ABD’de İşçi Partisini İnşa Etme Mücadelesi

— Alan BENJAMIN

George W. Bush 20 Ocak tarihinde ikinci başkanlık dönemini devraldığında, önümüzdeki dört yıl boyunca yönetiminin temel hedeflerinin neler olacağını derhal ilan ediverdi. Bu hedeflerin neler olacağını tek bir cümlede özetlemek gerekirse: Dünyanın bütün uluslarını yok etme arzusu ve tabii aynı zamanda bu ulusal çerçeveler içine kendi hak ve kazanımlarını kazımış olan işçi sınıflarının da parçalanması.

Şu noktanın özellikle altını çizmekte yarar var ki, Bush yönetiminin temel hedeflerinden biri de bizzat ABD işçi sınıfıydı, yani bu ülkede demokrasinin temelini meydana getiren sınıf.

20 Mart, ABD’nin Irak’ı işgalinin ikinci yıldönümü oluyor. Bu savaş bugüne kadar 100 bin Iraklının ölümüne neden olduğu gibi, aynı zamanda 1.500’den fazla Amerikan askerinin de ölümüne ve 10 bin 500’ünün ağır şekilde yaralanmasına neden oldu.

Bush, Şubat ayının başında Amerikan Kongresine önümüzdeki yıl için Pentagon’un bütçesine 419 milyar dolar tahsis edilmesi projesini sundu. Üstelik bu bütçe Irak ve Afganistan’daki savaşa ayrılmış özel fonları içermediğinden, Bush yönetimi bunlar için de ayrıca 89,1 milyar dolarlık bir ek bütçe talebinde bulundu.

Bu ölçüsüz bütçe günümüzde Amerikan ulusunu yıkıyor. Bu bütçe, şu sıralar 7 trilyon doları aşan ve ülkenin gelecek kuşaklarının geleceğini tehdit eden bir ulusal borç patlamasının sorumlusu olmakla kalmayıp, aynı zamanda ve bunun da ötesinde, emekçilere ayrılmış önemli kaynakları yutan, vazgeçilemez kamu hizmetleriyle sosyal programları yıkan ve tabii Amerikan halkının büyük mücadelelerle elde etmiş olduğu ve dolayısıyla kendisine ait olan demokratik hakları ortadan kaldırmaktadır.

Bu bütçe, bütün bunların da ötesinde, ulusun temel üretici gücünün – yani bizzat işçi sınıfının – topyekûn yıkımı politikasını beraberinde getiriyor. Tabii aynı zamanda bu işçi sınıfının tek örgütlü gücünün, yani işçi sendikalarının da yıkımını.

Amerikan sendikal hareketinin bir işçi partisi inşa etmeye ihtiyacı var

Günümüzde Amerikan sendikal hareketinin karşı karşıya bulunduğu merkezi sorun Demokrat Parti ile bağlarını koparmak ve kendi mücadele aracını inşa etmektir. Bir başka ifadeyle, sendikalar üzerinde yükselen ve toplumun bütün ezilen kesimlerine kapılarını açan bir işçi partisini inşa etmek. Bu yapılmadığı takdirde, işçi hareketi daha fazla kan kaybetmeye, giderek tanınmaz hale gelmeye ve küresel kapitalizm tarafından bir emniyet supabı olarak kullanılmaya artarak devam edecektir.

Günümüzde grevcilerin işyerlerinden atılıp yerlerine yeni işçilerin alınmasına imkan veren durumun değiştirilmesi için yeni bir yasaya ihtiyaç var. Aynı şekilde, yetkili sendikanın tanınması için işçilerin çoğunluğunun beyanının yeterli olmasına imkan tanıyan bir düzenlemeye de ihtiyaç var. Aynı şekilde emekçilerin tek merkezli bir sağlık sigortası yasasına ihtiyaçları var. Öte yandan Taft-Hartley yasasının olduğu gibi, bütün “serbest ticaret” anlaşmalarının ortadan kaldırılması bir başka zorunluluk. Gene bütün kamu hizmetleriyle birlikte kamudaki emeklilik hakkının dişle tırnakla savunulması gerekiyor. İşte bütün bunların gerçekleşmesi için savaş makinesinin yıkılması ve ulusal ölçekteki önceliklerin yeniden gözden geçirilmesi gerekir.

İyi de bu yasaları kim çıkartacak? Herhalde Demokrat Parti değil. Onun bunları yapmaya birçok defa fırsatı oldu, ama hiçbir zaman yapmadı. Kuşkusuz her zaman şu veya bu yasayı Kongreye sunacak eski kuşaktan bir liberal [bu ABD’de solcu anlamına kullanılıyor. – ÇN.] her zaman bulunur. Ancak II. Dünya Savaşı’ndan bu yana gerek Kongre gerekse yargı organları Demokratların kontrolü altında oldukları zamanlarda bile hep sendika yanlısı değil sendika karşıtı oldular.^ABD Kongresi uzun zamandır gün yüzü görmeyen iyi niyetli sendikal yasaların çöp sepeti haline geldi.

Amerikan işçi hareketinin kendi sesine ihtiyacı var. Belediye Meclislerinde, Devlet Yargı organlarında, ABD Kongresinde ve tabii devlet başkanlığında kendi bağımsız temsilcilerine ihtiyacı var.

2 Kasım seçimlerinin hemen ertesinde Amerikan emekçilerinin karşı karşıya kaldığı en temel sorun Demokrat Partiden kopmak ve kendi partilerini inşa etmek meselesi oldu.

Seçimlerden hemen sonra İşçi Partisi (Labor Party) ulusal örgütleyicisi Mark Dudziç şu başlıklı bir makaleyi geniş bir tartışmaya açtı: Seçimler bitti. Şimdi ne yapacağız?

İşçi Partisi, 1996 yılında OCAW’ın eski yöneticisi Tony Mazzocchi tarafından kurulmuş olan bir siyasal oluşumdur. Bugünse maalesef adına rağmen, sadece bir işçi partisinin taraftarları grubu olmanın ötesine geçememiş bulunuyor.

Dudziç makalesinde, işçi hareketinin yüz yüze kaldığı temel sorunun işçi hareketi için yeni bir politika oluşturmak olduğunu yazıyor. Ve ekliyor: “İktidarda olan partilerin her ikisinin de patronlarla olan sıkı bağları nedeniyle hiçbir zaman girişmeyecekleri bir hat bu.”

Dudziç makalesinde özellikle şunun altını çiziyor: Bugün ülkemizde hala etkili bir işçi partisi yok, çünkü işçiler böyle bir partiyi inşa edip onu desteklemediler. Günümüzün acil görevi budur.

Bağımsız bir Siyah eylemi için öneriler

Amerika Birleşik Devletlerinde işçi sınıfının bağımsız bir siyasi partisinin inşası mücadelesinin – yani sendikalar temelinde yükselecek bir İşçi Partisi kuruluşu – esas bileşenlerinden biri de Siyah işçilerin bağımsız bir siyasi örgütlenme inşası mücadelesine girmeleridir. Gerçekten de, bu ülkede, genel olarak işçi sınıfına karşı sürdürülen saldırıdan en fazla nasibini alan ilk elde Siyah emekçiler olmuştur. Nitekim, bu emekçiler her geçen gün temel demokratik haklarını tek tek kaybettiklerini görüyorlar.

2004 Başkanlık seçimlerinin hemen arifesinde işçi hareketinin saflarında bir işçi partisinin zorunluluğu konusu üzerine ve aynı zamanda Siyah sendikacılar ve işçi sınıfı militanları arasında da bütün işçi sınıfını kucaklayacak bağımsız bir politik yapılanma içinde, böyle bir yapılanmanın önemli bir bileşeni olmak üzere Siyah emekçilerin bağımsız bir politik örgütlenmesinin inşasının zorunluluğu konusunda geniş bir tartışma başlatıldı.

17 Ekim’de Wasihngton DC’de gerçekleştirilen Irak Savaşı karşıtı işçi eyleminde Siyah Emekçilerin Birliği Hareketi (Black Workers Unity Movement, BWUM) ile Siyah Emekçiler Ligası tarafından yukarıda andığımız yönelişi yansıtan iki bildiri dağıtıldı.

BWUM tarafından kaleme alınan bildiride şöyle deniyordu:

İki belli başlı partinin, Amerikan emperyalizminin dünya düzeni ile patronların hakimiyetine dayanan mevcut seçim sistemini rahatsız edebilecek her türlü gelişmeyi engelleyebilmek için aralarında kurdukları ahlaksızca bir anlaşma var. Bir bütün olarak Amerikan işçi sınıfına ait demokrasiyi temellerinden sarsmak için, ilk olarak Afrikalı Amerikalıların demokratik haklarını yok etme mücadelesine girişmek.

ILWU’nun 10 Nolu Şubesinin Siyah emekçilerinin Irak Savaşına karşı yürüyüşe katılma çağrısı yapmaları doğrultusunda almış oldukları inisiyatif ve bu yönde işçi sınıfının birliğinin inşası hedefini gözeten yaklaşımları, demokrasi ve radikal bir değişiklik mücadelesinde Siyah işçi önderliğinin bağımsız işçi eylemine verdiği önemi göstermektedir.

Bu Siyah işçi hareketinin, işçi sınıfının bağımsız eylemine ve işçi sınıfı temelinde bir siyasi işçi kitle partisinin inşasına verdiği destek, Afrikalı Amerikalıların Demokrat Partiden politik olarak bağımsızlaşmalarının yolunu açacaktır. Tabii bu aynı zamanda Afrikalı Amerikalıların kendi kaderlerini tayin hakkı mücadelesinin de önemli bir adımı olacaktır.

Siyah işçi önderliğini daha geliştirmek ve köklüleştirmek için siyah emekçilerin ulusal bir örgütlenmeye ihtiyaçları vardır.

Öte yandan aynı yürüyüşte Siyah Emekçiler Birliği’nin dağıttığı broşürde de şöyle deniyordu:

İşçi sınıfı üzerinde yükselen bağımsız bir parti kurmak için Siyahi kitlelerin Demokrat Partiden kopuşu, işçi iktidarı ve kendi kaderini tayin yolunda atılmış dev bir adım anlamına gelecektir. Siyahi emekçilerin bir Ulusal Kongre oluşturmaları, Afrikalı Amerikalıların işçi hareketi ulusal baskıya karşı yürüttükleri mücadelenin sağlamlaşmasına yardımcı olacaktır. Ve tabii bu aynı zamanda, siyah işçi tarafından yönetilen Afrika kurtuluş hareketinin bağımsızlığını ve inisiyatifini perçinleyecektir.

Mevcut işçi partisi deneyiminden çıkartılması gereken dersler

İşçi Partisinin ulusal örgütleyicisi Mark Dudziç’in 4 Kasım seçimlerinin külleri üzerinden bir işçi partisi inşa çağrısı kuşkusuz insanlara bir taze hava teneffüs etme imkanı sunmuştu. Ama Dudziç’in önerileri böyle otantik bir işçi partisinin kuruluşunun somut biçimlerini sunmakta zorlanıyordu. Dudziç şöyle bir çağrı yapıyordu: “Ülkenin ulusal politik çehresini değiştirebilmek için genel olarak emekçileri ilgilendiren konularda dikkatlice ve titizlikle ele alınmış stratejik ulusal kampanyalar örgütlenmelidir.”

Ama zaten İşçi Partisinin de yaptığı buydu. 1996 yılındaki kuruluş kongresinden itibaren pek de başarılı olmayan kampanyalar örgütlemek. Kampanyaların odağında ilaç tedavileri ve parasız yüksek öğrenim yer alıyordu.

1996 yılında yaklaşık 2 milyon üye barındıran sendikalar İşçi Partisini oluşturmak için bir araya geldiler. Clinton’un NAFTA’yı kabul etmesinden ve sağcı bir patron çizgisine tümüyle bağlanmasından hemen sonra bir İşçi Partisini ilan etmenin büyük fırsatı doğmuştu. Üstelik böyle bir kuruluşla İşçi Partisi birçok bölgede, eyalette ve mahalli planda Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Partiye karşı kendi adaylarını gösterebilirdi.

Partinin ciddi taraftarları böyle bir partinin Demokrat Parti üzerinde basit bir baskı aracı olmanın ötesine geçmesi gerektiğini anlamışlardı. Partinin yapması gereken sadece birkaç ilde bile olsa seçimler alanında Demokrat Partiye karşı hücuma geçmesiydi. Bu bir hayal değildi, çünkü İşçi Partisinin içinde birçok sendika vardı ki, gerçek bir işçi partisinin inşası için seçimlere katılmak istiyorlardı.

İşte bunun yerine İşçi Partisi yönetimi, temel örgütleyicilerinin ısrarı üzerine “seçimlere katılmayı reddeden bir parti” oluşturmayı oyladılar. Ama özellikle Amerika gibi politikanın seçimlere katılmayla belirlendiği bir ülkede bu karar son derece saçmaydı. Üstelik bu “seçimlere katılmama çizgisi” İşçi Partisi Genel Kurulunun 1998 yılında kabul ettiği “seçim stratejisi”ne rağmen resmi çizgi olarak devam etti.

2000 yılında George W. Bush’un yeniden seçilmesi üzerine “ehven-i şer” mantığı bir kez daha harekete geçti ve işçi hareketi gene Demokrat Partinin kuyruğuna takılmak zorunda kaldı. Bu andan itibaren de İşçi Partisinin inşası süreci giderek daha zor bir hal aldı.

Böylece İşçi Partisini sendikaların içinde ve mahalli bölgelerde güçlendirip köklüleştirme muazzam fırsatı heba edilmiş oldu. Bu ise genel olarak sendikaların tavrı yüzünden değil, İşçi Partisi merkezi yönetiminin beceriksiz stratejisi yüzünden oldu. Tabii bu beceriksizce stratejinin sonucunda da İşçi Partisinin inşası süreci zayıfladı.

Nasıl ilerlemeli?

Ohio Eyaleti İşçi Partisi (OSLP) lideri Jerry Gordon, İşçi Partisi için Görevler başlıklı makalesinde İşçi Partisi yönetimine mevcut eğilimi tersine çevirmesi ve partinin yavaş yavaş yok olmasını engellemesi için çok önemli bazı önerilerde bulundu. Gordon, İşçi Partisine, Demokratların savaş yanlısı ve işçi düşmanı politikalarını açığa çıkarabilmek ve sendikaların “işçi sınıfının bu sahte dostlarından kopmalarını” sağlayabilmek için kamuya açık toplantılar düzenlemelerini önerdi. Aynı Gordon, diğer taraftan İşçi Partisine, sendikaların başını çekeceği ve emeklilik hakkını savunan büyük bir miting düzenleme çağrısı yapmasını da önerdi. Gordon, “parti bunu yaptığı takdirde çok önemli güçleri kendi etrafında toplayıp harekete geçirebilir ve politika sahnesine bağımsız adaylarla çıkma fırsatını elde edebilir.” diye yazıyordu.

Gordon; geçmişte yaptığı bütün hatalara ve zayıflıklara rağmen partinin çevresinde çok ciddi bir sendika desteği bulunduğunu, ulusal çapta bir yayını olduğunu, ulusal ölçekte bir yapılanmayı gerçekleştirdiğini ve hepsinden önemlisi 1996 ve 1998 yıllarında gerçekleştirdiği iki kongresinde elde ettiği programatik mirasın çok büyük bir anlam taşıdığını ve zenginleştirilebileceğini söylerken son derece haklıydı. Ona göre, 2 Kasım’dan sonra İşçi Partisinin inşası bizzat İşçi Partisinin kendisinden başlamalıydı.

Örgütümüzün yayın organı olan The Organizer’ın 2004 seçimleri özel sayısında, işçi sınıfının Demokrat Partiden kopuşunun sendikalar için, bu ülkedeki işçi sınıfının bütünü için, demokrasi için ve insanlık uygarlığının korunması için bir ölüm kalım meselesi olduğunu yazdık. Gene aynı yazıda işçi hareketinin 2008 başkanlık seçimleri için kendi bağımsız adayını göstermesi gerektiğini de ileri sürdük.