Körfez Krizi ve Türkiye

Tarih: 29 Kasım 1990. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Irak’a karşı gerçekleştirilebilecek bir askeri müdahaleye yeşil ışık yaktı. Buna göre, eğer Irak 15 Ocak 1991 tarihine kadar işgal ettiği Kuveyt topraklarından çekilmezse emperyalist ülkelerin bu ülkeye açacakları savaş “haklı” ve “meşru” olacak. Birleşmiş Milletler’in “uluslararası hukuk” anlayışı bunu gerektiriyor. Kararın imzacıları arasında 1917Ekim sosyalist devrimin ürünü SSCB’nin basma Lenin’in ölümünden bu yana çöreklenmiş olan SBKP bürokrasisi de var. Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olması nedeniyle “karşı oy”u kararın veto edilmesi anlamına gelecek olduğu halde, bunu yapmayarak “çekimser oy” kullanmayı yeğleyen ÇKP bürokrasisinin dolaylı gibi gözüken doğrudan onayı var. Sınıf Bilinci’nin ısrarla vurguladığı gibi, emperyalist ülkelerle yozlaşmış işçi devletleri arasında gerçekleşen bu uluslararası uzlaşma dünya çapında yepyeni bir dönemin açılması anlamına geliyor. Sonuçlan dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları için büyük felaketler doğuracak yeni bir dönemin başlangıcı.

Politikanın “iç politika” ve “dış politika” diye ikiye ayrılamayacağını ve bir “bütünlük” arz ettiğini sürekli vurgulamış olan devrimci Marksizm, daha 1933’te SBKP bürokrasisiyle tüm bağlarını kopararak Marksizm ‘in günümüze kirlenmemiş bir bayrakla ulaşmasının yolunu açmıştı. Gerçekten de “içeride” işçi sınıfı ve azınlık uluslar üzerinde vahşice bir baskı uygulayan bürokrasinin “dışarıda” farklı bir politika izlemesi beklenemezdi. Nitekim Dünya sosyalist hareketi tarihi, iç politikası karşıdevrimciliğin zirvesine oturmuş stalinist bürokrasinin dış politikasının da aynı rotayı izlemiş olduğunun sayısız örnekleriyle doludur. Bu örnekleri sıralamanın artık bir önemi yok, çünkü herkesçe biliniyorlar. Ama günümüzde yaşanan dönüşümün dönüm noktasını hâlâ Gorbaçov’da görenlere, yıllarca Türkiye sosyalist hareketini “sosyalist” Bulgaristan’ın tartışmasız stalinci önderi Todor Jivkov’un “ödünsüz Marksizm”! ile uyutanlara bir sözümüz var kuşkusuz. “Daha 1950’lerden itibaren komünizmi yanlış buluyordum” diyen Jivkov’un bu sözlerini doğru bulan kimi ‘sosyalistlerle, ondan ancak şimdi kopmaya karar verecek olan sosyalistlere var sözümüz. Kimbilir belki de Jivkov’un bu açıklamaları “sosyalist harekete bir süredir musallat olmuş olan ahlakî çöküşle” izah edilmeye çalışılacak. “Gorbaçov’un neden olduğu geriye dönüş politikasının yarattığı moral çöküntü” denebilecek. Üstelik Jivkov’un karşısında Moskova Duruşmaları’nın celladı Vişinskiy’in olmadığı biline. Bu nasıl bir tarihsel materyalizm anlayışıdır ki çöküşün gerekçesini “ahlaki” çürümede aramaya devam etsin? Ve bu “tarihsel materyalizm” in Mao’dan sonra iktidarı ele geçiren revizyonistler veya önümüzdeki günlerde tanık olacağımız Enver Hoca’dan sonra iktidarı gaspeden karşıdevrimciler anlayışından ne farkı olabilir? Sta-lin’den sonra Kruşçev veya Brejnev’den sonra Gorbaçov… Denilebilir ki, “siz de Lenin’den sonra Stalin’e yüklenerek aynı yolu seçmediniz mi?” Böyle bir gerekçe ancak zavallı bir cehaletin ürünü olabilir. Devrimci Marksizm SBKP bürokrasisinden kopmadan önce on ila on beş yıllık hiç de azımsanmayacak bir tarihsel zaman diliminde, gerek parti içinde gerekse partiden koparıldığı andan itibaren, ardında yaşanmış tarihsel deneyimlerin meyvesi olan binlerce sayfalık eleştiri belgesi ve bunlardan da daha önemlisi canlı bir pratik faaliyetin mirasım toplayarak yükselmiştir. SBKP’nin stalinci bürokrasisi ile nihai ve kaçınılmaz kopuşa adım adım yaklaşırken “eleştirisini mahfuz tutma” yolunu seçmemiş ve gerçeğin sadece gerçeğin devrimci oluşundan hareket etmiştir. Gerçekleri geçiştirip örtbas ederek “kol kınhr yen içinde kalır” anlayışının Marksizmden ne kadar uzak düştüğünün bilinciyle davranmıştır. Rosa Luxemburg’un “Marksizm, yanılmaz liderlere tapınma törenlerinin düzenlendiği küçük bir kilise değildir. Bütün gücünü, eleştiri-özeleştiri silahının şakırtısıyla tarihin yıldırım darbelerinden alan bir ihtilalci dünya görüşüdür” dürtüsünden hareketle yürüyerek bugünlere gelebilmiştir devrimci Marksizm.

Her zaman eleştiri kıskacının dışında tutulmaya çalışılan bürokrasi bugün on yıllardır sürdürdüğü yürüyüşünün mantıki sonucuna vatmanın uğraşı içinde: İçeride kapitalist restorasyon ve dışarıda da buna uygun düşen uluslararası politikalar. Bu politikaların en çıplak yansıması bugün Ortadoğu’daki Körfez krizinde kendini belli ediyor. Kurtuluşunu kapitalistleşmede gören bürokrasi Körfez’de emperyalist petrol şirketlerinin çıkarlarının korunması için mücadele etmeye karar verdi. Nasıl Özal ABD emperyalizminin gözüne girebilmek için kraldan fazla kralcı kesiliyorsa, aynı görmemişlik ruhu içinde davranan SBKP yöneticileri de emperyalizmin kendilerine sunduğu yeni görevi başarıyla yerine getirebilmenin köpeksi heyecanını yaşıyorlar.

Kürt halkının düşmanı gerici Saddam diktatörlüğünün Kuveyt’i işgalinin haklılığı veya haksızlığını tartışmanın fazla bir anlamı yok. Kuveyt’in nasıl bir rejim olduğunun ve emperyalizm tarafından nasıl yaratılmış olduğunun üstünde durmaya da pek gerek yok. önemli olan bu yapay ülkenin Irak tarafından işgal edilmesi üzerine emperyalist koronun koparmış olduğu fırtına. Ve bu fırtınanın müthiş bir küstahlıkla sergilenmesi, Saddam’m “yeni Hitler”liğinin ilanı. Emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarını kısmen tehlikeye düşüren İran’a karşı açtığı savaşta bir milyondan fazla insanın ölümüne neden olan bu diktatörün o zamanlar göklere çıkarılarak desteklenmesi, Kürt katledişine hiç ses çıkartılmaması, Irak’taki tüm rejim karşıtlarını kurşuna dizdirmesinin üzerine gidilmemesi, ama bütün bunlara karşılık Kuveyt petrollerini ele geçirdiği anda “insanlık düşmanı” haline gelivermesi. Çünkü emperyalizm açısından ‘insanlık’ denen şey aslında kendi kârlarından öteye gidemiyor. Hiç unutulmasın Nasır 1956’da Süveyş kanalını millileştirdiğinde de aynı şekilde “yeni Hitler” olarak nitelenmişti. Emperyalistlerin aklına İsrail yöneticilerinin “Hitler”liği nedense hiç gelmiyor?

Bugün Ortadoğu müthiş bir savaş tehlikesiyle yüzyüze. Başını ABD’nin çektiği emperyalizmin bölgeye yaptığı askeri yığınak Vietnam’dakini çok çok aşmış durumda. Savaş patlak verdiğinde emperyalizm canavarı milyonlarca insanı yok edebilecek planların hazırlığını yapıyor. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, emperyalizm açısından sorun sadece Saddam ‘m kellesi değil. Emperyalizme ve siyonizme karşı isyan bayrağını yanlış bir önderlik altında da açmış olsa bütün bir Arap Dünyasıdır tehdit altında olan. ABD esas dersi bu kitlelere vermek istiyor. Onların bugüne kadar İntifada da cisimlenen direnişini kırmak başlıca amacı emperyalizmin ve ezilen Arap kitleleri bilinçsizce de olsa bu gerçeğin farkındalar.

Dolayısıyla birçok Arap ülkesinde kendi yöneticilerine karşı başlattıkları protesto gösterileri aslında son derece haklı bir temele dayanıyor. Tehdit altında olan emperyalizm yanlısı tüm Arap rejimleridir. Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Tunus, Fas ve bölgedeki tüm diğer şeyhlikler kitlelerin tehdidi altındalar. ABD emperyalizmi bu tehdidi de ortadan kaldırmak zorunda. Bu yüzden de acımasız davranacak. Arap kitlelerinin gözünde gerici Saddam’ın bir anda kahraman mertebesine erişmesi aslında yanıltıcı bir görünümdür. Yeni bir önderlik ortaya çıkar çıkmaz, yani emperyalizme karşı mücadelede tutarlı bir devrimci önderlik doğar doğmaz kitleler Saddam ‘ı ve Hafız Esat gibilerini çok kısa sürede bir kenara itmenin yolunu arayacaklardır. Ancak sorunun en tehlikeli boyutu Saddam ve benzeri önderliklerin yedeğinde potansiyel olarak duran önderliğin hâlâ ne yazık ki sosyalist bir önderlik değil İslâmi liderlik olmasıdır. Devrimci sosyalistler berrak bir devrimci program ve. cesur bir atılımla emperyalizme ve yerel kapitalizme karşı mücadele bayrağını açarak kitlelerin önüne geçmekte gecikirlerse sonuç hiç de iç açıcı olmayacaktır. Oysa devrimci Marksizmin programı ezilen Arap ulusuna ve emekçilerine kurtuluş yolunu sunabilecek tek programdır. Ancak bu program Ortadoğu halklarının gerek emperyalizmin tahakkümünden, gerek Amerikan yanlısı Arap-rejimlerinin baskısından ve gerekse zalim küçük burjuva diktatörlükleriyle İslamî yönetimlerden kurtulmalarına olanak tanıyabilir. Ortadoğu Sosyalist Cumhuriyetleri Federasyonu’nun yolunu açacak olan sadece bu programdır çünkü.

Türkiye’de başkanlığını Özal’ın yaptığı MGK Hükümeti Ortadoğu’daki antiemperyalist yükselişin bastırılabilmesi için tüm gücüyle ABD’ye destek veriyor. Bu destek sadece günlük çıkarlarından beslenmiyor TC Devletinin. îşin bir de politik yönü var. MGK Hükümeti’nin uzun vadeli çıkarları açısından Ortadoğu’da hiçbir antiemperyalist gelişmeye tahammülü yok. Böyle bir gelişmenin kendisi açısından da çok tehlikeli sonuçlar verebileceğinin farkında. ABD saldırısı halinde bir taşla birkaç kuş birden vurabilmenin hesaplarını yapıyor. Birincisi ülkedeki olası bir kitle hareketi yükselişini ezmek, ikincisi burjuva muhalefeti etkisiz kılmak ve sonuncusu da ABD’ye yaslanarak devlet içindeki gücünü had safhaya vardırmak. Bu arada bir savaş durumunda Kürt hareketini Batı’nın da desteğini alarak -en azından sessiz kalmasını sağlayarak- imha etmek işin cabası. Devrimci Marksistler Ortadoğu’daki hızlı gelişmeler karşısında bir ölüm-kalım savaşıyla yüzyüze geleceklerinin bilincinde olmak ve ona göre davranmak durumundadırlar. Ulusal, bölgesel ve uluslararası devrimci önderliğini inşasının gerekliliği kendini her zamankinden fazla dayatıyor.