— Suriye ve İran’a Savaş Tehdidi Üzerine IV. Enternasyonal Uluslararası Sekretaryası Bildirisi
Gerçek’in bu sayısı [73. sayı, Mart 2012 – çn] yayıma hazırlanırken savaş tehdidi her geçen gün büyümekte. Suriye’ye askeri müdahale çağrıları artıyor. İsrail İran’ı bu ilkbaharda bombalayacağını tekrar tekrar söylüyor.
Lenin bundan bir yüzyıl önce insanlığın emperyalizm çağına girdiğini söylemiş ve emperyalizmin “savaş ve devrimler çağı” olduğunu belirtmişti. Bu yargı bugünkü dünyanın politik durumunda her zamankinden daha doğru.
ABD Başkanının Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kurulacak yeni dünya düzenini başlattığını söylediği 1991’deki Körfez Savaşı’ndan bu yana açılan savaşlar doğrudan doğruya emperyalizmle ilgili. 1999’da NATO’nun Sırbistan ve Kosova’ya yaptığı askeri müdahale, 1990’larda başlatılan Yugoslavya’yı bölme savaşının son aşamasıydı. 2001’de Afganistan’ın bombalanmasına ve ardından işgaline şahit olduk. 2003’de Irak yeniden işgal edildi. 2011’de sıra Libya’ya gelmişti. Haiti’nin işgalinden ve emperyalizmi besleyen, özellikle Afrika’daki birçok sözde ‘bölgesel’ çatışmalardan bahsetmiyoruz bile…
Ölüm sancıları çeken bir toplumsal sistem olan kapitalizm, ulusları parçalamak için tüm işçi ve halklara sayısız savaş açtı. İşçi ve halkların kendilerini barbarlığa sürükleyen emperyalizme direnmeleri için devrim ve kurtuluş yolunda ilerlemekten başka çareleri yok.
Emperyalist “Düzen”
IV. Enternasyonal henüz 21 Ocak 2011’de, Tunus’taki devrimci gelişmeler karşısında “Arap Devrimleri”nin değil proleter devrimlerin mevzu bahis olduğunu söylemişti. Şimdi ise Mısır’a sıçrayan devrimci dalga Avrupa’nın kapısını çalmakta. Mesele emperyalist “düzen”e karşı dünya çapında devrime ilerleyiş meselesi…
Suriye ve İran’a karşı artan bu savaş tehditleri kapitalizmin krizinden kaynaklanıyor. Bu kriz, Tunus ve Mısır proleter devrimlerinin gelişimiyle (ve bunların yankılandığı durumlarla) ABD tahakkümünün sarsılmasından kaynaklanan siyasi krizde ifadesini buluyor.
ABD emperyalizminin “düzeni” korumak için gezegeni faşist tipi diktatörlerin postallarının altında ezmeye ihtiyacı olabilir. Bu hem ABD için, hem de uluslararası “düzen” için gerekli olsa da koşullar henüz bunun için elverişli değil.
ABD’nin egemen sınıfı kendi krizini (11 Eylül ile yeni bir evreye giren kriz) aşamıyor. Bu kriz sürekli büyüyüp inanılmaz bir hal aldı. Bunun sonucunda ABD dünyayı kendi kontrolünde yeniden yapılandırmaya ihtiyaç duydu. ABD emperyalizmi krizinin etkilerini diğer emperyalizmlere havale ediyor ve her kıtada kontrol edemediği bir dizi patlamalar yaratıyor.
Kapitalist sömürü düzeninin yaygınlaşan krizi, ABD emperyalizminin yönetim krizi olarak vücut buldu. Ve bu kriz Tunus ve Mısır’da devam eden dünya devrimi süreçleriyle bütünleşti. Bu patlayıcı bileşimin fitili 2011’de Avrupa Birliği’nin uzun krizi ile çekildi ve AB’nin çözülüşünü hızlandırdı. ABD emperyalizmi AB’yi ve hükümetlerini kontrol etmek için bir adım atıp, IMF’yi Avrupa troykasına soktu. Bu bağlamda, Avrupalı işçilerin hareketleri, mevcut önderliklerinin karşı eylemlerine rağmen, emperyalizm karşısındaki küresel başkaldırının bir parçasını oluşturuyor.
Avrupa ülkelerinde sol ve sağ hükümetler çeşitli şekilde “milli birliği” gündeme getirip piyasanın kemer sıkma politikalarını ve kuralsızlaştırma taleplerini halklara empoze etmeye çalışıyorlar. Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle işçi sendikalarının bağımsızlıklarına saldırmaları ve bu yolda sendikaları kendi planlarına dahil etmeleri gerekecek. 1 ve 2 Mart’ta Avrupa ülkelerinin, işçi sınıfının mücadelelerle kazandığı hak ve güvencelere saldıran Avrupa Antlaşması’nı kabul etmelerinin ardında yatan gerçek bu.
Savaş: Gerekli ama tek başına yetersiz bir durum
Tunus ve Mısır’da başlayan proleter devrimler elbette Ben Ali ve Mübarek rejimlerini hedef almıştı. Ama her iki devrimin asıl düşmanı Ben Ali ve Mübarek’in efendileri, yani emperyalist güçlerdi. Bu devrimler işte bu yüzden ABD’nin “düzenini” sarstılar. Bu sarsıntı mevcut dengelerin sorgulanmasında tüm dünya “düzenini” salladığı bir coğrafyada gerçekleşti.
Mübarek’in düşmesinin asıl önemi uluslararası karakterinde yatıyor. Elbette Mısır bölgede önemli bir rol oynamakta. 1970’lerin sonunda ülkeyi yöneten askeri aygıt ile ABD emperyalizmi arasındaki işbirliği, 1978’de Camp David Sözleşmesi’nin imzalanması ve İsrail devletiyle sözde “barış anlaşması” yapılmasıyla sonuçlandı. Camp David Sözleşmesi, Arap Birliği ülkelerinin işbirliğinde Filistin halkının imha edilme sürecinin başlangıcı oldu. Bu sözleşme, ABD emperyalizminin dünyanın lider petrol üreticisi konumundaki bölgeyi doğrudan tahakkümü altına almasının ilk adımıydı.
Camp David Sözleşmesi, 1993’deki Oslo Anlaşması’na zemin hazırladı. Gazze Hattı’nda ve Batı Şeria’da kendisini İsrail’in “güvenliğine” adayan ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ilkelerinden, yani Arap ve Yahudilerin bir arada yaşayabileceği özgür, laik, demokratik ve birleşik Filistin mücadelesinden vazgeçen bir “Filistin Yönetimi” kuruldu.
Irak’ın bombalanması ve Irak’a açılan ikinci savaşın ardından, tarihsel Filistin bölgesini kapsayan bölgede sözde “iki devlet” pozisyonu geliştirildi. Fakat Filistin halkının bitmez tükenmez mücadelesi ve Filistin dışında yaşayan milyonlarca Filistinlinin ülkelerine geri dönme hakkından vazgeçmeme kararlılığı, bugün halen Filistin Devriminin önemli olduğunun kanıtı.
Bundan sonra başa gelen ABD hükümetleri de “iki devlet” pozisyonunu benimsendiler. İster Demokrat olsun, ister Cumhuriyetçi, tüm hükümetler, adını BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) koydukları projeyi uygulayıp geliştirdiler. Amaçları Orta ve Yakın Doğuyu (Afganistan ve Pakistan dahil olmak üzere) parçalamak ve bölgeyi doğrudan ABD hakimiyetini güvence altına alacak şekilde yeniden düzenlemekti.
“Büyük Ortadoğu Projesi” ticaret duvarlarının kaldırılması, kuralsızlaştırma, özelleştirme ve ABD kontrolünde askeri güçlerin konuşlandırılması anlamına geliyor. Bölgedeki tüm hükümetler “reform” adı altında bu yönde politikalar ürettiler, IMF’nin buyruklarına uydular. Hükümetteki partileri Sosyalist Enternasyonal’in üyesi olan Tunus ve Mısır ise bu yanlış yolda en fazla ilerleyen ülkelerdi; halklarının isyan etmesine şaşmamalı.
Ben Ali’nin ve ardından Mübarek’in düşüşü, emperyalizmin planlarını altüst etti. Emperyalizm bölgeyi etkisi altına alan devrimci kabarışı derhal sindirmeliydi. Bu aciliyet Libya bağlamında savaş manasına geliyordu. Kaddafi’yi ve rejimini “kana susamış azman” gibi gösteren medya kampanyaları yaptılar. Hâlbuki herkesin bildiği gerçek, Amerikalıların, Fransızların ve İngilizlerin Kaddafi’yi ve rejimi desteklediği, resmi ziyaretini kabul ettikleri ve ona ödüller verdikleriydi. Ancak Kaddafi artık büyük güçlerin ona biçtiği rolü oynayabilecek durumda değildi.
Bunun ardından emperyalizm Kaddafi’yi ortadan kaldırmaya karar verdi. ABD önderliğinde İngiliz ve Fransız emperyalizmleri bu sürecin başını çektiler. Libya’yı dağıttılar, yeni bir Somali’ye çevirdiler, tüm egemenliğini elinden alıp Libya halkının iradesini demokratikçe ifade etmesini engellemiş oldular. Emperyalizmin bu saldırısı önce Suriye, ardından İran’a olacak saldırının ilk adımıydı. Tunus ve Mısır’da diktatör rejimlere son veren devrimci dalga yayılırken, emperyalizm halkların özgürce hareket etmesini engelleyip, onları kendi yörüngesine ve kontrolüne çekmeliydi. Libya’daki savaş bu açıdan sadece Tunus ve Mısır halklarına değil, aynı zamanda diğer tüm halklara karşı bir tehditti.
Fakat Libya’ya saldırmak emperyalist “düzen” için gerekli olsa da tek başına yeterli olamazdı.
“Demokratik Geçiş”
Bölgedeki ülkelerin bağımlılık zincirindeki yerinin güvence altına alınabilmesi için “reform” edilmeleri gerekmekteydi. ABD emperyalizmi “demokrasi” adı altında daha dün düşmanı olan “İslamcılığı” müttefiki yapıverdi. Tunus’ta Ennahda, biri Sosyalist Enternasyonal üyesi olmak üzere iki laik partiyle milli birlik hükümeti kurdu. Fas’ta İslamcı kuvvetler seçimlerin ardından hükümete katıldılar. Libya’nın yeni “hükümeti” şeriat istiyor. Ve Mısır’da Müslüman Kardeşler orduyla anlaşmaya vardı. Hatırlayalım, Mübarek’in düşmesinin hemen ardından ABD hükümeti Mısır’ın yaptığı uluslararası anlaşmaları tanıyacak herhangi bir yeni rejimi tanıyacağını açıklamıştı. Bu açıklamada kastedilen elbette Camp David Anlaşması’ydı.
Mısır askeri aygıtının verdiği olumlu cevap ABD emperyalizmi için yeterli olmadı. ABD daha önce Cam David Anlaşmalarını ihanet olarak görüp lanetleyen Müslüman Kardeşler’in, bu anlaşmaları sorgulamaması için baskısını sürdürdü. Ancak bu garanti sağlandıktan sonra ordu ve Müslüman Kardeşler arasında milli birliğin sağlanması mümkün oldu.
ABD emperyalizminin saldırısının sonucunda Sahel bölgesinde savaş çıktı. Libya parçalandı, mafya tipi kliklerin, dini grupların, kabilelerin ve diğer milislerin eline düştü. Libya’dan gelen milisler Tunus ve Cezayir arasındaki sınır hadiselerinde yer alıyorlar. Binlerce silah bölgeye yığdırılmakta. Bugün Mali bir savaş ülkesi. Bir yanda Kuzey Mali’nin özerkliğini isteyen sözde Tuareg ordusu ve Libya’dan gelen milisler, diğer yanda El-Kaide var. ABD uçakları Mali’ye “yardım” adı altında 4 Mart’ta Mali’nin kuzeyini bombaladılar.
Cezayir de tehdit altında. Mağrip ve Sahel bölgelerinde yer alan ülkede hükümet emperyalizmin çeşitli taleplerine boyun eğmedi, ekonomisini kısmen kendi kontrolüne aldı ve askeri güçlerinin ABD kontrolüne geçmesine müsaade etmedi. O günden bu yana ülkede emperyalistlerin “devrim” dediği ama “parçalanma” manasına gelen süreci başlatmak için provokasyon kampanyaları yürütülmekte.
Suriye’nin Dostları
24 Şubat’ta gerçekleşen ve çoğu Arap Birliği ülkeleriyle, Fransız, İngiliz ve ABD emperyalizmi temsilcilerini bir araya getiren “Suriye’nin Dostları” toplantısı işte bu bağlamda değerlendirilmeli. Suriye Milli Konseyi’nden (SMK) bir delegasyon konferansta resmen hazır bulundu. SMK çoğunlukla Suriye dışında bulunan muhalif figürlerden oluşuyor. Bunlar “sürgündeki hükümet” ya da “Suriye’nin geçici hükümeti” adı altında Türkiye’de bir araya geldiler. Önderleri Müslüman Kardeşler’le bağlantılı. Suriye’nin Dostları Konferansı SMK’yi tanımak ve “Özgür Suriye Ordusu”nun faaliyetlerini finanse etmek için ilk adımı attı.
Aynı senaryo! Libya’nın işgalinden birkaç hafta önce Libya Milli Geçiş Konseyi’nin faaliyetlerini tanıyan “Libya’nın Dostları” konferansı gerçekleştirilmişti. Mesele Suriye meselesi değil. Asıl mesele uluslararası düzen meselesi. Bunun faturası Suriye ve Suriye halkına kesilmek isteniyor.
On yıllardır Suriye, düzenin tahsisi için bilhassa Filistin meselesi bağlamında önemli görevler üstlendi. Hafız El-Esad’ın etrafında kurulan rejim, ABD emperyalizmi ve Kremlim bürokrasisi arasındaki oyunun bir parçasıydı. Suriye ordusu 1976’da Filistin Devriminin Lübnan’daki kamplarını yerle bir etti. 1991’de kendini Filistinlilerin destekçisi olarak sunarken Irak karşısında açılan Birinci Haçlı Seferi’nin içinde yer alan Arap ülkelerinden biriydi. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından yeni dünya politikalarına uygun hale gelmeye zorlandı. Hafız El-Esad hükümeti emperyalizmle uzlaşmalarını arttırdı.
En önemli dönüm noktası, Suriye hükümetinin 9 Eylül 2001’de New York’a yapılan saldırıya verdiği tepki oldu. Uzun süredir ABD yönetiminin “terörist devletler” listesinde yer alan Suriye, terörizmi lanetledi. 2003’de ABD’nin Irak’a müdahalesini destekledi. Yine aynı dönemde askeri rejim yeni bir dönemeci almak zorunda kaldı: birlikler Lübnan’dan çekildi, IMF’nin talep ettiği ekonomik politikalar uygulanmaya başlandı (Askeri rejim “Arap milliyetçisi” ve sosyalist demagojik bir söylem benimsemişti. Bu söylemi ağır siyasi baskı ve devlet desteğiyle yürüyen korumacı iktisadi politikalarla harmanlıyordu.) Özelleştirme programı, fiyat artışları ve devlet desteklerine son verilmesi halkın çoğunu fakirliğe itti.
Kararları doğrudan emperyalizme bağlı olmayan merkezi bir Suriye devletinin varlığı Lübnan bağlamında ve İran’ın yalnızlaştırılmaya direnişi noktasında dengeleyici unsur işlevi görüyordu. Fakat ABD’nin Libya’ya saldırmasının ardından Suriye’nin bu durumu ABD emperyalizmiyle çatışkı içine girmiş oldu.
IMF’nin taleplerine boyun eğmek, o güne dek rejimin sağladığı devlet yardımlarıyla az çok giderilmekte olan bölgesel eşitsizlikleri kamçıladı. Bilhassa bazı bölgeler mutlak yoksulluğa terkedildiler. Örneğin ülkenin en büyük üçüncü şehri olan Homs… Burada on binlerce tarım isçisi topraklarından edildi ve bunlar şehrin çeperlerindeki işsizler ordusuna katıldılar; Baba Amr bölgesinde gecekondular kurdular; en sert çatışmalar bu bölgede yaşandı.
Suriye’nin bu dönüşümü rejim içerisinde derin yarıklar açtı. Bir yanda ABD ile daha fazla uzlaşma isteyenler, diğer yanda buna karşı çıkanlar sert mücadelelere girdiler.
Tansiyon öyle bir boyuta yükselmişti ki Suriye yönetimi Tunus’ta Ben Ali’nin düşmesinin ardından, 2011 Ocak’ında en fakir ailelere ayda 1 dolar yardım vereceğini açıkladı. IMF bunun ardından Suriye’ye gıda yardımlarını kesmesi için hemen şiddetle ikazlarda bulundu. IMF ayrıca devlet desteği ile düşük tutulan elektrik ücretlerinin arttırılmasını önerdi.
Suriye halklar ve mezhepler mozaiğidir. Sünniler, Şiiler, Aleviler, Dürziler, Doğu Hıristiyanları, Kürtler, Araplar… Tüm bu gruplar çoğu Alevi cemaatinden gelen asker yöneticilerin önderliğini yaptığı rejim tarafından yarım yüzyıldır “bir arada tutuluyordu”. Rejimin belli kesimleri ve yabancı istihbarat örgütlerinin ittirmesiyle, yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler Suriye kazanını iyice karıştırmış oldu.
Suriye’deki ilk hareketlerin ardından, Orta Doğu’nun diğer yerlerinde olduğu gibi Suriye’de de rejim hep yapageldiğini yaptı, baskıya başvurdu. Fakat Tunus ve Mısır’daki devrimci süreç sayesinde bölgesel ve uluslararası durum artık aynı değildi.
Faturayı Suriye Halkı Ödemeli
ABD emperyalizminin devrimci kabarışlara tahammül edemeyeceği zamanlarda, yabancı ülkelerle bağlantılı çeşitli grupların (Müslüman Kardeşler) faaliyetleri, karşıt güçlerin önlenemez yükselişine neden oldu.
Başlangıçta emperyalizm baskıyı lanetlemekle kalmadı. Suriye rejiminin derhal kendini “reform” etmesini, yani taleplerini harfiyen uygulamasını istedi.
Emperyalizm sıkıştığında elinde kalan önemli şeyleri korumak için geri çekilebilir. Mısırda devrimci dalga ile karşılaştığında önce Mübarek’e reform çağrısında bulundu, ardından askeri rejimi korumak adına dizginleri gevşetti. Mübarek’in düşmesi Mısır halkının askeri rejime ve emperyalizme karşı zaferinin ilk adımıdır.
Emperyalizm, bir zamanlar desteklediği rejimler artık kendisi için engel haline geldiğinde onlardan kurtulmasını çok iyi bilir. Öyle ya, bu alanda çokça tecrübe biriktirmiştir.
Bugün emperyalizmin nazarında Beşar Esad rejiminin kaderi artık ikinci plandadır. “İnsani” hareketler, BM ve AB çağrıları, yaptırımlar, bunların tümü yeni bir saldırının taksim kısmıdır. Nihai saldırıyla bir devletin egemenliğini tümüyle yok etmek, bir ulusu parçalamak ve sonu gelmeyecek “etnik”, bölgesel ve dini çelişkiler yaratmaktır amaçlanan. Bugün Suriye’nin başına gelen ve yarın İran’ın başına gelecek olan işte budur.
ABD emperyalizmi yakın zamana dek rejime reform çağrıları yaparken aynı zamanda baskıyı da lanetliyordu. Fakat olaylar geliştikçe Beşar Esad’ın devrilmesinin askeri rejimi ya da askerleri de içerecek “milli birlik” hükümetini garanti altına almanın tek yolu olduğunu anladı. Ama şu farkı görmek lazım: Suriye Mısır değil. Mısır’da Mübarek’i deviren halkın devrimci kabarışıydı. Suriye’de ise ilk gösterileriler başlar başlamaz emperyalizm ve ajanları iç savaş yaratmak için müdahale ettiler. Rejimin askerleriyle savaşmak için askeri birlikler kurdular, kitlelerin gösterilerini engellediler.
İç savaş halklar için şiddete ve barbarlığa maruz kalmak anlamına geliyor. Libya’da olan tam da buydu. Bugün Suriye’de ajanlar ve gizli servisler iç savaş çıkarmak için uğraşmaktalar. Medya emperyalizmin askeri müdahalesini meşrulaştırmak için sürekli haber servis ediyor.
ABD hâkim sınıfının içindeki çelişki ve bölünmeler ile Orta Doğu konusundaki fikir ayrılıkları onları risk almaya zorluyor. Hâkim sınıfın içindeki kimi kesimler Suriye’ye doğrudan müdahale çağrılarında bulunuyor, İsrail’in İran’a açmak istediği savaşı savunuyorlar. Öbür kesimdekiler ise tereddüt ediyorlar. Kimi zaman bu çağrıyı destekliyor, kimi zaman desteklemiyorlar.
Emperyalizm için önemli olan ne insan hakları, ne demokrasi, ne de halkların haklarıdır. Asıl mesele devrimle yüzleşince kontrolü yeniden eline geçirme ihtiyacıdır. Suriye rejimi hassas terazinin kefelerinde bu ihtiyaca göre tartılmaktadır.
Yabancı Müdahaleye Hayır, Savaşa Hayır
Zaten başlamış olan emperyalist müdahale ve ardından gelecek askeri müdahale Suriye’nin parçalanmasına yol açar. Tıpkı Irak’a müdahaleden on yıl sonra ülkenin Şii, Sünni ve neredeyse özerk Kürt bölgelerine bölünmesi gibi.
Suriye’ye müdahale parçalanan diğer bir ülke olan Libya’daki sonuçları tekrar ettirir. Fakat Suriye Libya değil. Irak, İsrail Devleti, Türkiye ve Lübnan’la komşu olan ülke tarihi açısından özel bir öneme sahip. Farklı kültürlerin, dillerin, halkların mozaiği parçalanırsa, bunun komşu ülkelerdeki sonuçları ciddi olur. Böyle bir parçalanmanın ardından Irak’taki fiilen özerk Kürt bölgesine komşu olan Suriye’de Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölgeye ne olacak? Bu iki bölgenin de Türkiye’de Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgenin hemen güneyinde yer aldığını unutmayalım.
Suriye’ye karşı saldırganlık İran’a olanla bağlantılı. Birkaç aydır İran’ı abluka altına alma girişimleri İran’ı parçalamayı hedefliyor. İsrail Devleti’nin İran’ı bombalama tehditleri süreci hızlandırıyor. Obama yönetimi İsrail Devleti’ni dizginlemeye çalışsa da, hem İran’ı hem Suriye’yi parçalamak istiyor. Politikaları milletleri ve devletleri parçalamaya yol açıyor. Bölgedeki tek bir yerin bile emperyalizmin kontrol ve talanından kurtulmaması için çabalıyorlar.
Suriye ve İran’a karşı saldırgan tutumların ardındaki gerçek bu. Bu saldırılar yeni şiddet eylemlerine, yeni savaşlara, emperyalist maceralara ve barbarlığa yol açacak. Ulusları parçalamayı amaçlayan bu saldırılar, ulusları yani Filistin topraklarına sahip olma hakları için altmış yıldır mücadele eden ve emperyalist kontrol altında “istikrar” içinde olması yasaklanan Filistin halkı için yeni saldırılar anlamına geliyor. Bu bağlamda, Gazze’de Hamas’ın (Mısırlı Müslüman Kardeşler’in Gazze birimi) Suriye rejimiyle mesafe alıp emperyalizmin taleplerine uyması ve Filistin sorununun çözümü için Dörtlü’nün (ABD, Çin, AB ve Rusya) önerdiği yol haritasını kabul etmesi çok kritik bir gelişme.
Tehdit altındaki tek bölge burası değil. Tüm gezegen benzer saldırıların sonuçlarının kıskacında. Cezayir İşçi Partisi ve Cezayir Genel İşçi Sendikaları (UGTA) 2010 Kasım’ında savaşa, askeri işgale ve ulusların parçalanmasına karsı konferans düzenledi. İsçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi (ILC) bu konferansı destekledi. 40 ülkeden emek ve demokrasi mücadelesi delegelerinin katılımında kabul edilen önergede şunlar yazıyordu.
Emperyalizmin Libya’daki amaçlarını, halkların varlıklarına el koyup tahakkümü altına almak için müdahale etmesini kınıyoruz.
Müdahaleyi kınıyoruz. Bu müdahalenin amacı hakları ve egemenlikleri için savaşan halkları tehdit etmek, onları “himayesi” altına almak ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkini ortadan kaldırmaktır.
ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi dahil olmak üzere ulusları aşiret, etnik ve dini hatlardan bölerek baskı ve talanı amaçlayan büyük güçlerin planlarını kınıyoruz.
Acil bir durumla karşı karşıyayız: Mağrip bölgesinde yaygın bir savaşın koşulları oluşmakta, Filistin halkının tarihsel vazgeçilemez haklarına, mültecilerin vatanlarına dönme hakkına karşı çıkılmakta, Gazze ve Batı Şeria’da Filistin halkına sürekli baskı yapılmakta ve saldırılmaktadır.
Suriye halkının demokrasi arzularını sonuna kadar destekliyoruz. Ancak emperyalist güçlerin ve onların taşeronlarının halkların demokrasi arzusunu bin türlü manevra ve komplolarla Suriye’ye askeri müdahalenin temeli haline getirmesini kınıyoruz.
Birleşmiş Milletler’in desteğini alsın ya da almasın hem Suriye ve İran’da, hem de dünyanın geri kalanında tüm yabancı askeri müdahalelere karşıyız.
Acil bir durumla karşı karşıyayız. Aynı emperyalist güç ve kurumlar Avrupa ve ABD’de toplumsal savaş başlattılar. Ulusların ve halkların geleceklerini avuçlarının içine alıp, kemer sıkma politikaları adı altında cani politikalara başladılar.
Bu deklarasyon, Suriye ve İran’a olası müdahale öncesinde tüm dünyadaki isçi hareketini uyarmakta.
Sosyalist Enternasyonal’in liderleri ise tam tersine, askeri müdahale için dua etmekteler. Komünist Partilerden türeyen partiler, bilhassa Avrupa’da (Latin Amerika’da Castroizm’den türeyen partiler ve Komünist Partiler Beşar Esad rejimini desteklemekteler) ya da Bir. Sek. üyeleri 1 rejim karşısında “Suriye halkını desteklediklerini” açıklıyor, ancak yarım ağızla emperyalizmin askeri müdahalede bulunmaması gerektiğini söylüyorlar. Fakat—yüksek sesle yabancı askeri müdahale çağrısı yapan—muhalif milislerin Katar aracılığıyla silahlandırılmasını savunuyorlar (emperyalizmin bazı kesimleri bu süreci zaten başlattı).
IV. Enternasyonal ulusların ve egemenliklerinin asıl düşmanının emperyalizm olduğunu ve halkların emperyalizme karşı mücadelesinden hiçbir şekilde taviz vermeyeceğini ilan eder.
IV. Enternasyonal Devrimi Savunuyor
IV. Enternasyonal savaşa karşı mücadeleyi, işçi hareketinin 19. yüzyıldaki büyük güçlerin açtığı savaşlara karşı çıkarkenkiyle aynı temelde savunuyor. IV. Enternasyonal Suriye ve İran’a karşı tüm müdahalelere—Libya’da olduğu gibi insaniyet bahanesiyle müdahale de dahil olmak üzere—karşıdır.
Suriye’ye açılacak savaş Suriye halkına daha çok ölüm ve acı getirecektir. Suriye halkını desteklemenin yolu, onu bölmeye çalışanlara karşı bir ulus olarak direnme hakkını savunmaktan geçer. Büyük emperyalist güçlerin hizmetkârlarının rejimleri ulus bağlamında mücadeleyle yıkılabilir.
Emperyalist “çözümler” karşısında Tunus işçileri ve gençleri tarihsel sendika konfederasyonu UGTT’yi harekete geçirerek, Ben Ali’nin saldırılarında birçok insan hayatını kaybetmiş ya da yaralanmış olsa da, ülkelerinin iç savaşa ve barbarlığa sürüklenmesini engellediler.
Libya, Afganistan ve Irak’tan farklı olarak Tunus’ta halkın hareketinin merkezinde isçiler vardı, UGTT grev ve sokak gösterileriyle harekete geçirildi. Bu sayede toplumun tüm katmanlarına ulaştılar. Yabancı güçlerin emirlerini dinleyen küçük bir azınlık karşısında halkın başkaldırısının önderi oldular. Bu devrim emperyalizmin ve destekçilerinin yoluna koyduğu engelleri (Kurucu Meclis’in yasama seçimlerine dönüştürülmesi, sağcı ve Sosyalist Enternasyonal üyesi İslamcı partinin dahil olduğu, isçilere ve UGTT’ye saldıran, emperyalizme sadık milli birlik hükümetinin oluşturulması gibi) aştı ve halen aşmakta.
Bu bağlamda Tunus’taki “Suriye’nin Dostları” zirvesinin öncesinde UGTT’yi savunma çağrısı yapan eylem (haftalarca saldırıya ve provokasyona maruz kaldı bu eylem) büyük önem taşıyor. Ben Ali’nin düşüşündeki eylemlere katılan kadar göstericinin yer aldığı bu büyük eylemdeki en yaygın slogan şuydu: “Ne Katar, Ne ABD”. İki gün sonra UGTT yönetim kurulu Suriye’ye askeri müdahaleyi lanetleyen bir önerge kabul etti.
Mesele uluslararası: işçi sınıfı örgütlerinin, bilhassa isçilerin temel örgütü olan sendikalarının varlığı (örgütleri yöneten aygıtların karakteri ne olursa olsun) toplumun uzlaşmaz çıkarlarla bölündüğünün kanıtı. Mağrip’te, Avrupa’da, ABD’de ve dünyanın her yerinde sendikaların dahil olduğu, patronların planlarına karşı çıkma mücadelesi işçi sınıfının sermaye karşısındaki mücadelesini koruma mücadelesi demek. Emek hareketinin aygıtlarına karşı mücadele etmek ise işçi sınıfının harekete geçmesi için ona önündeki engelleri kaldırmasında yardımcı olmak anlamına geliyor.
İşçilerin kendi talepleri temelinde harekete geçmesi emperyalizme ve onun taleplerine karşı çıkmak, ulusun egemenliğini yani halkların özgürlük ve bağımsızlığını savunmak ve emperyalist güçlerle tüm bağlantısının kesilmesini içerir.
Barışın, demokrasinin, özgürlüğün ve ulusal bağımsızlığın tek yolu kitleleri kendi talepleri etrafında harekete geçirmekten geçer. Bu taleplerin ekonomik, sosyal ve emek ile ilgili içerikleri demokratik taleplerden ve emperyalizmin aktarma kayışı işlevi gören rejimlere karşı durmaktan ayrı tutulamaz.
IV. Enternasyonal’in amacı emperyalizmi “reform” etmek ya da “insancıllaştırmak” değil onu yıkmaktır. IV. Enternasyonal Suriye ve İran’a savaşa karşı çıkıp, Tunus’ta, Mısır’da, hatta tüm bölgede, Avrupa’da ve dünyanın geri kalanındaki halkların toplumsal ve ulusal kurtuluş mücadelelerini koşulsuz desteklerken amaçladığı emperyalizmi yıkmaktır.
“Kahrolsun savaş, kahrolsun sömürü” geleceği ve insanlığı korumanın sloganıdır.
(Yazının yer aldığı Sosyalizm dergisini okumak için tıklayın.)
- Kendisine IV. Enternasyonal diyen Bir. Sek.’in Uluslararası Komitesi Suriye’ye dair bir açıklamasında şöyle yazıyor: “Suriye askeri güçlerinin sol kanadı bu başkaldırıya dahil oldu. Bu yüzden halkın öz örgütlenmesi gelişebilir.” Emperyalizmin ve Katar’ın para ve silah desteği sunduğu sol kanat!.. Halkın öz-örgütlenmesi şiddet ve iç savaşın kıskacındayken… Bu radikal dilin ardında solun emperyalizme sunduğu desteği görüyoruz.[↩]



