— Cenk ÖTKÜNER
“Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız SOSYALİZM olarak bizim tavrımız açıktır. Türkiye işçi sınıfının nihai olarak ihtiyacı Leninist bir “Devrimci İşçi Partisi”dir. Böyle bir partinin inşası devrimci Marksistler için vazgeçilmez, stratejik önemde bir görevdir. Ancak, sosyalist kadroların ve öncü işçilerin bugün içinde bulunduğu politik, ideolojik ve moral koşullar, Leninist devrimci bir partinin kısa sürede inşasının mümkün olmadığını gösteriyor. Öte yandan sınıf mücadelesinin bugünkü ihtiyaçları, işçi sınıfı ve büyük emekçi kitleleri için bir çekim merkezi oluşturacak ve burjuvaziden ideolojik, politik, örgütsel bağımsızlaşmayı sağlayacak bir işçi partisini önemli bir sorun haline getiriyor. Bu durumda, Türkiye’nin yaşadığı büyük krize işçi sınıfının müttefikleriyle elele vererek kendi çözümünü yaratabilmesi için bir silah olarak işçi-emekçi partisi, bulunduğumuz somut konumdan ileriye doğru büyük bir adım olacaktır. Bu süreç yaşanırken, aynı zamanda Leninist devrimci partinin kuruluşu için de mücadele verilebilir ve verilmelidir” 1
Bir dönem kapanıyor!
Bundan altı yıl kadar önce yazılan bu satırlar dönemin “sosyalist birlik” tartışmalarına verdiğimiz yanıttı. 12 Eylül askeri darbesiyle üzerindeki ölü toprağını 1989 Bahar Eylemlilikleri ve Zonguldak genel direnişi ile kıran işçi emekçi hareketi solun yaşadığı ağır yenilginin şokundan çıkmasına yol açmış, bunun üzerine çeşitli platformlarda geçmişini değerlendiren sosyalist hareket darbe süreciyle aldığı yenilginin faturasını ağırlıklı olarak sol içi çatışmalara ve bölünmelere çıkarmıştı. Dolayısıyla yapılması gereken her koşulda bir sol içi kümelenmeyi başarmak ve sosyalistlerin birliğini sağlamaktı. Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde son derece önemli bir yer tutan BTDK tartışmaları bu ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıktı. Fakat bu tartışmalar Türkiye sosyalistlerinin ihtiyacı olan partiyi çıkaramadı. Sonrasında bir şekilde bu tartışmaların içinde, çevresinde olan çevreler SBP, BSP, GBK ve ÖDP’yi oluşturdular. Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde yapılamayan yapılmış ve büyük oranda sosyalistlerin birliği düşü gerçekleşmişti. ÖDP bu topraklarda sosyalistlerin birliği projesinin ulaştığı en üst biçim oldu. Bizce bu projenin başarısı içinde bulunduğu gerilimi aşmasına bağlıydı. Gerilimi aşmanın yolu ise partinin hızla bir işçi emekçi partisi olma yoluna girmesi ve örgütsel çalışmasını tepeden tırnağa bu faaliyetin ihtiyaçları temelinde şekillendirmesinden geçmekteydi. Sözü edilen saptamanın zemini sosyalistlerin birliği olduğunda önerimizin ne kadar gerçekleşeceği ayrı bir tartışma konusu olsa da ÖDP faaliyetine başlarken bizim için durum bu kadar açıktı. Parti ya bu yola girerek sınıf mücadelesinin zorlu yollarında ilerleyerek gelişecek ya da çeşitli niyetlerden bağımsız olarak ağırlıklı küçük burjuva sınıfsal kompozisyonun ihtiyaçları temelinde bir orta sınıf partisi haline gelerek kendini tüketecekti. Bir Arap atasözü “ölü ile yaşlının arasına girilmez” diyor. ÖDP bir yanda kendini oluşturan çoğunluk hizbinin sol liberal politikaları ve bürokratik tavrından diğer yanda ise muhalefetinin iktidarın uygulamalarına tepkisel karşı koyuşlar dışında hiçbir şey yapmamasından dolayı çok yaşlandı. Beş yılın sonunda “biz söylemiştik” demenin hiçbir faydası olmadığını biliyoruz. Hatta bu durumun “moral tarihsel” değerler bakımından bir dizi yıkıma da yol açacağını düşünüyoruz. Parçalanma ve dağılma 1980 sonrası sola güven duymak isteyen pek çok bireyi, çevreyi, derinden sarsarak siyasetten uzaklaştıracak. Muhtemelen siyaset kulvarında yer almak isteyen çeşitli çevreler ise sınıf uzlaşmacı, burjuva reformist projelerin parçası olacaklar.
Elbette bu son işçi sınıfının öncülüğünde, dünyanın kapitalizmin yıkıcılığından kurtarılması mücadelesini bitirmeyecek. Başka başlangıçların mücadelesine vakit geçirmeksizin başlanacak. İşte bu yazının amacı da başka bir başlangıcı tartışmaya açmaktır. Sosyalist hareketin yaklaşık yüz elli yıllık tarihinde nadiren başarabildiği fakat sınıf mücadelesinin abc’si diye tanımlanabilecek bir şeydir bu. Bu metin Komünist Manifesto’da söylenen; “Tüm proletaryanın çıkarlarının dışında ayrı çıkarlara sahip olmayan” sosyalistlerin önüne koyması gereken odağı yaratma mücadelesinin olasılıklarını tartışıyor…
Türkiye’de sınıf mücadeleleri
Yaşadığımız coğrafya çok önemli bir dizi gelişmenin sosyal politik hayatta etkisini gösterdiği tarihi bir dönemden geçiyor. Şüphesiz bütün bu gelişmeler devrimci Marksist hareketin yönelişinin yanı sıra politik-örgütsel faaliyetini de derinden etkileyecek bir süreci içeriyor. Bu dönemi derinden etkileyen şey; zaman zaman birbirini besleyen, kimi zaman çelişen fakat birbiriyle içiçe geçmiş ikili bir durumun varlığıdır. Türkiye’nin bütün dinamikleri bu durumdan etkilenmekte ve ona göre biçimlenmekteler. Bunlar 1997 yılından beri süre gelen 28 Şubat örtülü askeri müdahalesi ve onun programı ile Türkiye büyük burjuvazisinin neredeyse yarım yüzyıllık düşü Avrupa Birliği sürecidir. Bu ikili duruma ilişkin analizlerimizi Sosyalizm Gazetesi ve Sınıf Bilinci dergisinin geçmiş sayılarında derinlemesine yapmıştık. Fakat bu süreçte açıkça görülüyor ki; Stalinizm, reformizm, merkezcilik, ulusal hareket gibi kimi politik akımların kafaları karmakarışık olmuş durumda. Bu akımlardan kimileri 28 Şubat karşısında hazır ola geçerek militarizmin arta bıraktıklarından medet umuyor, kimileri ise Avrupa Birliğine girişin kaçınılmaz olduğu tespitinden hareketle Avrupa emperyalizmiyle bütünleşmenin çeşitli demokratik haklar getireceği yanılmasından hareket ediyor. Türkiye sosyalist hareketinin işçi emekçi hareketi ile arası her zaman açık olmuştur. Ne yazık ki özellikle bu dönemde var olan açı sosyalist hareketin “sınıftan kaçış” politikalarından dolayı daha da büyüyor. Örneğin AB’nin gereği olan özelleştirmelere karşı net tutum alınamıyor, kamu emekçilerini kolayca işten çıkarabilecek kanun hükmündeki kararname “şeriatçılara karşı” diyerek yaratılan devlet destekli havaya karşı çıkılamıyor ya da geçtiğimiz Nisan ayında yoksul ve örgütsüz emekçi kesimlerin kendiliğinden hareketi “gerici ayaklanması” diye damgalanabiliyor.
28 Şubat sürecinin analizi pek çok çevre tarafından yapıldı, yapılıyor. Fakat bu analizlerin çok azı bu süreci Türkiye sınıflar mücadelesinin gerçekleştiği zeminin üzerinden tartışıyor. Yine bu analizlerin çoğunluğu 28 Şubat’ın Türkiye burjuvazisi ile uluslararası sermaye arasındaki ilişkinin programını devam ettirdiğini, Batıcı burjuva siyasi güçlerden İslami güçlere, sol hareketten Kürt Ulusal hareketine kadar bütün güçleri bu program dahilinde şekillendirmek istediğini göremiyorlar.
Hareket halindeki emperyalizm trenine son anda en arka vagonundan binmek isteyen Türkiye büyük burjuvazisi ile 28 Şubat sürecinin ehven’i şer hükümeti oluşturdukları ortak programı Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerine dayatıyorlar. Bu programın temel başlıkları ise şunlar; hızlı özelleştirme, düşük ücretler, sendikasızlaştırma, işsizlik, enflasyonu emekçinin sırtına yıkma, aşırı silahlanma ve yayılmacılık. Programı yürütecek olan burjuva siyasi güçler ise çapsızlıkları ve beceriksizliklerinin yanı sıra herhangi bir kitle desteğine de sahip olmadıklarından rahatça hareket edemiyorlar. Son zamanlarda yapılan anketlerde hükümeti oluşturan partilerin ve diğerlerinin yüzde 10’lar civarında seyrettiğini görüyoruz. TSK yaşanan ekonomik kriz sonucu ortaya çıkan rejim krizinden en çok rahatsızlık duyan kesimlerin başında geliyor. Silahlanmanın bütçe üzerindeki ağır yükünün ortaya çıkmaması için temel bir politik hat geliştirilmiş durumda. “Bankaların boşaltılmasının ülkeyi bu hale getirdiği dolayısıyla yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gidilmesi gerektiği” üzerine şekillenen bu hat doğrultusunda kimi burjuva partilerini karşısına almış gibi gözüken TSK, öncülüğünü yaptığı programın kimi maddelerinden de rahatsızlık duyuyor. ( MGK’nın işlevinin yeniden tarif edilmesi vs.) Aslında iktidar bloğu içinde bulunan bütün siyasi güçler TSK, cumhurbaşkanı, burjuva partileri, odalar vs. aynı programın uygulayıcıları fakat eldeki kaynaklar üzerindeki denetim ve yetki mücadelesi yüzünden yer yer çatışıyorlar. Burjuva siyasi güçler arasında yaşanan bu tür çatışmalar her zaman var olacak. Fakat bu çatışmalar hiçbir zaman uzlaşmaz çelişkileri içermeyecek, zaman zaman farklı çıkışlar gösterebilen burjuva siyasi güçler benzeri sermaye programları etrafında birleşecekler.
Ekonomik kriz ve işçi hareketi
2001 yılı işçi sınıfı ve emekçiler için yoksullaşmanın ve sefaletin daha da arttığı bir yıl olarak başladı. Dünya kapitalizminin 1970’li yıllardan başlayarak devam eden ve her defasında çeşitli patlamalara yol açan ekonomik krizi ülkemizde de derinleşerek sürüyor. Bu kriz sayesinde dünyanın çeşitli merkezleri yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, barbarlığın ve yokoluşun kıyısına gelmiş mekanlar haline dönüştü. 1998 yılında Güneydoğu Asya’da başlayarak Rusya’ya sıçrayan ve oradan da Türkiye’yi etkileyen son patlama ise diğerlerinden farklı olarak toplumsal etkileri bakımından son derece ağır bir hal almış, hükümet kriziyle eş zamanla olarak aynı zamanda bir rejim krizine dönüşmüştür. Ekonomide son yıllarda yaşanan ciddi küçülmenin de etkisiyle 2000 yılı bütçesinde 24 katrilyon lira olarak öngörülen vergi gelirlerine karşın borç faizlerine ayrılan pay 21 katrilyon liradır. İç borçların milli gelire oranı yüzde 14 iken 1999 yılında yüzde 24’e tırmanmıştır. 2001 yılında toplanan vergilerin yüzde 95’i borç ödemelerine gitmekte. Türkiye’nin dış borç stoku 114 milyar dolar civarında. (Buna IMF’den alınan son borç yükü eklenmemiştir) Türkiye nüfusunun en fakir yüzde 20’lik kesimi Türkiye toplam gelirinin yüzde 4.9’unu alırken, en zengin yüzde 20’lik kesimi ise gelirin yüzde 54.9’unu almaktadır. Yani nüfusun yüzde 80’lik kesimi toplam gelirin yüzde 45’ini alabiliyor. Beş milyon üzerindeki asgari ücretli asgari yaşam standartı için gerekli olan 700 milyon liranın kat kat altında bir ücrete yaklaşık 100 milyon liraya mahkum edilmiş durumda.
Bülent Ecevit başkanlığındaki burjuva hükümeti ne yapacağını iyice şaşırarak yaklaşık bir buçuk yıldır uygulayamadığı AB’ye entegrasyonun parçası olan IMF programını, bizzat bu kuruluşun bir teknokratını getirerek hayata geçirme yolunu seçti. Böylece Türkiye ekonomisi şu zamana kadar azgelişmiş hiçbir ülkeyi refaha ulaştıramayan uluslararası sermayenin uygulamalarına bir kez daha teslim edilmiş durumda. Yalnız bu sefer iş sağlama alınmış çeşitli sapmaları önlemek, Türkiye burjuvazisinin içsel çatışmalarının bu süreci sekteye uğratmasına izin vermemek için bir de “süper yönetici” göndermişler… Peki bu program somutta ne öneriyor ne yapacak. Geçtiğimiz haftalarda yanına diğer teknokratlarını alarak görkemli bir basın açıklaması düzenleyen “yeni kurtarıcı” Derviş sakin ve huzurlu bir ses tonuyla “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programını” açıkladı. Programında somut önerilere değinmemeyi tercih eden Derviş bunu izleyen günlerde ne kadar hızlı bir piyasacı olduğunu gösterdi. Başta Telekom ve kamu bankalarının hızla özelleştirilmesi olmak üzere çeşitli yasaların bir an önce Meclisten çıkarılmasını sağlayan süper bakan programdaki deyimiyle “verimlilikle uyum göstermeyen” hiçbir ücret artışına izin vermeyeceğini belirtti. Hatta bu yüzden yarım milyon işçiyi ilgilendiren toplu sözleşmeler öncesi yüzde 18 zam öneren hükümetin teklifini fazla bularak ilk altı ay için 0 zam, sonrası için ise enflasyon oranında bir artış önererek işçi sınıfına karşı tavrını da koymuş oldu. Daha sonra sendika bürokrasisi ile yapılan görüşmelerde antlaşma sağlandı ve işçi sınıfı ilk altı ay için yüzde 15 gibi komik bir artışa mahkum edildi. Yalın gerçek şudur; Derviş ve heyeti Cottarelli başkanlığında uygulanmaya çalışılan fakat başarısızlığa uğrayan IMF programını “ulusal program” adı altında yeniden ve daha kararlı biçimde uygulayacaktır. Bunun sonucu; Reel ücretlerin ve maaş artışlarının sınırlandırılması, şu an için istihdamın yüzde 43’ünü sağlayan kesim olan tarıma verilen desteğin daha da azaltılması, hızlı özelleştirmeler, enerji ve haberleşme alanında yabancı sermayenin önünü açacak düzenlemelerin yapılması, özel sigortacılığın geliştirilerek SSK’nın fiilen tasfiye edilmesi, döviz kurunu çıpa kabul ederek ulusal para politikasının yerine yabancı dövizin belirleyiciliğine devam edilmesi sonucu enflasyonun yine işçinin emekçinin sırtından düşürülmeye çalışılması. Yeni IMF Programı önümüzdeki dönem için yüzde 3-4’lük bir büyümeyi öngörüyor. Fakat eldeki veriler dünya piyasalarındaki krizle doğru orantılı olarak önümüzdeki yıllarda da küçülmenin devam edeceğini gösteriyor. Dolayısıyla bütün bu gelişmeler işçi sınıfı ve emekçilerin yaşadığı yoksulluk ve işsizliğin artarak süreceğini gösteriyor.
Türkiye’de partisi olmayan bir işçi sınıfı var
Bütün bu gelişmelerin karşısında ülkemizde kendine ait siyasi gücü olmayan bir çoğunluk var. Türkiye sayısı milyonları bulan geniş bir işçi emekçi potansiyelini barındıran bir ülke. Bugün için iktisaden faal nüfus yaklaşık 25 milyon civarında ve bu nüfusun yaklaşık yarısı emek gücünü satarak yaşamını sürdürmekte. Fakat ülkemizdeki işçi sınıfının sayıca fazla oluşu bu kitlenin dolaysız biçimde kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesini sağlamıyor. Sonuçta sermayeden yana olan partilere destek olarak onları iktidara taşıyan da, bu desteği çekerek onları iktidardan uzaklaştıran da işçi sınıfı oluyor. Sermaye yanlısı partiler işçileri ve emekçileri parçalayarak kendi programları doğrultusunda yönlendiriyorlar. Diğer yandan toplumun en dinamik kesimi olan işçiler ve emekçiler sınıf özörgütlülükleri olan sendikalarına yeterince sahip çıkamıyor. İşçi örgütlerinin çoğu bürokratik kastlar tarafından gasp edilmiş durumda. Emekçiler sendikalarına yabancılaşmış durumda. Çoğu işçi sendikal süreçlerde “söz yetki karar” hakkına sahip değil.
Türkiye’nin en geniş işçi örgütü olan Türk-İş bürokrasisi devlet protokolünün parçası olmaya devam ediyor. Bütün mücadelesini toplu iş sözleşmelerine ve meclisteki bütçe plan komisyonun çalışmalarına göre şekillendiriyor. Türkiye burjuvazisi için 1980 sonrası değişen sermaye birikim modeli sonucu terk edilen ithal ikamecilik üretimdeki devlet etkinliğini ve devlet işletmeciliğini özendiriyordu. Bunun yerine dünyadaki çeşitli değişmelere paralel olarak ihracata dayalı sermaye birikim modeline geçilmesi sonucu devletin küçültülmesi ve devlet işletmeciliği yerine özel sermayenin ön plana çıkışı en başta devletin çeşitli sektörlerinde örgütlü olan Türk-İş’i etkiledi. Özelleştirme ve esnekleştirme politikaları Türk-İş’in dayandığı zemini ortadan kaldıracak aşamaya geliyor. Türk-İş yönetimi bütün bu olumsuz koşullarda mücadeleyi yükseltmek yerine elindeki bütün baskıcı silahları kullanarak işçi sınıfını örgütsüz biçimde teslim almaya ve işsizleştirmeye çalışan hükümeti destekliyor.
DİSK ise Ekonomik ve Sosyal Konsey’den çıkışının cezasını çeşitli sendikalarının sözleşme yetkilerinin düşmesiyle ödedi. Türk-İş yönetiminden hükümete destek konusunda daha farklı bir tutum içinde olan DİSK yöneticileri sözü edilen genel gelişmeler konusunda ise çok daha geri bir tutum içindeler. Özel işletmelerde örgütlü olan DİSK özelleştirmeyle ilgili sorunu olmadığını söylüyor. Oysa özelleştirme politikaları sonucu açığa çıkacak devasa işsizliğin örgütlü-örgütsüz bütün kesimlere ne kadar ağır bir darbe vuracağını görememek sendika bürokrasinin “anı kurtarma” refleksinin sonucu olsa gerek. DİSK Avrupa Birliği meselesine ise bir tür “eleştirel destek” şeklinde yaklaşmakta. Bu ülkelerde işçi sınıfının mücadeleleriyle kazanılan kimi hakların kendisine de hemen tanınacağı gibi bir yanılgıya sahip. Bu yanılgı AB’ye dahil olunduktan sonra “Emeğin Avrupa”sını yaratma perspektifiyle hareket edilmesini gerektiriyor. İşte tam bu noktada solda yeni parti ya da Avrupa tipi bir sosyal demokrat parti arayışlarının baş temsilcisi de DİSK bürokrasisi oluyor. Yeni oluşum neyi hedefleyecek? Bu sorunun yanıtı çok açık: Avrupa’daki yandaşları gibi “temiz ve sorunsuz bir kapitalizm” içinde dengeli bir duruş sergilemek.
Türk-İş bürokrasisinin devletseverliğine, DİSK bürokrasisinin Avrupacılığına karşı Hak-İş yönetimi de İslami çevrelerden aldığı destekle yoluna devam ediyor. Bununla birlikte Hak-İş yönetimi işçi örgütlerinin çatısı olan Emek Platformunun oluşumu konusunda diğer örgütlere göre daha aktif davrandı. Özellikle mezarda emeklilik yasası olarak bilinen “sosyal güvenlik yasa tasarısına” karşı daha net bir tavır sergileyen Hak-İş bürokrasisi bu önemli tehlikeyi diğerlerinden önce görmüş gibi gözüküyor. Fakat bu durum onların işçi sınıfı ve emekçilerin genel çıkarları doğrultusunda hareket etmelerini beraberinde getirmiyor. Refahyol hükümetini eski genel başkanını vererek destekleyen Hak-İş yönetimi bir başka burjuva hükümeti olan Ecevit Hükümetini işçi emekçi karşıtı politikalarından dolayı değil kendi dar çıkarlarından dolayı desteklemiyor. Bu çıkarlar Hak-İş Başkanı Salim Uslu’yu siyasal İslam’ın veliahtı R. Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği liberal İslamcı hareketin parti projesine doğru sürüklüyor. Bu hareket işçi emekçi faaliyeti sürdürmek isteyen çevrelerin farklı bir müdahalesi olmazsa işçi cephesinde çeşitli kafa karışıklıkları doğuracak gelişmelere aday gibi gözüküyor.
Kamu emekçilerinin büyük örgütü KESK ise yazımızın başında söz ettiğimiz kafa karışıklığından en fazla etkilenmiş işçi örgütü görünümünde. KESK yöneticileri AB sürecinde bir yanda DİSK’in aldığı politik tavra benzer bir tavır alırken diğer yanda kurumsallaşma adı altında fiili meşru mücadele hattından gerilere devlet ve sermayenin belirlediği alana doğru çekiliyorlar. Son yaşanan Genel Kurul ve KESK yönetiminin ÖDP çoğunluk hizbinin dar bir kliği tarafından ele geçirilmesi basit bir yönetim değişikliği değildir. Bu operasyon KESK’i AB için 28 Şubat Programına hazırlamanın ilk adımıdır. Operasyon derinleşerek başarılı olursa bir çok zaafına rağmen mücadeleci çizgisinden çıkarılarak ehlileştirilmiş bir KESK yaratılacak, böylece kitlesel bir işçi örgütünden işlevsel bir meslek odası doğacaktır.
Görüldüğü gibi sendikaların başında bulunan bürokrasiler işçilerin emekçilerin en temel haklarını dahi savunamıyorlar. Fakat bir yandan da varlık nedenlerinin ortadan kalkacağını da gördüklerinden son derece tedirginler. İşte bu tedirginliğin yanı sıra tabandaki işçilerin “Neden birlik olamıyoruz? Sorularının arttığı bir dönemde Emek Platformu kuruldu.
Emek Platformu “sosyal güvenlik yasa tasarısı” gündemde iken oluştu. İşçiler ve emekçiler birlik olmanın anlamını iyi bildiklerinden Emek Platformu çatısı altında ortak hareket etmeye, son derece asgari ve geri taleplerle de olsa burjuvazinin programına karşı bir alternatif bir program oluşturmayı başardılar. Şüphesiz Emek Platformu Sovyetler değildir. Onu oluşturan konfederasyonlara ve onların sendikalarına bakıldığında bu kurumların politik hatlarında örgütsel durumlarında elle tutulur şeyler bulmak neredeyse olanaksızlaşmıştır. Hatta daha da ileri giderek söyleyelim bu kurumların çoğu sendikal bürokrasilerin tutumların dolayı yozlaşmış işçi örgütlerine dönüşmüşleridir. Fakat burjuvazinin topyekun saldırısı göz önünde bulundurulduğunda ve yaşadığımız koşullarda bundan başka bir zemin olmadığı için işçilerin “birlik” talebine karşı oluşmuş bu çatıyı önemsemek durumundayız. Ne kadar reformist karakterli de olsa, ne kadar işçi emekçi örgütlerinin tepesine çöreklenerek onların yozlaşmasını sağlamış sendika bürokrasilerinin birlikteliği de olsa işçi sınıfının en geniş cephesi olarak şekillenen bu oluşumu savunmak, geliştirmek ve tabanda örgütlemek göreviyle karşı karşıyıyız. 1 Aralık genel eyleminde de görüldüğü gibi bu çatı bir yığın zaafına rağmen pek çok işçi ve emekçi için birliğin sembolü olarak görülüyor.
Diğer yandan sendikal bürokrasiye karşı mücadeleci ve demokratik bir hattı savunan ve bütün işçi ve emekçi sendikalarında ortak örgütlenme perspektifiyle hareket eden oluşumlar da boy vermeye başladı. Son dönemde demokratik ve militan bir sendikal anlayışı benimseyen kimi sendikacılar Birleşik Sendikal Hareket adı altında çalışma başlattılar. Sermaye tarafından yaratılan yapay ayrımları (işçi, kamu emekçisi, taşeron vs.) ve sendikal bölünmüşlüğü reddederek işyerlerinden başlayan sendikal yapıların yaratılmasını önüne koyan bu hareket çeşitli sendikalarda ve bölgelerde örülmeye başlandı. Gerek Emek Platformunun programının geliştirilerek tabanda inşa edilmesi gerekse de Birleşik Sendikal Hareketin örgütlenmesi görevi bir yığın zorluğu ve sorunu içermektedir. Fakat kitlesel ve mücadeleci bir sınıf hareketi içinde bulunmayı istiyorsak, bir yanda işçi sınıfının en geniş cephesi olan Emek Platformunu geliştirmeyi, diğer yandan ise örgütlü işçi sınıfından hareketle örgütsüz geniş işçi emekçi yığınlarını da örgütlü zemine çekme mücadelesini önüne koyan Birleşik Sendikal Hareketi örgütlemeliyiz. Ne var ki ne kitlesellik ne de mücadeleci bir sınıf hareketi kendiliğinden başarıya ulaşamaz. Bundan dolayı işçi ve emekçilerin ihtiyaçları ile toplumsal özgürleşme tasarımını birleştirmek için mücadele edecek olan bir merkeze ihtiyaç var.
Neden kitlesel bir işçi-emekçi partisi?
Bize göre AB için yürürlükte olan 28 Şubat programına karşı işçi-emekçi hattı içinde siyasi bir mücadele tutturulmazsa Yeni Liberalizmin ekonomi-politikaları hiçbir engel tanımadan ülkeyi teslim alacak, bu da işçi ve emekçi mücadelesi için ağır bir darbe olacaktır. Büyük burjuvazi kendi cephesinden bütün güçleriyle taarruza başlamıştır. İşçi-emekçi hareketi ise vakit kaybetmeden hazırlıklarını yapmalı tarihsel düşmanını önce püskürtecek sonrasında ise yenilgiye uğratacak siyasi oluşumunu örgütlemelidir. Bu konudaki atalet işçi-emekçi hareketinin bütün kazanışlarını yok edecek kadar ağır bir yenilgiyle sonuçlanabilir. İşte tam bu noktada devrimci Marksist hareket tarihi bir görevle karşı karşıya; işçi sınıfı ve emekçiler için çekim merkezi oluşturacak, devletten ve sermayeden bağımsızlaşarak sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına göre şekillenecek kitlesel bir emek partisinin örgütlenmesi görevi…
Türkiye’nin azınlığını oluşturan patronların çeşitli partileri var. Fakat toplumun çoğunluğunu oluşturan işçileri emekçilerin partisi henüz oluşmuş değil. Türkiye’deki işçi sınıfının artık bir taraf olarak ortaya çıkmasının zamanı gelmiştir. İşçiler ve emekçiler gerçekten bir sınıf gibi davranmak istiyorlarsa kendilerini patronların partilerinden ayırmalı ve işe koyulmalılar. Kitlesel bir İşçi Emekçi Partisi bu yolun başlangıcıdır.
Böyle bir parti;
- Burjuvazinin yürüttüğü politik, ideolojik, örgütsel saldırılara karşı koymak, krizi kendi çıkarları doğrultusunda çözebilmek ve bütün ezilen kitleleri burjuvazinin hegemonyasından kurtarmak için,
- Burjuvazinin dünya çapında işçi sınıfına karşı başlattığı Özelleştirme, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma saldırılarını göğüsleyerek etkisiz hale getirebilmek için,
- İşçi sınıfının bağımsız politik örgütlenmesine yönelmediği koşullarda, sınıf işbirliğine dayanan çeşitli politik kampların etkisi altında kalacağı gerçeğinden hareketle sınıf uzlaşmacı ve burjuva karakterli siyasi projelerin parçası olmaması için,
- Geniş işçi ve emekçi yığınlarını etkisi altına alarak uyuşturan Siyasal İslam, Türk milliyetçiliği gibi gerici düşünceler yerine gerçek sevgi ve kardeşlik olan işçi kardeşliği için,
- Nihayet yıllardır bizleri bir avuç sermayedarın iktidarına bırakarak yoksulluk açlık ve sefalet içinde yöneten azınlık burjuva iktidarı yerine ezici çoğunluğunun iktidarını hedeflemek için,
vakit geçirmeksizin inşa edilmeye başlanmalıdır.
Derviş ülkeye ayak basar basmaz akıllıca davranarak en başta işçi sendikalarıyla görüştü ve programa toplumsal desteğin şart olduğunu söyledi. Uluslararası sermayenin temsilcisi Yeni IMF Programını emekçileri yanına çekerek yürüteceğinin farkında. Bu yüzden her demecinde: “toplumsal destek’ten” söz ediyor. İşte tam bu noktada işçi sınıfı bir karar vermek zorunda. Yaşadığı koşulları daha da kötüleştirerek kendisini sefalete terk edecek bir programın arkasında mı duracak? Yoksa kendi ihtiyaçlarından hareketle bütün toplumu kapitalizmin yıkımından kurtaracak olan siyasal örgütlenmesine mi girişecek? Önümüzdeki dönemde yanıt bulunması gereken asıl soru budur. Bu sorunun yanıtı kitlesel bir işçi emekçi partisi yolunda kararlı biçimde yürüyecekler tarafından bulunacaktır.
- PGB SOSYALİZM: Kitlesel ve Sosyalist bir Emek Partisi için, bro. diz. 4, 1995, s. 2.[↩]



