Tek ülkede sosyalizm “teorisi” Aydın Ender

Sosyalizm tek bir ülke çerçevesinde gerçekleştirilebilir mi? Bu tartışmanın ilk ortaya çıktığı 1920’li yılların ortalarından 60’lı yıllara kadar, dünya sosyalist hareketinin çok küçük bir azınlığının dışındakiler için bu sorunun yanıtı tartışılmaz bir “evet”ti. Değil mi ki sosyalizm daha 30’lu yıllarda SSCB’de tamamen kurulmuş, II.Dünya Savaşı’ndan sonra ise ortaya koskocaman bir “sosyalist sistem” çıkmıştı? Pratik bu sorunun yanıtını çoktan vermiş ve esas tartışma “komünizmin üst evresine” geçiş konusuna kaymıştı…

 

Sosyalizmin tek bir ülkede kurulabileceği doktrinini benimsemek, daha sonraları ise sosyalizmin SSCB’de bilfiil gerçekleştiğini savun­mak, bütün bir dönem boyunca, komünist partilerine, Komintern’e (III.Enternasyonal) ve SSCB’ye bağlılığın temel kriteri olarak değerlendirildi, bu anlamda Stalinist örgütlerin belki de en önde gelen ortak ideolojik özelliklerinden birini oluşturdu. Başta Troçki ve Sol Muhalefet olmak üzere, bu anlayışa ve bunun sınıf mücadelesinde yol açtığı sonuçlara kesin bir şekilde karşı çıkan sosyalistlerin neredeyse tümü Komintern partilerinin elinde ağır suçlamalara uğradılar ve örgütlerinden tasfiye edildiler, birçoğu tutuklandı ya da sürüldü, birçoğu ise katledildi

 

Tartışma noktalanmış görünüyordu. Ancak, Stalinizmin sosyalist harekete empoze etmeyi başardığı bu görüşün (daha. doğrusu dogmanın) üstesinden gelme zorunluluğu sınıf mücadelesinin gündeminden hiçbir zaman düşmemiştir. Bir dizi ağır yenilgiyi, pren­sipsiz zigzagları, III.Enternasyonal’in ilkin politik iflasını ardından da kapatılmasını içeren süreçte, bu teorinin izini sürmek mümkündür; ve bu süreçten, enternasyonalizm ağır yara alarak çıkmıştır.

 

50’li ve 60’lı yıllarda, aynı konunun, “sosyalist” ülkeler bağlamında yeniden gündeme gelmesinde rolü olan bir dizi etken sayılabilir. Bun­lardan bir kısmı, “sosyalist kamp” içinde ciddi politik ve ekonomik sorunların yaşandığını dünya sosyalist hareketine duyuran olaylardı. 1953’te Doğu Almanya’da, 1956’da Macaristan’da işçi ayaklanmaları, 1956’da Kruşçev’in 20. Kongre’nin gizli bir oturumuna Stalin döneminde işlenen suçlar üzerine sunduğu rapor, özellikle de 1960’da patlak veren Sovyet-Çin çatışması, bütün bunlar Stalinizmin derin bir krize girdiğini, ve çözülmekte olduğunu gösteriyordu. Ayrıca, 60’lı yıllardan başlayarak sınıf mücadelesi dünya çapında bir yükseliş dönemine girmişti. Bu iki gelişme eğiliminin (bir yanda “sosyalist kamp”ın otoritesinin sarsılması, diğer yanda başta Batı’nın olmak üzere işçi sınıfının kendine olan güvenini yeniden kazanmaya başlaması) bir sonucu olarak, resmi komünist partilerin altındaki zemin kaymaya başlar; ve komünist partilerin işçi hareketi üzerindeki politik hegemonyası giderek zayıflamaya yüz tutar. Bu partilerin sosyalist devrimin aracı olamayacakları kavrandığı ölçüde, onlardan kopan ya da onlarla geleneksel hiçbir bağı olmayan yeni eğilim ve akımlar dünya çapında ortaya çıkmaya ve serpilmeye başlar. Keza, Troçki’nin önderliğinde kurulduğu 1938 yılından beri fazla bir etkinlik sağlayamayan IV.Enternasyonal de, bu tarihlerden başlayarak belirli bir gelişme göstermeye, sesini ve görüşlerini daha geniş bir kitleye duyurmaya başlar. Diyebiliriz ki, 60’ların sonlarında sosyalist hareket (günümüze kadar süregelecek olan) bir yeniden yapılanma sürecine girmiş bulunuyordu

 

Marksist teoriye ilginin dünya çapında arttığı bu ortamda, o güne dek “sosyalist” olarak tanımlanan ülkelerin, hangi gerçekliği temsil et­tiklerinin sorgulanması kaçınılmazdı. Stalinizmin kendi içinde gündeme gelen bu sorgulama elbette çok değişik yorumlar üretir ve değişik sonuçlara varır. Ama bir şey çok açıktır ki, “sosyalizm mi?” sorusuna verilen yanıtlar en ortodoks Stalinist örgütlerde bile artık belirli nüanslarla yüklüdür.

 

SSCB’de sosyalizmin tam olarak kurulduğu ve “gelişmiş sosyalizm” aşamasına geçildiği tüm komünist partilerce 1936’lardan beri savunuluyordu. Daha sonraları ise “komünizme doğru” yol alındığından, “genelleşmiş komünizmin inşa dönemine girildiği”nden vb. söz edilmişti.1 Buna rağmen, 60’h yılların sonlarına gelindiğinde komünist partiler SSCB’de kurulan sistemin gerçekte “reel sosyalizm”,2 başka bir deyişle, fiilen var olduğu kadarıyla sosyalizm olduğunda karar kıldılar. Bu şekilde, SSCB’nin gerçekliği ile Marksist teorinin merkezinde yer alan sosyalizm kavramı arasında apaçık olan uyumsuzluğun üzerini en düşük teorik maliyetle örtmeye çabaladılar.

 

Sovyet-Çin ayrışması sonucunda ortaya çıkarak dünyanın birçok yerinde hızlı bir büyüme gösteren Maocu akımlara gelince, bunlar, SSCB konusunda Stalin yönetimindeki Komintern’in 1928-1935 arasında benimsediği “Üçüncü Dönem” retoriğini anımsatan “sosyal faşist” ve “sosyal emperyalist” tanımlarını benimsediler. Ancak, bu çok keskin dönüş, bu hareketlerde 30’ların “sosyalist anavatan” anlayışının terk edilmesi anlamına gelmedi; aynı anlayış sadece kabuk değiştiriyordu. Bugünkü dünyada tek gerçek sosyalist ülkenin ve uluslararası proletaryanın sosyalist “anavatanı”nın Arnavutluk olduğunu belirten gruplar bu tavrı çok açık dile getiriyorlar. 60’lı ve 70’li yılların ürünü birçok devrimci sol hareket ise sosyalist bir düzenin yeryüzünde halen bulunmadığını belirtmekle yetindi, diğer bir kısmı ise Maocu tezlerin yumuşak varyantlarını benimsedi.

 

Sosyalizm sorununun, Stalinist kökenli ya da Stalinizmin teorik et­kisi altında olan kesimlerde tartışılmasında dikkati çeken ikinci bir nokta, “sosyalist” ülkelerin tanımlanmasına yönelik olarak yapılan tah­lillerde, bu tahlillere teorik bir altyapı oluşturan

“tek ülkede sosyalizm” teorisinin kendisinin, sorgulanmaksızın kabullenilmesidir. Değerlendirmeler bu varsayımdan kalkılarak yapılıyor. Geriye dönüp, ciddi bir şekilde kalkış noktasına, bu varsayımın köklerine hiç göz atmaksızın. “Tek ülkede sosyalizm”in altmış yıldan uzun bir zamandır dünya ölçeğindeki pratiğini değerlendirmek yerine, Stalin’in 1920’lerdeki polemiklerde (keyfi bir şekilde yorumlayarak) yararlandığı Lenin’den birkaç alıntıya ve buna ek olarak Marx, Engels ve Troçki’nin yaptığı tahrifatlara dayanarak bu konu geçiştirilmek­tedir. Özellikle dünya devrimi ya da enternasyonal sorunu konu edildiğinde, sanki bir refleks tepkiyle heybeden çıkartılanlar Stalin’in eski argümanları olmaktadır. Bu yaklaşım, Stalinizme pratik içerisinden yönlendirilen pek çok eleştirinin hâlâ bütünsel bir teorik niteliğe kavuşmadığını gösteriyor. Bu eksiklik ise enternasyonalizmin günümüzde dünya ölçeğindeki zayıflığıyla beslenmekte ve aynı zaman­da bu zayıflığı pekiştirmektedir.

 

III. Enternasyonalde enternasyonalizmin terki

 

Tek ülkede sosyalizm teorisi, Marksizmde temel ve bütünsel bir revizyon niteliği taşıyor; sınıf mücadelesinde devşirilen sonuçları da bu nedenle o denli belirleyici olacaktır.

 

Kautsky, Bernstein ve Otto Bauer’in III.Enternasyonal’e egemen kıldıkları reformizmin sonuçlarını okura hatırlatmak gerekmiyor. Ağustos 1914’te Alman sosyal demokrat milletvekillerinin parlamen­toda savaş kredileri lehine oy vermeleriyle birlikte III.Enternasyonal ihanet damgasını yiyerek tarihe gömülecek, uluslararası işçi sınıfı ve insanlık belki kurtuluşu için tarihinde önüne çıkan en önemli fırsatlardan birini kaçırmış olacaktı.

 

Alman sosyal demokrasisinin ihaneti, bulutsuz bir gökte aniden çakan bir şimşek gibi görünmüştü o dönemin Marksistlerine. Elbette ki, daha sonra somut gelişmenin ışığı altında incelendiğinde uzun yılları kapsayan reformist ve ekonomist bir pratiğin II.Enternasyonal’in en gelenekli ve büyük partisini içten içe kemirdiğini tespit etmek pek güç olmadı.

 

Tarihsel bir benzetmenin sınırları içerisinde ele almak kaydıyla, III.Enternasyonal’in de bir Ağustos 1914’ü olduğunu düşünüyorum. Tarihi Temmuz 1928, yeri “tek ülkede sosyalizm” tezinin benimsendiği 6. Kongre. Elbet, fiili bir ihanet ile ihanete yol açacağı belki çok açık olan ama daha gerçekleşmemiş bir teorik revizyonu aynı düzlemde görmemek gerekir. Fakat, tarihsel süreç içinde ve özellikle de yol açtığı sonuçlarıyla değerlendirildiğinde, 6. Kongre’de “tek ülkede sosyalizm”e verilen onayın Komintern’in siyasal stratejisinde nitel bir değişime karşılık geldiği görülüyor.

 

Bu teoriyle, sosyalizmin inşasında uluslararası faktörün gerekli olduğu reddedilmekte, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist inşa dünya devriminden soyutlanmaktaydı. Artık sosyalizme geçiş sorunu, ancak dünya çapında gerçekleşebilecek evrensel bir süreç olarak değil, tek bir ülkeye ait ve kendi içine kapalı sınırlı bir süreç olarak görülecektir. Tek ülkede sosyalizm teorisi, Isaac Deutscher’in deyimiyle “Rus dev­riminin kendi kabuğuna çekilmesini simgeledi”.3 Ancak, Rus dev­riminin uluslararası devrimden koparılmasının etkileri Sovyetler Birliğiyle sınırlı kalamazdı ve kalmadı da. Sosyalizmin ulusal sınırlar içinde ve salt bir ülkenin proletaryasının çabalarıyla gerçekleşebileceği görüşü, enternasyonalizmin bel kemiğininin nesnel olarak kırılması anlamına geldi. Artık Komintern partilerinin işlevi farklı bir anlam kazanıyordu: SSCB’de sosyalizmin kurulabilmesini sağlamak için SSCB’yi askeri müdahalelerden korumak. Bu kalkış noktası ise kaçınılmaz olarak, bir yanda bu partilerin giderek SSCB’nin dış siyasetinin gereksinimlerine göre davranan, ona tabi örgütlere dönüşmesine, diğer yanda kendi hükümetlerini herhangi bir müdahaleden caydırma amacına bağımlı olarak egemen sınıflar ile işbirliğine yönelmesine yol açtı.

 

Tek ülkede sosyalizm teorisinin benimsenmesi Komintern için sonun başlangıcıdır. Komintern’in 6. Kongresi’ne önerileri taslak programı eleştirirken Troçki şöyle bir öngörüde bulunmuştu:

 

Yeni doktrin sosyalizmin tek bir ulusal devlet temelinde kurulabileceğini ilan ediyor, yeter ki bir dış müdahale olmasın. Buradan kalkarak, müdahaleyi engellemek amacıyla yabancı burjuvaziye karşı işbirlikçi bir siyaset izelenebilir ve izlenecektir; çünkü bunun sayesinde sosyalizmin inşası güvenceye alınacak, başka bir deyişle, temel tarihsel sorun çözülecektir. Böylece Komintern partilerinin görevi tali bir nitelik kazanmaktadır; artık esas misyonları iktidarı ele geçirmek için mücadele etmek değil, SSCB’yi bir dış müdahaleden korumaktır. Elbette bu sadece bir sübjektif niyet sorunu değil, siyasi bir tavrın objektif mantığıdır.

 

Stalin’e göre: “Görüşlerimiz arasındaki temel fark, partinin ülkedeki çelişkilerin ve olası çatışmaların devrimin iç güçlerine dayanarak bütünüyle aşılabileceğine inanması, buna karşılık Troçki ve Muhalefetin ise, bu çelişki ve çatışmaların ancak “uluslararası ölçekte ve dünya çapındaki proleter devriminin alanında çözülebileceğini” savunmasıdır.” (Pravda, sayı 262, 12 Kasım 1926).

 

Evet, ayrılık noktası tastamam buradadır. Ulusal reformizm ile devrimci enternasyonalizm arasındaki fark bundan daha doğru ve iyi bir şekilde açıklanamazdı. Eğer karşılaştığımız iç sorunlar, engeller ve çelişkiler, ki bunlar esas olarak dünya çelişkilerinin bir yansımasıdır, “dünya çapındaki proleter devrimin alanına” girmeksizin, sadece “devrimimizin iç güçleriyle” çözülebilecekse, o zaman, Enternasyonal, kongresi her dört yıl ya da her on yıl toplanan, hatta belki de hiç toplanmasına gerek duyulmayan, kısmen bir yan kuruluş ve kısmen de bir süs kurumu haline gelmeye mahkumdur.4

 

Troçki’nin bu öngörüsü doğru çıkmıştır. Lenin döneminde Enter­nasyonal kongreleri ortalama yılda bir toplanırken, 6. Kongre bir öncekinden dört yıl sonra 1928’de toplandı ve kongrenin her iki yılda bir toplanması kararının tüzüğe geçirilmesine rağmen 7. Kongre ancak yedi yıl sonra 1935’te toplanabildi. Ve bu Komintern’in son kongresi oldu.

 

7. Kongre’ye gelindiğinde tek ülkede sosyalizm tezi, Enternasyonal’in her seksiyonunun stratejisinin temel taşı haline gelmiştir. Sosyalizmin Rusya gibi geri bir ülke çerçevesinde bile tamamen kurulabileceği mantığından hareket eden komünist partileri (özellikle de ileri ülkelerin partileri) için artık ulusal sosyalizmin teorik temelleri atılmıştır. Keza bu Kongre’de benimsenerek Birleşik İşçi Cephesi taktiğinin yerini alan ve liberal burjuvaziler ile ittifakları hedefleyen Halk Cephesi anlayışı, Komintern’in evrim yönüne çok uygun düşmektedir. Sovyet bürokrasisi açısından, bu politika sayesinde komünist partilerin Sovyet dış siyasetinin gereklerine uygun ittifaklara girerek, ulusal burjuvazileri üzerinde belirli bir baskı uygulayabilmeleri olanağı yaratılmış oluyordu.  Komünist partiler açısından ise kendi burjuvazileri ile işbirliğine girmenin önündeki her türlü “teorik” engel kalkıyordu. Böylece, uluslararası devrim perspek­tifi yerini giderek önce ulusal sosyalizme, ardından da ulusal reform perspektifine bırakacaktır.

 

Enternasyonal, uluslararası sosyalist devrimin uluslararası örgütü olarak, demokratik merkeziyetçi bir dünya partisi olarak kurulmuştu. Oysa, kendi ulusları için mücadele eden sosyal şoven örgütlerin ya da tek başına sosyalizmi kurabileceğini savunan Sovyet bürokrasisinin çıkarlarını uluslararası planda bağdaştırmak siyasi olarak mümkün olmayacağından, bu koşullarda Komintern’in bir örgüt olarak anlamını yitirmesi kaçınılmazdı. Kurulurken üstlendiği dünya devrimi perspektifinden uzaklaşan Komintern’in 1943’te lağvedilmesi artık sadece bir formalite sorunudur.

 

Tek ülkede sosyalizm teorisi Marksizmden kesin bir kopuşu ifade etti. Ancak insanların geliştirdikleri her teori gibi bu teorinin de hangi koşulların bir ürünü olduğunu ve hangi gereksinimleri yanıtladığını açıklayabilmemiz gerekir. Bu yazının geri kalan bölümlerinde tek ülkede sosyalizm teorisinin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve Marksizmde ifade ettiği temel revizyonu açıklamaya çalışacağım.

 

“Teori”nin ortaya çıkışı

 

Tek ülkede sosyalizm teorisinin özgün yanı Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin kurulabileceğini ileri sürmesinden kaynaklanmıyor. Örneğin, NEP dönemine kadar partinin en sol kanadında yer alan Buharin, Ekim devriminden sonra Prcobrajensky ile birlikte yazdıkları ve Parti kadroları için el kitabı niteliğinde olan Komünizmin ABCsi’nde (41. bölüm) “partimiz, komünizmin bir an önce kurulmasını kesin hedefi olarak belirlemiştir” demekte ve eklemek­tedir: “Rus işçi sınıfının tarihsel misyonu bütün gücüyle komünizme dönüşümün gerçekleşmesine yardımcı olmaktır.” (Buharin bu yazısında sosyalizm-komünizm ayırımını pek yapmıyor ve komünizmi daha çok üst aşaması düzeyinde ele alıyor.) Peki, Buharin, Ekim dev­riminden iki yıl sonra bu yazdıkları ile tek ülkede sosyalizm (ya da komünizm) teorisinin mimarlarından mı sayılmalıdır? ABCdeki anlayışın böylesi bir yoruma açık olmadığını Buharin’in kurduğu teorik çerçeveden görüyoruz.

 

Önceden açıkladığımız gibi, komünist devrimin zorunluluğu herşeyden önce Rusya’nın dünya ekonomisi ile kurduğu sıkı bağlardan doğmaktadır. Ülkemiz artık dünya ekonomisinin bir parçası haline gelmiştir. Ülkenin geriliğine rağmen Rusya’nın komünizme nasıl ilerleyebileceği sorulursa, bu soruyu esas olarak devrimin uluslararası niteliğini belirterek yanıtlayabiliriz.

 

Günümüzde, proleter devrimi bir dünya devrimidir. Ancak dünya temelinde gelişebilir… [Rusya’nın] geriliğinin ve sanayisinin görece az gelişmiş durumunun vb. aşılması, ancak Rusya’nın uluslararası ya da en azından bir Avrupa Sovyet Cumhuriyeti’nin bir parçası haline gelmesiyle ve bu şekilde daha gelişmiş ülkelerle bağlantı kurmasıyla mümkündür.

 

 

Buharin’in yukarıdaki yaklaşımı (NEP’le birlikte bu yaklaşımı terk eder), o dönemde bolşeviklerin ortak tavrıdır ve sosyalist devrim sürecini esas olarak bir dünya devrimi olarak değerlendiren Marx, Engels ve Lenin’in yaklaşımlarından farksızdır. İşte, “tek ülkede sosyalizm” teorisi ile Stalin’in “katkısı” tam da bu noktada somutlanrnaktadır. Stalin, tek ülkede sosyalizm doktriniyle Rusya’da sosyalizmin inşasını uluslararası devrimden koparır. Bu noktaya nasıl vardığını izleyelim.

 

Nisan 1924’te yazdığı Leninizmin İlkeleri adlı broşüründe Stalin, sosyalizm konusunda hâlâ Bolşevik Partinin geleneksel tavrı ile tam bir uyum halindedir; proletaryanın tek bir ülkede iktidarı ele geçirebilmesinin mümkün olmasına rağmen, sosyalizmin tek ülkede kurulamayacağını vurgulayarak belirtir:

 

Bir tek ülkede burjuva iktidarını devirmek ve proletarya iktidarını kurmak demek henüz sosyalizmin tam zaferini sağlamak demek değildir. Sosyalizmin başlıca görevi -sosyalist üretimin örgütlendirilmesi- henüz geleceğin sorunudur. Bu sorun çözüme bağlanabilir mi, birçok ileri ülkenin proleterlerinin ortak çabaları olmadan bir ülkede sosyalizmin kesin zaferine ulaşılabilir mi? Hayır, ulaşılamaz, burjuvaziyi devirmek için bir tek ülkenin çabaları yeter, devrimimizin tarihi buna tanıklık eder. Sosyalizmin kesin zaferi için, sosyalist üretimin örgütlendirilmesi için bir tek ülkenin, özellikle Rusya gibi bir köylü ülkesinin çabaları yetmez; bunun için bir çok ileri ülke proleterlerinin çabaları gerekir.

 

Stalin’in burada söyledikleri ile Lenin’in 18 Kasım 1918’de Sovyet­ler Kongresi’ndeki “tek bir ülkede sosyalist devrimin tam zaferi düşünülemez bile; bunun için en azından birçok ileri ülkenin en etkin işbirliği zorunludur, ki Rusya bu ülkeler arasında sayılamaz”6 formülasyonu arasındaki benzerlik çok açıkça görülebiliyor.

 

Ancak, birkaç ay sonra yazdığı Ekim Devrimi ve Rus Komünistlerinin Taktiği broşüründe (Aralık 1924) Stalin 180 derecelik bir dönüş yaparak Rusya’da “sosyalist toplumu tam olarak kurmak için gerekli herşeye” sahip olunduğu sonucuna varacaktır. Ocak 1926’da yazdığı Leninizmin Sorunları broşüründe ise bu konuyu daha detaylı olarak açar, tek bir ülkenin güçleriyle sosyalist toplumu tam olarak gerçekleştirmenin kesinlikle olanaklı olduğunu belirtir: “… bir tek ülkenin güçleriyle sosyalizmin tam olarak kurulması olanağı sorusu -ki bu soru, evet diye yanıllanmalıdır-…” Ve daha ilerde: “Sosyalizmi sonuna kadar kurabiliriz ve isçi sınıfının önderliği altında köylülükle birlikte sosyalizmi kuracağız.”

 

Neydi bu ani dönüşün nedeni? Marksizmin bu önemli teorik sorununa olumsuz yanıtı, bir yılın içinde olumluya değiştirecek gelişme? Aynı broşür içinde Stalin bunu kendine özgü mantığı içinde açıklar. Leninizmin İlkeleri’nden aktardığımız ve tek ülkede sosyaliz­min tam olarak kurulamayacağını belirten formülasyon güya “Troçkistlerin iddialarına karşı ileri sürülmüştü” ve “işte bu ölçüde (ama sadece bu ölçüde) bu formül, o zaman (Nisan 1924) yeterliydi ve kuşkusuz belirli bir yararı oldu”. Bu muhalefetin üstesinden gelinmesiyle ise durum değişir: Bu formülasyonun “açıkça yetersiz olduğu ve bundan dolayı doğru olmadığı ortaya çıktı”.7 Bu, gerçekten Stalin’in yazılarında teorik sorunları işlemede uyguladığı yöntemin oportünist niteliği üzerine çarpıcı bir örnek. Doğrular ve yanlışlar gerçeklere göre değil, ama belirli polemikler açısından “yeterli” olup olmadıkları ve sağladıkları “yarar”a göre ölçülmektedirler. Bir teorinin “yanlışlığı” nesnel durumun değişmesi ya da onun daha doğru olarak kavranmasıyla değil, sadece ideolojik mücadelenin değişen gerekleri sonucu belirlenmektedir.

 

Marksizmin Bolşevik Parti’de bu denli keyfi bir biçimde kullanılmasına olanak tanıyan koşulların üzerinde durulması gerekir. Ancak bu şekilde sorunun salt bir polemik sorunu olmadığı, Stalin’in Troçki ve muhalefeti gözden düşürmek için başvurduğu kurnazca bir oyundan öte, Rus devriminin, Komintern’in ve dünya devriminin kaderi ile doğrudan bağlantılı bir revizyonun ve yozlaşmanın ürünü olduğu görülebilir.

 

Bolşeviklerin dünya devrimi perspektifi

 

4.Dünya Kongresi, proleter devrimin hiçbir zaman tek bir ülke sınırları içinde muzaffer olamayacağını, ancak uluslararası ölçekte ve dünya devrimine ulaşarak zafere ulaşabileceğini tüm ülkelerin proleterlerine hatırlatır. Sovyet Rusya’nın tüm eylemi ve var olmak için verdiği mücadele, kölelik zincirleri altında ezilen ve sömürülen bütün dünyanın proleterlerinin kurtuluşu için bir mücadeledir.11

 

Stalin, Nisan 1925’te toplanan 14. Parti Konferansı’nda, partinin “tek ülkede sosyalizm” tezine resmi onayını vermesini talep eder ve bunu sağlar. Üç yıl sonra ise bu tez Komintern’in programına geçecektir. Bu gelişme ile birlikte, Rus devriminin dünya devrimi ile organik ve sıkı bağları üzerine bolşeviklerin geleneksel görüşleri terk edilmeye başlanır ve bu görüşlerin Leninizmin inkârı, “Troçkizmin” bir  icadı olduğu  ileri sürülür.  Oysa, bolşeviklerin  bu  konudaki yaklaşımları tartışmaya yer vermeyecek ölçüde açık ve tutarlıydı. Çeşitli ülkelerdeki devrimlerin birbirlerine olan iç bağımlılığı, yani dünya devrimi düşüncesi, sadece Troçki’ye değil, klasik Marksizme ait, yerleşmiş bir kavramdı. Lenin, hiçbir zaman Rusya’daki devrimi sadece ulusal ve yerel bir olgu olarak düşünmemişti. Rus devriminin esas önemi Rusya’nın tek başına sosyalizmin inşasını tamamlayabileceği, sosyalizmi kurabileceği inancından kaynaklanmıyordu; zaten Lenin böyle bir olasılığa da pek şans tanımıyordu: “Dünya-tarihsel bakış açısından yaklaşıldığında, diğer ülkelerde devrimci hareketlerin gerçekleşmediği ve tek başımıza kaldığımız koşullarda devrimimizin nihai zaferine ulaşmakta hiç bir şansı olamayacağı aşikardır… Tekrar ediyorum, bütün bu güçlüklerden kurtuluşumuz tüm Avrupa devriminde yatmaktadır.”13

 

Lenin için Rus devriminin esas önemi, dünya devriminin bir parçası ve bunun ivmelendirici bir öğesi olmasındaydı: “Sadece böyle bir zafer, proletaryanın eline gerçek bir silah verecek ve böylece biz de, Rus demokratik devrimini bir Avrupa sosyalist devriminin başlangıcı yap­mak için, bütün Avrupa’yı tutuşturacağız.”14 Aynı dünya devrimi perspektifi, Rus sosyalist devrimi temeli üzerinde, 1917’den sonra da Lenin’in devrim teorisinin temel taşıdır; Komintern’in 3. Kongresi’nde (1921) bu görüşünü şöyle açıklar:

 

Uluslararası devrimi başlattığımızda, onun gelişiminin önüne geçebileceğimize inandığımız için değil, bazı koşullar bizi buna ittiği için harekete geçtik. Şöyle düşünüyorduk: Ya uluslararası devrim yardımımıza gelir, bu durumda zaferimiz kesinleşmiş olur; ya da yenilgi ihtimalinde bile devrim davasına hizmet etmek ve diğer devrimlere yardım etmek düşüncesiyle mütevazi devrimci görevimize devam ederiz. Uluslararası dünya devriminin desteği olmadan proleter devrimin zafere ulaşmasının imkansız olduğu bizim için çok açıktı. Devrimden önce de, sonra da şöyle düşünüyorduk: ya hemen, en azından kısa bir zaman içinde başka ülkelerde devrim patlak verirdi, ya da yok olurduk. Bu inancımıza rağmen, Sovyet sistemini her ne pahasına olursa olsun bütün koşullar altında korumak için elimizden geleni yaptık, çünkü sadece kendimiz için değil, uluslararası devrim için de çalıştığımızı biliyorduk.15

 

İşte tek ülkede sosyalizm teorisi ile baş aşağı edilen anlayış budur. Bu teoriyle birlikte Rus devrimini, dünya kapitalizminin bütün nesnel şartları tarih tarafından yaratılmış olan tasfiyesinin başlatıcısı olarak ele almak yerine, bunun tersine dünya işçi hareketi, Rusya’da sosyalist inşanın tamamlanmasına olanak verilmesi için dış müdahaleleri engellemede yararlanılacak bir yan güç düzeyine indir­genmektedir. Lenin, Rus devrimini, “bütün dünyada proleter devrim­lerin ateşini tutuşturacak” “Avrupa sosyalist devriminin başlangıcı”16 olarak ele almıştı. Oysa aynı soruna ulusal sosyalizmin penceresinden bakan Stalin için, “Sosyalizmi kuramayacak idiysek, 1917 Ekimi’nde iktidarı ele geçirmekteki amacımız ne idi?” sorusunun yanıtı, eğer sosyalizm kurulamayacak idiyse “1917 Ekimi’nde iktidarı almamalıydık” anlayışından öte gidemez.17 Böylece Ekim devriminin tek anlamı Rusya’nın sosyalizmi kurabilmesine bağlanmış olmaktadır.

 

Elbette, bu teorinin ortaya atıldığı dönemin dünya konjonktürü ile devrim öncesinde ve devrimin ilk yıllarındaki durum arasında önemli bir farklılık söz konusudur. Ekim devriminin birinci yıldönümünde Lenin dünya devriminin gerçekleşmesini hâlâ kısa vadeli bir olasılık olarak değerlendirmekteydi: “… bu savaş [dünya savaşı – AE] Rusya da dahil olmak üzere bütün dünyayı bir proleter devrimine ve işçilerin sermaye karşısında zaferine doğru ilerletmektedir.”18 Aynı temayı Ekim devriminin  ??? yıldönümünde de vurgulayarak belirtir: “davamız için çalışmaya başladığımızda bütünüyle dünya devrimine güvendik… kaderimizi dünya devrimine bağladık.”19 Rusya’daki devrimin zaferi Batı’daki devrimler için bir itici güç olacak, bu devrimler de Rus dev­riminin güçlenmesine ve sosyalizme ilerleyişinin hızlanmasına yardımcı olacaktı. Batı’da devrimin gerçekleşmediği koşullarda ise Rus devrimi sonsuz güçlüklerle karşılaşacaktı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu sorun Lenin’i sürekli meşgul etmiştir: “… Eğer dünya sosyalist devrimi, dünya bolşevizmi muzaffer olmazsa, İngiliz, Fransız ve Amerikan emperyalizmi ergeç Rusya’nın bağımsızlığını ve özgürlüğünü yıkacaktır,” ya da “mutlak gerçek odur ki, Almanya’da devrim gerçekleşmediği takdirde mahvolduk demektir”. 1

 

Ekim devriminden sonra Batı’da beklenilen devrim gerçekleşmedi. 1923’te Almanya’da devrimin yenilgiye uğraması Avrupa’daki devrim­ci yükselişin gerilemeye başlamasını simgeledi. Buna rağmen, emperyalist ülkelerdeki işçi hareketinin gücü ve bu devletler arasındaki ciddi çelişkiler, emperyalizmin Sovyetler Birliği’ne kararlı bir askeri müdahalesini engellemeye yetecekti. Kızıl Ordu’nun iç savaştaki başarılarının ardından yeni işçi devleti bir soluk alma fırsatı “ buluyordu, ama tecrit konumunun da tahmin edildiğinden çok daha uzun bir dönem için sürebileceği artık açık bir gerçekti. Lenin’in en karamsar tahminleri gerçekleşmemişti, ama aynı zamanda insanlığın ilk muzaffer proleter devrimi Marksizmin hiç öngörmediği bir koşullar bütünü ile karşı karşıya bulunuyordu.

 

Revizyonun temelleri

 

… bu gelişme olmazsa [üretici güçler yüksek bir gelişme aşamasına ulaşmamışlarsa -a.e.] sadece yokluk genel hale gelmiş olur ve bu durumun yarattığı ihtiyaç dolayısıyla temel maddeler için mücadele yeniden başlar; bu durum ise eski rezilane işlerin yeniden ortaya çıkmasından başka bir sonuç vermez.(Karl Marx”“)

 

Geri bir ülkede ve ancak kanlı ve büyük tahribatlara yol açan bir iç savaş sonucunda pekiştirilen Sovyet iktidarı, ileri ülkelerin yardımını almak bir yana, emperyalist kuşatmaya karşı direnmek zorunda kalır. Azgelişmiş Rusya’nın, iç savaşın ve emperyalist ablukanın etkileriyle daha da derinleşen temel sorunları yaşamın her alanında ağır bir şekilde hissedilir. Tarım ve sanayi üretiminde korkunç bir düşüşe, ülkeye yayılan kıtlık ve kitlesel işsizliğe, siyasal planda proleter dev­letinin sorunlarla karşılaşması eşlik eder. Lenin, 8. Sovyet Kongresi’nde (1920) Sovyet devletini “bürokratik çarpıklıklarla malûl bir işçi devleti”23 olarak tanımlamıştı. 1921 sonuna gelindiğinde durum tespiti daha da ağırdır: “… sanayi proletaryası savaş, sefalet ve yıkım sonucu sınıfsızlaşmış (deklase) bir hale gelmiştir; başka bir deyişle, sınıf oluğundan çıkmıştır ve proletarya olarak varlığı sona ermiştir.”24

 

Lenin, proletarya iktidarında dağıtım mekanizmasını açıklarken “burjuvasız burjuva devleti” şeklinde paradoksal bir tanıma başvurmuştu. İç savaşın ardından Rus devriminin karşı karşıya kaldığı durum ise “proletaryasız proletarya iktidarı” şeklinde tanımlanabilecek kritik ve dengesiz bir görünümdedir. Bu durumda ve Rus proletaryası siyasi ve iktisadi iktidarın doğrudan uygulayıcısı olma konumunu yitirdiği ölçüde, toplumda yeni bir imtiyazlı tabakanın yükselmeye başladığını görüyoruz: Sovyet bürokrasisi. Bir yanda proletaryanın ve dolayısıyla Sovyetlerin zayıf düşmesi, diğer yanda genelleşmiş yokluk ve bürokratik çarpıklıklar; işte bu koşullar, maddi ayrıcalıklarını korumaya özen gösteren Sovyet bürokrasisinin devlet aygıtına ve Bolşevik Parti’ye egemen olmasına, giderek Sovyetler Birliği’nin ve Komintcrn’in tüm siyasetini ve eylemini kendi çıkarları temelinde yönlendirmesine yol açmıştır.

 

Bu koşullar altında, Rus devriminin yozlaşmasına Ekim devriminin partisi başarılı bir şekilde karşı durabilir miydi? Bunu yanıtlamak için spekülasyon alanına girmek gerekir. Fakat şu kadarını biliyoruz. Bürokratik reaksiyonun zaferi savaşsız gerçekleşmedi. Bolşevik Parti iki ideolojik ve politik eğilim arasındaki şiddetli bir mücadelenin plat­formunu oluşturdu. Reaksiyonun partide ve ülkede egemenliğini pekiştirebilmcsi için, Marksizmin yanı sıra, bolşevik liderliğinin ve kadrolarının da çok büyük çoğunluğunu fiziksel olarak tasfiye etmesi gerekti.25

 

Sovyet bürokrasisi her işçi bürokrasisi gibi tutucudur; var olanın korunmasını,   devrimin   kazanımlarının yaygınlaştırılması girişimlerinin üstünde tutar; uluslararası statükonun korunmasından yanadır. Sovyet protelaryasının siyasi faaliyetini yeniden canlandırma riski taşıyan uluslararası devrimden korkmaktadır, çünkü bu aynı zamanda kendi iktidarının sonu olacaktır. Bu nedenle bürokrasi kanadı, Rus devriminin geleceğini dünya devriminin bir parçası olarak değerlendirmeye devam eden Bolşevik Parti’nin Marksist kanadına karşı, kendi kendine yeten, otarşik bir ekonomik ve toplumsal yapıyı hedefleyen (hatta bunu yücelten) tek ülkede sosyalizm perspektifini rahatça benimsemiştir. Bu anlamda, tek ülkede sosyalizm teorisi, bürokrasinin tutuculuğunun ve milliyetçiliğinin pragmatik bir ifadesini oluşturmuş, hem iç sorunlar karşısında, hem de dünya komünist hareketi bağlamında, bürokrasinin iktidarını perçinlemesinde teorik bir manivela işlevi görmüştür. Gerileyen dünya devrimi karşısında, bürokrasinin önerdiği dış dünyadan bağımsız, kapalı bir ekonomi ve sosyal düzen perspektifininin, yorgun düşmüş sovyet kitlelerine dünya devrimi perspektifinden daha cazip ve anlaşılabilir geleceğini görmek güç değil. Kitlelerin (ve partinin) haletiruhiyesini iyi kavrayan Stalin, tek ülkede sosyalizm dogmasıyla bu duyguyu körüklemeyi, ulusal gururu okşamayı ve enternasyonalist kanadı partide ve sınıfta yalıtmayı başarmıştır.

 

Bürokrasinin aynı prestij arayışını dünya arenasında da iz­leyebiliyoruz. Ve burada da tek ülkede sosyalizm teorisinin vazgeçilmez bir “yararı” oluyor. Bunu Stalin şöyle açıklıyor:

 

Ama ülkemiz, sosyalist toplumu kurma yeteneğinden yoksun ise, dünya devrimi için gerçek bir temel olabilir mi? Kendi içinde, ekonomimizdeki kapitalist unsurlara karşı zafer kazanma yeteneğinden, sosyalizmin kuruluşunu başarma yeteneğinden yoksun ise, bugün olduğu gibi, bütün ülkelerin işçileri için güçlü bir çekim merkezi olarak kalabilir mi? Sanıyorum ki hayır. Ama sosyalist kuruluşun zaferine inanmamak, bu inançsızlığı yaymak, dünya devriminin temeli olarak ülkemizin saygınlığını sarsmaya varmaz mı?

 

Bu teorinin dünya bağlamındaki siyasi işlevi burada açıkça sergilen­mektedir: SSCB’nin prestijini koruyarak dünya komünist hareketi üzerinde hegemonyasını kurmak. Başka bir deyişle, Stalin ve temsilcisi olmaya soyunduğu bürokratik zümre açısından tek ülkede sosyalizm teorisi, Bolşevik Parti’den sonra Komintern partilerini de Sovyet bürokrasisinin gereksinimlerine bağımlı kılmanın kalkış noktası olmuştur.

 

Tek ülkede sosyalizm teorisi, savunucuları tarafından hiçbir zaman teorik anlamda yorumlanmış ve temellendirilmiş bir teori olmadı. Ancak Stalin bu teorinin Lenin’den kaynaklandığını göstermeye özellikle çalıştı. Bu nedenle bu iddialara değinmek gerekli oluyor.

 

 

Tek ülkede sosyalizm ve Lenin

 

6. Komintern Kongresi’nde kabul edilen Komintern Programı’nda şöyle deniyordu: “Sovyet Cumhuriyetlerinin işçileri, ülkelerinde, sadece büyük toprak sahiplerinin ve burjuvazinin yıkılması için değil, sosyalizmin tamamen kurulması için de gerekli ve yeterli maddi, önkoşullara sahiptir.”27 Yeterli olduğu ileri sürülen “maddi” koşullara, Stalinistler çoğu kez Lenin’in 46 ciltlik eseri içinden cımbızla çekilen bir iki alıntısını örnek verirler; ve bu alıntıların sofistçe yorumuna başvurularak konu kanıtlanmış sayılır. Bunlardan birincisi, Lenin’in 1915’de yazdığı “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine” makalesi içinde yer alıyor:

 

Eşitsiz iktisadi ve siyasal gelişme, kapitalizmin mutlak yasasıdır. Böylece, sosyalizmin zaferi, önce birkaç, ya da hatta yalnızca bir tek kapitalist ülkede olanaklıdır. Bu ülkenin başarılı proletaryası, kapitalistleri mülksüzleştirdikten sonra ve kendi ülkesinde sosyalist üretimi örgütledikten sonra, öteki ülkelerin ezilen sınıflarını kendi davasına çekerek, bu ülkelerde kapitalistlere karşı ayaklanmalara yol açarak ve sömürücü sınıflara ve onların devletine, gerektiğinde silahlı kuvvetle bile karşı koyarak, dünyanın geri kalanının, kapitalist dünyanın karşısına çıkacaktır.”*”

 

Stalin, Troçki ve Sol Muhalefet ile mücadelesinde bu alıntıyı iki bağlamda sık sık öne sürmüştür. Birinci iddia, sözde Troçki’nin sürekli devrim kavramıyla dünya devriminin tüm ülkelerde aynı zamanda gerçekleşeceğini savunduğu, oysa Lenin’in “sosyalizmin zaferi… tek bir kapitalist ülkede olanaklıdır” sözleriyle bu iddianın temelden çürütüldüğüdür.

 

Hemen belirteyim, Troçki’de böylesi bir anlayışa ilişkin tek bir satır bulunamaz. ? Stalin’in belirttiği türden, devrimlerin aynı anda başarılmasına ilişkin saçma sapan bir teori de zaten hiçbir zaman Marksizmde yer almamıştır.? Ama Stalin’in bu tahrifatları ileri sürerken varmak istediği yeri ve yürüttüğü mantığı anlamak mümkün, ilkin bir kavram karışıklığına değinmek gerekir. Stalin, “sosyalizmin zaferi” terimini bazen sadece iktidarın işçi sınıfının eline geçmesi anlamında, yani kelimenin dar anlamında, bazı diğer yerlerde ise sosyalizmin tam olarak kurulması anlamında kullanmaktadır. Örneğin, “zayıf bir kapitalist gelişmenin görüldüğü tek bir ülkede sosyalizmin zaferinin sonucu olarak proletarya diktatörlüğünün güçlenmesi” şeklinde bir formülasyon (eğer bir anlam ifade ediyor­sa) sosyalizm kelimesinin dar anlamında kullanımını içermektedir. Başka yerlerde, sosyalizmin zaferi ile sosyalizmin tam kuruluşunu kastettiğini görmüştük. Bir üslup sorunu olarak kaldığı sürece, dev­rim, sosyalizm, vb. terimlerinin esnek bir şekilde kullanılmalarının bir mahzuru olamaz. Yeter ki kelime oyunları üzerine bir teori inşa edil­mesin.

 

Halbuki, Stalin, Marx ve Engels’in sosyalist devrime ilişkin söylediklerinden kalkarak tam da bunu yapmakta, devrimin aynı anda zaferi, ?????? şeklinde bir teoriyi Marx ve Engels’e atfetmektedir. Marx ve Engels’in, sosyalizmi en azından belli başlı ileri ülkeleri kapsayan, ev­rensel bir olay olarak gördükleri doğrudur ve bu kavrayış metodlarının temel bir yanını oluşturur. Ama, sosyalist devrimin bu şekilde açıklanmasının,” işçi sınıfının iktidarı birçok ülkede aynı anda ele geçireceği görüşü ile hiçbir ortak’ yanı yoktur.

 

İkinci olarak Stalin, Lenin’in yukarıdaki alıntıdaki sözleri ve Rus devriminin zaferi sayesinde Marx ve Engels’deki bu anlayışın yanlışlığının kanıtlandığını, dolayısıyla da tek ülkede sosyalizmin olanaklı olduğunu ileri sürer: “Devrimin başlıca Avrupa ülkelerinde aynı anda zaferi teorisinin, sosyalizmin zaferinin tek bir ülkede olanaksızlığı teorisinin, yapay, yürütülemez bir teori olduğu kesin­dir. *

 

Bu şekilde Stalin, kendi uydurduğu ama bir kelime oyunuyla Marx’a atfettiği bir teorinin yanlışlığını gösterdikten sonra, bunun karşıtını ifade eden ve kendisine ait olan tek ülkede sosyalizm teorisinin
doğruluğunu kanıtlanmış varsaymaktadır. Stalin’in bu tahrifatı zaman içinde şaşılacak bir dayanıklılık göstermiştir. Resmi komünist partiler “Troçkizmi” tanımlarken hâlâ bu türden safsatalara başvurmaktadırlar. Ne yazık ki Türkiye solunun Troçki ile ilk tanışması da bu zavallı düzeyde gerçekleşmiştir.

 

Troçki’nin 1905’te geliştirdiği sürekli devrim kavramının o dönemde Lenin’in savunduğu devrim stratejisi ile bir ayrılığı olduğu doğrudur. Ancak bu ayrılık, sürekli devrim stratejisinin geri ülkelerdeki devrimleri ileri ülkelerdeki devrimlerin kuyruğuna takacağı noktasında yatmıyordu. Troçki, eşitsiz ve bileşik gelişme yasasından kalkarak, Rusya’nın tarihsel geriliğine rağmen Rus proletaryasının ileri ülkelerin proletaryasının zaferinden önce iktidarı ele geçirebileceğini ve Rus devrimi’nin ancak proletarya iktidarı altında demokratik devrimin tarihsel görevlerini yerine getirebileceğini öne sürmüştü. Sürekli devrim ve bunun Rus Devrimi bağlamında anlamı başlı başına bir konu olduğu için burada üzerinde durmuyoruz. Bence Lenin’in bu ve diğer birçok yazısında da kullandığı “sosyalizmin zaferi” ifadesi ile, sadece, sosyalist devrimin tek bir ülkede gerçekleşebileceğini açıklamakta olduğu pek tartışma götürmüyor.

İkinci iddia, aynı alıntı içinde yer alan “kendi ülkesinde sosyalist üretimi örgütledikten sonra” ifadesi ile Lenin’in sosyalizmin tek ülkede kurulabileceğini savunduğudur. Bu ifadeden Stalin’in çıkardığı sonuç şu: “Ve sosyalist üretimi örgütlemek ne demektir? Sosyalist toplumu kurmak demektir. Lenin’in bu açık, belirli tezinin hiç bir yorum gerektirmediği bellidir.”33 Gerçekten öyle mi? Lenin’in sosyalist üretimi örgütlemekle belirttiği sosyalist bir toplumun kurulması mıdır? Herhalde Lenin burada çok daha basit bir olguya işaret etmektedir. Yoksa, bu pasajdan, bir ülkenin başarılı proletaryası ancak sosyalist toplumu kurduktan sonra “sömürücü sınıflara ve onların devletine, gerektiğinde silahlı kuvvetle bile karşı koyarak, dünyanın geri kalanının karşısına çıkacaktır” şeklinde gülünç bir mantık çıkar. Devrimin savunusunu gerçekleştirebilmek için önce sosyalizmin kurulması mı gerekir? Kuşkusuz hayır. Lenin’in sosyaliz­min derhal kurulabileceği konusunda hiçbir illüzyonu yoktu. 1919’da “şu anda sosyalist bir düzeni kuramayacağımızı biliyoruz -umarız ki ülkemizde, çocuklarımız, hatta torunlarımız tarafından kurulabilsin” dediğinde, ne Rus devrimini savunmaktan ne de uluslararası devrimi desteklemekten geri kalmadığını biliyoruz. “Sosyalist üretimin örgütlenmesi”, kapitalistlerden alınan fabrikaların, devlet kuruluşlarının, vb. sosyalist ilkeler temelinde işletilmesidir. Kısacası bunlar, Lenin’in deyimiyle sosyalizmin kapısından geçebilmek için aşılması gereken eşiklerdir, sosyalizmin kendisi değil.

 

Tek ülkede sosyalizm görüşünün Lenin’e atfedilmesinde sık sık başvurulan Lenin’in bir diğer ifadesi de 1923’te yazdığı “Kooperatifçilik Üzerine” kısa bir makalesinden. Stalin, Leninizmin Sorunlarında Lenin’den şu pasajı aktarır:

 

Gerçekten -diyor Lenin- başlıca üretim araçları üzerinde devlet iktidarı ve devlet iktidarının proletarya elinde oluşu, bu proletaryanın milyonlar ve milyonlarca küçük köylüyle olan ittifakı, köylülüğün proletarya tarafından yönetiminin güvenlik altına alınmış bulunması vb., eskiden bezirganlık saydığımız ve bugün de, NEP düzeninde bazı bakımlardan öyle saymakta haklı olduğumuz kooperatifçilikten, yalnızca kooperatifçilikten hareket ederek, tam bir sosyalist toplumu kurabilmemiz için bize gerekli olan her şey değil mi? Bu henüz sosyalist bir toplumun kuruluşu değildir, ama bu kuruluş için gerekli ve yeterli olan herşeydir?’

 

Buradan da, Stalin, alıntı içinde kendi altını çizdiği sözcükleri kul­lanarak “tam sosyalist toplumu kurabiliriz ve kurmalıyız, çünkü kuruluş için gerekli ve yeterli olan her şeye sahibiz” sonucuna varmaktadır. Belki de salt bu alıntı ile yetinildiğinde, Lenin’in bu makaleyi hangi bağlamda kaleme aldığı bilinmediğinde ve bunun da ötesinde bu konuda tüm diğer yazdıkları bir kenara bırakıldığında, Lenin’in 1923 yılında sosyalizm konusunda Stalin’in yorumuna hak verir bir biçimde düşündüğü sanılabilir. Ama sanırım ciddi bir yanılgıya da düşülmüş olur.

 

Bu makalesinde Lenin, NEP dönemindeki kooperatiflerin önemi üzerinde durmakta ve bu koşullarda köylülüğün, kooperatifler aracılığıyla kolektif üretim ilişkileri çerçevesine dahil edilebileceğini savunmaktadır. Aynı makale içinde, yukarıdaki alıntının hemen üstündeki şu cümleler bu genel çerçeveyi açıklıyor:

 

Rus halkını bugün kooperatiflerde örgütlemenin ne denli önemli olduğunu bütün yoldaşlar kavrayamamaktadır. NEP’in uygulanmasıyla bir tacir olarak köylüye ve özel ticarete ödün verdik: tam da bu nedenden dolayı (birçok kişinin düşündüğünün aksine) kooperatif hareketi bu derece önem kazanmaktadır. NEP altında ihtiyacımız olan tek şey Rusya’nın halkını kooperatif derneklerde yeterlice geniş bir ölçekte örgütlemektir; çünkü daha önceleri birçok sosyalist için bir sorun teşkil eden, özel çıkarlar ve özel ticari çıkarlar ile bu çıkarların devlet tarafından denetimi ve ortak çıkarlara bağımlı kılınma ölçüsü arasındaki dengeyi bulmuş oluyoruz.36

 

Kısaca Lenin, köylülüğün özel çıkarları ile sosyalizmin inşası arasındaki çelişkiye kooperatif hareketinin dengeli bir çözüm getirdiğini ve bu yapıların “yeni sisteme geçişte köylüye en basit, kolay ve kabullenebileceği bir araç”37 sunduklarını belirtmektedir. Troçki’nin de şöyle bir açıklaması var: “Bu makale bütünüyle küçük ve özel meta ekonomisinden kollektif ekonomiye geçişin toplumsal-örgütsel biçimleri üzerinde durmaktadır, bu geçişin maddi üretim koşullarına girmemektedir.”38 Başka bir deyişle, belirtilen koşullar siyasi koşullardır: “başlıca üretim araçları üzerinde devlet iktidarı”, “iktidarın proletarya elinde oluşu”, “proletaryanın köylüyle olan ittifakı” ve “köylülüğün proletarya tarafından yönetiminin güvenlik altına alınmış bulunması.” Bu koşulların sağlanmış olması sosyalizmin kuruluşu için “gerekli ve yeterli olan her şeydir” ama, bu sadece siyasal alanda böyledir. Lenin burada daha maddi temellere ilişkin bir tespitte bulunmamıştır. Sovyet iktidarı sosyalizme geçişin siyasi koşullarını yaratmakla birlikte, bu koşullar, özünde bir üretim tarzı olan sosyalizmin dayanmak zorunda olduğu maddi temel ile özdeş değildir. Sosyalizm ise bu maddi ve siyasi koşulların bütünlüğünü içerir.

 

Lenin aynı makalesinde Sovyetler Birliği’nde tarihsel bir dönem olarak tanımladığı sosyalizmin inşa döneminin iki önemli görevini belirliyordu. Bunlardan birincisi, “bütünüyle işe yaramaz bir durumda olan devlet aygıtını yeniden örgütlemek”, ikincisi ise köylülüğün bütünüyle kooperatiflerde örgütlenmesini sağlayacak bir kültür düzeyine ulaşması için zorunlu olan “kültür devrimini” gerçekleştirmek. Bu görevler sosyalizme geçişte üstyapıya ilişkin tespitler. Bu görevlerin yerine getirilmesinde maddi temelin önemini, Lenin, makalesinin son paragrafında hiç bir şüpheye yer vermeyecek biçimde ortaya koyuyor: “Bu kültür devrimi ülkemizi bütünüyle sosyalist bir ülke yapmaya yetecektir, ama bunun gerçekleşmesinin hem kültürel alanda (çünkü cahiliz) hem de maddi alanda muazzam güçlükleri vardır (zira kültürlü olabilmek için maddi üretim araçlarının belirli bir gelişmesini sağlamamız, belirli maddi bir temelin olması gerek­lidir).”39 Evet, maddi bir temelin varlığı, daha doğrusu son derece gelişmiş bir maddi temelin varlığı sosyalizmin kalkış noktasıdır. Marksizmm abc’si diyebileceğimiz bu noktayı Lenin Sovyetler Birliği bağlamında da birçok yazısında işlemiştir. Bir örnek: “Açık değil mi ki maddi, yani iktisadi ve üretkenlik açılarından, daha sosyalizmin ‘eşiğinde’ olmadığımız. Açık değil mi ki, sosyalizmin kapısından geçebilmek için halen ulaşamadığımız ‘eşikten’ geçmemiz gerektiği.”40

 

 

Uluslararası işbölümü ve sosyalizm

 

Tek ülkede sosyalizm “teorisi”nin en temel yanlışı, kalkış noktasını bir bütün olarak dünya ekonomisine değil, sadece bunun parçalarından birine, yani tek bir ülkenin ekonomik yapısına dayandırmaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. Halbuki kapitalist toplumdaki üretici güçlerin gelişme düzeyi daha 20. yüzyılın öncesinde bile ulusal sınırları aşmış bulunuyordu. Kapitalizmin uluslararası ölçekte yayılma eğiliminin ise sosyalizmin kurulabilmesi açısından belirleyici bir önemi vardır. Lenin’in ifadesiyle: “Kapitalizmin evrensel-tarihsel eğilimi ulusal sınırları yıkması, ulusal özellikleri yokctmesi ve ülkeleri asimile etmesinde yatar. Her geçen on yılla giderek daha güçlü olarak kendini hissettiren bu eğilim kapitalizmin sosyalizme dönüştürülmesinin de en büyük itici güçlerinden biridir.”41

 

Marks ve Engels de sosyalist bir toplumun kurulabilme olasılığını kapitalizmin bu evrensel-tarihsel eğilimine dayandırmışlardı. Marks ve Engels için sosyalizmin nesnel ve öznel önkoşulları bütünüyle kapitalizmin gelişme yasalarından kaynaklanıyordu. “Marks’ın kapitalist toplumun sosyalist topluma dönüşmesinin kaçınılmaz olduğu sonucuna tamamen ve yalnız çağdaş toplumun ekonomik gelişme yasalarından vardığı apaçık ortadadır.”(Lenin)?42 Zaten bu an­lamda sosyalizm bir ideal, bir ütopya olmaktan çıkmış, ayakları tarih­sel materyalizme basarak sınıf mücadelesinde maddi bir güç olma niteliği kazanmıştır. Kapitalizmin işleyiş yasaları arasında, üretici güçlere ve işbölümüne ilişkin olanların sosyalizmin kurulabilmesi açısından kilit birer işlevi var. Marksizm, programını esas olarak üretici güçlerin gelişme dinamiği üzerinde inşa etmiştir. Üretici güçler ile işbölümü arasında ise doğrudan bir bağlantı bulunur. “Bir ulusun üretim güçlerinin hangi ölçüde gelişmiş olduğu bu ulusun içindeki işbölümünün erişmiş olduğu gelişme düzeyine bakıldığı zaman açıkça görülebilir.”. Ayrıca “ortaya çıkan her yeni üretici güç, işbölümünün bir adım daha ilerlemesi sonucunu doğurur.”43 Kâr peşinde koşması, burjuvaziyi üretici güçleri gitgide geliştirmek ve alanını genişletmek zorunda bırakır; bu güçler ulusal sınırları aşarak işbölümünü uluslararası alana yayma eğilimi gösterirler. Üretici güçlerde muazzam bir gelişmeyi ifade eden uluslararası işbölümünün Marks ve Engels’e göre iki önemli sonucu var. Bunlardan birincisi bir “dünya pazarının” ortaya çıkması ve insanların evrensel ekonomik ilişkiler içine girmesi. İkincisi ise, dünya pazarına bağlı olarak insanların hayatlarının yerel bir çerçeveden çıkarak “dünya tarihi planında” yaşanmaya başlanması.

 

Kapitalizm, üretici güçleri geliştirmedeki yöntemi gereği bir dünya sistemidir. Ancak, kapitalizm, insan toplumunu farklı gelişme aşamalarında bulur. Sürekli olarak ekonomik yönden genişlemeye, yeni alanlara girmeye, ekonomik farklılıkları aşmaya, yerel ve ulusal ekonomik birimleri bir iktisadi ilişkiler ağı ile örmeye çalışır. Böylece kapitalizm, bir anlamda bu ülkeleri birbirine yakınlaştırır ve en ileri ile en geri ülkeler arasındaki iktisadi ve siyasi düzeyleri eşitleme eğilimi taşır; ancak, bunu kendine özgü yöntemlerle, anarşik yöntemlerle sağlar. Nasıl ki bir ulus içindeki işbölümü toplum içindeki farklılaşmaya, şehir ile kırın birbirinden ayrılarak çıkarlarının çatışmasına yol açıyorsa, uluslar arasındaki ekonomik ilişkilerin de geliştikleri ölçüde benzer ilinti ve bağlantıları ortaya çıkardığı görülür. Kapitalizm bir sanayi dalını diğerine, bir ülkeyi diğer ülkelere karşı çıkararak, dünyanın belirli bölgelerini geliştirip diğerlerini yoksulluğa iterek ve sürekli olarak kendi eserini yıkımlara sürükleyen çelişkileri derinleştirerek ilerler. Bu anlamda kapitalizmin dünyada yayılması eşitsiz ve bileşik bir özellik taşır. Bir yanda ileri, diğer yanda bağımlı ekonomilere, emperyalist ve sömürge (ya da yarı ve yenisömürge) uluslara yol açar.

 

Emperyalizm, kapitalizmin tüm temel eğilimlerini ve hareket yasalarını, onun bütün çelişkilerini keskin bir biçimde öne çıkararak daha büyük boyutlarda yeniden üretmiştir. Kapitalist gelişmenin bu en üst evresi, dünya ekonomisinin üretici güçlerini dev boyutlara ulaştırmakla ve bütün dünyayı kapsamakla, aynı zamanda toplumun sosyalist örgütlenmesi için gereken maddi koşulların da olgun­laşmasını sağlamıştır. Bu nedenle, kapitalizmin yerini alacak daha üstün bir üretim tarzı, emperyalist sistemden daha uluslararası bir nitejik taşımak zorundadır; emperyalizmin had safhaya getirdiği çelişkiyi, başka bir deyişle, üretim güçlerinin dünya ölçeğindeki gelişimi ile ulusal ekonomiler ve sınırlar arasındaki çelişkiyi çözmek zorundadır. Bunun gerçekleşebilmesi ise ancak tüm üreticilerin denetimleri altında ve dünya çapında planlanan birleşik bir ekonominin yaratılması ile mümkündür. Ancak bu çerçevede üretici güçler ve uluslararası işbölümü kapitalizm altında olduğundan çok daha verimli bir şekilde geliştirilebilir. Böyle bir temel sosyalizmin önkoşuludur. Ve bu nedenle sosyalizm zorunlu olarak evrensel bir sis­temdir, ancak uluslararası bir ekonomik temelde gerçekleşebilir. Aynı nedenle, tek bir ülkede yalıtılmış bir sosyalist toplum kurmayı amaçlamak üretici güçleri kapitalizme göre daha geriye çekmek anlamına gelecektir. Bu anlamda tek ülkede sosyalizm kavramı siyasi açıdan olduğu gibi iktisadi açıdan da gerici ve ütopik bir kavramdır.

 

Sosyalizm

 

“Sosyalizm gerçekleştiğinde, o zaman toplumun nihayet sırtında taşıdığı devlet biçimindeki deli gömleğini atmaktan başka bir işi kalmamıştır.” (Troçki)

 

20 Ağustos 1935 tarihli kararı ile, Komünist Enternasyonal’in 7.Kongresi “Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin nihai ve geriye dönüşsüz zaferine ve proletarya diktatörlüğü devletinin her yönden perçinleşmesine ulaşılmış” olduğunu ilan etti. Kuşkusuz, Sovyetler Birliği’nin iç güçleri ile sosyalizme varılacağı ileri sürüldükten sonra, sosyalizme varıldığını ilan etmek bürokrasi açışından farz olmuştu. 1930’ların başında ülkeyi kırıp geçiren açlık dalgasından birkaç yıl sonra ve “36-38 Duruşmaları” ile doruğuna ulaşacak olan, başta Komünist Partisi ile Kızıl Ordu olmak üzere tüm alanlara yayılan dev­rimci kadroları tasfiye hareketinden, “cebri-çalışma kamplarının” yüzbinlerle dolup taşmasından ve işkencenin yasallaştırılmasından44 ise birkaç yıl önce sosyalizmin kurulduğunun ilan edilmesi, Stalinist bürokrasinin sosyalizm anlayışını sergilemektedir. Daha doğrusu sosyalizmden verilen iğrenç tavizi.

 

Burada sözü, işçi sınıfının tarihine yazılan bu karanlık dönemi iyi tanıyan Sovyet ekonomisti L.El’konin’e veriyorum.

 

“Geniş bir tarihsel perspektiften bakıldığında Stalinist sistem, SSCB’nin sosyalizme doğru gidişi yolundan sapan bir zigzag olarak görülebilir… Ancak bu sadece bir zigzag, sadece sosyalizme doğru hareketin yönünde başarısız bir varyant değildi. Çoğu temel yönleri ile sosyalizmin terkiydi. Halkımızın yeteneği, emeği ve kahramanlığı ile sosyalizm yolunda kazandığı büyük iktisadi ve kültürel başarıların, kapitalizmden, hatta feodalizmden ödünç alınmış cahilce, bürokratik ve insanlık dışı yöntemlerle Stalinist sistem tarafından sosyalizmin hizmetine sunulması engellenmiştir…

 

Ama, Stalinist sistem, iktisaden ve kültürel olarak gelişmekte olan ülkemizi sosyalizmden gitgide uzaklaştırdığında insanlar sadece sosyalizmi inşa etmekte olduklarına değil, sosyalist toplumu zaten kurduklarına inandırıldılar. Böylece, insanlarda yavaş yavaş ve kaçınılmaz olarak, Stalin dönemindeki Sovyet toplumunun siyasi, ideolojik ve moral temellerini oluşturan herşeyin sosyalizm olduğu fikri yerleşmeye başladı: devletin putlaştırılması ve rütbeye tapmak, iktidarı elinde tutanların sorumsuzlukları, halkın her türlü yasal haklarından yoksun bırakılması, ayrıcalıklar hiyerarşisi ve riyakârlığın yüceltilmesi, sosyal ve entellektüel yaşamda kışla rejimi, bireyin bastırılması ve bağımsız düşüncenin yok edilmesi, terör ve şiddet ortamı, insanların atomizasyonu ve ünlü sözde ‘asayişi sağlama’ örgütleri, denetimsiz şiddet ve yasallaştırılmış zulüm. İnsanlar bütün bunları sosyalizm olarak algıladı.

 

Zaten sosyalist hareket ortaya çıktığından itibaren kapitalizmin ideologları sosyalist toplumu tıpatıp bu şekilde tarif etmiyorlar mıydı? Stalinist sistem bu düşmanca iftirayı gerçeğe dönüştürdü. Bunu, Ekim devriminin getirdiği coşkuyla sosyalizmin inşasına atılan halkımızın olağanüstü eserini, Leninist sosyalizmin nihai zaferine olan sonsuz inancını ve bu zafer uğrunda her tür güçlüğü yenme azmini istismar ederek yapmıştır. Proleter sosyalizmin trajedisi, belki de tarihindeki en büyük trajedisi, insanlığın sosyalist devrimi başlattığı bir çığırda, bunu ilk başlatan ve diğer ülkelere örnek olması istenen ülkenin kendisinde ve tüm dünya insanlarının sosyalist devrim ideali ile bir gördükleri Lenin adına sosyalizmin, yine sosyalizmin bayrağı altında ve sosyalizm adına alçaltılması ve itibarının düşürülmesidir. Kuşkusuz, Stalin’in en büyük suçu, devrimci sosyalizm davasına, Marks ve Lenin’in sosyalizmine ihanet etmek ve onu kirletmek olmuştur. Bütün bunlar, dünya kapitalizmine sosyalizmin herhangi bir düşmanından çok daha fazla hizmet etmiştir”45

 

1930’larda sosyalizmin tamamlandığını ilan ederek Sovyet rejimi çelişkiye düşer. Bu çelişki, Sovyetler Birliği gerçeğini sosyalizmin inşasının tamamlandığı iddiası ile bağdaştırmak çabasında ortaya çıkıyor. Bu çelişkiyi gidermek için bürokrasi iki yola başvuruyor. Bir, ülke gerçeklerini açıklarken yalana başvuruyor. İki, Marksizmi tahrif ediyor ve sosyalizmi yeniden tanımlıyor; bu kez Sovyetler Birliği gerçeğine uyum sağlayacak biçimde. Sol hareket içinde çok yaygın olan bu anlayışlardan iki tanesi üzerinde duracağım. Bunlardan birin­cisi sosyalizmin sınıflı bir toplum olduğu, ikincisi ise, birincisine bağlı olarak sosyalizmde sınıf iktidarının süreceği anlayışı.

 

Sosyalizm, sınıfsız toplumların ilki midir yoksa sınıflı toplumların sonuncusu mu?

 

Gotha Programının Eleştirisi’nden, Komünist Manifesto’dan -hatta daha öncelerinden- itibaren her kuşak sosyalist, sosyalizmin sınıfsız bir toplum olacağı anlayışıyla eğitilmişti. Birinci Sovyet anayasasına (Haziran 1918) “sosyalizm sınıfsız bir toplum olacaktır” diye yazıldığında o gün için bu tartışmalı bir nokta değildi. Bugün de olmaması gerekirdi. Daha gerilere gitmemek için Lenin’den bir kaç örnek vermekle yetiniyorum:

 

Ağustos 1919: “Sosyalizm nedir? Sınıfların ortadan kaldırılmasıdır. Dolayısıyla, köylülüğün yokolmasıdır, işçinin (işçi sınıfının) yokolmasıdır.”46

 

Nisan 1920: “İşçiler ve köylüler varoldukça, sosyalizm gerçekleşmemiş demektir.”47

 

Ekim 1919: “Sosyalizm sınıfların yokolması demektir.”48

 

Şubat 1921: “Sınıflar olmadığında sosyalizme ulaşmış olacağız.”49

 

A.Zimine50, Bolşevik partisiyle birlikte Stalin’in de 1936 yılına kadar Marksizmin bu temel anlayışından kopmadığını göstermektedir. Stalin 1933’de ikinci 5 Yıllık Plan’ın temel görevini “SSCB’de sınıfların ortadan kaldırılması ve sosyalist bir toplumun kurulması için ekonomik bir temeli yaratmak” olarak açıklıyordu. Ne var ki, bu plan döneminin sonuna gelindiğinde sınıfların yok olmadığı bariz bir şekilde ortadadır. Sosyalizm vaadinin yerine getirilemediğini kabul et­mektense Stalin sosyalizm kavramını yeniden tanımlamayı yeğler. 8.Olağanüstü Sovyetler Kongresi’ne (25 Kasım 1936) SSCB Anayasası tasarısı üzerine sunduğu raporundan: “Bizim Sovyet toplumumuz, daha şimdiden, özünde sosyalizmi gerçekleştirdi; sosyalist düzeni yarattı, yani başka terimlerle, marksistlerin komünizmin birinci ya da alt evresi dedikleri şeye ulaştı. Bu demektir ki, komünizmin birinci ev­resi, yani sosyalizm, ülkemizde, daha şimdiden, temel olarak gerçekleşmiştir.”52 Ya sınıfların ortadan kaldırılması sorunu? Stalin biraz ilerde bunu şöyle bir formül ile açıklar: SSCB, “toplumda artık birbirine karşıt sınıfların bulunmadığı; toplumun iki dost sınıftan, işçilerle köylülerden meydana geldiği”?  bir düzendir.

 

Böylece Kasım 1936, sınıflı bir sosyalist toplum kavramının miladı olarak sosyalist literatüre geçer. Yapılan şey, SSCB’de o dönem varolan toplumsal yapının ve sınıflar arası ilişkilerin sosyalizm ile özdeşleştirilmesidir. Marksizm, kapitalizmi sınıflı toplumların sonuncusu, sosyalizmi sınıfsız bir toplum olarak tanırken, Stalinizm, sosyalizmi kapitalizmden sonra “yeni” bir sınıf toplumu olarak “kurmayı” başarmıştı!

 

Sosyalizm ve devlet

 

Sosyalizm sınıflı bir toplum olacaksa, sosyalizmde devletin süreceği anlayışı kaçınılmaz oluyor. Bu anlayış şu türden formülasyonlarda ifade bulabiliyor: sosyalizm proletarya iktidarı ile eş anlamlıdır ya da proletarya iktidarı sosyalizmin doğal devlet biçimidir. Her iki ifadede de sapla samanın ayrılması gerekiyor. Bu adlandırmalar, yalnızca eş ol­mamakla kalmayıp burada kullandıkları bağlamda karşıttırlar da. Proletarya iktidarı bir devlet biçimidir, sosyalizm ise bir toplumsal rejim. Toplumsal örgütlenme sosyalist olduğu ölçüde ise proletarya iktidarı “inşaat bittikten sonra sökülen iskeleler gibi ortalıktan kalkmalıdır”(Troçki). Proletarya iktidarı kapitalizmden sosyalizme kadar uzanan geçiş dönemine denk düşen devlet biçimidir. Ancak bu devlet, “geçiş tipi bir devlet, artık sözcüğün öz anlamıyla bir devlet değildir”; “Devlet ile devletsizlik arasında bir geçiştir.”(Lenin) Başka bir deyişle, ama aynı anlama gelmek üzere bir işçi devletidir.

 

Bu nedenle, güçlü devlet, pekiştirilen proletarya iktidarı, bütün halkın devleti vb. kavramları sosyalizme ters düşüyor. Devletin “sosyalist toplumsal düzenin kurulmasıyla kendiliğinden dağıldığı ve yok olduğu” Manifesto’dan beri Marksizmin bir aksiyomu olmuştu. Nedeni biliniyor. Sınıflar artık ortadan kalktığı için bir sınıfsal baskı aracı olarak devlete gerek kalmıyor.

 

“Sosyalizm sınıfların yok olması demektir. Proletarya diktatörlüğü sınıfların ortadan kaldırılması için elinden geleni yapmıştır. Ancak sınıflar bir vuruşta kaldırılamaz. Ve sınıflar proletarya diktatörlüğü çağında hala vardırlar ve var olmaya devam edeceklerdir. Diktatörlük ancak sınıflar yokolduğunda gereksiz hale gelecektir.”?

 

Sovyetler Birliği’nde Lenin’den sonra sosyalizme geçişin dünya dev­riminden ve evrensel bir geçişten koparılması, inşa yöntemlerinde de sosyalist öz ve niteliğin silinmesine yol açmıştır. “Tam”, “olgun”, “gelişkin”, “reel”, vb. etiketleri altında, Stalinist inşa yöntemi sosyalist olmaktan çok, antisosyalist öğelerle donanmış bürokratik bir işçi dev­leti üretmiştir. Bunu yaparken de Marksizmin temel kavramlarını başaşağı etmiştir.

 

Konuyu Lenin’in aktardığı bir episod ile kapatalım. Olay 1921’de Ulaşım İşçilerinin Kongresi’nde geçiyor. Lenin anlatıyor:

 

“Az önce buraya doğru gelirken salonunuzun üzerindeki asılı panoda şu yazıyı okudum: ‘İşçi ve köylülerin iktidarı sonsuza dek sürecektir’. Bu garip panoyu okuyunca kendi kendime düşündüm: en temel ve basit şeylerde halen yanlış anlamalar sürüyor diye. Gerçekten de eğer işçi ve köylülerin iktidarı sonsuza dek sürecekse bu sosyalizme hiçbir zaman ulaşamayacağız demektir, çünkü sosyalizm sınıfların yokolmasını içerir; oysa işçiler ve köylüler var oldukça, farklı sınıflar var demektir, dolayısıyla tam sosyalizm yoktur.”56

 

Lenin’in belirttiğine göre, bu pano o gün kenara atılıyor. Ne var ki Stalinizmin sosyalist harekete empoze ettiği tahrifatlar, elli yıldır hala tümüyle bir kenara atılabilmiş değil.

 

Sonuç yerine

 

Tek ülkede sosyalizm teorisi, uluslararası sosyalist hareketin sırtında, altından pek kalkamadığı bir yük oluşturmuştur. Bu teori, hernekadar ilkin Sovyet bürokrasisinin gereksinimlerine yanıt veren bir teori olarak Rusya’da (yozlaşan Rus Devrimi’nin temellerinde) ortaya çıkmışsa da, kısa bir sürede ulusal sosyalizmin teorisi ve pratiği olarak dünya sosyalist hareketini kucaklamış ve ortak bir özelliği haline gelmiştir.

 

Ne var ki, ulusal sosyalizmi reformizmden ayıran çizgi ince bir çizgidir, ve komünist partilerin çoğu bu çizginin öte yanına geçmişler­dir. Bu partilerin, İspanya’dan Şili’ye varan sayısız örnekteki işbirlikçi politikaları bunu açıkça göstermiştir. Ama bu çizginin reformist yanına geçmemeyi başaran hareketler de ağır bir bedel ödemişlerdir. Ulusal sosyalizm perspektifi, sosyalist hareketin uluslararası birliğini önce törpülemiş sonra da paramparça etmiştir. Marks’ın “Bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!” sözü, söylendiğinden 140 yıl sonra anlamından bir şey kaybetmemekle birlikte, günümüzde pratik olarak ne yazık ki dergi kapaklarında hoş duran bir alt başlık olmaktan daha fazla bir işlev görmemektedir. Uluslararası kapitalizmin ekonomik, siyasal ve askeri alanlarda geliştirdiği son derece güçlü örgütlenmeleri ile karşılaştırıldığında, işçi sınıfının uluslararası örgütlenme düzeyi son derece zayıf bir konumdadır. Daha doğrusu, varla yok arasındadır. Zaten, sosyalist hareketin genelinde enternasyonalizmden verdiği ödüne bakıldığında, işçi hareketinin durumunun bundan daha farklı olması beklenemezdi. Kurulduğundan bu yana enternasyonalist geleneği korumaya çalışan Dördüncü Enternasyonal’in gücü de tek başına enternasyonalizmden bu uzaklaşmanın önünü kesmeye yeterli olmamıştır. Bu nedenle, bu görev devrimci Marksizmin karşısında tüm önemiyle duruyor.

 

Günümüzde.proleter enternasyonalizmin her düzeydeki (teorik, siyasal, örgütsel) ifadelerinin yerine getirilebilmesinin önemli önkoşullarından birinin de, Sosyalist hareketin önemli kesimlerinin “tek ülkede sosyalizm” kamburundan kurtulmasıyla ve enternasyonalizmin uluslararası sosyalist devrim temeli üzerinde yeniden kurulmasıyla sağlanabileceğini düşünüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NOTLAR

 

1.         Sovyetler Birliği’nde sosyalist düzenin gerçekleştiği ilk kez 1936 yılında Stalin tarafından açıklanmıştı, (bkz. bu yazı içinde VII. bölüm). 1939’da toplanan 18. Parti Kongresi’nde ise Stalin  “ileriye,   komünizme  doğru  gidiyoruz”  görüşünü  ileri  sürmüştür.  “1946’da  Stalin, özellikle Sovyetler Birliği gibi bir ülkede, tek ülkede komünizmin bütünüyle olanaklı olduğu
görüşünü ilk kez ifade etmiştir.” (F.Claudin, The Communist Movement, Harmondsworth,
1975, s.786.)  O dönemin Sovyet literatüründe bu türden anlayışlara sık sık rastlanıyor. Kruşçev bu görüşü derinleştirir; 21. Kongre (1959) Kararı olarak benimsenen raporundan:
‘Sovyetler Birliği, sosyalizmin zaferi temelinde, gelişmesinin yeni bir aşamasına girmiştir:
genelleşmiş  komünizmin inşa dönemine.” Ya da 1960’da Moskova’da yer alan komünist partilerinin  bir toplantısına  açış  konuşmasındaki  ilk sözleri:  “Sovyetler Birliği  komünist toplumun   genelleşmiş    inşasını   başarıyla   gerçekleştirmiştir.”(Aktaran   A.   Zimine,   Lfi. stalinisme et son “socialisme reel*. Paris, 1982).

 

2.         “Reel  sosyalizm”  ifadesi  ilk  kez  SBKP’nin 22.  Kongre  (1961)  programında görülüyor: “İnsanlık reel olarak varolan bir sosyalist toplumu  inşa etmiştir.” Bu terimin yerleşmesi 1969’dan sonra Brejnev dönemine düşer. Komünist partilerinin uluslararası bir toplantısında Brejnev şöyle diyor: “Sağcı sosyal demokrat liderlerin, komünistlerin önderliği altında birçok önemli ülkenin halklarınca kurulmuş olan ya da kurulmakta olan reel sosyalizmi kötülemesi şaşırtıcı değildir.” (Brejnev, Lenin’in Yolunda, “Konuşmalar  ve makaleler”, c. 2, s. 398-403, Moskova 1971. Aktaran A. Zimine, a.g.e.)

 

A.Zimine, aynı kitabında, bu temanın Sovyet literatüründe işlenmesine ilişkin örnekler veriyor. Akademisyen ve MK üyesi I.Fedosseiev’in editörlüğü altında Marksizm-Leninizm Enstitüsü’nce yayınlanan kollektif bir yapıttan (Sosyalizm ve Gerçek Durum Üzerine Marksist-Leninist Öğreti): “Bir toplumsal düzen olarak reel sosyalizm, kapitalizme oranla büyük avantajlarını kanıtlamıştır”; “Reel olarak varolan sosyalizm, Marksist-Leninist öğretinin hayata geçirilmesidir.” vs. vs. Özellikle 1976’dan sonra,                    Euro-komünist partiler “reel sosyalizm” kavramını sosyalizmin bir varyantı anlamında kullanmaya başladılar, elbet, kendi hedefledikleri sosyalizmin farklı ve demokratik bir varyant olduğunu eklemek zorunluluğunu duyarak.

 

3.         Tarık Ali, The Rtalinist I egar.y içinde, “Socialism in One Country”, Penguin Books, 1984.

4.         Troçki, The Third International After Lenin, (Lenin’den sonra III. Enternasyonal), Pathfinder Press, New York, 1970, s.61-62.

5.         Stalin, Leninizmin Sorunları. Sol Yayınları, 6. baskı, s. 175. “Leninizmin İIkeleri” broşürünün geri çekilen ilk baskısında yer alan bu pasajı, Stalin “Leninizmin Sorunları” makalesinde aktarıyor.

6.         Lenin, Collected Works (Toplu Eserler), “6. Bütün Rusya İşçi Köylü, Kazak ve Kızıl Ordu Delegeleri Sovyeti Olağanüstü Kongresi-Uluslararası Durum Üzerine Konuşma” (8 Kasım 1918), c. 28, 1.151

7.         Stalin, a.g.e., s. 176.

8.         A.y., s. 174,176.

9.         Alıntının tamamı şöyle: “Bu ikinci formül [Leninizmin İlkeleri’nden yukarıda yaptığmız uzun alıntı -a.e.], öbür ülkelerde zafer olmadan bir tek ülkede proletarya diktatörlüğünün ‘tutucu Avrupa’ya    karşı    koyamayacağını    söyleyen    Leninizmin    eleştiricilerinin,    Troçkistlerin iddialarına karşı ileri sürülmüştü.” (Stalin, age., s. 174). Bir kere bu “formülde” bu noktaya değinilmemektedir. İkinci olarak, Avrupa’da devrim gerçekleşmediği takdirde Rus Devriminin son  derece  güç  bir  durumda  kalacağı   tüm  Bolşeviklerin   tavrıydı.  Bu tehlikeyi   en   çok vurgulayan da Lenin oldu. Bir sonraki bölümde gösterilecek.

10.      Stalin, age., s. 174.

11.      Komintern IV. Dünya Kongresi Kararları. Leningrad, 1923, s. 110. Aktaran A. Zimine, age., Ayrıca bkz. J. Degras (der.) The Communist International (1Q1fl-1Q43i   Por.ıjmı»nta. c. 1,5. 444, Londra.

12.      Lenin, “Rus komünist Partisi (B) Olağanüstü 7. Kongresi-Merkez Komitesine Siyasi Rapor”, age., c. 27, s. 95, (Mart 191 a).

13.      A.y., c. 9, s. 412.

14.      A.y., c. 32, s. 479-80, ya da III. Enternasyonal Konuşmaları. Koral Yayınları.s. 150.

15.      Lenin, age. c. 9, s. 261.

16.      A.y., c. 9, s. 412.

17.      Stalin, age., s. 181.

18.      Lenin, age., c. 28, s. 137.

19.      A.y., c. 31, s. 397-398.

20.      A.y., c. 28, s. 188.

 

21.      Merkez Komitesi’ne verdiği siyasi raporunda (8 Mart 1918) Alman devriminin beklenildiği hızla ilerleyemeyişi üzerine Lenin şu tespitte bulunuyor: “Bu bir derstir, zira Alman devrimi gerçekleşmediği takdirde mahvolacağımız mutlak bir gerçektir – belki Petrograd’da ya da Moskova’da değil Vladivostok’da ve geri çekilebilmek durumunda kalabileceğimiz en ücra yerlerde,  ki bu yerlerin  uzaklığı  Petrograd’ın Moskova’ya olan  mesafesinden çoktur. Her durumda ve düşünülebilecek bütün koşullarda Alman devrimi gerçekleşmezse mahvolduk demektir; Ancak,  bu durum, en güç gelişmelere karşı bile cesaretle göğüs gereceğimiz konusundaki inancımızı hiç bir şekilde sarsmamaktadır.” Lenin, age.-, c. 27, s. 98.

 

22.      Marx-Engels, Collected Works (Toplu Eserler), c. 5, s. 48, Bkz. Alman İdeolojisi. Ta6an Yayınları, s. 47.

23.      Lenin, age., c. 32, s. 48.

24.      A.y., “9. Bütün Rusya Sovyetleri Kongresi” (23-28 Aralık, 1921), c. 33, s. 165.

25.      Bu “temizlik” hareketinin inanılmaz boyutunu, Sovyet tarihçisi Roy Medvedev, LsLHİSİaot Jjidga. (Tarih Yargılasın), Macmillan (Londra 1972) başlıklı yapıtında detaylı olarak inceliyor. Salt Parti ve Kızıl Ordu’dan kalkarak, 1937-39 yılları arasında “NKVD, üç Rus devrimi, yeraltı mücadelesi ve    savaş  yılları  süresince  kaybedilenden  daha çok  komünist tutuklayıp öldürmüştür”               (s. 234) sonucuna varıyor. Troçki,  1927’de katıldığı son MK toplantılarından birinde Stalin’in partiye ilişkin şu sözleri sarfettiğini aktarıyor: “Bu kadrolar ancak bir iç savaşla ortadan kaldırılabilir.” Stalin bu sözünü 10 yıl sonra yerine getiriyor.

26.      Stalin, age., s. 184.

27.      3. Enternasyonal Belgeleri. Belge Yayınları, s. 173.

28.      Lenin, age. c. 21, s. 342. Çevirisi Leninizmin Sorunları’ndan alındı, age., s. 180.

 

29.      Troçki’nin (Lenin’in “Avrupa…” makalesinden önce yazılmış) aşağıdaki sözleri, bu noktada Lenin’den   ayrı   düşünmediğini   gösteriyor:   “Hiçbir   ülke,   mücadelesi   için   diğer   ülkeleri ‘beklememelidir’.  Paralel  olarak yürütülecek uluslararası eylemin yerini beklenti  halinde  uluslararası  eylemsizliğin  almaması  için,  bu  basit fikri  tekrarlamanın  yararlı  ve  gerekli olduğuna inanıyorum. Diğerlerini beklemeden ulusal temellerde mücadeleye girişip, bunu sürdürmemiz gerekir, inisiyatifimizin diğer ülkelerdeki mücadeleleri de hızlandıracağına olan tam inancımızı koruyarak.” (Troçki, age., s. 12).

 

30.      Stalin, age., s. 104.

31.      Örnek. Alman  İdeolojisi’nde  Marx-Engels’in  şöyle bir ifadeleri yer alıyor:  “Demek ki, ampirik olarak, komünizm ancak egemen ulusların ‘hep birlikte’ ve aynı anda bir eylemi olarak mümkündür… “(Marx-Engels, Toplu Eserler, c. 5, s. 48) Pasajın tam burasında, Toplu Eserler’in  editörleri  olan   SBKP   Merkez  Komitesi’ne   bağlı  Marksizm-Leninizm   Enstitüsü yetkilileri bir dipnot düşmüşler. Açıklamak ihtiyacını duymuşlar, şöyle diyorlar: “Proleter devriminin ancak bütün ileri ülkelerde aynı anda gerçekleşeceği ve dolayısıyla devrimin tek bir ülkede olanaksız olduğu, Engels’in  1847 tarihinde yazdığı ‘Komünizmin İIkeleri’nden daha da kesin bir şekilde ifade edilmişti.” Engels, bu yazısında şöyle diyordu: “Dolayısıyla
komünist devrim sadece ulusal bir devrim olmayacaktır; tüm uygar ülkelerde, yani İngiltere, Amerika, Fransa ve Almanya’da aynı anda gerçekleşecek bir devrim olacaktır.”(Toplu Eserler, c. 6, s. 351) Marx ve Engels bu sözleriyle komünizmi ve komünist devrimi insanlığın komünizme ilerleyişini içeren “tarihsel-evrensel” bir bağlamda ele almaktadırlar; yoksa dar anlamında, yani sosyalist devrim ve işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi anlamında değil. Ama bu sözler Enstitünün editörlerini rahatsız etmeye yetiyor ve dipnotta Lenin’in “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine” makalesi ile “emperyalist çağda sosyalist devrimin önce tek bir ülkede başarılı olabileceğini gösterdiği” ve böylece Marx-Engels’teki hatayı düzelttiğini eklemek zorunluluğunu duyuyorlar. Bkz, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, 2.Baskı, s.64 ve dn.140.

32.      Stalin, age., s. 130.

33.      Stalin, age., s. 180.

34.      Lenin, age., c. 30, s. 202.

35.      Stalin, age., s. 180.

36.      Lenin, age., c. 33, s. 468.

37.      A.y., c. 33, s. 468.

38.      Troçki, age., s. 32.

39.      Lenin, age., c. 33, s. 475.

40.      A.y., c. 32, s. 326.

41.      Lenin, age., c. 20, s. 28.

42.      Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, s. 24.

43.      1 bid., s. 24.

44.      Stalin’in NKVD’ye gönderdiği aşağıdaki telgrafı Kruşçev 20. Parti Kongresinde okuyor: “Merkez Komitesi,  1937’den itibaren  NKVD’ye fiziki  baskı  uygulama izni vermiştir. Tüm burjuva   istihbarat   örgütleri   sosyalist   proletaryanın   temsilcilerine   karşı   fiziksel   baskı uygulamaktadırlar… Ne diye sosyalist istihbarat örgütleri burjuvazinin ajanlarına karşı, işçi sınıfının ve kollektif çiftçilerin azılı düşmanlarına karşı bir istisna olarak, halkın açık ve kararlı düşmanlarına karşı uygulamasının kaçınılmaz olduğuna, bu yöntemlerin tamamiyle doğru ve gerekli olduğuna inanmaktadır.” (Aktaran, Rpy Medvedev, age., s. 297) Bu dönemde MK’nın çoğunluğu dahil on binlerce komünistin emperyalizmin, burjuvazinin ve faşizmin ajanı olarak suçlandığını düşünürsek, bu fiziksel baskı yöntemlerinin (halk dilinde işkencenin) gerçekte kimlere karşı uygulandığı ortaya çıkar.

45.      R Medvedev, age. içinde, s. 552-553. L. EL’konin’in.A. Ziminine’nin kullandığı bir müstear ad olduğunu sanıyorum.

46.      Lenin, Oeuvres Completes, c. 3.9, s. 449.

47.      Lenin, Collected Works, “3. Tüm Rusya Sendikaları Kongresine Konuşma”, c. 30, s. 506.

48.      A.y., c. 30, s. 114.

49.      A.y., c. 32, s. 109.

50.      Eserinden sık sık yararlandığımız için Alexander Zimine hakkında biraz bilgi verelim. A.Zimine eski kuşak bir Sovyet marksisti. Stalin’in kamplarını içlerinden tanımış. Stalinizm ve o’nun  “reel sosyalizmi”  adlı  kitabında orijinal  kaynaklardan yararlanarak  sosyalist inşa sürecinde yaratılan çarpıklıkları incelemiş. Çalışmasının amacını şöyle açıklıyor:”… tarihin bize yüklediği problem, SSCB’yi yeniden komünizmin ilk aşaması olan sosyalizmin inşa yoluna yöneltmektir”.

51.      Stalin, Leninizmin Sorunları, Sol Yayınları, s. 458.

52.      A.y., s. 627-628.

53.      A.y., s: 629.

54.      Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınlan, s. 54.

55.      Lenin, age., c. 30, s. 114.

56.      A.y., c. 32, s. 272.