— Şadi OZANSÜ
Çok kısa ömürlü birinci Türkiye İşçi Partisi deneyimini bir kenara bırakacak olursak, bu topraklarda kısmen de olsa kitleselleşmiş bir işçi sınıfı partisinin varlığına ne yazık ki tanık olunmadı. Buna karşılık gerek emperyalist kapitalist ülkelerde ve bizim açımızdan bundan da önemlisi birçok bağımlı ve hatta sömürge ülkede, geçmişte olduğu gibi bugün de, bu tür partiler inşa edildiler, edilmeye devam ediyor. Dahası, geçmişte birçok bağımlı kapitalist ülkede ve tabii sömürge ülkelerde bu partiler başarılı ya da başarısız proleter devrimlerine öncülük edebildiler. Benzer örgütsel gelişmelerin bu topraklarda neden hayat bulmadığı bu yazının konusu değil. Bizim konumuz, önümüzdeki sınıf mücadeleleri döneminde kitlesel bir işçi sınıfı partisinin bu topraklarda yeşermesinin sadece bir zorunluluk değil, vazgeçilemez bir zorunluluk olduğunun tespiti ve bu yolda kısa dönemde atılması gereken adımların neler olabileceğini tartışmaktır.
İlkin tartışmanın sınırlarını baştan çizmek için böyle kitlesel bir partinin içinde bulunduğumuz konjonktürde Leninist bir parti olamayacağını belirtmek gerekir. Kuşkusuz Leninist partinin de kitleselleşebileceğini biliyoruz. Yani bir başka ifadeyle Leninist bir sınıf partisi sadece kadrolardan oluşan bir parti olmak zorunda değildir. Gelişiminin belli evrelerinde çekirdek kadrosunun çok daha ötesine taşan işçi sınıfı bileşenlerini çatısı altında toplayabilir. Ama bunun gerçekleşebilmesi için mevcut durumda bağrında en azından birkaç onbin kişilik sınıf mücadeleci kadroyu barındırması gerekirdi. Bu topraklarda varolan durumdan hareket etmemiz gerektiğine göre böyle bir başlangıç noktasında olmadığımızı kolaylıkla görebiliriz. Dolayısıyla doğrusal bir gelişme yaşamayacak, başından itibaren göreli de olsa bir kitlesellik taşıyacak olan bir sınıf partisidir sözünü ettiğimiz. Önümüzdeki süreç, önce kitlesel bir işçi sınıfı partisini ve sınıf mücadelesinin keskinleşmesiyle birlikte de bu partinin devrimci bir işçi partisine evrilmesini gündeme getirecektir.
Kitlesel bir sınıf partisi hangi dönemlerde mümkündü? Bugün neden vazgeçilmezdir?
Gene 1960’lı yılları bir kenara bırakacak olursak 12 Eylül sonrası sınıf mücadeleleri içinde böyle bir partinin inşası imkanının doğduğu ilk konjonktürün 1989 Bahar Eylemlerinden Körfez Savaşı nedeniyle yenilgiye uğrayan Büyük Zonguldak işçi hareketine kadar uzanan dönem olduğunu görmek mümkündür. İkinci konjonktürün ise şimdilerde içine girmiş bulunmaktayız. İçinde bulunduğumuz dönem bu sürecin baş mimarı Turgut Özal’ın bile tahayyül sınırları zorlayan bir dönemdir. Eğer sınıf mücadelesini sadece işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi olarak algılamıyorsak – ki öyle anlamamak gekerir- dünya ve Türkiye büyük burjuvazileri işçi sınıfı ve ezilenlere karşı iki büyük savaşı bir kenarda tutacak olursak, sözde savaşsız bir dönemde tarihinin en büyük saldırısını yürütüyor. Diğer bir anlatımla uluslararası burjuvazi ve onun Türkiye’deki uzantıları sınır tanımaz özelleştirmelerle, sosyal güvenlik sistemlerinin çökertilmesi politikalarıyla, taşeronlaştırmalarla, sendikasızlaştırmalar veya varolan sendikaları birer NGO’ya dönüştürme istemleriyle, yoksul çiftçileri topraklarından eden tarım politikalarıyla ve küçük esnafı boğmaya çalışan adımlarıyla çok sert bir sınıf mücadelesi sürdürüyorlar. Kuşkusuz bu mücadelenin bu kadar dizginlerinden boşalırcasına ilerlemesinde “Sovyet” sisteminin çöküşünün de büyük payı vardır. Ama bu da ayrı bir tartışma konusudur. Ve burada bu konuya da girmeyeceğiz. Sadece geçerken şunu belirtmekle yetinelim: Özellikle daha önceki “Soğuk Savaş” döneminde emperyalist merkezlerde işçi sınıflarının “düşman kampa” kaymasını engellemek için geliştirilmiş olan sosyal devlet yapıları artık gereksizleştiği gibi, bu ülkelerin burjuvazilerinin vahşi rekabetinin önünde engel oluşturduklarından pervasızca yıkılmaya çalışılıyorlar. Tabii bu sınıf mücadelesi tek taraflı değildir. Uluslararası büyük burjuvazinin sınıf mücadelesi eğer çok sertse, bunun kaynağında uluslararası işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesinin de sert direnişi yatıyor. Herkes bu mücadelenin baskın odağının başının ABD’li emperyalist tekeller olduğunu görüyor. Fazlaca görünmeyen ise bizzat ABD işçi sınıfının bile bu saldırıya başta sendikal düzlemde olmak üzere gösterdiği sert tepkidir. İşte geleneksel bir işçi partisine sahip olmayan ABD’deki bu mücadele orada da kitlesel bir işçi sınıfı partisinin oluşumuna muazzam bir zemin hazırlıyor. Benzer ortamlar geleneksel işçi sınıfı partilerinin giderek zayıflamaya yüz tuttuğu Batı Avrupa ülkeleri işçi sınıfı için de de doğmaya başlamıştır.
Başta Brezilya olmak üzere çeşitli Latin Amerika ülkeleri, Tunus ve Cezayir gibi Kuzey Afrika ülkeleri, Pakistan gibi Asya ülkeleri ve daha niceleri işçi sınıfının devletten ve sermayeden bağımsız kitlesel işçi partilerini inşa etme yoluna hızla giriyorlar. Bu durumda Türkiye işçi sınıfının bu tür örgütsel gelişmelerin uzağında kalmasının hiçbir anlamı yoktur. Günümüzde kitlesel işçi sınıfı partilerinin inşası taktiği geleceğin devrimci işçi partilerinin yaratılmasının konakları haline gelmiş bulunuyor. Bu taktiği ıskalayıp işçi sınıfının ulusal ve uluslarası partisinin inşasını doğrusal olarak gelişecek kadro partilerinin inşasına terk etmek beyhude bir çaba değilse de – ki koşullar hazır olduğunda bundan da vazgeçmemek gerekir- emperyalist sistemin kendisiyle birlikte tüm dünyayı göçertecek hızla barbarlığa evrilme sürecinde ciddi bir zaman kaybıdır. İki büyük dünya savaşını içinde bulunduğumuz dönemde görüldüğü gibi sonuç itibariyle çok büyük yaralar almadan atlatmış olan emperyalist sistem, dünya işçi sınıfına insanlığın geleceğini kurtarma yolunda en fazla bir ya da bilemediniz en iyi ihtimalle iki fırsat daha sunabilir. Dünya işçi sınıfı ve ezilenleri bu fırsata en kısa zamanda hazırlıklı olmak zorundadır. İçinde yaşadığımız topraklarda böyle bir hazırlıklılık en azından birkaç onbin kişilik bir sınıf ordusunun -yani partisinin- varlığını öngerektiriyor. Tarihsel fırsat kapıya gelip dayandığında en azından bu noktaya varılamamışsa davanın gene kaybedileceği neredeyse kesindir. Bu yaklaşıma “kolaycılık”, “kestirmecilik” gibi yakıştırmalarda bulunmanın kendisinin kolaycılık olacağı kanısındayız. Ne ondokuzuncu yüzyılın sonunda ne de yirminci yüzyılın başlarındayız. Yaşadığımız dönem çürüyen kapitalizmin barbarlık evresine geçiş yıllarıdır, hatta belki de bu evrenin ilk yıllarını tamamlamaktayız. Dünya ve bölgemiz işçi sınıfının yarışı zamana karşı bir yarıştır. Bu yarışta işçi sınıfının müfrezelerinin ağırlıklı kesimleri start mahalline sokulamazsa kayıp gene kaçınılmazdır. Söz konusu olan “felaket tellalığı” yapmak değildir. Felaket zaten kapımızdadır. Kaldı ki, kitlesel bir sınıf partisinin kendisi de yaklaşan felaketin tek başına panzehiri olamaz. Devrimci bir programa dayalı politikalar olmadığı sürece zaferin garantisi yoktur. Ama herşeyden önce araç yaratılmalıdır. Bu araç da burjuvaziden ve onun devletinden bağımsız kitlesel bir işçi partisinden başkası değildir!
Türkiye işçi hareketinde yanlış kırılma: DİSK kopuşu!
1966-67 yılında gerçekleşen TÜRK-İŞ’teki kopuş Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunu (DİSK) doğurdu. Bu kopuştan bir süre sonra esas olarak büyük kamu iktisadi teşekküllerinde örgütlü yaklaşık 1,5 milyon üyeli TÜRK-İŞ ile ağırlıklı olarak özel sektörde örgütlenmiş 400 bin üyeli DİSK karşı karşıya kaldılar. Sendikacılık kökeni aynı olmakla birlikte, özellikle 70’li yıllarda DİSK yönetiminin devletle sürekli uzlaşma içinde olan TÜRK-İŞ yönetiminden sözü ve eylemiyle farklı bir çizgi içinde olması bu kopuşu daha da derinleştirdi. Oysa o yıllar – 1979 yılına kadar – işçi hareketinde ciddi bir yükselişe denk düşüyordu. DİSK’in dayandığı tabanın kararlı mücadelesi TÜRK-İŞ saflarında da etkili olmaya başlamıştı. Nitekim 15-16 Haziran 1970 eylemi iki konfederasyonun tabanını da sokakta birleştirmiş, daha sonra DİSK’in büyük 1 Mayıs eylemlerine bazı TÜRK-İŞ sendikaları da katılır olmuşlardı. Ama gerek 15-16 Haziran ertesinde DİSK yönetiminin devletle uzlaşması ve daha sonrasında ise kendisini sadece “Sosyal Demokrat” kitleyle sınırlı tutması büyük yeniden birleşmenin önünde ciddi bir engel oluşturmuştur.
Şimdi geriye dönüp bakıldığında 60’lı yıllar DİSK kopuşunun sınıfın örgütlü güçlerini devletle tam bir uzlaşma içinde olan TÜRK-İŞ yönetimine terk ettiği kolaylıkla görülür. Haydi bunu geçelim, daha sonra 70’li yıllarda izlenen politika ise aynı güçleri sağ ve “sol” burjuva partileri arasında paylaştırma ve onun ötesine geçmemenin girdabında sıkışıp kalmıştır. Şu an içinde yaşadığımız dönemde bazı TÜRK-İŞ üyesi sendikaların neredeyse tüm DİSK üyesi sendikalardan daha sınıf mücadeleci bir çizgide yer alması geçmişte yaşanılan kopuşun tarihsel bir hata olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. Bu yapılmamış olsaydı, şimdi varolan durumundan oldukça farklı bir TÜRK-İŞ’le karşı karşıya kalabileceğimiz gibi, işçi sınıfının ağır müfrezeleri burjuva sınıfının azgın saldırısı karşısında sınıf mücadeleci eğilimleri içlerinde daha fazla barındırabilirlerdi.
İşçi sınıfının sağ/sol, laik/islamcı, sünni/alevi olarak bölünmesi yapaydır!
Sosyalist hareket yıllarca işçi sınıfını laik, alevi ve tabii ister istemez “sol” bir tabanda örgütlemenin kolaycılığına kaçtı. Bu kolaycılık sınıfın mücadele birliğini engellediği gibi, çoğunluğu da sürekli olarak “karşı tarafa” terk etti. Bu “karşı taraf” doğal olarak “sağ”, İslamcı ve sünni oldu. Sınıf içinde “düşman kamp”ın bu kadar geniş tutulduğu bir saflaşmada başarıya ulaşmanın mümkün olmadığı görülemedi. Başarı; sınıfın çoğunluğunu devrimci bir programa ve onun aracılığıyla partiye kazanmaktan geçecek idiyse, bunun gerekleri hiçbir zaman yerine getirilmedi. Sınıfsal zeminde bakıldığında Türkiye’de yüzde 30’a yüzde 70 ya da sol açısından en iyi koşullarda yüzde 40’a yüzde 60’lık gibi gözüken bölünme aslında sahte ve aldatıcıdır. Bir an için yüzde 95 gibi ezici çoğunluğu yoksullar kategorisinde yer alan Kürt nüfusunu bir kenarda tutacak olursak, Türk nüfusun çoğunluğunun da Kürtler kadar olmasa bile yoksul olduğu unutulmamalıdır. Bu toprakların insanlarının yaklaşık yüzde 80’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İşte bu, devrimci bir hareketin yaslanması gereken gerçek bir potansiyeldir. Kitlesel işçi partisi öncelikli olarak bu potansiyelin içindeki işçi sınıfının çoğunluğunu kazanacak, onların aracılığıyla kent ve kır yoksullarının ittifakını sağlayacaktır. Kuşkusuz devrimci bir hareketin başarısı için bu yüzde 80’lik potansiyelin tümünün kazanılması bir zorunluluk değildir. İşçi sınıfının çoğunluğunun devrimci programa kazanılması yeterlidir.
Türkiye’de devrimci Marksist bir alternatifin yokluğu bu yoksul ve ezilen kitlenin çoğunluğunu İslamcı ve faşist partilerin kucağına itmiş durumda. Ne yazık ki şu anda ulusal ve uluslararası burjuvazinin saldırı politikaları karşısında hükümet dışı alternatif Fazilet Partisi ve Büyük Birlik Partisi, hükümet içi alternatif ise Milliyetçi Hareket Partisidir. Bu devrimci Marksist hareket açısından acıklı bir durumdur. İşçi sınıfının bu partilere sempati duyan kesimleri kazanılmadıkça sınıfın birliğini sağlamaya imkan olmayacaktır. Ancak yukarıda sıraladığımız yapay ayrımlara itibar etmeksizin davranacak kitlesel bir işçi partisi bu kesimleri kazanabilme şansına sahiptir. Ve böyle davranacak bir partinin inşasının önü alabildiğine açık olabilir. Kitlesel işçi partisine, bu yapay ayrımlardan değil, sadece ve sadece sınıfsal çıkarlardan hareket edilerek ya da onlara yaslanarak geçilebileceğinin bilincinde olmak gerekir.
Kitlesel bir işçi sınıfı partisi nasıl inşa edilebilir?
Kuşkusuz böyle bir partinin inşasının önşartı sınıf mücadelesinin yükselmesidir. Yukarıda bu topraklarda sınıf mücadelesinin çok sert sürdüğünü, ama bunun tek başına işçi sınıfının kendi mücadelesinden kaynaklanmadığını, bizzat büyük burjuvazinin çılgınca saldırılarının bu mücadeleyi körüklediğini belirttik. İşte bu diyalektiktir ki, işçi sınıfının mücadelesinin önünü açıyor, dolayısıyla kitlesel bir işçi partisinin inşa imkanlarını da alabildiğine arttırıyor. Öte yandan uluslararası burjuvazinin uluslararası işçi sınıfına karşı dünya çapında sürdürdüğü saldırı politikası, günümüzde, böyle bir partinin inşasının sadece bu topraklarda değil dünyanın hemen her bölgesinde kurulmasına elverişli bir zemin hazırladığı gibi, enternasyonal bir işçi hareketinin de yeniden ayağa kalkmasına aradan altmış yıl geçtikten sonra yeniden fırsat sunuyor. İleride bu konuya tekrar değineceğiz, ama, şimdiden şu kadarını söylemekte yarar var: Kitlesel bir işçi partisi, dünyanın birçok ülke ya da bölgesinde ortaya çıkacak kardeş partileriyle birlikte aynı dünya partisinin çatısı altında bulunmanın olumlu mecburiyetiyle yüzyüze kalacaktır. Uluslararası partinin inşası ulusal partilerin inşası kadar nesnel bir gereklilik haline gelmiştir.
Kitlesel bir sınıf partisinin inşası iki kanaldan yürütülmek zorundadır. Birinci kanal, burjuvazinin; sendikal örgütlenme, toplu sözleşme, istihdam ve sosyal güvenlik gibi en temel kazanımlara karşı sürdürdüğü saldırıyı ön plana çıkartarak örgütlü işçi kesimlerini (yani sendikalı işçileri) bu alanlarda kazanarak parti inşasını başlatmaktır. İşçi sınıfının örgütsüz kesimlerini bu mücadeleye katmak başlangıçta çok daha zordur. Onlar partileşme yoluna ister istemez bir sonraki aşamada gireceklerdir. Bu arada, bu işçileri de tamamiyle boşlamamak için örgütlü işçiler aracılığıyla bölge çalışmaları yürütmek anlamlı olabilir. Parti inşasının ikinci ve mutlaka birinciyle bütünleştirilmesi gereken diğer kanalı ise hangi sendikadan olmasına bakılmaksızın gerçek bir sınıf mücadelesi yürüten bir dizi sendika yöneticisinin böyle bir partinin inşası sürecine aktif olarak dahil edilmesidir. Sıradan örgütlü işçiler, mevcut ekonomik krizin basıncıyla tümüyle kendi partileri olacak bir yapının örgütlenmesine kuşkusuz katılacaklardır, talepleri bu yöndedir. Ama doğaldır ki, her işçi böyle bir süreçte kendisiyle birlikte aynı çıkarları savunan işçi önderlerinin hareketin içinde olmasından fazlasıyla etkilenecektir. Unutulmasın birinci Türkiye İşçi Partisi deneyiminin başlatılması tam da bu şekilde olmuştur. Başlangıçta az sayıda da olsa sınıf mücadeleci işçi önderinin partileşme faaliyetinin içinde yer alması geniş işçi yığınları için bu partiyi ciddi bir çekim merkezi haline getirecektir. Gene bu kanalda üzerinde durulması gereken bir diğer husus, sınıf hareketi içinde dar bir kadro çalışması faaliyeti sürdürmekle yetinen etiketli “solcu” işçi önderlerindense doğal işçi önderlerine yönelmenin anlamlılığıdır. Doğal işçi önderlerinin şu an hangi partiye sempati duyduklarının fazlaca bir önemi yoktur. Kitlesel işçi partisi girişimi, az sayıda işçiyle temas halinde olan kişilerdense, sınıfsal çıkarlar zemininde hareket eden herkesin güven duyduğu doğal işçi önderlerine ulaşmanın yollarını arayıp bulmalıdır. 12 Eylül dönemi sonrasında sayıları gittikçe azalan ve geniş kitleyle etkileşimleri giderek zayıflamış “solcu” işçilerdense bu tip doğal işçi sınıfı önderlerini kazanmalıdır. Şu kesin bir gerçektir ki, neo-liberal dönemin etkisiyle kafaları ve ideolojileri iyice bulanıklaşmış – söz gelimi özelleştirme karşısında bile , “önce şu kamusal alanın bir tarifini yapalım” diyen – “solcu” işçilere fazla itibar etmemek gerekir. Sonuç olarak, kitlesel işçi partisinin inşası, tabanda gerçek sınıf çıkarları üzerinden faaliyet gösteren doğal işçi önderleriyle militan sendikal faaliyet gösteren işçi önderlerinin mücadele içinde bütünleşip kaynaşmasından geçecektir.
Kitlesel işçi partisinin enternasyonal zemini
Yukarıda uluslararası kitlesel bir işçi partisinin inşasının en az ulusal partilerin inşası kadar nesnel bir zorunluluk haline geldiğinden söz etmiştik. Bu konuyu biraz ayrıntılandırmakta yarar var. Bugün Türkiye’de resmi ağızlardan yapılan açıklamalara göre bile – ki bu resmi açıklamalar her zaman gerçeğin bir kısmını ifade ederler- “kayıt dışı” olarak nitelenen yabancı işçi sayısı 1,5 milyon civarındadır. Ağırlıklı olarak tekstil, inşaat ve ev işlerinde istihdam edilen bu süper ucuz iş gücü artık bu toprakların işçi sınıfının bir parçası olarak görülmelidir. Emek Platformu programının örtülü bir tarzda, TÜRK-İŞ uzmanlarınınsa açıkça ifade ettikleri gibi bu insanlar Türkiye işçi sınıfının düşmanı değildirler. Tam tersine bu topraklarda yaşayan işçi sınıfının en mazlum kesimi oluşturmaktadırlar ve Türkiye işçi sınıfının diğer kesimleri tarafından kardeşçe desteklenmelidirler. Uluslararası sermaye, kapitalizmin çürüyen emperyalizm evresinde tam bir mafya sermayesine dönüşmüş durumdadır. Bu sermaye kapitalizmin yükseliş dönemlerinde olduğu gibi kalıcı yatırımlara dönük bir işlevi artık taşımamaktadır. Bütün hesaplarını, dünya çapında üretici güçleri geliştirecek yatırımlara girişmektense, finans sermayesinin hakimiyetinde borsa gibi spekülatif kazanç yollarına kayarak ve özellikle en ucuz iş gücünün bulunduğu alanlara girip çıkarak yapmaktadır. Dünya çapında üretici güçleri birer yıkım gücü haline dönüştürme misyonunu sürdürmektedir. Kuşkusuz uluslararası sermayenin bu eğilimi yeni değildir, daha emperyalizmin ortaya çıktığı dönemden bu yana kapitalizm bu yöne evrilmiştir. Ama özellikle 1980’lerden günümüze, bu eğilim, büyük bir hızla gelişiyor. Üretici güçlerin kitlesel imhası politikası, üretim araçlarının özel mülkiyeti rejiminin “işleyişinin” temelini oluşturur hale gelmiştir. Başka bir deyişle, ücretli emeğin kitlesel imhası, ancak ücretli emeğin sömürülmesiyle varlığını sürdürebilecek olan bir toplumsal rejimin (yani kapitalizmin) kâr oranlarını korumasının temel aracı biçimine bürünmüştür. Bu ise, çürüyen kapitalizmin aslında kendi bindiği dalı kesmesi anlamına gelir. Ama kapitalizmin varacağı nihai noktanın bu olduğu çok önceleri bilindiğinden uluslararası bir sosyalist devrimin kaçınılmazlığı da kendini nesnel olarak dayatmaktadır.
Günümüz çürüyen kapitalizm (moda deyişiyle “küreselleşme”) döneminde uluslararası sermaye, yabancı sermaye taraftarlarının övgüsüne mazhar bir tarzda bir ülkenin borsasına girip çıkar gibi – ki onu da neredeyse günlük olarak yapmaktadır- elinde para valiziyle o ülkeden o ülkeye turist gibi dolaşıyor. En ucuz iş gücünü nerede bulursa, bir süre orada konaklıyor, daha sonra herşeyi bırakıp bir başka daha ucuz ülkeye yollanıveriyor. Çürüyen kapitalizmin bu mafya sermayesi – ki artık uluslararası sermayenin genel eğilimi budur- kapitalizmin merkez ülkelerinin işçilerini “kaçarım ha!” diye tehdit ettiği gibi bağımlı kapitalist ülkelerin işçi sınıflarını da aynı tehditle daha düşük ücretlere mahkum ediyor. Söz gelimi, geçtiğimiz yıl Fransa’da yüzde 200 oranında kâr elde etmiş olan Bosch firması buna rağmen 400 işçisini işten çıkartmış ve bu yıl Türkiye’ye gelme hazırlıkları yapıyor. Öte yandan hepimizin bildiği gibi Türk tekstil sektörü hızla Romanya ve Bulgaristan gibi daha ucuz iş gücünün bulunduğu ülkelere kayıyor ya da bunun hazırlığı içinde. ABD’nin büyük tekstil şirketleri aylık asgari ücretin 19 Dolar olduğu Bengladeş’e ya da saat ücretinin 0.65 Dolar olduğu ( bir karşılaştırma yapmak gerekirse Türkiye’de Türk tekstil işçilerinin saat ücreti 2,5 Dolar, başta Romen olmak üzere yabancı işçilerin saat ücreti ise 0.25 dolardır!) Çin Halk Cumhuriyeti’ne kayıyorlar. Her durumda, asgari saat ücretinin 6,5- 7 Dolar olduğu ABD işçi sınıfının nasıl bir tehdit altında olduğunu görmek böylelikle mümkündür. Şimdi bütün bu koşullar altında, ne ABD işçi sınıfının Çin ya da başka ülke işçi sınıflarına, ne Türkiyeli işçilerin Romen işçilere ve ne de Fransalı işçilerin Türkiyeli işçilere düşmanlaşması kadar saçma bir durum olamaz. Bütün bu saydığımız ülkelerin işçi sınıflarının tek ve biricik düşmanı çürüyen kapitalizmin en ucuz iş gücüne yönelme politikalarından başkası değildir. Üstelik bütün bu ülkelerin işçi sınıfları artık eskisinden farklı olarak bu durumu yaşayarak görme imkanını fazlasıyla elde etmiş bulunuyorlar. Buradan çıkartılması gereken sonuç, dünya işçilerinin sadece kitlesel bir dünya işçi partisine değil, aynı zamanda dev bir dünya işçi sendikaları konfederasyonuna da şiddetle ihtiyaçları olduğudur. Artık buradan kitlesel bir işçi partisinin inşasının hangi mali kaynaklara yaslanacağı sorusunun cevabını aramak kolaylıkla mümkün olacaktır.
Ulusal ve uluslararası işçi sınıfının mali kaynakları ancak kendi güçleri olabilir
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kitlesel bir işçi sınıfı partisi ancak kendi mali güçlerine dayanarak inşa edilebilir. İşçi sınıfı gerek ulusal gerekse uluslararası örgütlenmesini kendi üyelerinin sınırları aidatları üzerine inşa etmek zorundadır. Parti inşasında yabancı sınıfların mali kaynaklarına kesinlikle itibar edilmemeli, hatta olabilecek her durumda reddedilmelidir. Yabancı sınıfların bir işçi örgütüne yapacakları her yardımın bir karşılığı olacaktır. İdeolojik ve örgütsel olarak sermayeden bağımsız bir işçi örgütü ( bu bir sendika ya da parti olabilir ) mali planda her tür sermaye örgütünden bağımsız olmalıdır. Sınırlı mali kaynaklara sahip bir ülkenin işçi sınıfı ancak gelişmiş bir kapitalist ülkenin bağımsız işçi örgütlerinden mali yardım talebinde bulunabilir.
ABD’de Clinton, İngiltere’de Blair, Fransa’da Jospin ve İtalya’da “Zeytin Ağacı” hükümetleri, dünya çapında işçi sınıfının sınıf örgütlerinin dağıtılarak bunların yerini hükümetle ve sermayeyle “dilayog” ve “işbirliği” örgütlerinin almasını hedeflemişler ve bu yolda sermayenin büyük taarruzuyla örtüşen hedeflere ilerlemeye çalışmışlardır. Uluslararası işçi sınıfının bu politikalara tepkisi, onların gerekli mesafeleri kolaylıkla kat etmelerine imkan tanımamış, ama işçi sınıfının uluslararası ölçekteki örgütsüzlüğü de ciddi mevzi kayıplarına neden olmuştur.
İşçi örgütlerinin NGO’laştırılması politikaları
Yukarıda sözünü ettiğimiz hükümetler kanalıyla işçi sınıfı örgütlerinin gene moda tabirle NGO (Hükümet Dışı Örgütler) biçimine dönüştürülmesine çalışılmaktadır. Bu tip biçimlere dönüşebilecek işçi örgütlerine (yani işçi örgütü olmaktan çıkacak örgütlere) emperyalizmin kontrolündeki çeşitli kuruluşlar ve fonlar tarafından azımsanmayacak mali destekler sunulmakta ve NGO’laşmaları cazip hale getirilmektedir. Baskı altındaki sendika bürokrasileri tabanın direncinin zayıf olduğu yerlerde bu politikalara boyun eğmektedirler. Kitlesel bir işçi partisi bu sınıf düşmanı politikaları etkisiz hale getirmek için elinden gelen tüm çabayı göstermelidir. Türkiye’de aslında işçi sınıfının bir parçası olan KESK, gerek bağlı olduğu uluslararası sendikanın NGO’laşmaya çok müsait yapısı ve gerekse üst yönetiminin “Zeytin Ağacı” projesine yatkınlığı nedeniyle çok ciddi bir tehlikeyle yüzyüzedir. Çünkü bir yandan karşı devrimci “Zeytin Ağacı” projesine angaje olup, diğer yandan da grevli-toplu sözleşmeli bir sendika anlayışını sürdürmeniz kolay değildir. Eğer önümüzdeki dönemde “sahte sendika ” tasarısı her şeye rağmen yasalaşırsa KESK bunu sadece reddetmekle yetinmemeli “ortak çalışanlar yasası”nın kabulü için kitlesel seferberliğini işçi sendikalarıyla anlaşarak en üst düzeye yükseltmelidir. Aksi takdirde zaten KESK’in içine düştüğü durum büyük sermaye tarafından sömürülecek ve diğer işçi sendikalarına da yaygınlaştırılmaya çalışılacaktır. Hedef tüm işçi sendikalarının dağıtılması olduğu için KESK’in tasarıyı kerhen bile onaylaması burjuvazinin eline büyük bir koz verecektir. Öte yandan kaşarlanmış sendika bürokratları tarafından yönetilen büyük sendikalar da KESK’in karşı karşıya kaldığı durumda kendi geleceklerini okumak zorundadırlar. Kitlesel bir işçi partisi, parçalanmış işçi sınıfının birliğini sağlama doğrultusunda bu tehlikeli gidişe son verebilecek tek araç olacaktır.
28 Şubat’ın etkileri
28 Şubat, TC devletinin büyük sermayeyle tam bir uyum içinde, çürüyen kapitalizmin uluslararası saldırısına destek verme programıdır. 28 Şubat programı doğrultusunda Türkiye’deki tüm siyasal ve sendikal yapılar yeniden biçimlendirilmekte, dolayısıyla parçalanmaktadırlar. TC devleti Türkiye burjuvazisinin çürüyen kapitalizmle daha da bütünleşebilmesi için onun önündeki bütün engelleri “şeriat geliyor” bahanesiyle bir bir temizliyor. Bu yeniden düzenleme operasyonundan ilk nasibini alan da İslami hareket oluyor. Metropol kentlerin geniş işçi yığınları üzerinde en fazla etkisi bulunan Fazilet Partisi hem içeriden hem dışarıdan parçalanıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği “Yenilikçi” kanadın içeriden parçalama operasyonu büyük burjuvazinin talepleri yönünde gelişiyor. Nitekim bu kanadın sözcülerinden Bülent Arınç, daha ilk etapta Derviş’in çıkartmayı planladığı işçi düşmanı 15 yasaya destek vereceklerini ilan ediverdi. Kutan buna derhal karşı çıktı. Kuşkusuz bu durum “Gelenekçi” kanadın işçi sınıfının çıkarlarını koruduğu anlamına gelmiyor, onlar da hükümetleri döneminde demokratikleşme alanında olduğu gibi işçi sınıfının kazanımları konusunda da alabildiğine büyük sermayeyle uzlaşan adımlar atmaktan çekinmemişlerdi. Farkları şu ki; “Gelenekçiler” “Yenilikçilere” oranla örgütün tabanının çıkarlarına daha fazla sahiplenirmiş gibi davranmak zorunda kalıyorlar. “Yenilikçi” kanat ise uluslararası burjuvaziyle entegrasyona daha fazla önem veriyor. Fazilet’in “Gelenekçileri”ni İslamcı hareketin “klasik sosyal demokrasi”si olarak nitelemek ne kadar doğru ise, “Yenilikçileri”ni de “sol liberal sivil toplumcular”ı olarak nitelemek bir o kadar doğru olsa gerek!
Öte yandan kitlesel gücü çok daha zayıf olsa da, 28 Şubat’ın sol hareket üzerinde de parçalayıcı etkisi kendisini derhal hissetirmiştir: Uzun yıllardan sonra sosyalistlerin özlemini çektikleri yeniden birleşme projesi olarak ortaya çıkan ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) 28 Şubat’ın basıncına dayanamamış ve çatlamıştır. Bu noktada, özellikle partinin çoğunluk hizbi, kendi politikalarını sürekli olarak 28 Şubat’ın yörüngesinde tutmaya çalışmış ve bu politikalara karşı çıkan azınlık platformlarıyla arasını açmıştır. 28 Şubat’la uzlaşmanın iki yolu vardır: Bunlardan birincisi açıkça devletin yanında yer almayı gerektirir (Genelkurmay destekçisi İşçi Partisi), ikincisi ise sermayeyle uzlaşmaktır (özelleştirme politikalarına açık olarak karşı çıkamayarak TÜSİAD’ın “demokratikleşme” paketinin arkasına geçen ÖDP yönetimi) . Devletle sermayenin politikalarının aslında birbirinin tamamlayıcısı olduğunu göremeyen bütün sol partiler bu oyuna gelmişler ve sonuçta şu ya da bu ölçüde 28 Şubat programına destek sunmuşlardır. İlk bakışta paradoksal gibi gözüken bu durum ÖDP yönetimi ile HADEP yönetimini birbirine yakınlaştıran çizgidir.
Sınıfsal çıkarlar temelinde örgütlenme hedefini önüne koyan, devletten ve sermayeden bağımsız kitlesel bir işçi partisi projesi bütün bu yanılsamaları ortadan kaldıracak tek araç olarak önümüzde durmaktadır. Gün, artık, her ne pahasına olursa olsun, öncelikli olarak her türden sosyalisti (liberalinden devrimci Marksistine kadar) biraraya getirmeyi hedefleyen bir projeden değil, dolaysız sınıf çıkarları temelinde işçi sınıfının mücadelesini birleştirmeye çalışırken devrimci Marksistleri de biraraya getirebilecek olan bir projeden geçmek zorundadır.



