İşçi Kardeşliği Partisi Kuruldu… Peki Şimdi Neredeyiz?

 

— Şadi OZANSÜ

Yaklaşık iki yıllık bir çalışmadan sonra İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) kuruldu. Kuşkusuz bu kuruluşun teorik ve politik ön hazırlıkları çok daha eski yıllara dayanıyor: PGB Sosyalizm gazetesinin 1990 yılının başında gerçekleşen Zonguldak Büyük Madenci Eylemi sırasında ortaya attığı, Genel Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Şemsi Denizer’in başkanlığında bir kitlesel işçi partisinin kurulması çağrısı ve 1993 yılında Birleşik İşçi Emekçi Partisi Girişimi’nin (BİEP) oldukça uzun yıllar gündemde kalan ancak daha sonra akim kalan çabaları.

Aslında bu iki çabayı geçmişle bağlantı kurmak açısından anmak gerekse de, eşit “değerler” olarak nitelemek çok anlamlı olmasa gerek. Çünkü bunlardan birincisi, PGBS’ninki sadece bir çağrı olarak kalmışken, diğeri yani BİEP Girişimi oldukça uzun soluklu olarak varlığını sürdürmüş olup, artık niteliğini değiştirmiş olsa da, bugün bile en azından adını sürdüren bir girişim olarak durmaktadır. Bununla birlikte, PGBS çağrısının önemi, 1989 Bahar eylemlerinin ertesinde, yükselen bir işçi kitle hareketinin son demlerini yaşamakta olduğu bir dönemde patlak veren büyük Zonguldak madenci eylemine denk düşmesi – ki bu eylem, onu yaşayan işçilerin de çok iyi fark ettikleri gibi 1. Körfez Savaşı’nın patlak vermesi halinde son bulacaktı – ve bu eylemden Türkiye işçi sınıfı adına olabilecek en politik öneriyi yapmış olmasında yatıyordu. O günün koşullarında, bu öneri, ne genel olarak Türkiye sosyalist hareketi ve hatta ne de bizzat PGBS grubunca kavranamadı. Bunun altında ise, somut durumları somut olarak tahlil edebilme yeteneğine ne yazık ki sahip olmayan bir “leninist” örgütlenme anlayışı yatıyordu. Gerçekten de 1990 yılının başında Özal’ın partisini ve genel olarak Türkiye burjuvazisini tir tir titreten ve herkesin yakından tanıdığı Hürriyet gazetesini, yürüyen 100 bin madenciye bakarak, “Adım Adım Ankara’ya Yaklaşıyorlar!” diye korkutan eylem sürüyordu. Eylemin başında Şemsi Denizer’in olması Türkiye sosyalist hareketini, eyleme olmasa bile liderliğine burun kıvırmaya itiyordu. Devrimci Marksistler bile bu burun kıvırmaya yatkın durdular. Kendi aramızda yürüttüğümüz tartışmalarda, bu arkadaşlarımız, “Nasıl olur da Denizer gibi birinden bir işçi partisine önder olmasını isteriz?” dediler. Biz ise kendilerine, “Lula’dan nasıl istedikse, ondan da öyle isteriz” dedik. “Lula ile Denizer’i nasıl bir tutarsınız?” dediklerinde ise, pek bir farkları olmadığını söyledik. Ayrıca önemli olanın hareketin kendisi olduğunu, olayların gelişiminin önceden kestirilemeyeceğini ifade ettik. Kaldı ki Lula daha o zamandan 1979 yıllarının Lula’sı olmaktan çoktan çıkmıştı. Nitekim, o günlerde Şemsi Denizer açıkça ABD emperyalizminin başını çektiği Körfez Savaşı’na karşı çıkarken bile, bugün Bush’un emrine girmiş olan Lula’dan çok daha ileri bir duruş sergiliyordu.

Öte yandan o günkü Türkiye politik ortamına göz attığınızda, Türkiye işçi sınıfının bütün bileşenlerinin gözlerini Zonguldak’a dikmiş oradan bir çıkış beklediklerini görürdünüz. PGB Sosyalizm gazetesinin o gün önerdiği biçimiyle eğer Denizer sadece Zonguldaklı işçilerden oluşan bir parti kurmuş olsaydı bile – ki bu Zonguldaklı maden işçileri için kolaylıkla atabilecekleri bir adımdı – bu parti birkaç gün içinde Türkiye’de sayısı milyonları bulan bir işçi kitlesini kucaklayabilirdi. Geriye dönüp baktığımızda PGBS’nin o günkü eksikliği, bu çağrıyı sadece Denizer’e ve Zonguldak’a yapmakla yetinmesi, bir bekleyiş içinde olan Türkiye’nin diğer işçi havzalarına ulaşmayı denememesiydi. Oysa atılması gereken adım, bir taraftan Denizer’e bu kuruluşu yaptırtmayı başarmak, ama diğer taraftan da ülkenin diğer bütün işçi bölgelerinde böyle bir partiye katılım için üye kampanyaları örgütlemekti. Böyle bir kampanyanın çok değil birkaç bölgede başlatılması kuşkusuz Denizer’e de daha kolay adım atma ve içine düştüğü çıkışsızlıktan kurtulma imkanı sunabilirdi. Dolayısıyla önceden sonu belli olan Yürüyüş belki de bu şekilde sonuçlanmayabilir, işçiler yeni kurulmuş olan partinin coşkusuyla farklı eylem biçimlerine yönelebilirlerdi.

Öte yandan böyle bir kitlesel işçi partisi kuruluşu, sosyalistlerin kendi aralarında birlik oluşturmalarına yönelik girişimlerini de kuvvetlendirebilir, yıllarca dağın fare doğurması gibi ancak ÖDP ile sonuçlanabilecek bir çalışmanın çok daha ötesine geçme fırsatı yakalanabilirdi.

BİEP Girişimi’yle ilgili çıkarsamalarda bulunmak kuşkusuz bana düşmez, onu kendi girişimcilerinin değerlendirmesi daha uygun olur. Ama gene de, en azından İstanbul Şubeler Platformu’nu bir araya getiren bu girişimin gücünün bile, Zonguldak kadar olmasa da, kitlesel bir işçi partisi inşasına yol açabileceği görülmeliydi. BİEP Girişimcilerinin bir parti inşasına yönelik çekingenlikleri ve tabii biraz da “kendiliğindenciliğe” tanıdıkları aşırı prim, bu girişimin kendi kendini tüketmesine neden olmuş gibi gözüküyor.

İKP girişiminin ilk hali

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) Girişimi bundan iki yıl kadar önce “İşçilerin Kendi Partisi” şiarıyla hareket eden bir işçi çevresinin yayınladığı Uluslararası İşçi Kardeşliği bülteniyle faaliyetine başladı. Bu faaliyet başından itibaren kitlesel bir işçi partisinin kuruluşunu hedefliyordu. Bu amaç doğrultusunda, parti girişimcileri, politik çizgisine bakmaksızın bütün sendikal yapılarla – çünkü bunlar işçi sınıfının varlığını korumaya çalışan tek örgütleriydi – dürüst ve samimi bir temas içine girdiler. Türkiye’deki bütün işçi konfederasyonlarının alt ve üst düzey yöneticileriyle mümkün olabilecek en geniş ilişkiler içine girildi. Onlara anlatılmak istenen devletten ve sermayeden bağımsız bir işçi kitle partisine duyulan ihtiyaçtı. Uluslararası İşçi Kardeşliği bülteni bu amaca yönelik olarak yayınlandı. Yayın hayatı boyunca sıradan işçinin anlayabileceği bir dille emperyalizmin dünyadaki ve Türkiye’deki işçi örgütlerine nasıl azgın bir saldırı içinde olduğu anlatıldı. Sendikasızlaştırma operasyonunun çokuluslu şirketler aracılığıyla nasıl devreye sokulduğu, IMF’nin, Dünya Bankası’nın, Dünya Ticaret Örgütü’nün ve tabii Avrupa Birliği’nin bu planın birer dişlisi olduğu aktarıldı. Başta Amerikan emperyalizminin ve çokuluslu şirketlerin Afganistan’da, Irak’ta, Yugoslavya’da ulusları nasıl parçaladığı örnekleriyle vurgulandı. Dahası ulusların parçalanma sürecinin bizzat emperyalist ülkelerde bile nasıl gündeme geldiği ısrarla anlatıldı. Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin dağıtılmasının, bölgesel asgari ücret uygulaması girişimlerinin, toplu sözleşme ve grev hakkının fiilen uygulanamaz hale getirilmesinin, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırmanın, özelleştirme ve satışların, kamu hizmetlerinin ve tabii bu arada sağlık ve eğitimin özelleştirilmesinin nasıl bu parçalanmayı beraberinde getirdiği altı çizilerek ısrarla yazıldı. Türkiye’deki bütün işçi konfederasyonlarının bağlı olduğu ETUC’un (Avrupa Sendikaları Konfederasyonu) nasıl bir Avrupa Birliği kurumu olarak çalıştığı, bütün işçi sendikalarını birer sınıf örgütü olmaktan çıkarıp korporatist örgütlenmelere çevirmek istediği anlatıldı.

Bütün bunlara karşılık ivedilikle yapılması gerekenin işçi sınıfının bir siyasi özne olarak kendini ortaya koyması olduğu belirtildi. Sağcı ya da solcu patronların finanse etmeyecekleri, işçilerin kendi maddi ve manevi imkanlarıyla harekete geçecek bir işçi partisinin inşasının gerekliliği üzerinde ısrarla duruldu. Bütün bu anlatılanlara en sağcısından en solcusuna kadar hiçbir sendika yöneticisinden olumsuz bir cevap gelmedi. Tam tersine hepsi, yapılması gerekenin bu olduğunu, sendikaların kurtuluşlarının bile ancak bu çerçevede yürütülecek bir politik çalışmayla mümkün olabileceğini vurguladılar.

Ama kazın ayağı öyle değildi.

Kitlesel bir işçi partisine duyulan acil ihtiyaç herkes tarafından kabul edilmekle birlikte, böyle bir partiye gerçekten ihtiyacı olanların – bilinçli sosyalist sendikacıları bir kenara koyarsak – sendikaların üst düzey yöneticilerinden orta ve alt düzey yöneticilere ve sıradan işçilere doğru inildikçe arttığı görülüyordu. Üst düzey sendika yöneticileri, bir anlamda, grev ve toplu sözleşme yapamamaktan memnundular ve “koltuk”larını korumaya her şeyden daha fazla önem veriyorlardı. Dolayısıyla varolan durum daha da kötüleşmemekle birlikte olduğu gibi kalmalıydı! Zaman zaman devlete, zaman zaman patronlara yaslanarak durumlarını korumayı yeğliyorlardı. Bu durumu gerekçelendirirken de, işçilerin sınıf bilincinin düşük olduğunu, mücadeleye atılmayacaklarını ileri sürüyorlardı. Onların anlamak istemediği, bu geleneksel politikalarını sürdürdükleri takdirde, geçmişte olduğundan farklı olarak her şeylerini kaybedecekleriydi. Orta ve alt düzey sendika yöneticileri, artık kendi geleceklerini göremediklerinden, durumdan daha hoşnutsuzdular ve aktif politikayla daha fazla haşır neşir olmak istiyordular. Üst yöneticilerse neredeyse, “benden sonra tufan!” hesapları yapıyordular. Sıradan sendikalı işçiye gelince, onlar, artık terazinin hangi kefesinin ağır bastığına yönelik hesap yapabilme durumunda değildiler, çünkü her şeylerini kaybetmekteydiler. Dolayısıyla kitlesel bir siyasi işçi partisi ihtiyacı onlar için her zamankinden daha elzemdi. İşte İşçi Kardeşliği Partisi bu zemin üzerinde kuruldu. Kuşkusuz buradan şu sonuca varmak da mümkündü: O halde daha da aşağıya, yani örgütsüz kesimlere inildikçe parti ihtiyacı daha da artacaktır. Bu yargı ilk bakışta doğru gibi gözükmekle birlikte, gerçek durumu yansıtmıyordu. Birincisi, örgütlü işçi kesimlerini örgütlemeden örgütsüzleri örgütlemek fiilen mümkün olmadığından. İkincisi, örgütlülük deneyimini yaşamamış olanların kendi başlarına harekete geçseler bile çok daha kolay dağılacaklarından. Bu yüzden İşçi Kardeşliği Partisi ilk elde örgütlü işçi kesimlerine uzanmayı kendine hedef olarak seçti. Gerçekten de, İşçi Kardeşliği Partisi’nin kurucularının ezici çoğunluğunu örgütlü işçiler oluşturuyor.

İKP girişiminin mevcut hali

Hepinizin bildiği gibi, “İşçilerin Kendi Partisi” Girişimi, ilk partileşme çağrısını Emek Platformu’na yaptı, hâlâ da yapmaya devam edecek. Çünkü Emek Platformu bütün zaaflarına rağmen bir anlamda işçi sınıfının birleşik cephesini temsil ediyor. Kuşkusuz Emek Platformu’nun içinde işçi sınıfının muazzam bir çoğunluğunu oluşturan örgütsüzler ve işsizler yer almıyor. Ama şunu hiçbir zaman unutmamamız gerek: İşçi sınıfı örgütlü olduğu için sınıftır! Bugün çeşitli AB politikalarıyla ve ETUC aracılığıyla yok edilmek istenen bu sınıftır. Ancak varolan kazanımlarını korumaya çalışan bir sınıf daha ileri kazanımlar elde etme yolunda yürüyebilir. Varolan kazanımlarını tek tek kaybeden bir sınıfın geleceği olamaz! İşte bu yüzden Emek Platformu’na çok iş düşüyor. Ve İşçi Kardeşliği Partisi de Emek Platformu’nun siyasallaşması yolundaki çağrısını yapmayı sürdürecek.

“İşçilerin Kendi Partisi” girişimi bundan iki yıl önce ilk adımlarını atmaya başladığında bazı sosyalist çevreler işçi hareketinin yükseliş dönemini yaşamadığı bir konjonktürde kitlesel bir işçi partisi çağrısı yapmanın doğru olmadığını ileri sürdüler. Bu bir yönüyle doğruydu. Bunu PGBS’nin daha önceki sayılarında da ifade etmiş ve şöyle demiştik: Evet. Türkiye işçi hareketi bir yükseliş dönemi içinde değil. Ama kitleselleşme imkanı olabilecek bir işçi partisi inşası için bir kitlesel yükseliş zorunlu değildir. Önemli olan sınıf mücadelesidir. Türkiye ve dünya tarihinin en sert sınıf mücadeleleriyle karşı karşıyayız. Dünya burjuvazisi dünya işçi sınıfına ve onun bir parçası olan Türkiye işçi sınıfına karşı tarihin en büyük sınıf mücadelelerinden birini yükseltiyor – özellikle SSCB’nin çöküşünden bu yana – ve bu durum hem dünya hem Türkiye işçi sınıfına varolan sınıfsal mevzilerini koruma temelinde çok ciddi bir imkan sunuyor.

İşçi Kardeşliği Partisi bu zemin üzerinde kitleselleşmenin yollarını aramak zorundadır. Fransız, Alman, İngiliz, İtalyan, Amerikan, Latin Amerika, Kore, Rus, Ukrayna, Çin işçi sınıflarının mücadelesi Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin dolaysız destekçileridir. Dünyanın birçok ülkesinde geçmiş kazanımların korunması temeli üzerinde bir mücadele sürüyor, Türkiye bunun dışında değildir!

Sınıf mücadelesinde işçi sınıfı adına kitlesel bir yükselişin Türkiye’de şimdilik yaşanmıyor olması, ancak üst düzey sendika yöneticilerinin İşçi Kardeşliği Partisi’nin kuruluşuna itibar etmemiş olmalarını açıklar. Çünkü önümüzdeki dönemde bu parti güçlenmeye başladığında, kimsenin kuşkusu olmasın, onlar da hızla katılmaya başlayacaklardır! Bu, İKP’nin o noktada onlara kapılarını açmayacağı anlamına gelmemelidir. Bu partinin patronlardan ve devletten bağımsız programı doğrultusunda hareket etmeye kararlı her işçiye ve işçi yöneticisine ihtiyacı vardır, olacaktır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, İşçi Kardeşliği Partisi aslında bir birleşik işçi cephesi olmaya adaydır. Bağrında işçi sınıfının en reformistinden en radikaline bütün eğilimleri yer alabilecektir.

İKP bir “halk” partisi olmayacaktır!

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) kurucular heyetinin de gösterdiği gibi bir “halk” partisi örgütlenmesi değildir. Toplumun bütün sınıflarının içinde eriyebileceği bir örgütlenme anlayışını savunmamaktadır. Partinin tüzüğünde ifadesini bulduğu gibi, “ücretli çalışanlardan, emeklilerden ve işsizlerden” oluşacaktır. İKP’nin bu sınıfsal niteliği parti yönetim organları tarafından titizlikle korunacaktır. Başta patronlar ve onların yandaşlarının partiye sızması kesinlikle engellenecektir. Zaten partinin programından anlaşılacağı üzere bu sızma imkanı neredeyse en alt düzeye indirilmiş durumdadır. Parti programının en ayırt edici yönü “Sömürüsüz bir toplum için üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son” başlığını taşıyan bölümdür. Bilindiği gibi böyle bir ibare Türkiye’de kendini “emekten yana” olarak ifade eden hiçbir partinin programında bu açıklıkta yer almamaktadır.

Partinin temel örgütlenmesi işyeri birimleri üzerinde yükselecektir. Bir işyeri birimine ait olamayan üyeler en yakın işyeri biriminin üyesi olacaklardır. Bununla birlikte çeşitli bölge örgütlenmelerine gidilecektir. Gene işçi havzalarının örgütlenmesi de partinin ana örgütlenme alanlarından olacaktır.

İKP sadece işçi sınıfının sorunlarıyla ilgilenmekle yetinmeyecektir

Yukarıda da açıkça belirttiğimiz gibi İKP’nin temel faaliyeti işçi sınıfının ve yoksul halkın kazanımlarının savunulması temelinde yükselecek bir mücadeledir. Bununla birlikte İKP, memleketin ve dünyanın bütün meseleleriyle ilgili politikalar önerecek ve hem Türkiye’de bir işçi-yoksul köylü hükümetinin kuruluşu için hem de dünyada benzer hükümetlerin kuruluşu için kavga verecektir. Türkiye’de toplumun karşı karşıya kaldığı hiçbir sorun İKP’ye yabancı değildir. Sonuçta İKP bir işçi-yoksul köylü hükümetinin kurulması yolunda bütün bir milleti, burjuvazinin elinden alıp kendi politikalarına katmanın yollarını bulacaktır.