IV. Enternasyonal’den ACİL Çağrı:

Avrupa işçi sınıfı tehdit altında!

Aralarında NATO Genel Sekreteri, Avrupa Komisyonu Başkanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin temsilcisinin de yer aldığı 44 ülke devlet başkanının, Fransa Devlet Başkanı Hollande’ın ısrarlı talebi ve dayatmasıyla Fransa’ya gelerek, 1-1,5 milyon yurttaşla gencin 7-8-9 Ocak tarihlerinde meydana gelen saldırıları protesto etmek amacıyla gerçekleştirdikleri yürüyüşün başını çekmeleri sırasında Paris’te acil olarak toplanmaları, 15 yıldan bu yana Irak’tan başlayarak yayılan savaşın günümüzde farklı biçimler altında bütün kıtalara ulaşarak yeni bir evreye girişinin göstergesidir.

Ülkesinde hem kendisinin hem de hükümetinin itibarının neredeyse sıfırlandığı bir devlet başkanıyla hepsi bir arada ve kol kola idiler: Cameron’lar (Büyük Britanya), Merkel’ler (Almanya), Renzi’ler (İtalya), Rajoy’lar (İspanyol Devleti), Juncker’ler (Avrupa Komisyonu), NATO Genel Sekreterleri… Hiçbiri eksik değildi. Hatta Yunan işçilerinin Troyka’nın memorandumlarına karşı yürüttükleri uzun soluklu mücadeleler sonucunda iktidarını iki hafta önce yitiren Samaras dahi oradaydı. Yetmezmiş gibi Türk Hükümetinin başkanı, Körfez monarşilerinin temsilcileri, bir düzine kadar Afrika ülkesi devlet başkanı ve ülkesi Fransız askeri işgali altındaki Mali’nin başkanı yürüyüşün ön saflarında yer alıyorlardı. Bunlara ek olarak Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko ile Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov yan yanaydı! Ve üstüne tüy dikercesine Mahmud Abbas (Filistin “Hükümeti”); iki yanına, biri “hayatım boyunca çok Arap öldürdüm ve bundan dolayı hiç pişmanlık duymadım” açıklamasıyla tanınan iki aşırı sağcı bakanını alan Gazze canisi Netanyahu’nun hemen yanında yürümekle görevlendirilmişti. Önümüzdeki dönemin “cemaatler arası” çatışmalarını hazırlamak için ihtiyaç duyulan gerçek bir provokasyon.

13-14 Kasım 2014 tarihlerindeki Uluslararası Sekretarya toplantısında şöyle yazmıştık:

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde, bütün Avrupa devletlerini iyi kötü sarmalayan bir doku olarak kurulan politik ve sosyal ilişkiler bütünü, dünya proletaryası için bir mevzi oluşturuyordu ve proletaryanın işgücünün değerini her yolu deneyerek dünya ölçeğinde parçalayıp yıkabilmek için Avrupa proletaryasının elindeki bu mevzi her ne pahasına olursa olsun mali sermaye tarafından düşürülmeliydi.

Bu sosyal ve politik kazanımların anıları bile bütün kıtalardaki emekçilerin hafızalarından silinmeliydi.

İşte bu anlamıyla, yayılmakta olan savaş bu yıkma ve geriletme saldırısından ayrı düşünülemez.

Dolayısıyla bir savaş durumunun hâkim kılınması (siyasal demokrasinin bütün kazanımlarının yıkılacak hedefler olarak tespit edilmesi) böyle bir saldırının başarısının siyasal koşullarının yaratılması için vazgeçilmezdir.

Bu çerçevede, Avrupa’da emperyalist koalisyonun belli başlı ülkelerinde, ‘kutsal birlik’ ihtiyacı adına sınıfın direnişini kırabilmek amacıyla binlerce mülteci akınına karşı yürütülecek şoven kampanyaların örgütlenmesine zemin hazırlamak üzere terörist saldırıların ortaya çıkması son derece mantıkidir ve beklenmelidir.

Ortadoğu’daki savaş ve onun Kuzey Afrika ile Sahra ülkelerindeki seyri, Fransa’nın, Büyük Britanya’nın, Almanya’nın, İspanya’nın ve İtalya’nın gündelik hayatlarının kurucu bir ögesi haline bürünmesinin yanı sıra bütün Avrupa kıtası üzerinde olgunlaşmaya başlayan devrimci krizin de bir açılış ögesi haline geliyor.

Savaş çarkının dönmeye başlaması, bütün sonuçlarıyla birlikte Avrupa’daki durumun temel eksenini oluşturuyor: Rejim krizlerinin şiddetlenmesi, işçi düşmanı saldırıların keskinleşmesi ve bu çarkın işlemesinin hazırladığı devrimci patlamalar. Emperyalist burjuvazi, ‘İleri ülkeler’ diye adlandırılan büyük emperyalist ülkelerin bağrında, her iki dünya savaşı arifesinde işçi sınıfını silahsızlandırmak için zincirlerinden boşalırcasına patlattığı şoven kampanyaları, bugün de farklı biçimler altında da olsa patlatmanın hazırlığında. Bugünden itibaren savaş çarkının işleyişinin emrine girmiş olan burjuvazi, işçi sınıfını silahsızlandırmayı bizzat işçi örgütlerinin yönetimlerinin yardımıyla sağlamaya çalışırken, daha şimdiden bu savaşta Sosyal Demokrat önderliklerle Stalinci önderliklerin kalıntılarının desteğini almış bulunuyor.

Hiç kuşku yok ki Irak’ın çöküşünün ve “İslam Devleti”nin peydahlanmasının hemen ertesinde, ABD’nin Yüksek Komutası altında oluşturulan Askeri Koalisyonun, dünya ölçeğinde kendisine katılmaya niyetli bütün devletlerle ve özel olarak da Avrupa devletleriyle işbirliği bağlarını sıkılaştırması için yeni bir evreyi aşmaya ihtiyacı vardı. Koalisyonun buna ihtiyacı vardı, çünkü bu savaşı, yani pazarlar için savaşı, hammaddeleri denetim altında tutma savaşını, bütün halklara karşı bir sosyal savaşı… dünya ölçeğine yaymak ancak böyle mümkün olabilirdi.

Avrupalı bakanların toplantısına katılmak için Fransa’ya gelen ve “müttefik”lerinin yanında yürüyüşe katılma zahmetine bile katlanmayan Obama’nın özel elçisi, ABD Hükümetinin Adalet Bakanı Holder, mevcut bütün katılımcıları 18 Şubat tarihinde Washington’da gerçekleştirilecek “Terörizme Karşı Dünya Zirvesi”nde hazır bulunmaya çağırıyordu. Üstelik Holder’in tam da bu daveti yaptığı sırada, ABD Genelkurmay Başkanlığı, bütün Afrika kıtasına müdahale edebilmek için lojistik bir üs vazifesi gören Moron de la Frontera (İspanyol Devletinin güneyinde) askeri üssüne birliklerini yeniden yerleştirmeye başladığını açıklıyordu.

ABD emperyalizminin başını çektiği bu Koalisyonun, mevcut savaşta yeni bir evreyi aşabilmesi için Avrupa kıtası halklarını (bütün dünya halklarını olduğu gibi) bu Koalisyonun aslında onların kendi güvenlik özlemlerine bir çözüm olduğuna inandırması gerekiyordu. 7-8-9 Ocak tarihlerinde Avrupa’nın göbeğinde gerçekleştirilen peş peşe saldırılar Koalisyona, Hollande’ın da tez canlı işbirliğiyle hayalini kurduğu fırsatı sundu.

Birdenbire çok geniş bir provokasyonun tüm ögeleri gün yüzüne çıkmaya başladı. Almanya’da, Avusturya’da, İsviçre’de ve Hollanda’da birbiri ardına patlak veren İslam karşıtı gösteriler, maalesef önümüzdeki dönemde de katlanarak sürecek gibi gözüken ve daha önceden programlanan saldırılara karşı “cevap” vermek için hazırlanmış bereketli bir zeminin zaten var olduğunu gösteriyor. Son zamanlarda Avrupa’daki duruma işlenmeye çalışılan bütün faktörler gözlerimizin önünde yeni biçimlerini almaya başladılar.

Benzeri görülmemiş ölçekte bir resesyonla, bunun ürünü bir mali sistem kriziyle ve aynı zamanda da işçi sınıfının direnişiyle karşı karşıya kalan tam bir çözülme krizi içindeki mali sermaye, işçi sınıfının bu direnişini, onun sınıf örgütlerini yıkıp kendine bağlayarak ve sınıfın kendisini de hiçbir hakka sahip olmayan uysal bireyler topluluğuna dönüştürerek kırmaya çalışıyor.

Ancak önümüzdeki dönemin kısa vadeli gelişmeleri ne yönde olursa olsun, mevcut durumun kuvvet çizgisi, 11 Ocak’ın hemen ertesinden bugüne kadar işçi sınıfının bağrında çeşitli biçimlerde ifadelerini bulan ve emperyalist burjuvazinin teröre karşı “kutsal birlik” çağrısına karşı çıkan kitle direnişleri olmaya devam ediyor.

Emperyalizm; bugüne kadar birçok darbe yemiş olsa da hala örgütlü bir sınıf olarak kalmaya devam eden Avrupa işçi sınıfının hakkından gelebilmek için Ortadoğu ve Afrika halklarına karşı başarıyla uyguladığı çözüm yolunu, yeni bir tercih olarak Avrupa işçi sınıfına karşı da kullanmayı önüne koymuş bulunuyor: Avrupa devletlerinin ve uluslarının etnik ve cemaatçi çatışmaların basıncı altına sokularak parçalanma sürecine itilmesi yoluyla işçi sınıfının dağıtılması politikası.

Ortadoğu halklarına karşı emperyalist askeri koalisyon tarafından yürütülen savaşın Avrupa kıtasına da kaydırılması, Ortadoğu’nun sivil nüfuslarını on yıllardır yakıp yıkan saldırıların bizzat bu Koalisyona katılan devletlerin kendi topraklarına çekilmesi, emperyalist ülkelerin proletaryalarının birbirine düşman “cemaat”lere dönüştürülerek parçalanması planının bir parçasıdır.

11 Ocak günü Paris’te gerçekleştirilen, itinayla planlanmış ve aralarına Gazze kasabı Netanyahu’yu da dahil etmiş olan 44 devlet başkanı gösterisi, iç düşmanı tespit etmiş bulunuyor: Müslüman kültürüne sahip ülke kökenli göçmen topluluklar.

İşte bu nedenlerle, bütün Avrupa ülkeleri üzerinde basıncını hissettiren saldırı tehdidi, Avrupa’nın çeşitli burjuva hükümetlerinin, ülkelerindeki mevcut sendikal işçi örgütlerini kendilerine bağlayarak –her ülkenin kendine has biçimler altında– siyasal demokrasinin enkazından geriye kalan kalıntılar üzerinde “kutsal birlik” inşa etmelerine imkân sağlayacaktır.

Muazzam bir hesaplaşma noktasına doğru gitmekteyiz

Bu hesaplaşma, iki kamp arasındaki uçurumun giderek derinleşmesinden besleniyor: 11 Ocak gösterilerine katılanların gelişmelerden duydukları kaygıların muhtevasıyla, bu gösteriye hâkim olan kutsal birlik hattının sosyal ve politik muhtevası. Bu aynı zamanda, işçi sınıfının ve gençliğin geniş kesimlerinin haklı olarak, hükümet tarafından gerçekleştirilecek operasyonların kendilerine karşı yöneleceğini hissetmesiyle “kutsal birlik” hattına giderek daha fazla karşı çıkmaları anlamına geliyor.
Sendikal ve politik önderlikleri tarafından hal-i hazırda hareketi dizginlenmeye çalışılan işçi sınıfı, özellikle Fransa’da bütün gücünü 1945-1947 yılları arasında doğmuş toplumsal ilişkiler zeminin yaratmış olduğu direnişten alıyor.

Her ne kadar işçi sınıfının direnmek zorunda bırakıldığı koşullar üzerinde – özellikle operasyonun ilk hedefi olacak Avrupa ülkelerinde– totaliter ve karşı-devrimci aygıtın uyguladığı basınç hiçbir şekilde küçümsenmemeliyse de, doğrudan bu aygıtın içinden gelen ilk çatırdama seslerinin altını çizmek de bir zorunluluktur.

Emperyalist hücumun sertliği, Avrupa Birliği devletlerinin yöneticilerine hâkim olan kararsızlıklara son vermemiştir

Fransa’da Walls, hükümet olarak çıkartmaya çalıştığı sosyal hakları tümüyle budayacak olan Macron Yasasına karşı direnişi yukarıda tutmaya karar veren CGT ile CGT-FO’daki militanların sesini kısmayı başaramamıştır. Almanya’da demir-çelik işkolundaki toplu sözleşme müzakereleri gergin bir ortamda başlamıştır. Belçika ve İtalya’da birer günlük genel grevlerde patlayan hareketin ivmesi henüz düşmemiştir. Avrupa Merkez Bankası, Yunanistan’daki seçimlerden üç gün önce açıklayacağını duyurduğu önlemler paketini açıklamakta tereddüt ediyor…

Savaş henüz kaybedilmek bir yana çok daha geniş bir cepheye yayılma eğiliminde

Bir kez daha, emperyalizm, onun ajanları ve savaş tacirleri tarafından çizilen senaryolara rağmen, insanlığın kaderi işçi sınıfının ve sadece onun elleri arasındadır.

Toplumu cemaatler arası çatışmalara dalmaktan kurtaracak (Fransa’da olduğu gibi tüm Avrupa’da) tek güç işçi sınıfıdır. Sadece kendi örgütleriyle kendi sınıf planı etrafında bir araya gelen işçi sınıfı, bütün bileşenlerini bir araya getirerek, bütün gücüyle kendi hükümetlerinin mali sermayenin bir aracı olan Avrupa Birliği’nin direktifleri doğrultusunda yürürlüğe sokmaya çalıştığı “reform”ları terk etmesini sağlayacak bir mücadele hattıyla hareket edebilir ve sadece onun eylemi emperyalist askeri koalisyondan kopuşu gerçekleştirebilir. Bu ise, kıtanın bütün halklarının özgür ve barışçı bir işbirliği içinde oluşturacakları hükümetlerden meydana gelen bir Avrupa’nın kuruluşu yolunda atılacak ilk adım olacaktır. Ve bu adım, emperyalist hâkimiyetten kurtulmuş bütün dünya halklarının barışçı bir işbirliği temelinde ve dünya ölçeğinde örgütlenebilmeleri için tayin edici bir dayanak noktası olacaktır.

Bütün insan uygarlığının savunusu buradan geçiyor.

15 Ocak 2015

 

Syriza’nın Zaferi Ne Anlama Geliyor?

— Şadi Ozansü

Yunanistan’da 25 Ocak tarihinde gerçekleşen seçimlerde Syriza’nın 300 üzerinden 149 milletvekili elde ederek neredeyse tek başına iktidara gelmesi Avrupa’daki işçi sınıfı mücadelesi açısından tarihsel bir anlam taşıyor.  Son yıllarda ilk kez bir ülkenin seçim sisteminin adaletsizliği (yüzde 3’lük seçim barajına ek olarak birinci gelen partiye hediye edilen 50 milletvekili) Avrupa Birliği Komisyonu, IMF ve Avrupa Merkez Bankası üçlüsünün, yani Troyka’nın niyetlerinin tam tersi sonuç verdi. Bilindiği gibi AB çevrelerinin hiçbir itirazının olmadığı Fransa, İngiltere ve Almanya’daki gibi adaletsiz seçim sistemlerine sahip ülkelerde her koşul altında (ister sağcı ister “solcu”) AB Komisyonu’nun büyük patronlar yanlısı direktiflerini kölece uygulayan partiler iktidara geldiğinden emperyalist burjuvazilerin istekleri yıllardır “halkın” oylarıyla yerine getiriliyordu. Bakalım önümüzde açılan yeni dönemle birlikte Avrupa Birliği’nin demokrasi düşmanı emperyalist burjuvazileri bu ülkelerde seçim sistemlerinin daha da gericileştirilmesi için ne tür tedbirler alacaklar, hep birlikte göreceğiz. Ancak şu noktayı hemen belirtmekte yarar var ki daha şimdiden, demokrasinin bir numaralı kriteri olan çalışanların grev ve özgürce sendika seçme hakkı konularında ILO sözleşmelerinde yer alan 87 ve 98 nolu maddeler emperyalist burjuvazilerin hedef tahtası haline gelmiş bulunuyor (Bültenimizin bir sonraki sayısında, içinde yer aldığımız parti olan İKP’nin de üyesi olduğu İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi’nin – ILC bu konuyla ilişkin çalışma ve çağrısını yayınlayacağız).

Syriza’nın seçim zaferi Troyka’ya ve emperyalist burjuvaziye Yunan halkının şamarıdır

Yunan işçi sınıfının ve halkının yıllardır Troyka’nın kemer sıkma politikalarına karşı yürüttüğü amansız mücadelenin ilk olumlu sonucu Syriza’nın elde ettiği seçim başarısı olmuştur. Syriza’yı neredeyse tek başına hükümet olmaya sürükleyen gelişme, her biri birer geçiş karakteri taşıyan Kemer Sıkma Politikalarına Hayır! AB’nin Dayattığı Memorandumlara Hayır! NATO’ya Hayır! şeklindeki geçiş talepleridir. Syriza’nın zaferinin arkasında aranması gereken bu taleplerin gücüdür. Çünkü bunlar afaki talepler değil, canı yanan halk için yakıcı taleplerdir. Ne Yaşasın Sosyalizm! türü haklı ama mevcut durumda propaganda sloganı olmanın ötesinde bir karşılığı olmayan sloganlardır, ne de Kahrolsun Kapitalizm! diyen ve gene haklı olan ama kitleleri harekete geçirici olmayan uç sloganlardır. Tam tersine, kitlelerin hem sosyalizm için hem de kapitalizme karşı mücadele etmesine yol açacak sloganlardır. Şu anda Yunanistan’da devrimci bir önderliğin yakalaması gereken ana halka, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün ezilen halkı Avrupa Birliği karşıtı bir çizgiye çekmek için Syriza önderliğine, memorandumlara karşı politikalarını hayata geçirmenin yolunun Yunanistan’ın AB’den ve Avro Bölgesinden çıkması gerektiği doğrultusunda basınç uygulamaktır. Çünkü AB, emperyalizm demektir ve emperyalizmden mutlak kopuş gündeme getirilmeden Yunan işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi mümkün değildir.

Devrimci Parti devrim sürecinde inşa edilir

Devrimci bir partinin çekirdeği devrimden önce mutlaka oluşmuş olmalıdır. Bu çekirdek, devrim öncesinde ne kadar gelişmiş olursa iktidar mücadelesindeki sınıfa yardımcı olma imkânı o kadar artar. Ama gene de devrimci parti esas olarak devrim sırasında inşa olur. Bir başka ifadeyle devrim öncesinde ne olursanız olun, devrim sırasında doğru politikalar izleyemiyorsanız, işçi sınıfının öncüsünü doğru politikalar çerçevesinde hareket ettiremiyorsanız sınıfın iktidarı yakalama şansı hemen hemen sıfırdır. Devrim sırasında inşa edilemeyen parti aslında yok demektir. İşçi sınıfının öncüsü ancak devrim sırasında geniş işçi kitleleriyle kucaklaşabilir ve bu fırsatı kaçırmamak zorundadır. Dünya işçi hareketi tarihi bu türden kaçırılmış olan fırsatlar tarihidir.

Syriza devrimci bir parti değildir, ama…

Syriza hükümet olabilecek, ama işçi sınıfının kapitalizmi yıkarak, yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son vererek kendi iktidarını kurmasına yardımcı olabilecek bir parti değildir. Ama Syriza Yunanistan sosyalist solu içinde işçi sınıfının mücadelesinde geçici olarak dahi olsa en doğru halkayı yakalamış olan partidir. Kullandığı geçiş taleplerinin gücü Syriza’yı bu noktaya getirmiştir. Bu talepleri bir başka parti de kullansaydı, söz gelimi KKE (Yunan Komünist Partisi) ya da PASOK, onlar da Syriza’nın aldığı kitlesel desteği alabilirlerdi. Bunu yapamamış olmaları, KKE için iktidar istememesinden, PASOK içinse AB’nin köklü bir parçası olmasındandır. Yunanistan bir devrimci süreç yaşıyor, devrimci bir parti inşa etmeye soyunanlar sınıfa müdahalelerini – bu süreçlerde zaman faktörünün ne kadar önemli olduğu bilinmesi gerektiğine göre- Syriza’nın ulaştığı kitleye içerden ve dışardan seslenerek yapmak zorundadırlar. Syriza’nın elinde sistematik bir Geçiş Talepleri Programı yoktur. Bu durum onu devrimci bir parti yapmaktan uzaklaştırır. Ama Syriza’ya bütün bunları bilerek sekterce yaklaştığınızda da onunla rezonansa girmiş kitlelere yaklaşma imkânını yitirirsiniz. Devrimci bir parti sürekli olarak kitlelere dışardan nutuk çekilerek inşa edilemez.

Şimdi Syriza nasıl ve neden eleştirilmeli?

Syriza yüzde 36 oyla seçimleri kazandı. Çıkarttığı milletvekili sayısı 149. Bu, tek başına iktidar olmak için fazlasıyla yeterli bir sayı. Bu sayının karşısında 151’lik bir muhalefet bloku oluşturmak kesinlikle mümkün değil. Hele de birbirleriyle can düşmanı olan onca muhalefet partisi arasından. Dolayısıyla Syriza’nın  Bağımsız Yunanlılar Partisi (EN.AL) ile koalisyon hükümeti oluşturmasına hiç ihtiyacı yoktu. Bilindiği gibi bu parti Yunanistan’ın Le Pen’ci partisidir, göçmenlere, Yahudilere ve Türklere düşmandır. Ayrıca Yunan büyük burjuvazisinin – özellikle Avrupa’nın en güçlü deniz taşımacılığı sektörünün – bir partisidir. Zaten lideri Panayiotis Kammenos geçen Samaras Hükümetinde Deniz Ticaret Bakanlığı yapmış, şimdiyse Savunma Bakanlığına getirilmiştir. Çipras’ın bu konudaki oportünist taktiği şudur: AB’den kopmadan AB ile pazarlık yapacağından koalisyon ortağını bir Le Pen’vari  AB düşmanından seçerek bu pazarlıkta kendini avantajlı kılmak.  AB ile ilerde uzlaştığında kendisini kolayca koalisyondan dışlayabilir. Kaldı ki yukarıda da belirttiğim gibi zaten sayısal olarak EN.AL’e ihtiyacı yoktur. Ama Yunan Komünist Partisi’nin  (KKE) de daha seçimler bile sonuçlanmadan Syriza ile koalisyon kurmayacağını, çünkü Syriza’nın AB’den kopmayacağı şeklindeki açıklaması tam bir ikiyüzlülüktür. KKE yakın tarihinde bırakın Syriza’yı Yunanistan’ın sağcı partisi olan Yeni Demokrasi ile bile koalisyon yapmış bir parti olduğunu kimsenin unutmadığını bilmiyor mu? Tabii bu eleştiri tek başına KKE’ye yapılamaz, Syriza da en az KKE kadar onunla koalisyon kurmayı istememiştir.

Yunanistan’da sınıf mücadelesinin bölünmesi işçi sınıfının her iki geleneksel partisinden de gelmektedir. Bilindiği gibi yıllardır yapılan genel grev ve kitle gösterilerinde KKE açıkça birleştirici değil “bölücü” bir tutum sergilemekte, kontrolü altında tuttuğu işçi sendikalarını sınıfın ortak eylemine katmamakta, ayrı sokak gösterileri düzenlemekte. Bu bölücülük konusunda KKE’nin PASOK’tan bir farkı yoktur, çünkü o da kontrolü altında tuttuğu işçi örgütlerini genel sınıf mücadelesinin kenarında durmaya zorlamaktadır.

Yunanistan’ın önündeki tehlike

Yunanistan seçimleri sanıldığının tersine büyük bir coşku ve kutuplaşma içinde cereyan etmemiştir. Seçimlere katılma oranı yüzde 64’tür. Üstelik bu katılım, oy kullanma zorunluluğunun bulunduğu bir ülkede gerçekleşmiştir. Oy kullanma zorunluluğu, bizde Kenan Evren döneminde olduğundan daha serttir. Yani devletçe tahsil edilip edilmeyeceği belli olmayan küçük bir para cezası değildir. Yunanistan’da herhangi bir devlet dairesinde işinizi yaptırmak istediğinizde sizden seçimlere katıldığınıza dair belge istenmektedir. İşte buna rağmen Yunanistan’da seçimlere halkın yüzde 36’sı katılmamıştır. Bu, Yunan halkının kendi geleceğiyle ilgili ne kadar umutsuz olduğunun bir göstergesidir aynı zamanda.  Yani bir anlamda Syriza’ya verilen oylar da kerhen verilmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu koşullar altında devrimci partinin inşası vazgeçilmez bir zorunluluktur ve ne yazık ki buna fazla zaman da yoktur. Bununla birlikte, işçi sınıfının iktidar mücadelesini hiçbir sekterliğe yer vermeden birleştirebilecek olan bir devrimci partinin inşası süreci günümüzün devrimci koşullarında her yol denenerek bulunmak zorundadır.

Son söz Türkiye Soluna

Türkiye sosyalist hareketinde oldukça geniş bir kesim Syriza’nın seçim galibiyetinden kendine pay çıkartıp, işi neredeyse zaten “Biz Syrizayız!” demeye getiriyor. Syriza ağırlıklı olarak bir sınıf ve halk örgütlenmesidir ki bizde bu kesinlikle yok. Üstelik sınıfın ve halkın anti-emperyalist mücadele geleneğinin yüksek olduğu bir toplumsal formasyonun ürünüdür. Bu konularda Syriza’yı sürükleyen bir halk söz konusu. İşin bu yanı maalesef bizde olmadığı gibi Kürdistan’da da pek yok!

Umarız sonu benzemez ama bir Fransız atasözü şöyle diyor: “La victoire a beaucoup de parents, mais la défaite est orpheline!”[1]

 

 

[1] “Zaferin ebeveyni çok olur, ama yenilgi öksüzdür!”