı gerçek mücadelenin yolunun nereden geçtiği bütün topluma gösterilmelidir.

Brexit’in Britanya’da kazanmasına sevinmeyen Marksist niye Marksist?

— Şadi Ozansü
ABD emperyalizminin başı Obama, referandum kampanyasında Britanya hükümetine destek vermek için Britanya’yı ziyaret etti. Avrupa’nın bütün emperyalist ülkelerinin hükümetleri Britanya’nın AB’de kalması için canla başla çalıştılar. Taa uzaktan Japon hükümeti bile Britanya’nın Avrupa’da kalması için yoğun çaba harcadı. NATO Genel Sekreteri, “Britanya mutlaka AB’de kalmalı” dedi. Avrupa Merkez Bankası Başkanı “Britanya’nın AB’de kalması hayati önem taşıyor” dedi. Fransa Devlet Başkanı ve Başbakanı Cameron’a tam destek verdiler. Yetmedi, hepsinden daha beteri Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ETUC), yani Türkiye’deki bütün konfederasyonların bağlı oldukları üst örgüt Britanya’nın AB’de kalması için bildiri üstüne bildiri yayınladı.
Peki yıllardır AB ne yapıyordu? Avrupa’nın bütün TÜSİAD’larının ve MÜSİAD’larının birliği olan AB ise her fırsatta işçi düşmanı politikalarını sergiledi. Avrupa Komisyonu aracılığıyla AB’nin bütün hükümetlerine kamu harcamalarını kısıtlamaları, özelleştirmeleri hızlandırmaları, sendikaları ezmeleri, yılların ürünü işçi yasalarını imha etmeleri direktiflerini verdi. Birliği bir “Halklar Hapishanesi”e çevirmenin yanı sıra ABD emperyalizminin hizmetinde dünyanın birçok bölgesine askeri müdahalelerde bulundu: Libya, Mali, Irak, Suriye ve tabii eski Yugoslavya ile Ukrayna vs. ABD’den sonra dünyanın en önemli savaş tacirleri arasına girdi. Bu müdahaleleri, çeşitli ezilen halklara “demokrasi terbiyesi” verme adına gerçekleştirdi. Yunan işçi sınıfının mücadelesini, o ülkenin halkının onurunu ayaklarının altına alarak çiğnedi. Yunanistan halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanmasına izin vermedi. İşte Avrupa Birliği budur. Kimse kimseyi kandırmasın AB aynen IMF, AMB, Dünya Bankası ve NATO gibi bir kurumdur. Ele geçirilip dönüştürülmesi düşünülemez. Ama Avrupa Birliği, Avrupa değildir! Bunun öyle olmadığını başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın bütün işçi sınıfları görmeye başladı.

Peki şimdi Türkiye’nin sosyalistlerine ne oluyor?

İşte Türkiye sosyalistleri bu AB’den Britanya’nın kopması üzerine yas tutuyorlar. Neymiş efendim? “Avrupa’da sağ yükselişe geçmişmiş!” Neymiş efendim? “Avrupa’da faşizm tırmanıyormuş!” Yahu gözlerinize perde mi indi yoksa mil mi çekildi? Görmüyor musunuz ki, Avrupa’daki bütün ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının kaynağı bizzat AB’nin uygulayageldiği politikalardır. Esas bu işçi ve halk düşmanı politikalar, yani ekonomik kriz nedeniyle halktan alınan vergilerle ve ücret kısıtlamalarıyla ve işsizleştirmelerle büyük finans şirketlerini, bankerleri, spekülatörleri, savaş tacirlerini paraya boğan politikalardır. Kaldı ki, hiç merak etmeyin, Britanya’nın AB’den çıkmasıyla faşizm gelişmez, tam tersine işçi sınıflarına ve ezilen halklara mücadelelerinde gün doğar. Fransa’da AB’nin dayattığı yeni İş Yasasına direnen Fransa işçi sınıfının mücadelesine güç katar. AB’nin işçi düşmanı politikalarının kurbanı olan İspanyol, İtalyan, Portekiz işçilerinin mücadelesine güç katar. Bugün genel grev kararı alan Belçika işçi sendikalarının mücadelesine ivme kazandırır. Görmüyor musunuz Fransa’da popülist sağcı parti FN’nin yürümekte olan işçi mücadelesine illişkin söyleyebileceği tek kelime yok. Bu şiddetli sınıf mücadelesi koşullarında adı bile geçmiyor. Çünkü işçi sınıfı içinde hiçbir örgütlenmesi yok. FN’in Fransa’nın geleceği üzerinde hiçbir etkisi yok. Yeter ki Fransa’nın işçi örgütleri bu hükümetle birlikte mevcut kapitalist sistemi de mezara gönderebilsinler. Britanya halkının Brexit kararının şu anda en büyük desteği sunduğu işçi sınıfı Fransa işçi sınıfıdır. Fransa işçi sınıfı bunu görüyor, Türkiye sosyalistleri siz niye görmüyorsunuz? Britanya işçi sınıfının AB’yi zayıflatan ve belki de yarın yıkılmasına neden olacak ayrılma kararı, Türkiye işçi sınıfı ve bütün Orta Doğu’nun ezilen halkları için de bir umuttur. Bunu nasıl görmezlikten gelebilirsiniz? Esas kör milliyetçilik AB’yi parçalama yoluna sokan Britanya işçi sınıfının “milliyetçiliği” değil, Türkiye sosyalistlerinin bu durumdan yararlanmayı bile göremeyen dar bölge milliyetçiliğidir.
Lenin’in yıllar önce söylediği şu sözler kendini Marksist sananların kulağına küpe olmalı: “Avrupa’nın gerçek birliği ancak sosyalist temellerde mümkündür. Kapitalist temellerde bir Avrupa birliği ancak gericiliğin kooordinasyon merkezi olur!” Dolayısıyla bunun yıkılması için sistematik bir mücadele – yani “yıkılırsa yıkılsın bize ne?” anlayışıyla değil- yürütmek ve Britanya’daki işçi sınıfının yoksul kesimlerinin isyanını bir büyük zaferin ilk adımı olarak selamlamak Marksistlerin temel görevidir. Yoksa sadece adınız Marksist kalır.

Brexit zaferi, işçi sınıfının zaferi olur!

23 Haziran perşembe günü Büyük Britanya’da Brexit oylaması yapılıyor, yani Britanya’nın Avrupa Birliği’nde kalıp kalmamasına ilişkin oylama. Bu konuya bizde pek fazla ilgi gösterilmiyor, ama dünyada durum farklı. ABD Başkanı Obama Britanya’ya sırf bu konuyla ilgili ziyaret yapıyor, NATO Genel Sekreteri “Britanya’nın AB’de kalması şart” diyor, Türkiye’deki bütün işçi sendikaları konfederasyonlarının bağlı olduğu ETUC yöneticileri “aman Britanya AB’de kalsın” diyor. Avrupa’nın ve dünyanın bütün emperyalist hükümetleri Britanya’nın AB’de kalmasından yanalar. Çokuluslu şirketler, dünyanın büyük finans kapitalistleri Britanya’nın AB’de kalması için çırpınıyorlar. Bu, soyguncular düzeninin savunucularıyla işçi sınıfı arasında uzlaşmaz bir mücadele. Britanya’daki kavga tam da bir sınıf hattında ilerliyor. Bu konuda ikircikli ya da tarafsız kalmaya çalışmanın ne büyük bir saçmalık olduğu, Paris’te 28 Mayıs günü yapılan enternasyonalist toplantıyı izleyince anlaşılıyor. Bu toplantıda konuşulanlar Avrupa işçi sınıfının devrimci önderlerinin bilinç düzeyini göstermesi açısından son derece ilginç. “Avrupa işçi sınıfından bir hayır gelmez, onlar burjuvalaşmışlar ve kendi emperyalistlerini destekliyorlar” anlayışının nasıl büyük bir palavra olduğunu gösteriyor.

Videoda yer alan konuşmacılar:

  • HEİNZ-WERNER SCHUSTER – Ver.di sendikacısı, SPD Düsseldorf İşçi Komisyonu üyesi, Almanya
  • STEVE HEDLEY – Britanya Deniz ve Demiryolu İşçileri Federasyonu (RMT) Genel Sekreter Yardımcısı
  • CLAUDE CHARMONT – 17 Mayıs tarihinden bu yana FO ve CGT sendikaları işçilerinin birlik halinde grevde oldukları RP rafinerisindeki Büyük Kuyular mevkiindeki Seine et Marne Bölgesi sendika militanı, Fransa
  • PANAGİOTİS TASSOPOULOS – Öğrenci, LAE (Halk Birliği) partisi militanı, Yunanistan
  • KLAUS SCHÜLLER – SPD’nin Thüringen Eyaleti İşçi Komisyonu üyesi, demiryolu işçisi, sendikacı, Almanya
  • PAULİNE GEORGES – SNCF sendikası militanı, Fransa
  • DARİO GRANAGLİA – FIOM -CGIL sendikası (metalurji) delegesi, Turin-İtalya
  • MARİE-LUCE MOULY – Ocak 2016’ya kadar Sol Parti’nin Eure-et-Loir Eş-sekreteri, Fransa
  • ROBERTO GİORROCCO – Flaman-Valon birlik komitesi üyesi, Belçika
  • ALEX GORDON – Demiryolu işçisi, Lexit (Left+exit) Kampanyası ile sendikacılar arasındaki bağı kurmakla görevli eski sorumlu, Britanya
  • DANİEL GLUCKSTEİN – Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POİD) Genel Sekreteri, Fransa

Britanya’nın AB’den çıkışı için Enternasyonal Toplantı

Videoda yer alan konuşmacılar:

HEİNZ-WERNER SCHUSTER – Ver.di sendikacısı, SPD Düsseldorf İşçi Komisyonu üyesi, Almanya
STEVE HEDLEY – Britanya Deniz ve Demiryolu İşçileri Federasyonu (RMT) Genel Sekreter Yardımcısı
CLAUDE CHARMONT – 17 Mayıs tarihinden bu yana FO ve CGT sendikaları işçilerinin birlik halinde grevde oldukları RP rafinerisindeki Büyük Kuyular mevkiindeki Seine et Marne Bölgesi sendika militanı, Fransa
PANAGİOTİS TASSOPOULOS – Öğrenci, LAE (Halk Birliği) partisi militanı, Yunanistan
KLAUS SCHÜLLER – SPD’nin Thüringen Eyaleti İşçi Komisyonu üyesi, demiryolu işçisi, sendikacı, Almanya
PAULİNE GEORGES – SNCF sendikası militanı, Fransa
DARİO GRANAGLİA – FIOM -CGIL sendikası (metalurji) delegesi, Turin-İtalya
MARİE-LUCE MOULY – Ocak 2016’ya kadar Sol Parti’nin Eure-et-Loir Eş-sekreteri, Fransa
ROBERTO GİORROCCO – Flaman-Valon birlik komitesi üyesi, Belçika
ALEX GORDON – Demiryolu işçisi, Lexit (Left+exit) Kampanyası ile sendikacılar arasındaki bağı kurmakla görevli eski sorumlu, Britanya
DANİEL GLUCKSTEİN – Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POİD) Genel Sekreteri, Fransa

Delirmiş bunlar! Kılıçdaroğlu bu akılları kimden alıyorsun?

— Şadi Ozansü

 

Ortada yıllardır kanayan bir yara olarak Kürt meselesi var. Kimse, “bu Kürt meselesi değil PKK meselesidir” demesin. Bu durum, devletin yıllardır izlediği politikalar yüzünden bu noktaya geldi. Evet, Tayyip Erdoğan’ın son aylarda bilinçli olarak tırmandırdığı operasyonlarla güvenlik kuvvetleri 400 kadar kayıp vermiş, bu doğru. Ama savaşılan cenahtan da 4 binin üzerinde ölü var. Bunların hepsinin PKK’lı olması mümkün mü? PKK’nın zaten toplam militan sayısı bu kadar. Öyle olsaydı PKK bitmiş olurdu. O halde sorun nedir? Öldürülenlerin çoğunluğu PKK’lı olmadığına göre söz konusu olan PKK ile kaynaşmış bir halk. Ölen onlar. Dolayısıyla sen bir halkla savaş halindesin, Kürt halkıyla! Senin Meclis’ten atmak istediğin milletvekillerini milyonlarca oyuyla oraya göndermiş bir halk bu.

MHP’yi anladık da CHP ne yapıyor?

Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda Bahçeli’nin tavrını anlamak mümkün.  “Yanlış yola sapmış” olan Kürt halkına düşmanlık onun varlık sebebi.  Vakti zamanında onun başbuğu Türkeş de Diyarbakır’a gidemiyordu ve o da aynen şimdi Bahçeli’nin yaptığı gibi Kürt halkına kin tutuyordu. Ama Kılıçdaroğlu’na ne oluyor? Sen 12 Eylül 1980 öncesinde Diyarbakır’da en yüksek oyu almış partinin Genel Başkanısın. Niye Bahçeli ile aynı çizgiye düşüyorsun? Üstelik parlamento grubundaki milletvekillerinin ezici çoğunluğu milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karşı çıkarken bunu niye yapıyorsun? Sana bu aklı kim veriyor? Belli ki Tayyip Erdoğan’ın daha ilk turda cumhurbaşkanı seçilmesine imkân sağlayan Ekmeleddin İhsanoğlu tercihini sana yaptırtanlar. Belli ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na AKP’nin adayı Kadir Topbaş’ı “Kadir abi” diye selamlayan Mustafa Sarıgül’ü aday göstertenler. Belli ki Beşiktaş dahil İstanbul’un birçok ilçesini sözde CHP’li özde AKP’li Belediye Başkanlarına teslim ettirenler.

Kılıçdaroğlu, ne kendini kandır ne de seçmenlerini!

Kürt düşmanı ırkçı yaklaşımı yüzünden Devlet Bahçeli’nin düştüğü hâle bak! Tayyip Erdoğan ne isterse onu yapıyor. Onu burnundan yakalamış kıpırdamasına fırsat vermiyor. Şimdi aynı durum senin başına geliyor. Gene Kürt meselesi yüzünden aynı Erdoğan gibi Anayasa suçu işlemeye başlıyorsun. Geniş kitle Kürtlere karşı diye sen de Erdoğan’ın dümen suyuna giriyorsun. Milletvekili dokunulmazlıkları meselesinde, “tamam anayasaya aykırı da olsa hepsini kaldıralım, gerekirse bizi de hapse atsınlar” diyorsun. Komik oluyorsun. Gayet iyi biliyorsun ki, dokunulmazlıklar kaldırıldığında bu bağımlılaştırılmış yargı sistemiyle cezaevinin yolunu tutacak olanlar sen değil, HDP’li milletvekilleri olacak. Sıra sana geldiğinde zaten alaturka faşizmin, karşısındakileri cezaevlerine değil başka yerlere gönderdiği görülecek. CHP seçmenini kandırma! Kendini de kandırma! HDP’li milletvekilleri meclisten atıldığında zaten meclis son bulacak. Ama zaten Erdoğan’ın da istediği bu değil mi? O artık kendi partisini bile ortadan kaldırmanın derdinde. Başkanlık da başkanlık. Varsa yoksa başkanlık! Tek yol totaliter despotizm, Türkçesi alaturka faşizm…

“Benim Milletim bunları Meclis’te istemiyor” edebiyatı

Erdoğan, “Benim milletim HDP’li milletvekillerini mecliste istemiyor” diyor. “Benim milletim” dediği kim biliyor musunuz? Konya’daki milli maçta Ankara Gar’ında katledilen 100’ün üstünde HDP’li, CHP’li ve sosyalist için yapılan saygı duruşunu yuhalayan “millet”! 100’den fazla Kürdün, Alevinin  ve solcunun katline sevinen “millet”.  Bunun nasıl bir bölücülük olduğunu görmüyor musunuz? İşte alaturka faşizm bu zihniyettir. Bu zihniyeti yıkmak da hepimizin boynunun borcudur.

Sayın Kılıçdaroğlu,

Bu zihniyeti yıkmak, tarihin çöp sepetine göndermek Ankara Garı’nda katledilenlerin birlikteliği, dayanışması ve sokaktaki eylemiyle mümkündür. Erdoğan’la Hacivat/Karagöz oynayarak değil. “Referanduma giderse kaybederiz” anlayışıyla hiç değil! Ankara Garı’nda katledilenlerin arkasında sıralanmış olan güçler bir referandum sonucuyla cumhuriyeti, laikliği ve demokrasiyi Konya Stadyumunda hırlayanlara terk etmeyecek kadar cesurdurlar. Hiç merak etmeyin.