— Metin KARADENİZ
“Komünistler, öteki işçi partileri karşısında ayrı bir parti değildirler. Tüm proletaryanın çıkarları dışında ayrı çıkarları yoktur. Proleter hareketi kalıplaştırmak üzere kendilerine özgü ilkeler ortaya atmazlar.” 1
PGB Sosyalizm’in geçmiş sayılarında “İşçi Kitle Partisi” önerisi çeşitli yönleri ile ele alındı. Bu yazıda Türkiye işçi sınıfının iktidar/sosyalizm mücadelesinde işçi kitle partisi önerisini, ikisi evrensel sınıf mücadele deneyimleri ile ortaya çıktığını düşündüğüm, birisi ise kısmen Türkiye’ye ve bazı İslam ülkelerine özgü, üç gerekçeye dayandırmaya çalışacağım. Evrensel ölçülerde birinci gerekçe; kitlesel düzeyde ideolojik anlayış değişiminin ancak politika dolayımıyla gerçekleşebileceği bilgisine dayanmaktadır. İkinci gerekçe ise işçi sınıfı mücadelelerinde I. Enternasyonalden bu yana yaşanan örgütlenme deneyimlerden çıkartılabilecek dersler ve son 20-25 yıldır yaşanan bazı ülke deneyimleridir. Üçüncü olarak ileriye süreceğim gerekçe ise Türkiye’de modern siyasal kimliklerin gelişme sürecinin kendine has özelliklerinden kaynaklanmaktadır.
Bir “ideoloji”den başka bir “ideoloji”ye
Tek tek bireylerin yaşadıkları toplumsal koşullarla iç içe geçen bireysel algılama süreçleri dışında, kitleler düzeyinde ideolojik tutum değişimi, yani bir ideolojik anlayıştan başka bir anlayışa geçişin, ancak politika dolayımla gerçekleşebileceği iyi bilinen bir gerçektir. Kitlesel düzeyde bakılırsa ideolojik birlik politik birliği öncelemez, tersine politik birlik ideolojik birliğin yolunu açabilir. Bu sadece devrimci sosyalist yönde bilinç gelişim deneyimlerinde değil, diğer kitlesel ideolojik dönüşüm süreçleri içinde de doğrulanmıştır.
Dini görüşten seküler anlayışa veya bir “din”den başka bir “din”e
Batıda genel olarak seküler görüşün giderek egemen olmasında kitleler açısından esas belirleyici etken, demokratik devrimler sürecinde kilisenin politik tutumu olmuştur. Fransız halkının kitlesel olarak Kilisenin etkisinden (ideolojik) kopuşu, feodal diktatörlüğe karşı verilen politik savaşta kilisenin eski düzenden yana net tavır alışı nedeniyle gerçekleşmiştir. Kilisenin burjuva demokratik devrim karşısındaki tutumu Fransa’da hala etkileri süren radikal laiklik anlayışının ve kitlesel düzeyde dinden uzak dünya görüşü yaygınlığının toplumsal kökenini oluşturmaktadır. Başka açıdan bir örnek için ise Polonya’ya bakmalıyız. Polonya Katolik kilisesi gerek Almanya, gerekse Rusya karşısında yüzyıllardır yürütülen savaşlarda her zaman Polonya ulusal mücadelelerinin başlıca destekçisi olması nedeniyle kitleler içindeki gücünü hep korumuştur. Polonya’da “sosyalist” iktidarın yıkılması ve sonraki süreçte Kilisenin çok önemli bir rol alması da benzer süreçlerden etkilenmiştir. Bürokratik diktatörlük koşullarında Polonya’da gerek aydın gerekse işçi muhalefetine en büyük desteği (Dayanışma Sendikası ile Kilise ilişkileri iyi bilinir) veren kurum Katolik Kilisesidir. (Batının da yardımı ile!!). Kilise bunun karşılığını fazlasıyla aldı. Bugün Polonya neredeyse dünyada Kilisenin en güçlü olduğu ülke konumundadır. Karşı yönde bir örneği ise Latin Amerika ülkelerinde yaşıyoruz. Azgın sömürü düzenine karşı mücadele eden emekçi yoksul Katolik kitleler düzeni savunan Papa’ya bağlı merkez Katolik kiliseler yerine halkın ekonomik, sosyal ve siyasal mücadelelerine destek veren “kurtuluş teolojisi” düşüncesini savunan muhalif kiliselere bağlılık gösteriyor.
Benzer süreçler için İslam dünyasından da örnekler sunulabilir. Gerek siyasi İslami hareketin gelişimi öncesi, “geleneksel İslam” anlayışından “siyasal İslam” anlayışına doğru kitlesel kopuşlar, gerekse şimdi gerçekleşmekte/gerçekleştirilmeye çalışılmakta olan “radikal İslam’dan” “ılımlı İslam”a doğru yöneliş esas olarak politik dolayımla gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam etmektedir. İran’da Şah diktatörlüğüne karşı verilen politik mücadele süreci, kitleleri şah rejimini destekleyen geleneksel Şii ulemadan koparmış, Şah’a karşı mücadele içinde yer alan “siyasi İslamcı” ulemaya yöneltmiştir. Bir İslam anlayışından (ideoloji) başka bir İslam anlayışına (başka ideoloji) geçiş politika dolayımıyla gerçekleşmiştir. Son zamanlarda gerek İran, gerekse Arap ülkelerinde ABD-AB yardımıyla gerçekleştirilmeye çalışılan ise tersine bir süreçtir. Baskıcı-dinsel tutucu rejimlere karşı politik mücadelede rol aldıkları ölçüde ılımlı İslam ve onun önderlerinin kitleler içinde güç toplaması kaçınılmazdır. Fakat aslında bu sürecin hızlı işlememesinin asıl nedeni emperyalist müdahalelerdir. İran ve Arap ülkeleri ABD tarafından tehdit edilmeye devam edildikçe kitlelerin politik olarak bu saldırıya karşı en net tutum alan radikal İslamcı unsurlardan kopuşu gecikecektir.
“Geleneksel siyasal ideoloji”den “sosyalist siyasal ideoloji”ye geçiş
İşçi-emekçi kitlelerin geleneksel bilinci esas olarak dinden kaynaklanan anlayışlar, halkçı-demokratik öğeler ve modern burjuva dünya görüşünün karmaşık bir birliği olarak şekillenmiştir. Burjuva toplumunun gelişkinlik düzeyi yanında bir çok evrensel ve yerel faktör değişik toplumlarda bu bilinci farklı olarak şekillendirir. Gramsci, “üstün felsefe” (Marksizm) ile “kamusal düşünüş” olarak adlandırdığı geleneksel bilinç arasındaki ilişkiyi politika sağlar diyor.
Henüz geleneksel ideolojik tutumları taşısalar da en temel haklarını kazanmak için mücadeleye atılacak işçi kitleleri içinde bulundukları toplumdan alınan yığın bilinci ile kendi eylemi içindeki teori (Marksizm) arasında bir seçim yapamaz. Teorik bilinci ancak kendi eylemi içinde kendini tanıması ile olanaklı hale gelecektir. Belirli bir hegemonya gücünün bir öğesi olduğu bilinci, (yani siyasal bilinç), sonunda teori ile pratiğin birleştiği gittikçe artan kendi bilincine ermede ilk aşamadır. Teori ile pratiğin birliği de mekanik bir olgu değil, tarihsel bir oluştur. Bunun ilk aşaması emekçinin, hemen hemen içgüdüden gelme bir duygu ile kendini öteki sınıflardan ‘başka’, ‘ayrı’ bir sınıftan olduğunu, bağımsızlığını hissetmesidir. Bu duygu gelişerek sonunda ona gerçekten tek ve bütün bir dünya görüşü kazandırır. 2
İşçi ve emekçi kitlelerin egemen dünya görüşünü sınıf bilinci yönünde aşmalarının koşulu burjuvaziden bağımsız kendi pratik faaliyetidir. Burada vurgulanması gereken şey bu faaliyetin kısmi ekonomik mücadeleler değil, “bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanı”nda süren politik mücadele olduğudur. Yani kitleler açısından politik pratik faaliyet bilinci önceler ve geliştirir. Lenin, öncünün bu süreç içindeki rolünü ise esas olarak “yığınları eylem bakımından eğitmenin zorunlu ve temel bir koşulu olarak” gördüğü siyasal teşhirin sağlanması olarak açıklar.
Devrimci Örgüt(ler) – Parti – Sınıf
…içinde önemli ayrılıkların iyice aydınlığa çıkarılmadığı, çeşitli eğilimler arasında açık bir savaşımın bulunmadığı, hangi parti önderlerinin, hangi parti örgütlerinin şu ya da bu yolu temsil ettiği konusunda yığınların aydınlatılmadığı hiçbir yığın partisi, hiçbir sınıf partisi olamaz. 3
Birinci Enternasyonalden bugüne yaşanan örgütlenme deneyimleri tartışmalarını bu yazıda bütünüyle el almak mümkün değil. Ama ana hatları ile konuyu tartışmak da zorunludur. Öncelikle Lenin’in bir “devrimciler örgütü olarak parti” ye yaptığı vurgunun koşullarından bağımsız olarak her zaman her yerde genel geçer bir “işçi sınıfı partisi” anlayışı olarak kabul edilmesinin eksikliğinin anlaşılması gerekiyor. Rusya’da bırakın devrimci siyasal yapıları, sendikaların bile yasadışı sayıldığı o dönemlerde, Almanya’da muazzam sayıda üyesi olan bir Sosyal Demokrat Parti vardı. Lenin Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içindeki ünlü örgüt-parti tartışmalarında bir kez bile kitlesel ve gevşek yapısı açık olan Alman partisini bu açıdan kategorik olarak eleştirmemiştir. Tersine kendi yazılarında partiyi , “1. devrimcilerin örgütleri, 2.mümkün olduğu kadar geniş ve değişik işçi örgütleri” 4 olarak açıklar. İşçi sınıfının siyasi örgütlenmesinin tek biçimini “kutsal” bir anlam yüklenmiş “parti” ile sınırlamak eksik bir anlayıştır. “Devrimciler örgütü(leri) de “işçi partileri” de, komün- sovyet tipi yapılar da işçi sınıfının siyasal örgüt biçimleridir.
Yukarıda değinildiği gibi işçi ve emekçilerin ancak burjuvaziden bağımsız kendi eylemleri içinde (esas olarak politik anlamda) bilinçlenebileceklerini biliyoruz. Öte yandan bilincin eşitsiz gelişimi gerçeği göz önüne alınırsa devrimci öncünün devrim sürecinde ve devrimden uzun süre sonra bile işçi sınıfının ancak küçük bir azınlığını oluşturacağı da bir gerçektir. Bu nedenle örgüt sorununa, sınıf bilincinin eşitsiz gelişimi gerçeğini, sosyalist bir devrim mücadelesinin ihtiyaçlarını ve örgüt biçimleriyle ulaşılmaya çalışılan hedefin (işçi sınıfının iktidarı-sosyalist demokrasi) diyalektik birliğini gözeterek yaklaşmalıyız. En zor yasadışı koşullarda “işçi partisi” bazen “devrimci örgüt(ler)e” indirgenmek zorunda kalınırsa da, mümkün olan her yerde kendi talepleri için siyasi olarak mücadele etmek isteyen her işçiye açık olacak ve içinde en geniş demokrasinin gerçekleşeceği bir “işçi partisinin” gerekliliği açıktır. Ama öte yandan en ileri yasal-demokratik koşulların olduğu yer ve zamanlarda dahi burjuva demokrasisi-diktatörlüğüne karşı yürütülecek devrimci mücadelenin tüm gereklerinin kitlesel işçi partileri ile gerçekleştirilemeyeceği bellidir. Bırakalım burjuva yasa dışılığına karşı mücadele gereklerini, kitlesel partinin popüler politik yayımları dışında en basitinden bir devrimci-teorik yayın ihtiyacının giderilmesi bile başka düzeyde bir bilinç ve örgütlülük gerektirir. Sınıf bilincinin eşitsiz gelişimi farklı örgütsel modellere karşılık gelir. Yerine getirilmesi gereken “devrimci görevlerin” bilincinde olanlar bu görevlerin gereksindirdiği devrimci örgütleri-kolektifleri oluştururlar. Ama kendi kavradıkları bu ihtiyaçları sınıfa dayatamazlar ve “devrimciler örgütlerini” sınıfın siyasal örgütü/partisi yerine koymazlar. Şüphesiz ki kitlesel partinin hukuku ve eylem birliği, üyesi olan herkesi bağlayacaktır ve azınlık görüşlerini herkese iletmek hakkına sahipken eylemde çoğunluğa uyacaktır. Ama bu gerekçe devrimci örgüt veya örgütleri bilincin eşitsiz gelişiminden kaynaklanan sorunları gidermek için kitleleri aydınlatma ve kendi kavradıkları ölçüde yapmaları gereken devrimci görevlerden alıkoymayacaktır, alıkoymamalıdır. Tersine aslında bir sınıf mücadelesi-demokrasisi de ancak böyle yapıldığı ölçüde gerçekleşecektir.
Devrimci örgüt(ler)-parti ilişkisi dışında örgüt anlayışı temelinde ele alınması gereken diğer bir konu ise parti-sınıf ilişkisidir. Biliyoruz ki tarihteki en geniş işçi partisinin üye sayısı bile sınıf kitlesi içinde bir azınlık olarak kalmıştır, kalacaktır. Eğer işçi sınıfı iktidarını bir “devrimci” azınlığın işçi sınıfı adına iktidarı olarak anlamıyorsak, işçi sınıfının kitlesel bir partisi de olsa bu yapının kendisinin de partisiz işçilerin denetimine tabi olması gerektiği devrimci bir doğru olarak karşımıza çıkar. Bu denetim işçi sınıfın öz örgütlenmeleri olan sovyet-şura biçimdeki yapılar ve gerçekte işçi iktidarında yaşatılması gereken örgütlenme ve eleştiri özgürlüğü yoluyla gerçekleşir. İşçi sınıfı mücadele tarihi “devrimciler örgütleri”nin kendini sınıfın siyasal öncüsü olan partinin yerine, bir işçi partisinin de kendini işçi sınıfının iktidar organı olan öz örgütlenmelerinin ve devletin yerine ikame etmesinin sonuçlarını yeteri kadar göstermiştir.
Örgüt biçimleri; I. Enternasyonal ve günümüz.
PGB Sosyalizm’in Mart 2005 sayısında Ş. Ozansü tarafından Birleşik İşçi Cephesi ya da “İşçilerin Kendi Partisi” Anlayışı Üzerine başlıklı yazıda; gelinen süreçte, dünya işçi sınıfı hareketi I. Enternasyonal gibi işçi sınıfının farklı unsurlarını içeren kitlesel siyasi birlikleri kurmaları için bir zemin yaratmaktadır denilmektedir. Gerçekten de sınıf demokrasisi temelinde sınıf içi çeşitli akımları içeren yapısıyla I. Enternasyonal, sınıfın burjuvaziden ve devletten bağımsız birleşik eylemini ortaya koyması ile bu güne ışık tutan bir örnek olarak ortada duruyor. Gerek I. Enternasyonal, gerekse daha sonra kurulan ve özellikle batı ülkelerindeki büyük kitlesel işçi partilerine dayanan II. Enternasyonal esas olarak emperyalizm koşullarında işçi sınıfı içindeki artan farklılıklar sonucu oluşan işçi aristokrasisi ve bürokrasi nedeni ile parçalandı. Fakat kabul edilmelidir ki II. Enternasyonal partileri 20. yüzyılın başlarında kapitalist egemenliği gerçekten sona erdirebilecek güce yaklaşmışlardı. II. Enternasyonalin kitlesel parti önderliklerinin ulusal temeldeki ihanetleri ile dağılması koşullarında Rus devrimini başaran devrimci önderliğin ivmesiyle III. Enternasyonal oluşturuldu. Fakat III. Enternasyonal işçi sınıfının aslında güçlü ama parçalı siyasal ve sendikal yapısının sadece bir eğilimini teşkil ediyordu. Sınıf içindeki “devrimci eğilim” (III. Enternasyonal) yükselen faşizm tehdidi koşullarında bile buna karşı yükseltilecek birleşik mücadele içinde sınıfın birliğine yeniden kurma çalışması yerine, sınıfın diğer bir bölüğünü neredeyse esas düşman ilan ederek kendi sonunu da hazırladı. Faşist harekete karşı sınıfın birleşik eylem ve örgütlülüğünü geliştiremeyen III. Enternasyonal giderek Sovyet bürokrasisinin bir dış politika aracı haline gelerek tarihten silindi. Günümüze gelindiğinde görülen şudur; Batı ülkelerinde gerek “ reel sosyalizmin” ve dolayısıyla sınıfın bir bölümü üzerindeki bürokratik kontrolün yok olduğu, gerekse sosyal devletin giderek törpülenmesi ile sosyal demokrat parti önderliklerinin işçi kitlelerini denetim etkinliğinin zayıfladığı şimdiki dönemde sınıfın birleşik eyleminin örgütlenebilmesinin maddi koşulları yeniden oluşmaktadır.
Batı dışı ülkelerde devrimci-sosyalist örgüt biçimlerinin gelişimi ise daha farklıdır. Zaten kapitalist ekonominin geri olduğu ve gelişkin bir işçi sınıfının olmadığı bu ülkelerde batılı ülkelerdekine benzer kitlesel işçi partileri (sosyal demokrat/sosyalist) yoktur. Özellikle Sovyet Devrimi’ne sempati ile yükselen ve daha sonra III. Enternasyonalin birer uzantısı olarak yukarıdan kurulan komünist partiler de çok etkili olamadılar. Bazı ülkelerde emperyalizm ve işbirlikçisi diktatörlüklere karşı verilen ve özünde burjuva demokrat içerik taşıyan devrimlere önderlik ederek halk kitleleri ile buluşan “devrimci parti ve örgütler” süreç içinde kapitalizmin gelişimi ile birer burjuva siyasal yapıya dönüştüler. Bazı üçüncü dünya ülkelerinde ise komünist partilerin atıl durumuna tepki olarak yükselen ve gerilla eylemini esas alan radikal devrimci hareketler gelişti. Bu hareketler, en genelinde eğer o ülkede egemen blok doğrudan emperyalist işgal ve sömürgeciliğe dayanıyorsa ve/veya parlamenter burjuva yönetim biçime sahip değilse önemli ölçüde halk kitleleri ile buluşabilmiş ve kısmi başarılar kazanmışlardır. Burjuva demokratik yönetim biçimlerinin geliştiği ülkelerde ise giderek kitlelerden kopan devrimci akımlar ye gerilemiş ya da yasal-kitlesel sosyalist-devrimci partiler yönünde evrilmişlerdir. Son 20-25 yıldaki gelişmelere göz attığımızda ise yeni bazı eğilimlere tanık olmaktayız. Brezilya, Arjantin, Kore gibi birçok gelişmekte olan ülkede sanayi gelişmiş ve güçlü bir işçi sınıfı ortaya çıkmıştır. Gerek bu gelişme, gerek Sovyetler Birliği, Çin gibi sosyalist ve işçi hareketlerini dışarıdan yönlendiren bürokratik odakların kaybolması ve soğuk savaş ortamında gelişmiş siyasal kültürün gerilemesi, gerekse bu ülkelerde zaten pek yerleşmemiş sosyal devlet anlayışının yeni ekonomik politikalar sonucu tümüyle ortadan kaldırılması, birleşik kitlesel karakterli işçi siyasallaşmasının yolunu açmıştır. Brezilya, G. Kore gibi ülkelerdeki işçi partilerinin göreceli başarılarına rağmen bu mücadelelerin önünde devasa sorunlar vardır. Bu tip partiler batıdaki sosyal demokrat işçi partileri gibi düzenin “işçi ayağı” haline de gelebilirler. Ama burada devrimci olan şey emekçi kitlelerin burjuvaziden politik olarak bağımsız bir şekilde örgütlenmeleri ve kendi talepleri için siyasallaşmalarıdır. Bu ülkelerde ABD emperyalizmine karşı ulusal ve bölgesel mücadelenin başını çekerek daha geniş kitlelere ulaşma şanslarına rağmen sınıfın şimdiki koşullarda yeniden biçimlenen parçalı yapısı, örgütsüzlüğü ve yaygın işsizlik negatif etkide bulunmaktadır. Sürecin nasıl sonuçlanabileceği ise ulusal-uluslararası nesnel koşullar yanında devrimci öncü ve örgütlerin yetenekleri ile ilişkili olacaktır
Türkiye’de modern siyasal kimliklerin oluşumu, işçiler ve “sol”
Türkiye’de sınıf mücadelesinin geliştirilebilmesi için bir işçi kitle partisinin gerekliliğinin bir diğer nedeni ise Türkiye’nin kısmen kendine özgü koşullarıdır. Bu konudaki görüşlerimi Uluslararası İşçi Kardeşliği’nin eki olarak çıkan Türkiye’de “Sağ”-“Sol” Yanılsamasının Aşılması ve “İşçilerin Kendi Partisi” için Mücadele adlı broşürde daha geniş olarak tartışmıştım. Burada bu görüşlerimi kısaca özetleyeceğim. Ülkemizde modernleşme süreci aynı zamanda yukarıdan aşağıya yürütülen bir “batılılaştırma” süreci ile iç içe yaşandı. Türkiye’de modern siyasal kimlikler esas olarak batılı anlamda endüstrileşmenin doğurduğu ekonomik-sosyal çelişkiler temelinde değil, modernleşme sürecindeki yürütülen devlet politikalarına karşı kitlelerin geleneksel kültürel kimlikleri ve bölgesel-etnik temeldeki tepkileri üstünden şekillendi. Bu nedenle Türkiye’de siyasi kimlikler batıcı-laik bürokratik-devletçi görüş (merkez) ile geleneksel-Müslüman (çevre) çatışması temelinde şekillendi, batıcı-laik kesim “sol”, geleneksel-Müslüman kesim “sağ” olarak adlandırıldı. Bu sürecin etkileri halen devam etmektedir. Karizmatik ve popülist bir siyasal lider olarak Ecevit’in, kısa bir dönem boyunca klasik Kemalist görüşten farklı olan halkçı–adaletçi yaklaşımı sayesinde işçi-yoksul kesimlerden oy alınan dönemler dışında, yoksullar esas olarak “sağ”a, batılı yaşam tarzını benimseyen kentli orta sınıflar ve aydınlar ise “sol”a oy verdi. Halk katmanları içinde “sola” oy veren Alevilerin yaklaşımı ise çok partili dönemden sonra esas olarak çoğunluk Sünni görüşün etkili olduğu sağ partilerin laik devlet anlayışını giderek törpüleyen tutumlarına karşılık olarak gelişmiştir. Kendisini tehlikede hisseden alevi halk katmanları devlet-CHP (Sol) yanlısı olmuşlardır.
“Sosyal Demokrasi” ve “İşçi Kitle Partisi”
Tarihsel olarak batılı sosyal demokrasi her şeyden önce bir siyasal işçi hareketidir. Doğal ki sosyal demokrat siyasi partilerin başlangıçlarındaki tutumları ile şimdiki durumları arasında fark vardır, fakat hala birçok ülkede sosyal demokrasi, reformist-kapitalizm içi de olsa bir işçi eğilimidir. Sonunda kağıt üstünde aynı siyasal programları savunsalar bile siyasal bir işçi hareketinin kendi taleplerini revize etmesi ile ulaşılan bir sosyal demokrat siyaset ile, Türkiye’de olduğu gibi bir egemen blok partisinin (CHP) artık sosyal demokrat olmaya karar verdim diyerek oluşturduğu “sosyal demokrasi” arasında çok fark vardır. Bu fark bunların gerçekte uyguladıkları politikalar açısından olmasa da, onların işçi sınıfı kitlesi ile olan yapısal ilişkileri ve kitleler tarafından kavranılışları açısından farktır. Zaten kitlesel olarak politikada esas olan da budur. CHP-DSP-SHP çizgisini sosyal demokrat (bir işçi-emekçi eğilimi) olarak değerlendirip, bizim görevimizi de “onun solunda”, “ondan daha devrimci, sosyalist” bir işçi siyaseti yaratmak olarak görmek, emekçi ve yoksul kitlelere bu argümanlarla yaklaşmak baştan Türkiye gerçeğini görmezden gelmek demektir. Zaten eğer Türkiye’de herhangi bir parti, örneğin CHP, sosyolojik olarak işçi sınıfı tabanına dayanmış olan bir yapıda olsaydı ve işçiler tarafından da öyle algılansaydı ve şimdiki politikalarının benzerini de uyguluyor olsaydı herhangi bir işçi-kitle partisi ihtiyacından söz edemezdik. Aslında Türkiye’de reformist-sosyal demokrat kitlesel bir işçi partisinin yokluğu Türkiye devrim-sosyalizm mücadelesinin bir açıdan da şansıdır. Bu durum nesnel koşullar nedeni ile en basit ekonomik-sosyal hak mücadelesinin bile siyasallaştığı ve devrimci nitelik kazandığı günümüzde böylesi bir parti, sosyalist devrimcilerle işçi kitlelerinin buluşmasının gerçek zeminini yaratabilecektir. Türkiye’de işçilerin-emekçilerin ihtiyacı olan şey “en sol” olmak değildir, devletten ve sermayeden bağımsız siyasal bir işçi-emekçi hareketi-partisidir. Bu partinin programının devrimci-reformcu içeriğinden çok daha değerli olan şey, burjuva partilerinden bağımsız, demokratik iç işleyişi olan siyasal bir sınıf hareketinin oluşturulmasıdır.
Sosyalist hareketler ve işçi sınıfı
Türkiye sosyalist solunun kitleler tarafından algılanışı esasta yukarıda söz ettiğim genel olarak solun (CHP) kavranışından farklı değildir. I. Dünya Savaşı yılları ve Kurtuluş Savaşı başlangıcı dönemlerinde Ekim Devrimi sempatizanı Rusya Müslüman-Türk halkları hareketlerinden etkilenen ve anti emperyalist Türk-Müslüman duyarlılığına sahip bazı sosyalist akımlar dışında, Türk sosyalizmi halk kitleleri tarafından Türk modernleşmesinin, batılılaşmanın-batılılaştırmanın bir biçimi ve “kültürel öteki” olarak algılandı. İşçi sınıfının nicelik olarak çok zayıf olduğu uzun yıllar boyunca Türk sosyalizmi Sovyetler Birliği’ne komşu olmanın da koşullarıyla ilişkili olarak soğuk savaşın bir “aracı” gibi görüldü/gösterilebildi.
1950 yılından sonra nicelik ve nitelik olarak giderek gelişen işçi sınıfı, sendikal mücadelenin yükselişi ve yasal siyasal olanakların kullanılmaya başlaması ile politikleşmeye başladı. 1960 sonrasında sendikal önderler tarafından kurulan TİP, işçi sınıfı ve yoksul halk katmanları içinde sınırlı da olsa anlamlı bir cevap buldu. Bağımsız bir işçi siyasallaşması burjuvaziyi derinden ürküttü. Çok partili yaşama geçişle birlikte egemen bloğun bir parçası olarak kimliksiz kalan CHP “sol”, “sosyal demokrat” olduğunu keşfetti. Bu dönemde İnönü’nün asıl rakip olarak TİP’ i gördüğü iyi bilinir. Yükselen anti-emperyalist, sosyalist-devrimci mücadele sürecinde TİP’in yasal ve gevşek yapısına eleştirel bakan devrimci sosyalist çevrelerin her biri kendi sosyalizm ve mücadele anlayışı temelinde oluşturdukları “devrimci örgüt”lerini “işçi sınıfının asıl partisi” olarak ileri sürdüler. Birleşik ve kitlesel karakteri nedeniyle belirli bir işçi-emekçi kesimine “politika” alanı sağlayan TİP’in çözülüşünden sonraki süreçte, işçi kitleleri bürokrat-burjuva sol siyasete terk edilirken “öncü”lerin bir kısmı illegalite fetişizmi ile yasal politikayı tamamen ret etti, diğerleri de kendi “devrimci örgüt”leri ile sınırlı dar yasal “grup” partilerini oluşturdular. Türkiye’de birçok sosyalist devrimci akım siyasal mücadeleyi işçi sınıfının “en bilinçli en kararlı unsurlarını içeren parti” kapsamında ele alırken, kitlelerin bilinç gelişimi sürecini kısmi ekonomik-demokratik haklar mücadelesi sürecine bırakır. Ekonomik-demokratik mücadele ile siyasal mücadeleyi bu çeşit kategorik bir ayrıma ve farklı örgüt modellerine tabi tutan bu yaklaşım 12 Eylül öncesi devrimci yükseliş yıllarında dahi işçi sınıfının çok büyük bir kısmını burjuva siyasetlere mahkum ediyordu. 12 Eylül 1980 öncesi TKP ve DEV-YOL gibi en güçlü iki devrimci sosyalist akım yasal kitlesel işçi-sosyalist partilerinin örgütlenme olanaklarının varlığına rağmen işçi sınıfı için siyasi örgütlenmeyi kendi “devrimci örgüt”leriyle sınırladılar ve işçi-emekçi kitleler ile birliktelik sürecini ekonomik-demokratik mücadele içinde ele aldılar. Bu iki akım ve diğer benzerleri esasında 1946 yılından beri çok partili seçim sürecini yaşayan, pratikte siyasal süreci; partili olma, parti birimlerinde ve seçim kampanyalarında faaliyet olarak algılayan kitlelere siyasi adres olarak CHP’yi göstermiş oluyorlardı.
Türk solu 1980 sonrası emekçi kitlelerden daha da çok koptuğu dönemde muhalefet hareketleri olarak yükselen Alevi ve Kürt kimlikleri ile giderek daha da fazla özdeşleşir hale geldi. Sol’un özellikle yoksul eğitimsiz kitleler gözünde taşıdığı “batıcı” (kültürel olarak “öteki”) karakterinin yanı sıra etnik ve dini azınlık temelinde de Türk ve Sünni çoğunluk gözünde “etnik olarak öteki” konumu güçlenmiş oldu. Uzun yıllardır %30 civarında oy alan sol, karizmatik liderlerinden birisi olan ve özellikle din sorununa geleneksel çizgiden farklı bakışıyla Sünni işçi-yoksul kesimlerden destek bulan Ecevit’in “fiili olarak” siyasetten çekilmesi ile, %20’ler düzeyine düştü. Genel olarak toplumdaki %20’lik bu sola destek oranının işçi ve emekçi yoksul halk içinde daha da düşük olduğunu biliyoruz.
12 Eylül sonrası sosyalist solu hareketlere baktığımızda ne devrimci örgüt-parti anlayışında ne de kitleler ve yaşadığımız toprakların geleneği ile ilişkilenme açısından köklü bir değişim yaşanmadığı ortadadır. Devrimci örgüt-parti-sınıf ilişkisinin en çarpıcı örnekleri 2005 1 Mayıs’ında yaşandı. Türkiye sosyalist hareketi çeşitli yasal veya yasa dışı “devrimci örgütler”in kendilerini en hakiki sınıf partisi ilan ettiği bir politik kaosu (veya apolitikliği) yaşıyor. ÖDP kuruluşu itibariyle sosyalist çoğulculuğu içermesi anlamında yaşananların ilerisinde bir örnek olarak ortaya çıktıysa da gerek kuruluştaki çıkış tarzı (“solcuların birliği”) gerekse politik mücadele ve söylemiyle bir işçi-emekçi siyaseti olamadı. Partinin ana söylemi onu oluşturan önder-kurucu, kentli aydın-orta sınıf kadroların özgürlük ve demokrasi talebi etrafında gelişti. Yukarıda bahsettiğim bir bütün olarak “sol” un toplumla olan sorunlu ilişkisini aşma yönünde herhangi bir politik açılım ve yeni bir dil-söylem üretilememesi yanında 12 Eylül öncesinden daha da ileri de bir “batıcı” imaj ile toplumla yüz yüze geldi. ÖDP’nin onu oluşturan sol–devrimci örgütleri aşan ve “onları” azınlıkta bırakan tarzda kitleselleşememesi ondan beklentileri azalan azınlıktaki “devrimci örgüt” leri çoğunluğu oluşturan “devrimci örgüt” le karşı karşıya getirdi. Bir “kimlik” ihtiyacına bile cevap veremez durumdaki ÖDP çatısından hiç olmazsa bir “kimlik “ sağlayan eski “devrimci örgüt” ler düzeyine dönüş gerçekleşti.
Ne yapabiliriz?
Bu gün Türkiye sosyalist hareketi yukarıda ortaya konan büyük zaaflarına rağmen tarihsel deneyim ve zengin nitelikli “kadro”larıyla sadece ulusal değil, geniş anlamda bölgesel düzeyde de etkili olabilecek potansiyel bir birikimi taşımaktadır. Kendi bölgesel coğrafyasının etnik-ulusal-kültürel gereklerini ve iklimini kavrayarak, gelişen kapitalizm koşullarında ortaya çıkan yaygın proleterleşme gerçeğini ve ABD’nin başını çektiği emperyalizme karşı yükselen mücadele talebi temelinde toplumsal ilişkisini yeniden tarif edip kurarak, etkili bir güç olabilir. Sanki yeniden I. Dünya Savaşı sonrası yıllarını yaşıyoruz ama tabii ki yeni koşullarda. İçinde yaşadığımız Müslüman-Türk-Arap-Acem-Kürt coğrafyasında anti-kapitalist, demokratik nitelik taşımayan hiçbir hareketin bölge halklarının kapitalist-emperyalist barbarlığa karşı tutarlı bir mücadelesini geliştirmesi söz konusu değildir. Gerek etnik-ulusal milliyetçilikler temelindeki hareketlerin, gerek radikal İslamcı siyasetlerin kapitalist-emperyalist sisteme yeniden eklemlenme (ılımlı İslam/kukla devletler) ya da Afganistan-Taliban örneğinde görülen “öteki uçta bir barbarlık” kuyusuna düşme dışında alternatifleri yoktur. Fakat sosyalistlerin şimdiye kadar yaptıklarını tekrarlayarak gidecekleri bir yol da görülmemektedir.
Türkiye sosyalistlerinin önünde ikili bir görev durmaktadır. Bunlardan birincisi işçi ve emekçi kitlelerin burjuvaziden bağımsız olarak güncel talepleri etrafında siyasallaşma/partileşme sürecine katkı yapmak, diğeri ise ilk süreç ile iç içe geçen şekilde devrimci mücadelenin bu gün ve gelecekte dayatacağı üst düzey bilinç ve kararlılık gerektiren görevlerini yerine getirmeye aday güçlü “devrimciler örgüt(ler)”in oluşturulması için mücadele etmektir. Bu yazının asıl konusu olan kitlesel işçi-emekçi partisini tartışmadan önce devrimci örgüt(ler) sorununu da kısaca ele almak gerekir. Ulusal ve esas olarak da uluslararası düzeyde yaşanan değişimler devrimci Marksist hareketi politik ideolojik ve felsefi-teorik düzeyde sürüp giden yeni arayış ve tartışmaların içine sokmuştur. Fakat bilinmelidir ki yaşamın dayattığı siyasal mücadele süreci içinde gerçekten yer almadan ve bu mücadele içinde sıradan işçi-emekçi kitlelerle ve toplumla karşılıklı olarak etkileşmeden gerçek bir devrimci anlayış yenilenmesini üretmemiz mümkün değildir.Olabildiği kadar sağlam bir ideolojik-politik birliğe dayanması gereken “devrimci örgüt(ler)” gerçekte ancak “devrimcilerin” aynı süreç içinde hem kitlelerle pratik içinde etkileşme hem de bu siyasi süreçte birlikte yer alan devrimciler arası teorik-ideolojik arayış ve tartışmaları sürdürme temelinde oluşturulabilecektir. Diğer türlü kağıt üstü veya masa başı birliklerinin ne ölçüde birlik olduğu ve ne kadar sürebildiği ortadadır.Bunun da ötesinde bilinmelidir ki en sağlam ideolojik birliği olduğu düşünülen siyasal yapıların da bu “birliklerinin” uzun ömürlü olmasının hiçbir “teorik” veya “idari” garantisi yaratılamaz.Dolayısıyla bu gün “devrimci eğilimler “ olarak, “devrimci birlik” için değil ama işçi kitlelerle birlikte ortak bir siyasal mücadele yürütmemiz için, birbirimizi, birlikte politika yapmaya çağıracağımız sıradan bir işçi ile arayacağımız birlik zemininden daha fazla bir ortaklık zorlamasına ihtiyaç yoktur. “Devrimci eğilimler”in ortak olarak önüne koyacağı temel görev, daha doğrusu temel program maddesi, işçi-emekçi kitlelerin burjuva partilerden ve devletten bağımsız olarak kendi talepleri için siyasallaşması, bir işçi-kitle partisinin oluşturulması mücadelesidir.
Türkiye’de bir işçi-kitle partisinin yaratılması, gerek yukarıda söz edilen siyasal kültürün gelişiminden kaynaklanan, gerekse işçi ve emekçi yığınların bu günkü kültürel-ideolojik konumlarının oluşturduğu ülkemize özgü sorunlara sahiptir. Bu görevin başarılması “sosyalistlerin” veya “sosyal demokratların” bir araya gelmesi değildir, “yeni bir sol parti” kurulması da değildir. Türkiye’de işçi-emekçi kitleleri kültürel kimlikler temelinde bölen yabancılaştırıcı “siyaset ideolojisi”nin pratikte eleştirel olarak aşılmasıdır. Bu ise bir işçi-emekçi partisinin oluşturulma süreci, eylem biçimleri ve söyleminde kendini ifade etmelidir.
Sınıf Mücadelesi ve Diğer Kimlikler
Birçok sosyalist-devrimci yazar küreselleşmenin yeni koşullarında Türkiye sosyalistlerinin “neoliberal” veya “milliyetçi” uçlara doğru savrulduğunu tespit edip, buralara savrulmadan doğru bir hatta birleşik olarak durmanın değeri konusunda uyarıda bulunmaktadır. Bu saptamanın doğruluğu ortada, ama öncelikle bunun için yakalanacak ana halkanın ne olduğu ortaya konulmalıdır. Ben bunun hemen şimdiden yürütülecek sınıf ve anti-kapitalist mücadelenin kendisi olduğunu düşünüyorum. Birçok okuyucunun hemen şimdi sınıfın bu günkü bilinç, örgütlülük düzeyi ve siyasal davranışlarını örnek gösterip bu siyasetin çok dar olduğunu yerine daha çok, “solun birliği” “demokrasi”, “özgürlük” kavramları etrafında mücadele yürütmenin daha doğru olabileceğini düşündüğünü zannediyorum. Ama aslına bakarsak sosyalistlerin anladığı anlamda “demokrat” ve “özgürlükçü”nün bu topraklarda çok küçük bir azınlığı temsil ettiği ve bu kavramların emekçi-yoksul kitlelerin yanından bile geçmediği görülür. Ama sınıfın siyasal mücadelesi ve anti-kapitalizmi “Marksist-Leninist devrimcilerin ideolojik örgütsel birliği” kapsamı içine sığdırmaya çalıştığınız zaman da bunun diğerinden de dar olacağı açıktır. Benim burada bahsetmek istediğim şey gerçekte var olan (sosyolojik olarak) işçi sınıfının kendisi ile patronlar arasında (ve yoksullarla zenginler arsında) “biz” ve “öteki” olarak bir ayrım yaratacak tarzda siyasallaşmasını sağlayacak politik bir zeminin oluşturulmasıdır.
Bilindiği gibi insanlar aynı anda ulusal, etnik, aşiret/aile, dini, mezhebi, sosyal, mesleki statü vb. birçok kimliği birlikte yaşarlar. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir koşulda bir işçi hareketi saf bir “proleter” kimlikle ortaya çıkıp işçi sınıfının çoğunluğunu ve toplumun siyasal önderliğini kazanamamıştır. Özellikle de etnik, dini ve kültürel ayrılık ve farklılıkların bu kadar ileri ölçüde siyasallaştığı günümüzde birleşik bir işçi emekçi siyasallaşmasının yaratılması çok büyük zorluklar içermektedir fakat bunun başarılması dışında da bir çözüm yoktur. Kapitalizme, emperyalizme karşı net bir sınıf tutumu temelindeki siyaset, ülke ve bölge etnik-kültürel iklimini göz ardı etmek değildir. Ulusu yönetmeye aday her siyasal hareket, kendi doğrultusundaki ana siyasal kimliği net olarak ortaya koyması yanında bu kimliği o toplumda yaşanan birleştirici öteki kimliklerin duyarlılıklarını, değerlerini, sembollerini kendi başat kimlik, değer ve simgeleriyle eklemleme başarısını gösterdiği ölçüde toplumda hegemonik bir karakter kazanabilir. Türkiye’de veya bölge ülkelerinin herhangi birinde ortaya çıkabilecek kitlesel bir emek siyasetinin halk kitlelerinin geleneksel kültürünün ana yönlerini oluşturan başta Müslüman kimliği olmak üzere, ulusal veya etnik kimliklere değmemesi olanaksızdır. Yukarıda belirtildiği gibi eğer kitleler bir siyasete henüz geleneksel ideolojilerini yaşarken geleceklerse, ancak bu siyaseti kendi zihniyetleri içinde anlamlandırmaları koşuluyla bunu yapabilirler. Eğer bir işçi siyasetini veya toplumcu (sosyalist) siyaseti desteklemek Müslüman kimliğine aykırı olarak kavranıyorsa (günah!) veya kolaylıkla öyle gösterilebiliyorsa böyle bir siyasetin işçi kitleleri içinde hemen hemen hiçbir şansı olmayacaktır. Benzer şekilde eğer sosyalist bir siyaset “Türk’ün veya Kürt’ün bekasını” tehdit ediyor diye algılanıyorsa veya kolaylıkla öyle algılatılabiliyorsa bu siyasetin “Türk” veya “Kürt”ler arasında kitlesel düzeyde destek bulması olanaksız gibidir. Tersine, Müslüman kimliğine sahip bir işçi, toplumcu (sosyalist) bir siyasetle inancının gerçek saf özüne uygun davrandığını düşünüyor ve hissediyorsa ancak o zaman bu siyasetin kuvvetli destekçisi olabilecektir.Benzer şekilde sosyalist bir siyaset, emperyalist saldırı karşısında “Türk”ün ve “Kürt”ün gerçek özgür, demokratik, aydınlık geleceğini ancak kendisinin yeniden kurabileceğini gösterebiliyorsa, bu kimlikleri de taşıyan emekçiler tarafından desteklenecektir.
Bir kitlesel işçi-emekçi siyaseti halk katmanlarının taşıdığı geleneksel dini, etnik, kültürel simge ve değerlerini kendi sınıf mücadelesi değerleriyle eklemleme konusunda karşı sınıf siyaseti (kapitalist-emperyalist sistem ve burjuvazi) ile yarışmak zorundadır. Faşist siyaset kimlikler etrafındaki düşmanlık ve korkuları kışkırtarak, toplumcu demokratik siyaset ise geleneksel kültür içinde var olan (dini veya ulusal) halkçı, eşitlikçi, adalet yanlısı, dayanışmacı öğe ve değerlere atıf yaparak kitlenin bilinç dışı ile de bağ kurar. Her partinin bir aklı olduğu doğrudur, ama hemen tüm toplumlarda, özellikle de rasyonalizmin ve bireyselleşmenin çok gelişmediği toplumlarda kitlelerin siyasal davranışı “akılla” açıklanamaz. İşçi-emekçi-yoksul kitleler bir önceki dönemde MHP’ye son seçimde de AKP’ye oy verirken bu partilerin ekonomi-sosyal-sağlık-eğitim-ulaştırma politika ve projelerini okuyup, diğerlerinki ile de karşılaştırıp, sonra da dünya koşulları bağlamında bunları gözden geçirip oy vermediler. Oy verme davranışında iki esaslı öğe vardır. Bunlardan birincisi parti örgütleri tarafından harcanan ve esasta da yerel “kanaat önderleri”nin tutumunu etkilemeye çalışan siyasal emektir, diğeri ise kitlelerin bir siyasi parti, lideri ve söylemi ile kendisini özdeşleştirmesi, onu “kendinden” görmesidir, burada akıldan çok “duygudaşlık” vardır. Bunun modern biçimi “imajlar savaşı” olarak sürmektedir.
“İşçi Kitle Partisi” ve Sendikalar
Batıdaki çoğu tarihsel kitlesel işçi partilerinin (sosyal demokrat veya sosyalist) olduğu gibi son yıllarda Brezilya ve G. Kore’de yeni yükselen işçi partilerinin de esas olarak işçilerin sendikal örgütlülük içinde biriktirdikleri güçlere dayandığını biliyoruz. Sol siyaset ile işçi sınıfı kitlesi arasındaki temsil-katılım sorununun Türkiye gibi modernleşme sürecinde büyük bir kültürel değişim yaşamış ve dolayısıyla aydınların (sol diye anlaşılabilir) kitleler ile büyük bir kültürel yabancılaşma yaşadıkları-yaşamak zorunda kaldıkları ülkelerde sendikaların rolü daha da önemli olabilir. Her inanış ve kültürden işçileri birleştiren sendikaların kitlesel bir emek partisinin oluşturulmasındaki rolünün önemi çok açık olarak ortadadır. Birinci Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluş süreci ve göreceli başarısı da bunu doğrular niteliktedir. Bu gün sendikalı işçi kesimi sınıfın kitlesi içinde küçük bir azınlığı da temsil etse de son yaşanan SEKA, Seydişehir direnişlerinde görüldüğü gibi sendikal örgütlülükler hala çok önemli bir mücadele potansiyelini taşımaktadırlar. Örgütsüz ve işsiz işçi kitlelerine ulaşmak için gereken maddi-manevi gücün başka yerlerden gelmesi de pek mümkün değil zaten. Fakat bugünkü koşullarda sendikal hareketin böylesi bir yeni işçi-emekçi siyasallaşmasının zemininin oluşturabilmesi ise her şeyden önce varolan sendikal statünün radikal biçimde değişimine bağlı olacaktır. Kısa vadede sendikal bürokrasinin böylesi bir siyasallaşma destekçisi olması mümkün değildir. Ama özellikle özelleştirmeye karşı gelmekte olan muhtemel direnişler ve var olan haklara yönelik yoğun sermaye saldırılarının canlandıracağı mücadele süreci, statükoları sarsma potansiyelini taşıyabilir. Her şeye rağmen sınıfın farklı kesimlerini birleştiren Emek Platformu ve ortak bir programının var olması (kağıt üstünde de olsa) özellikle örgütlü işçi kesimleri içinde bir sınıf-kitle partisine olan ihtiyacın bilince çıkarılması konusunda bir avantaj sağlayabilir.
Sonuç yerine
Türkiye’de bölge ülkelerinin hiç birinde olmayan gelişkin bir işçi sınıfı varlığına ek olarak uzun yıllardır kesintili ve göreceli de olsa demokratik çok partili parlamenter siyasal rejim hüküm sürmektedir. Sistem içinde kitleler “özgür” koşullarda sandık başına gitmekte ve kendilerini yönetenleri seçtiklerini algılamaktadırlar. Bu siyasal kültür veri alınmadan kitlesel bir işçi siyasetinin geliştirilmesi mümkün değildir. Şimdiye kadar dünyanın hiçbir yerinde burjuva demokratik parlamenter rejimlerin bir işçi-devrimci kitle ayaklanması ile yıkıldığına şahit olunmadı. Bizi uzun yıllar sürebilecek bir mevzi-hegemonya savaşı beklemektedir. Fakat maddi koşulların devrimci niteliği, gerekse bölgemizde yaşanan ve daha fazlasının da yaşanabileceği gelişmelerin yaratabileceği yeni koşullar burjuva iktidarının kitleler gözündeki meşruiyetinin hızla zayıflamasına neden olarak bu süreci kısaltabilir de.
Mücadeleci bir kısım işçi, işçi temsilcisi ve yukarıda tartışılan temel örgüt-parti anlayışı ve doğru bir siyasal-ideolojik söylem etrafında bir araya gelecek sosyalist güçler, kitlesel bir işçi-emekçi partisi amacıyla ortaya çıktıklarında inanıyorum ki dengeleri değiştirebilecek potansiyel de harekete geçmiş olabilecektir. Başarılması gereken “solcuların-sosyalistlerin”bir parti daha kurmaları değil, doğal olarak içinde bir kesim sosyalist kadronun da yer alacağı bir kitlesel işçi-emekçi siyasetinin yaratılmasıdır. Ama burada bir kez daha tekrarlamak gerekir ki bu hareket çıkışıyla birlikte işçi, emekçi ve yoksulların kafasındaki “sağ ve “sol” siyasetlerin algılanışına dair “ezberleri bozmak” zorundadır. Emperyalizm işbirlikçisi siyasetlerin altından işçi, emekçi, yoksul kitlelerin boşaltılabilmesi bu topraklardaki bir kısım “sol” un “aforozuna” uğramayı göze almadan mümkün değildir.



