“Neoliberalizm” Üzerine

— Pierre CISE

Gerek basında gerek iktisadi ve siyasal literatürde “liberal” veya “neoliberal” kelimelerine sık sık rastlıyoruz, örneğin “liberal küreselleşme”, “neoliberal politikalar”, “ultraliberal”, “sosyal liberalizm” gibi öbeklerin içinde.

“Liberalizm” ya da “neoliberalizm” nedir? 1

İktisadi alanda liberal düşünce, 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarında, kapitalist üretim biçiminin baskın üretim biçimi haline gelmesiyle gelişti. Bu düşünce ekolünün başlıca temsilcileri ve savunucularının İngiliz olması tesadüf değildi, çünkü yeni üretim biçiminin en hızlı geliştiği yer İngiltere’ydi. Bu düşünceyi tanımlamak için “liberal” terimi kullanılıyordu, çünkü özgür girişimcilik (Latince liber, özgür) ve serbest piyasanın işleyişinin önündeki her türlü kısıtlamanın kaldırılması, bu düşüncenin olmazsa olmazıydı. Buna karşın, o dönemin baskın düşünce okulu olan merkantilizm 2, korumacılıktan ve devlet müdahalesinden yanaydı.

Üretimde yaşanan kapitalist dönüşüm, burjuvaziyi siyasal iktidar talep etmeye itti. Liberalizm, her şeyden önce yükselen kapitalizmi ve burjuva iktidarını temsil eden düşünce okuluydu. Marx’ın Kapital’in ikinci Almanca baskısına yazdığı sonsözde değindiği genel durum da budur 3:

Bir yandan modern sanayi çocukluk çağından kurtulmak üzereydi (…) Diğer yandan, hem hükümetler ve Kutsal İttifak etrafında toplanmış feodal beyler arasındaki uyuşmazlık, hem halk kitlelerine burjuvazinin önderlik ediyor olması, hem de sanayi sermayesi ve aristokrat toprak sahipleri arasındaki çatışma yüzünden – bu çatışma Fransa’da küçük ve büyük toprak malikleri arasındaki karşıtlıkta gizliydi – sermaye ve emek arasındaki sınıf mücadelesi arka plana itilmiş bulunuyordu.

İlk liberaller (özellikle Marx ve Engels tarafından) “klasikler” diye adlandırılmıştı. Bunların başlıcaları fizyokratlar, Adam Smith, David Ricardo ve bazı açılardan da Thomas R. Malthus’tu. 4 Bu grubun türdeş olduğunu söylemek güç, çünkü hepsi kendi teorisini kapitalizmin farklı evrelerinde geliştirmiştir (Fizyokratlar ticaret kapitalizmi döneminde, Smith manüfaktür kapitalizmi, Ricardo ve Malthus da sınai kapitalizm döneminde). Fakat hepsi de toplumun ve iktisadın kalbine piyasayı yerleştirmekteydi. Piyasanın diğer ticaret ve üretim örgütlenmesi biçimlerinden üstün olduğunu iddia ediyorlardı. Bu fikre göre, piyasadaki her bir aktör kendi çıkarı (hatta Smith “bencilce” çıkarı diyordu) doğrultusunda hareket eder, ancak, piyasa sayesinde, bilinçsizce de olsa, bir bütünün, yani toplumun genel çıkarının oluşmasını sağlar. Adam Smith’in meşhur formülüne göre “piyasanın görünmez eli”, piyasadaki aktörleri bilinçsiz bir şekilde yönetir. Bu şekilde malların arzı, talebi ve fiyatı arasında kendiliğinden denge sağlanır. Bu iddiadan yola çıkan liberal düşünürler, piyasanın işleyişine getirilecek herhangi bir kısıtlamaya şiddetle karşı çıktılar; özellikle de devlet yerini bilmeli, yani piyasanın işleyişine müdahale etmemeli, bilakis kendini bu işleyişi korumakla sınırlamalıdır, dediler.

Bunun üzerinde biraz duralım. Liberal teorilerin temel özelliği, devleti ve onun faaliyetlerini minimuma indirgemeleridir. Ancak liberalizmin bugünkü savunucuları olan “neoliberaller” ne derse desin, bugün örneğin ABD’de devletin ekonomideki ağırlığı ve dünya ekonomisinde uluslararası kurumların (IMF, Dünya Bankası, DTÖ, Avrupa Birliği) ağırlığı müthiş artmış durumda; devlet ve uluslararası kurumlar üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı sistemin idamesinde kilit bir rol oynuyor. Bu konuya ileride döneceğiz.

Klasik liberalleri haleflerinden ayıran başlıca özellik bilimsel yaklaşımlarıdır. Onlar kapitalist sistemin üstünlüğünü bilimsel olarak kanıtlamaya çalıştılar; tabii ki bunu kimi gerçekleri, örneğin toplumun sınıflara bölünmesini gizlemek kaydıyla yaptılar. Klasik liberaller, kapitalizmin dinamiğini ve özellikle onun yarattığı müthiş zenginliğin kaynağını anlamaya özel önem atfetmiştir diyebiliriz. Onlara göre bu zenginliğin kaynağı emek ve özellikle de belirli bir işbölümü dahilinde çalışan emektir. Zenginliğin emek tarafından üretildiğini keşfettiler. Piyasaya, yani ticarete odaklanıp değer yasasını buldular. Bu yasaya göre bir metanın değeri, onun üretimi için gerekli olan emek miktarına eşittir.

Marx Kapital’de bu tespitlerden yola çıkar. Ama bunun çok daha ilerisine gider. Çünkü klasikler ticaretin temelini oluşturan unsuru doğru tespit ederler, ama kapitalist üretim biçimiyle gelen zenginleşmenin gerçek doğasını gizlerler. Klasiklere göre patronun kârı, emek karşılığı elde edilen bir gelir değildir (ki bu, her değerin kaynağının emek olduğu fikriyle çelişir); ama yine de kâr, yatırılan sermaye karşılığında elde edilen haklı bir getiridir. Oysa Marx değer yasasını sonuna kadar götürür ve kârın kaynağı emeğin sömürülmesidir der.

Benzer şekilde, klasikler için ücret, işçi tarafından sarf edilen emeğin fiyatıdır (ki kârın da sermayenin fiyatı olduğunu söylerler); oysa Marx meta değişimine uygulanan yasayı meta-emek gücüne uygular, yani emeğin değeri (ya da parasal karşılığı olan ücret), onun üretimi ve yeniden üretimi için gerekli olan emeğin karşılığıdır. Marx, buradan, işçi tarafından üretilen emekle işçinin elde ettiği ücret arasında bir eşitlik olmadığını göstererek artı-değer kavramını çıkarır; bu yüzden de ücret hiçbir zaman işçinin ürettiği emeğin tam karşılığı olamaz.

Toplumun karşıt sosyal sınıflara bölünmesi ilk liberallerin teorilerinde eksik değildi. Fakat, onlar için bu bölünme doğal ve değiştirilemez bir düzendi. Marx bu konuda şöyle der 3:

Diğer bir ifadeyle, sınıf mücadelesi kendini siyasal düzlemde ifade edemediği sürece, burjuva siyasal iktisadı kendini her türlü manevra için rahat bir ortamda bulacaktır; bilimsel bir yöntemle kapitalist toplumu analiz etme imkanı elde edecek ve iktidarı ele geçirmesini meşrulaştıracak ve onu sağlamlaştıracaktır (…) Sonuçta Ricardo, bilinçli olarak, sınıfsal çıkarların, ücret ve kârın, kâr ve rantın karşıtlığını, safça, doğanın toplumsal bir yasası diye kabul ederek, çalışmalarının hareket noktası yapar. Ancak burada burjuva iktisat bilimi aşamayacağı sınırlara dayanmıştı.

Birinci dönem, sınıf mücadelesinin kaçınılmaz olarak keskinleşmesiyle çabucak sona erdi. Marx bunu şöyle açıklıyor: 5

1830 yılında önemli bir kriz baş gösterdi. Fransa ve İngiltere’de burjuvazi siyasal gücü eline geçirdi. O andan itibaren, sınıf mücadelesi, hem pratik hem de teorik anlamda, daha açık bir şekilde dile gelmeye ve tehdit edici biçimler almaya başladı. Burjuva ekonomisinin ölüm çanı çalıyordu. O zamandan beri, bu teorinin doğru olup olmaması değil, fakat sermaye için yararlı mı zararlı mı, gerekli mi gereksiz mi, siyasal bakımdan tehlikeli mi tehlikesiz mi olduğu söz konusu olmaya başladı. Tarafsız incelemelerin yerini ücretli çalışmalar, gerçek bilimsel araştırmaların yerini mazur gösterme eğilimleri almıştı.

Marx’ın bu sözleri çok önemli: Her tür burjuva teorisi, o zamandan beri, kapitalist sistemin bilimsel olmayan bir savunusundan ibarettir ve kapitalizmi betimlemenin ötesine gidemez. Bu teoriler, sistemin karşıtlıklarını gizlemeye yönelik birer kılıftır, zaten varolan pratiklerin teorileştirilmesidir. Artık burjuva teorileri sınıf mücadelesinin varlığını (onun doğal bir düzen olduğunu söyleyerek dahi olsa) kabul etmez; aksine sınıf mücadelesinin ve elbette sömürünün varlığını reddederler. Bu tam da Marx ve Engels’in (bilimsel iktisadın aksine) “kaba” ya da “vülger” iktisat diye adlandırdığı dönemin başlangıcıdır.

Marx ve Engels’in bu yorumu Kapital’in (1867) basılmasından birkaç yıl sonra doğrulanır. Zamanın liberal teorileri, bugünkü “neoliberallerin” ataları olan “neoklasik” okulun, yani Stanley Jevons, Carl Menger, Leon Walras, Vilfredo Pareto, Alfred Marshall ve Eugene Böhm-Bawerk’ın görüşleriyle birlikte önemli değişikliklere uğradı. Bu noktada tarihler oldukça önemli. Genellikle birbirine paralel olarak, hatta birbirinden bihaber çalışan bu teorisyenlerin ilk üçü, eserlerini 1871 ve 1873 yılları arasında üretti. O sıralar, tarihin ilk işçi hükümeti olan Paris Komünü’yle doruk noktasına varan, güçlü sınıf hareketleri ortaya çıkıyordu. İlk iki Enternasyonal’in de etkisiyle, işçi sınıfı bağımsız, güçlü sınıf örgütlerini, siyasal parti ve sendikalarını kurmaktaydı. Üstelik, 19. yüzyılın son kısmında, kapitalizmin emperyalist aşamasının özellikleri kendini göstermeye başlamıştı. Bu genel durum çerçevesinde, neoklasikler doğrudan kapitalizm savunucusu kesildi; Marksizm’e zımnen hatta alenen karşı çıktılar. Örneğin Böhm-Bawerk 1896’da Karl Marx ve Sisteminin Değerlendirmesi isimli bir kitap yayımladı. 6

Neoklasikler, piyasada arz ve talep dengesiyle fiyatlar, faiz oranları ve ücretler arasında kendiliğinden oluştuğu farz edilen dengeye merkezi bir önem atfederken, klasiklerden iki noktada ayrılıyordu: Birincisi, bir malın değeri, artık o malın içindeki emeğe değil, malın nadirliğine ve kullanışlılığına bağlıydı; ikincisi, (klasik teoride tanımlandığı kadarıyla) sınıfların yerini, kendi çıkarlarını iyi bilen akılcı bireyler almıştı. Böylelikle tamamen davranışçı ve öznel temelli ekonomik teorilerin önü açılmış oldu. Klasiklerin ve elbette Marksistlerin kullandığı yöntemlerin aksine, neoklasikler toplumun genel işleyişini idare eden (ve makroiktisat diye de tabir edilen) temel yasalarla pek ilgilenmiyorlardı.

Toplumun tüm işleyişini tek tek bireylerin eğilimlerinin toplamına indirgeyen neoklasikler, bireyin, mevcut imkanlarından hareketle en büyük faydayı yakalayabileceği davranışları ve karar stratejilerini nasıl seçtiğine odaklandılar. Tüm bunlar bir takım formüllerle ve matematiksel modellerle bezendi; bu yaklaşım, teorinin bilimsel yanını kanıtlamaya çabaladığı halde, bir çeşit, tarihi reddetme ve bu sayede tarihin dinamik sürecini reddetme yoluydu. 7

Piyasanın ekonomiyi doğal olarak düzenleyeceği ve devlet ve sendikalardan gelecek her türlü müdahalenin yanlış olduğu şeklindeki bu teoriyle, neoklasikler, özellikle ekonomik krizlerle ilgili bir dizi argüman üretti. En kötüsü de, krizlerin, hiçbir dış faktör tarafından engellenmeyecek bir serbest rekabet tarafından soğuruldukları müddetçe, yalnızca dönemsel olacağını söylediler.

Bir noktaya kadar, bu analiz kapitalizmin belirli bir döneminin gerçekliğini anlatır; yani kapitalizmin yükseliş döneminin. Kapitalist sistemin krizi, Marx’a göre her şeyden önce sermayenin aşırı üretim kriziydi; kapitalizm kendine pazarını dünya ölçeğinde sürekli olarak genişleterek bir çıkış buldu. Ancak zamanla, bu çıkış yolu da daraldı, yeni yüzyılla tamamen kaybolmaya başladı, sonuçta dönemsel krizlerin kalıcı hale geldiği, iktisadi ve siyasal bunalımların sistemi sarsmaya başladığı ve tek çıkış yolu, üretici güçlerin kitlesel imhası ve suni aktarma kayışları yaratılması olan bir dönemin önü açılmış oldu.

Son kertede üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı bir sistemin gerçek doğasını ve işleyişini maskelemek üzerine tasarlanmış tüm bu “teoriler”, kapitalist üretim modelinin hareket ve çelişkilerinin sonucu olan emperyalizm aşamasına geçilmesiyle birlikte çöktü.

Lenin Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması’nda bu dönemi şöyle tanımlıyor: “Emperyalizm, kapitalizmin tekellerin ve finans-kapitalin üstünlüğünün yerleştiği aşamasıdır; sermaye ihracının büyük önem kazandığı aşamasıdır; dünyanın uluslararası tröstler arasında bölüşümünün başladığı aşamasıdır; dünyanın her bölgesinin en büyük kapitalist güçlerce bölüşümünün tamamlandığı aşamasıdır.” Bu dönemi Lenin çok daha basit bir şekilde “kapitalizmin tekelci aşaması” olarak da tanımlar. Tekeller, krizleri dindirmek bir yana, yarattıkları eşitsizlerle (yeni yoğunlaşmalara yol açan yeni krizlerle) krizlerin derinleşmesine sebep olur. Bu dönemde, tekeller belirleyici rol oynar. “Tekel tam anlamıyla serbest rekabetin aksidir (…) Serbest rekabetten doğan tekeller, serbest rekabeti ortadan kaldırmazlar, zira onun üstünde ve onunla birlikte var olurlar ve bu sayede son derece kalıcı, yoğun karşıtlıkların ve çatışmaların doğmasına yol açarlar.”

Sermayenin sürekli güçlü tekeller elinde toplanması kadar liberal teorilerle çelişkili bir durum olabilir mi? Serbest ticaretin kurallarına göre işleyen, kısıtlamaların olmadığı bir piyasanın fersah fersah uzağındayız artık. Üstelik, Birinci Dünya Savaşı, devletin kendi iç çelişkileri yüzünden giderek zayıflayan ekonomik düzene müdahalesinin önünü açtı. Bu çelişkiler, emsalsiz sınıf çatışmaları yarattı, 1929’daki büyük çöküşte ve 1930’ların derin krizinde patlama noktasına gelerek, İkinci Dünya Savaşı’na neden oldu. Troçki’nin de ortaya koyduğu gibi, “Toplumsal krizin derinliği şuradan geliyor: Üretim araçlarının belli ellerde yoğunlaşmasından, yani tröstlerin kurduğu tekellerden dolayı, değer yasası ya da piyasa, iktisadi ilişkileri idare edemez hale geldi. Devlet müdahalesi kaçınılmaz bir gereklilik durumunu aldı.8 Devlet, tüm sistemin korunması için temel bir araç haline geldi; yalnız sistemin işleyişini sağlamak için değil, sınıfsal çatışmaların zapt edilmesi için de.

Bu çerçevede, liberal teorilerin yeni duruma adapte olmakta aciz kaldıkları ortaya çıktı. Aşamalı olarak bunların yerini, 1936 yılında Genel İstihdam, Para ve Faiz Teorisi ismiyle yayınlanan Keynes’in teorileri aldı. Keynes’in teorileri de aslında kapitalizmi meşrulaştırma işlevi görüyordu ve kapitalizmi betimlemekle yetiniyordu. Keynes’in çabası, aslında, zaten var olan pratikleri sonradan teorileştirmekten başka bir şey değildi; bu teoriler İkinci Dünya Savaşı sonrasında iyice yaygın hale geldi.

Michel Beaud’nun Kapitalizmin Tarihi kitabında belirttiği gibi: “Tüm fedakarlığı işçi sınıfının sırtına yükleyerek şiddetli sınıfsal çatışmalara yol açabilecek bir kapitalist çözümün yerine, Keynes başka bir kapitalist çözüm önerdi: Yeni bir plan aracılığıyla, işçilerin alım gücünü düşürmeksizin işsizliğin azaltılması. Bu sayede, Keynes, emek dünyasının kapitalist topluma entegre edilmesini hedefleyecek ve hatta bunu kısmen başaracak yeni politikaları meşrulaştıran bir ekonomik teori sundu.9 Böyle bir entegrasyon, aynı zamanda Keynesçiliğin birçok sosyal demokrat parti tarafından da kabul edilmesini de getiriyordu.

Gördüğümüz gibi, kavramsal düzeyde Keynesçilik liberal teorilerde bir kırılmayı temsil etmiyor: Piyasa ve onun serbest işleyişi halen çok önemli. Ancak piyasanın yeniden kurulmasını sağlamak için, Keynes devletten ve onun ekonomiye müdahale kapasitesinden başka çıkış yol göremiyordu. Fakat devletin etkinliğini “icat eden” Keynes değildi. O yalnızca zaten o zamanlar ABD’de Yeni Anlaşma (New Deal) “deneyiyle” büyük ölçüde olgunlaşmış bir eğilimin savunusunu kaleme aldı.

Bu eğilim, asıl İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hâkim hale geldi. İktisadi çöküş ve birçok Avrupa ülkesinde kitlelerin devrimci kalkışması karşısında ve burjuvazinin bu devrimci hareketi engellemede çaresiz kalması sonucu, ABD emperyalizmi, Avrupa burjuvazileri ve bürokratik aygıtlar (özellikle de Kremlin bürokrasisine tabi olanlar) kapitalist ekonomileri yeniden kalkındırmak için ittifak yaptı. Böylece devlet kolluk ve askeri güçlerin yanı sıra, piyasanın ve tüm sistemin de düzenlenmesi işini üstlendi.

Aynı zamanda, özellikle Batı Avrupa’da, İkinci Dünya Savaşı ertesinde işçi sınıfının mücadeleler sonunda elde ettiği kazanımlar, devletin bir parçası haline geldi ve devletin eylem alanını genişletti. Devlet hem ekonominin kurulmasının hem de sınıf mücadelesinin hasır altı edilmesinin temel bir aracı haline geldi. Lenin’in çözümlediği gibi, üretici güçlerin üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ulus devletlerin dar çerçevesinde boğulduğu bu bağlamda, devlet, serbest rekabetin başaramadığı bir görevi üstlenir, yani üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı sistemin koruyucusu haline gelir.

Serbest rekabet tekelleri yaratmıştır; rekabetin yerini giderek, ulusal bütçe ve kamu borcu gibi ekonomiyi canlandırıcı suni müdahaleler alır. ABD, savaştan etkilenmemiş bir ülke olarak, artan askeri harcamalarla çıkış yolu bulmaya çalışmakla beraber, önemli bir aşırı üretim krizine de girmiştir ve bu sayede diğer emperyalist ekonomilerin lokomotifi rolüne soyunmuştur.

Ancak bu politika giderek daha az gerçekleşme, yani kâra dönüşme olanağı bulan devasa bir sermaye büyümesi yaratır. Diğer bir ifadeyle, üretimde yeterli artı değerin yaratılamamasının yanında, daha da önemlisi, sermaye mevcut piyasaların kısıtlı karakterinden ötürü kendini kâra dönüştüremediği bir pozisyonda bulur. 1970’lerden başlayarak, bu kriz ortamı, finans kapitali ve onun kuklası hükümetleri, tüm sanayi sektörlerini küresel düzeyde köklü bir şekilde yeniden yapılandırmaya ve emek gücünün değerini bastırmaya itti. Emek gücünün değerinin bastırılması yalnız göreli anlamda değil (üretilen toplam değerdeki pay), mutlak anlamda da gerçekleşti: Bunun yolu, tüm işçi sınıfı kazanımlarının (emek gücünün değerinin “tarihsel” bileşeni) geriletilmesi ve yok edilmesinden geçiyordu

Bu süreç, hakim emperyalist gücün, yani ABD emperyalizminin öncülüğünde, 1971 yılında Nixon’ın dolar-altın paritesini iptal etmesiyle birlikte, adım adım hayata geçirildi. Bu durum, yeniden neoklasik teorilerin (ve sayısız kolunun) çıkışa geçmesine yol açtı. Mantıklı olduklarından değil de, 1971’deki dönüşümün ertesinde ve Keynesçi politikalar sonrası izlenen ekonomik politikaları savunma ve meşrulaştırma açısından daha elverişli oldukları için, tekrar moda oldular ve yürürlüğe sokuldular. Özellikle de, emek gücünün değerinin bastırılmasını, onun ulus devlet çerçevesinde elde ettiği tarihsel kazanımların geriletilmesini gündeme getiriyorlardı.

Devlet müdahalesinin saldırıya uğradığı başlıca alanlar kamu hizmetleri, parasız sağlık, eğitim, kurallı istihdam (özellikle iş kanunları) gibi kazanımların yanı sıra temel amacı piyasanın düzenli işlemesini garantiye almakla sınırlanmış bir devlet modeline ket vuran sınıf mücadeleleriyle kazanılmış haklardı. Ancak bu, devletin rolünün bittiği anlamına gelmiyordu. Öyle ki, ABD’de, katı “neoliberal” Reagan yönetiminde bile, devletin eşi benzeri görülmemiş bir rol üstlendiğine tanık oluruz. Kamu borcu büyük oranda finans piyasalarını beslemek için kullanıldı. Askeri harcamalar her zaman olduğu gibi büyük bir ağırlığa sahip oldu. Dahası, devlet çokuluslu şirketlerin kendilerini toparlayabilmeleri için, gümrük tarifelerini yükseltmekten kaçınmadı. Aynı zamanda, ABD emperyalizmi, gerek direk olarak, gerekse de uluslararası finans kurumları (Dünya Bankası, IMF, DTÖ) aracılığıyla, diğer emperyalist devletlerden daha fazla piyasa esnekliği, daha az dış kontrol talep etmek suretiyle, bugün ulusların yok oluşunu doğuran, büyük bir saldırı başlattı.

Otuz yıldır emek gücünün değerine karşı yürütülen saldırının başlatıcısı, Hayek ve Friedman’dan önce de var olan neoliberal teoriler değildir. Bu teoriler sadece saldırıya bir ideolojik kılıf sundu. Bu politikaların çıkış noktası, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan sistemin taşıdığı yaşamsal çelişkilerde ve bunun insanlığı götürdüğü çöküşte aranmalı. Burada altını çizmek gerek ki, “liberal”, “neoliberal”, “liberal küreselleşme” laflarından başka laf etmeyenlerin bir tek ortak noktası var: Hiçbir zaman sistemin ölümcül çelişkilerini açıklamıyorlar ve emperyalist döneminde bulunan kapitalizmin tüm temel eğilimlerini, sadece hatalı ve kusurlu “teorik modellerin” sonucuymuş gibi göstererek maskelemeye çalışıyorlar. Onlara sorarsanız bu nesnel bir tutum. Bu argümanların çeşitli veçhelerini görmek için, aralarında bazı Pablocuların da bulunduğu “alternatif küreselleşmecilerin” yayınlarına bakacağız.

“Neoliberal küreselleşmeyi” “neoliberal politikalar” mı yarattı?

Marksistler için, fikirler (iktisadi ve siyasal fikirler de dahil) tarihsel süreçlerin kaynağı değildir, aksine insan gruplarının karşı karşıya kaldığı maddi sorunların yansımasıdır. Ancak Marksistler için bu, fikirlerin tarihsel süreçlerde rol oynamadığı anlamına gelmez. Fikirlerin, bir insan grubunu homojenleştirmede, süreç içinde oynadığı rolün farkına varmasını sağlamada önemli bir araç olabildiği defalarca görülmüştür. Fikirler bilinçsiz biçimde ilerleyen kimi süreçlerin hızlandırılmasını da sağlar. Ancak bu, maddi sürecin bir yansımasıdır, fikirler o ana dek bilinçsiz olarak ilerleyen bir sürecin anlaşılmasını ve tanımlanmasını sağlamış olur.

Bu materyalist anlayış, bize tüm hastalıklarımızın kaynağının “neoliberal politikalar” olduğunu söyleyenlerin görüşlerine tamamen karşıt. Örneğin, Fransız dergisi Manière de Voir’ın 72. sayısı tamamen “yeni kapitalizm” üzerine. Giriş yazısında, derginin yazı işleri müdürü Ignacio Ramonet konuyu sığ bir şekilde ele alıyor: 10

Her şey 15 Ağustos 1971’de başladı. O gün, Amerikan Başkanı Richard Nixon, doların altına konvertibilitesinin askıya alındığını duyurdu. 1944’te Bretton Woods’da yürürlüğe konmuş bütün sistem çöküyordu. 11 O gün “yeni kapitalizm” diye tabir etmemiz gereken bir dönem başladı, çünkü bu Washington’a parasal manevra özgürlüğü getirdi, finansal kuralsızlaştırmada daha radikal uygulamaların önünü açtı, ve liberal küreselleşmenin hızla yayılmasına olanak sağladı.

Yani buna göre her şey, Nixon’ın 15 Ağustos 1971’de verdiği kararla oldu. Oldukça önem atfedilen bu kararı azımsamak istediğimiz düşünülmemeli. Konuyla ilgili olarak, IV. Enternasyonal’in bugünkü Fransa seksiyonunun öncülü olan OCI’nin (Enternasyonalist Komünist Örgüt) Politik Büro’sunun 20 Ağustos 1971’de yaptığı açıklamanın okunması gerek. 12 Ignacio Ramonet’nin söylemediği ve OCI açıklamasının söylediği şey, konunun en önemli kısmıdır: Kararını açıklarken aslında başkan Nixon, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan bu sistemin tamamen iflas ettiğini açıklıyordu. Ramonet’nin söylemeyip de OCI açıklamasının söylediği, Nixon’ın 1971 kararlarının, emperyalizm çağında kapitalizmin doğasına, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan sistemin çöküşüne bağlı olduğuydu.

Dergideki izleyen makaleler de aynı hataları sürdürüyor. Örneğin Modelin Kuluçka Dönemi başlıklı bölüm şöyle başlıyor: “Küreselleşme yalnızca yeni tekniklerin ve yeni piyasaların zaman içinde ortaya çıkması değildir. O, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan göreve gelmeden uzun zaman önce, bazı etkilerine 1970’lerde tanık olduğumuz uzun ve sabırlı bir entelektüel çabanın sonucudur.” Daha sonra makale bu sözlerle devam ediyor: “1973’ten bugüne, güçlü halk hareketlerinden dolayı kendilerini tehlikede hisseden sanayicilerin yarattığı karşı saldırı, adeta gayriresmi bir direktif tarafından yönetildi.”

Emperyalizmin kurumların devamını sağlamak uğruna “neoliberal politikalara muhalefet”

Argümanın bu yönünün belirli bir işlevi var: Eğer neoliberalizm, kapitalist üretim ilişkilerinden kopuk, haince bir politikaysa, sadece neoliberalizmle mücadele etmek ve onu başka bir politikayla değiştirmek yeterlidir. Bu, sistemi değiştirmeden de yapılabilir. Ayrıca ATTAC’ın 2002 yılında IMF ve Dünya Bankası’nı Ne Yapacağız? broşürüne de bir göz atalım. Düşünce, arka kapaktaki yazıda bile kendini belli ediyor:

Liberal küreselleşme gökten zembille inmedi. Yarattığı tüm yıkımlar, siyasal kararların birer sonucu (…) İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Bretton Woods sisteminin temel amaçlarından sapan IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kurumları, İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi’nin insanlığa tanıdığı iktisadi, sosyal, ekolojik ve kültürel haklara saygı duymak zorundadır. ATTAC’ın önerilerinin amacı bunu sağlamaktır.

Yani küreselleşme ve onun getirdiği yıkımlar, çürümeye yüz tutmuş, emperyalist aşamasındaki kapitalist sistemin temel çelişkilerinin sonucu değil, yalnızca yönetimleri “yoldan sapmış” uluslararası kurumların ayıplanası politikalarının sonucu ve bu kurumlar tekrar daha uygun politikalarla yoluna koyulmalı. Sanki bu meşhur kurumlar aynı kapitalizm tarafından insanlığın tüm kazanımlarına karşı finans kapitalin politikalarını hayata geçirmek adına kurulmadı! Sanki geçtiğimiz yirmi yılda, Avrupa’da, finans kapitalin hizmetindeki Avrupa Birliği ve Avrupa Merkez Bankası’nın, Avrupa Komisyonu’nun “sosyalist” ve “liberal” üyeleri elinden çıkan yıkım politikalarıyla yüzleşmekten hiç ders almadık!

Broşür şu görüşü belirtiyor: “Küreselleşmenin kendisinin eleştirilmesi gerekmediği konusunda hemfikiriz (…). Kabul edilemez olan, geçtiğimiz on yıllar boyunca küreselleşmenin yürütücülüğünü yapan neoliberal ideolojinin, piyasalara ve kâr mantığına aşırı, gereğinden fazla önem verilmesine yol açmasıdır.13

Şimdi ATTAC’a dönüp de Lenin’e göz atmasını söylemek “aşırı, gereğinden fazla” mı olur acaba? Lenin, gerçekten de uzun yıllar önce finansın hakim rolünün altını çizmişti:

kapitalizmin gelişmesi öyle bir boyuta ulaştı ki, meta üretimi halen hükmetse de ve halen iktisadi aktivitenin temeli gibi görülse de, gerçekte finansal manipülasyon “dahileri” tarafından üretim sektörünün altı oyuluyor ve kârın büyük bir kısmı bu kesime aktarılıyor. Gelişmesine küçük tefeci sermayeyle başlayan kapitalizm, yoluna dev tefeci sermayeyle devam etmekte (…) İktisadi hayatın tüm koşulları kapitalizmin dönüşümüyle köklü değişikliklere uğramıştır. Nüfus durağanken ve hatta sanayi, ticaret ve nakliye yerinde sayarken bile, “ülke” tefecilikle zengin olabiliyor.

ATTAC bunların hepsini görmezden gelmek istiyor, çünkü ona kalırsa üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı sistem yerinde kalmalı. ATTAC’a göre, küreselleşme eleştirilmesi gereken “neoliberal” politikaların bir sonucu. Nasıl? Birincisi, “başka bir politika” yolunda uluslararası düzenleme getirecek bir yapı arayışında olmalarıyla açıklanabilir. Bu yapı herhalde Birleşmiş Milletler olacaktır; “reforme” edildikten sonra. Artık “meşruiyeti” olmayan IMF göz önünde bulundurulduğunda BM, “meşru bir evrensel kurum olarak diğer uluslararası kurumların bağlı olması gereken bir kurum olacaktır.” Bu meşruiyet de bu kurumun demokratikleştirilmesiyle sağlanacak, yani “ilgili toplumsal kesimlerin katılımıyla” ve “onların sağlayacağı sistematik bilgi ve öngörüyle” gerçekleşecek bir demokratikleşme. Bütün bu güzel resim, örneğin “borçluların ve borç verenlerin borç düzenlemesinde karşılıklı sorumluluğu” sayesinde mümkün olacaktır. Anlaşılan ATTAC ezilen ülkelerin halklarıyla, emperyalizmin emellerine kendini adamış hükümetleri arasında bir fark gözetmiyor; böylece ezilen ülkeler ve halkların, “karşılıklı sorumluluk” çerçevesinde, ATTAC’ın reforme edilmesini istediği kurumların dayattığı borçların yükümlülüğünü üsteleneceği bir durum ortaya çıkıyor! Tüm bunlar şu demek oluyor: Emperyalizm ve piyasa aşılamaz gerçekliklerdir; bunların varlığının, doğrudan veya dolaylı olarak kapitalist üretimin varlığıyla ya da onun kokuşmuş haliyle bir alakası yoktur; ve, küreselleşmenin yıkıcı sonuçları lanetlenecekse, bunun sorumlusu kapitalizmin yarattığı çürüme değil, yalnızca, küreselleşmeye daha “insancıl” bir görüntü verilmesi için biraz değiştirilmesi gereken neoliberal politikalardır.

Birleşik Sekreterya en ön safta

Bu konuyla ilgili, Birleşik Sekreterya ve onun örgütleri de boş durmuyor. Geçen sene mart ayında ATTAC’ın hazırladığı ve Wolfowitz’in Dünya Bankası (DB) başkan adaylığına karşı çıkan imza metnini dağıtma kararı alan Fransa’daki LCR’yi (Devrimci Komünist Birlik) hatırlayalım. İmza metni, seçilen yaklaşımı gözler önüne sermesi açısından tamamen aktarılmayı hak eden kısa bir giriş paragrafıyla açılıyor:

Şüphesiz sizler de, Pentagon’un iki numaralı adamı, Irak işgalinin savunucusu Paul Wolfowitz’in Dünya Bankası Başkanlığı için Beyaz Saray’ın aday gösterdiği kişi olduğunu biliyorsunuz. Avrupalıların, gözlerimizin önünde gerçekleşen bu provokasyona karşı gelme şansı hâlâ var aslında; Bush şahsen birçok başkentle görüşüyor, fakat görünen o ki Avrupa ülkeleri siyasal sermayelerini bu konuda harcamayacak. Bu yüzden, Fransa’nın Avrupa Birliği’nin bu konuda bütünsel hareket etmesini sağlaması için tüm olanaklarımızı kullanmamız gerekiyor. Etkimiz olabilmesi için acele etmemiz lazım. Bunun bir yolu da aşağıdaki metni imzalamak.

Bu imza metninin resmi amacı (LCR’nin de savunduğu gibi) bu suretle “Fransa’nın Avrupa Birliği’nin bu konuda bütünsel hareket etmesini sağlaması.” Metin devam ediyor: “Wolfowitz’in seçilmesiyle birlikte, DB yardımlarının Amerikan yönetiminin tasarruflarına göre gerçekleşeceğini düşünüyoruz ve bu yüzden de Dünya Bankası’nın Amerika Birleşik Devletleri’nin tehlikeli dış politikasının bir aracı olarak görüleceğinden korkuyoruz.” Sanki Dünya Bankası, kurulduğu Bretton Woods anlaşmasından bugüne her bir olayda, her durumda, emperyalizmin uluslararası bir kurumu, halkları yapısal dönüşüm programları ve borçlarla bağımlı kılan küresel kapitalizmin bir aracı olmamış gibi. Dünya Bankası’nın her zaman öncelikle Amerika’da ve küresel düzeyde hakim kapitalist sınıfın hizmetinde olduğunu belirtmemek küstahlıktır.

Devam edelim: “Bir hükümetin Dünya Bankası Başkanlığına tek bir ismi aday gösterdiği, açık ve demokratik olmayan bir adaylık sürecini reddediyoruz.” Burada “alternatif küreselleşme” yaklaşımının özüne geliyoruz: Küreselleşmeye insani bir şekil verilmeli, küreselleşme daha kabul edilebilir kılınmalı, ona daha “açık” ve “demokratik” bir işleyiş kazandırılmalı. Sanki Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) büsbütün gerici doğaları, daha iyi işlediklerinde “kabul edilebilir” hale gelecek. Yaptıkları şey sınıf hareketini ve onun bağımsız örgütlerini, “küresel yönetişim” çerçevesinde sulandırmak.

LCR’nin dağıttığı imza metni şöyle bitiyor: “Dünya Bankası idaresinin seçimi, yoksulluğu ortadan kaldırmak için gelecekte yapılacak girişimler açısından hayati önemde bir meseledir.” LCR’nin bizden imzalamamızı istediği şeyi tartmamız lazım. LCR, “iyi insanlar” tarafından yönetilen bir Dünya Bankası’nın “yoksulluğu ortadan kaldırmayı” becerebileceğini söylüyor. “İnsani bir küreselleşme” sloganından sonra, yeni sloganları “İnsani bir Dünya Bankası!

LCR üyesi Michel Husson, örgütün başlıca iktisatçısı ve aynı zamanda LCR’nin iktisadi çalışmalar yürüten grubunun da başı. Fransız dergisi Politis’te yayımlanan “Krizle yüzleşmek” isimli makalesinde Husson, bize “alternatif Avrupa stratejisinin” nüvelerini aktarıyor: 14

Avronun idaresinin bir diğer yolu da iç pazarı yeniden kurmak ve Avrupa Birliği düzeyinde uyumu sağlamaktır (…). Burada kritik nokta eşgüdümlü yeniden inşayı ve sosyal uyumu sağlamak için Avrupa bütçesini artırmaktır. Avro için ise, öncelikle Avro Bölgesi ülkeleri ve Birlik üyesi olmayan 13 ülkenin para birimleri arasında, gözden geçirilebilir sabit bir kur belirlenmesini ve dolar karşısında kur politikasıyla ortak para birimi oluşturulmasını sağlayacak Avrupa para sistemi acilen kurulmalıdır.

“Başka bir avro mümkün”, sonunda gelinen yer bu! Bir çeşit “alternatif avro!” Avro, Maastricht Sözleşmesi’nden, uyum kriterlerinden, İstikrar Paktı’ndan ayrı ele alınabilir mi? Elbette hayır, ancak Husson üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan sistemin bütünsel sorumluluğunu örtmek amacıyla böyle söylüyor. Karşı çıktığı “neoliberal” politikalara, işçi sınıfının mücadelesini gerçek amacından saptırmak için daha “insancıl”, daha “dayanışmacı” başka bir politikayla karşı çıkıyor.

“Liberalizm”, kapitalist gelişmenin yeni bir aşaması mı?

Critique Communiste (Komünist Eleştiri) dergisi kendini “LCR’nin teorik dergisi” olarak takdim ediyor. 175. sayısında (Bahar 2005), örgütün “dünya baştan sona değişmeli” başlıklı manifestonun tartışıldığı birkaç makaleye rastlıyoruz.

Küreselleşme, emperyalist liberalizm, kapitalizmin gelişmesinde yeni bir aşamadır. Tüm gezegeni ele geçirip, var olan tüm çelişkileri derinleştirmektedir.”Görülüyor ki, kapitalizmin yepyeni bir aşamasındayız. Lenin yanılmış olmalı, değil mi? Geçiş Programı’nın çıkış noktası da hatalı demek ki… Makale sürüyor: “Marx’ın yazıları bu çelişkileri gösteren eşsiz betimlemeler arz eder. Lenin’inkiler de öyle. Lenin’in emperyalizm analizi, bugünün kapitalist ilişkilerini açıklayamaz, ancak sermaye birikimi mantığının sürekli yaşadığı dönüşümlerin anlaşılması için bir başlangıç noktası teşkil eder. (…) Bütün bu sosyal ve siyasal evrimlerin son tahlilde dayandığı temel, küresel bazda giderek artan maddi ve kültürel bir değişimi mümkün kılan teknolojik ilerlemedir. Bu ilerleme kendini, daha önce hiç olmadığı kadar güçlü olan, “küreselleşmiş” bir sınıf olan işçi sınıfının ilerleyişinde göstermektedir. Yani, Lenin’in analizi kapitalist üretim düzeninin bugünkü gerçeklerini barındırmıyor mu?

LCR’nin bunu yazmaya hakkı var, ancak bunu kanıtlamak zorunda. Hele hele de, emperyalizmin külliyen gerici karakteri, üretici güçleri sürekli olarak yok etme eğilimi, Irak’tan tutun Lousiana’ya, Afrika’dan Asya’ya, yapısal dönüşüm programlarından Avrupa Birliği direktiflerine kadar her alanda kanıtlanmışken.

Bize teknolojik ilerlemenin, artık “küreselleşmiş” bir sınıf olan işçi sınıfının ilerlemesinin önünü açtığını söylüyorlar. Nerede bu ilerleme? Kitlesel işsizlik, işçilerin vasıflarının yok edilmesi, esnek çalışma, etnik ve diğer savaşlar, ücretlerin bastırılması, açlık, bilimsel araştırmanın yıkıcı amaçlar için kullanılması. Bunlar mı ilerleme? Dördüncü Enternasyonal’in bayrağına sarınıp da küreselleşmeye “insani bir çehre” vermek isteyen BirSek bu gerçeklerden hiç konuşmuyor.

“Liberalizm” veya “liberal küreselleşme”, hatta “liberal emperyalizm” gibi lafların sistemli olarak “üretim araçlarının özel mülkiyeti sistemi” ya da “çürümüş emperyalizm çağındaki kapitalizm” gibi Marksist terimlerin yerine ikame edilmesi, artık Dördüncü Enternasyonal’in programını temel alarak analiz edilecek bir dönemde olmadığımızı göstermeyi amaçlıyor. Aynı şekilde, artık üretim araçlarının özel mülkiyetini kaldırmak için yapılacak bir proleter devriminin de zamanının geçtiğini ima ediyorlar.

Son tahlilde, yalnızca ve yalnızca “liberal kapitalizm”den, felaket getiren “neoliberal politikaların” hayata geçirilmesinden bahsetmek, tek bir şeye hizmet ediyor: İşçi sınıfını kendi mücadelesinden saptırıp, her tür bağımsız politikadan mahrum bırakmak, böylelikle de işçi sınıfının bağımsız örgütlerini dağıtıp, onları “katılımcı demokrasiye”, Sosyal Forumlara ve yeni “küresel yönetişime” mahkum etmek isteyen korporatist politikaları beslemek.

  1. Makalenin bu kısmı genel olarak konuyla ilgili engin literatüre dayanmakla birlikte, aynı zamanda Michael Dauberny’nin 1985 yılında La Vérité / Gerçek dergisinin 596. sayısında yayımlanan “Bugünkü Liberalizm” başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.[]
  2. Merkantilizm, 17. ve 18. yüzyılların hakim iktisadi doktrinidir. Temel olarak, devlet eliyle yürütülen uluslararası ticaret ve sömürgecilik aracılığıyla ülkenin altın/gümüş rezervlerini artırmaya ve yüksek gümrük vergisi politikasına dayanır -ç.n.[]
  3. Kapital, Birinci Kitap. İkinci Almanca baskıya sonsöz.[][]
  4. Fizyokratlar (sözcük Yunanca kökenlidir ve “doğanın idaresi’” anlamına gelir), 18. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve Marx’a ilham veren İktisadi Tablo’nun (1758) yazarı olan Fransız François Quesnay (1694-1774) liderliğindeki düşünce okulu. Adam Smith (1723-1790), başlıca eseri Ulusların Zenginliği (1776) olan İngiliz iktisatçı ve filozof. David Ricardo (1772-1823), saray maliyecisi, toprak sahibi, sanayici, başlıca çalışması Ekonomi Politik. Thomas Robert Malthus (1766-1834), papaz ve iktisatçı, Nüfus İlkesi Üzerine Deneme ve Ekonomi Politiğin Prensipleri’nin yazarı.[]
  5. A.g.e.[]
  6. William Stanley Jevons (1835-1882), İngiliz iktisatçı. Carl Menger (1840-1921), Avusturyalı iktisatçı ve siyasetçi. Leon Walras (1834-1910), Fransız iktisatçı ve daha sonra başına Frederico Pareto’nun (1848-1923) geçtiği Lausanne okulunun kurucusu. Alfred Marshall (1842-1924), İngiliz iktisatçı ve iktisatta matematiksel modellemenin öncüsü. Eugene Bohm-Bawerk (1851-1914), Avusturyalı iktisatçı, birkaç kez finans bakanı, Viyana okulunun kurucusu. Teorileri, 1914 yılında yazılan ve 1919 yılında yayımlanan Nikolay Buharin’in Yatırımın İktisadı kitabında Marksist açıdan eleştirildi.[]
  7. Teorinin takipçileri iktisat ve doğa bilimlerini bir araya getirmek adına “Nobel İktisat Ödülü” diye bir şey yaratacak kadar ileri gitti.[]
  8. “Bonapartizm, Faşizm ve Savaş”, Ağustos 1940, Eserler, 24. cilt.[]
  9. Michel Beaud, Histoire du capitalisme, Seuil.[]
  10. Manière de voir, yazı işleri müdürlüğünü ATTAC’ın ve aylık Fransız dergisi Le Monde Diplomatique’in kurucularından Ignacio Ramonet’nin yaptığı iki aylık bir yayın.[]
  11. Temmuz 1944’te ABD’de Bretton Woods’ta uluslararası bir konferansta, diğer tüm para birimlerini dolara endeksleyen ve doları da altına sabitleyen bir uluslararası para sistemi kuruldu. Aynı konferansta IMF ve Dünya Bankası da oluşturuldu.[]
  12. Bu deklarasyon Daniel Gluckstein’ın Lutte des classes et mondialisation (Sınıf mücadelesi ve küreselleşme) isimli kitabında ek olarak bulunabilir.[]
  13. ATTAC, Que faire du FMI et de la Banque Mondiale?, Editions Mille et Une Nuits, Kasım 2002.[]
  14. Politis, sayı 857, 23 Haziran 2005.[]