İşte KONTRGERİLLA! Haydi mücadeleye!

— Şadi Ozansü (İKP Genel Başkanı)

 

15 Temmuz: İşte Türkiye’nin devrimci hareketlerinin 12 Mart 1971’den bu yana haklı olarak lânetle andıkları ABD emperyalizminin eli kanlı istihbarat örgütü CIA’nın dünyanın her ülkesinde uzantısı olan Kontrgerilla örgütlenmesinin Türkiye seksiyonu açığa çıktı! Başka bir deyişle kendini deşifre etti, yani önemli bir bölümüyle artık legal oldu! Daha 12 Mart muhtırasının biraz öncesine, yani 1966 yılına uzandığımızda bu karşı-devrimci örgütlenmenin ön belirtileriyle Tabii Senatör Haydar Tunçkanat’ın kendi adıyla anılan raporunda tanıştıydık. Tunçkanat bu raporunda o sıralar CIA’nın Türkiye’deki faaliyetlerini özetlerken, ülkede gelişmekte olan ABD emperyalizmi aleyhtarlığını sonlandırabilmek amacıyla CIA’nın hazırladığı birkaç yüz kişilik bir liste yayınladıydı. Tunçkanat bu listede yer alan insanların kısa vadede “solculuk”tan vazgeçirilmesi ya da saf değiştirtilmesi, bu yapılamazsa en azından “nötralize” edilmesi gerektiğinin düşünüldüğünü yazıyordu. Aradan çok uzun bir süre geçmeden Tunçkanat’ın tümüyle haklı çıktığı anlaşıldı: Aralarında o zamanlar CHP’nin “parlak” hatiplerinden Turhan Feyzioğlu’ndan TİP’in “deli fişek” milletvekili Çetin Altan’a kadar uzanan bir listeydi söz konusu olan. Turhan Fevzioğlu bu rapordan çok kısa bir süre sonra Bülent Ecevit’i bile “komünistlikle” suçlayarak CHP’den ayrılıp daha sonra da 12 Mart müdahalesini destekleyen bir parti kurdu. Çetin Altan ve çocuklarının “gelişimlerini” ise daha sonra hep birlikte izledik.

“Kanlı Pazar” 1969’dan 15 Temmuz Darbesi’ne

1968’de Bursa İnegöl’de – Demirel’in Adalet Partisi Hükümeti iktidarda- daha sonra adı TÖB-DER olacak olan Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS’ün lokaline, başını içinde Fethullah Gülen’in de yer aldığı “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin çektiği kanlı bir saldırı gerçekleşti. Ama bu derneğin esas eylemi  tarihe Kanlı Pazar olarak geçecek olan 1969 yılındaki Taksim eylemidir. O tarihte Amerikan 6. Filosunu protesto eden insanlar Taksim’de, önemli bir bölümü başta Bursa olmak üzere şehir dışından getirilmiş bir yobaz sürüsünün saldırısına uğradılar ve aralarından ikisi bıçaklanarak öldürüldü. Bu açıkça ABD emperyalizmini savunmak için yapılmış bir eylemdi ve Cemaat’in kontrgerillalaşmaya başlaması ya da CIA’dan açık destek almaya başlamasıydı. Sonra 12 Mart rejimine tanık olduk. Bu rejim diğer bütün tarikatçı örgütlenmelere saldırırken Gülen Cemaatine pek dokunmadı. Ecevit CHP’nin 1973 yılı seçim kampanyasını “Kontrgerilladan hesap soracağız!” diye yürüttü. Hükümet olur olmaz bu sözlerini unuttu. Kıbrıs savaşı oldu: ABD Türk Hükümetine afyon ambargosu koydu. Arada 1 Mayıs 1977 yaşandı. Abdi İpekçi öldürüldü, katili hapisten kaçırıldı. Ülkenin sayısız aydını, sendikacısı, devrimcisi kontrgerilla saldırılarında yaşamlarını yitirdiler ve 12 Eylül 1980’e geldik. CIA bütün kontrgerilla faaliyetlerini Gülen Cemaati üzerinden yürütmeye başladı. Bu sayede iki avantaj elde ediyordu. Birincisi inanılmaz sayıda yerel ajana/casusa ulaşıyordu (herhalde ajanlarını ABD vatandaşlarından seçmeyecekti, onlar sadece istasyon şefleri olurlardı), ikincisi Cemaat’in mali kaynaklarının kullanımı sayesinde on binlerce casusuna para vermek zorunda kalmıyordu. Yani bir taşla iki kuş! Bu arada Uğur Mumcu, Çetin Emeç öldürüldü. İstanbul Gazi olaylarında 26 yurttaş katledildi. Tansu Çiller Hükümeti sırasında Mehmet Ağar’ın ifadesiyle binlerce operasyon yapıldı. İstanbul’un göbeğinde Kürt gazetelerinin binaları havaya uçuruldu. Kürtlere, Alevilere ve sosyalistlere düşmanlık had safhaya ulaştı. “Katillerle gurur duyuldu!”  Kürt illerinde sayısız kontrgerilla cinayeti (faili meçhuller) işlendi. Musa Anter katledildi. HEP milletvekilleri hapse atıldı, öldürüldü.  Sivas Madımak Oteli katliamı yaşandı. Artık Cemaat eylemlerinde iyice pişiyordu. Hem askeriye içinde hem poliste hem de bütün siyasi partilerin yanı sıra yargı ve özellikle eğitim alanındaki örgütlenmesini güçlendiriyordu. Özellikle AKP Hükümetleri döneminde Kontrgerilla en ileri örgütlenme düzeyine ulaştı. Artık daha önceki hükümetler döneminden farklı olarak bir yan güç olarak faaliyet gösterme değil, doğrudan kendi iktidarını kurmayı isteme noktasına geldi. İşte 15 Temmuz tam bu noktadır. AKP Hükümetinin ve Erdoğan’ın bu aciz noktaya gelmiş olmasının nedeni her konuda yıllardır Cemaat’in politikalarını izlemiş olmasıdır. Bu iç politikada olduğu kadar dış politikada da böyledir. Tam bu konularda değişiklik yapmaya kalktığında – ki bunu yapmaya kalkınca Cemaatle karşı karşıya gelmek zorundaydı- Kontrgerilla darbesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Şimdi ne olacak?

Üst düzey general ve amirallerinin en azından üçte biri gitmiş (alt rütbelerde durum daha da beter olabilir), Deniz ve Hava Kuvvetlerinin yanı sıra Jandarması çökmüş bir orduyla karşı karşıyayız. Polis Teşkilatının üst kademelerinde tasfiye daha önce yapılmış olsa da, bu teşkilat kontrgerillanın kalelerinden biri olmaya devam ediyor. Yargının yarıya yakını, eğitimin ise neredeyse hepsi Cemaat’in elindedir. Sağlık ve benzeri kurumları saymıyorum bile. Bütün siyasi partilerin içinde, hatta yönetim kadrolarında illegal faaliyet göstermeye devam eden Cemaat kadrolarının varlığı bir tahmin olmaktan ötedir. İşte bu koşullar altında Tayyip Erdoğan’ın neredeyse tek başına – galiba yanında güvenebileceği bir Bekir Bozdağ, bir de bir ihtimal Efkan Ala kalmış gözüküyor- hareket etmek zorunda kaldığı bir durumda kontrgerillaya karşı başarılı bir mücadele yürütebilmesinin imkanı var mıdır? Çökmüş yapının yerine kime güvenip ne koyacaktır? Kendi yaverinin verdiği bilgiyle ikameti saptanan ve Marmaris’ten kale olarak inşa ettirdiği Saray’a bile gelemeyen bir cumhurbaşkanının bir de tek tabanca Başkanlık Sistemi istemesinin artık anlaşılır bir yanı kalmış mıdır? Dolayısıyla Başkanlık Sistemi yerine en yaygın parlamenter sistemin hayata geçmesi bütün toplumun kurtuluşu açısından bir zorunluluktur. En demokratik parlamenter sistem ancak bir Kurucu Meclistir. Bu Kurucu Meclis’in oluşması için önce bütün partilerin – buna AKP de dahildir- içindeki ve yönetimindeki illegal konumdaki Cemaatçilerin tasfiyesi ile başlanmak zorundadır. CIA patentli kontrgerillacıların ve onların uzantılarının tasfiye edildiği bir partiler sistemiyle eşit, özgür, hiçbir barajın olmadığı bir Kurucu Meclis seçimine gitmek tek çözüm yoludur. Emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis seçimi ancak her partiye eşit imkânlarla propaganda yapma fırsatı verildiğinde doğar. Bütün imkânların esas olarak sadece AKP’ye sunulduğu ortamda yapılacak bir seçimden doğan bir meclis her zamankinden daha fazla emperyalizmin kontrolünde bir meclis olacaktır. Tayyip Erdoğan bile kendi geleceği açısından sadece AKP’nin milletvekillerinden oluşacak böyle bir meclistense egemen bir meclisten yana olmak zorundadır.

Sosyalist sol ne yapmalı?

Sosyalist sol önce sekterlikten ve bir küçük burjuva hastalığı olan “solculuk”tan  vaz geçmek zorundadır. Alaturka faşizme gidişin yolunun kesilebilmesi için Kontrgerillaya karşı mücadele etmek sosyalist solun olmazsa olmaz görevidir. Kontrgerillanın kim olduğu ise artık bütün çıplaklığıyla ortadadır. Bu kontrgerillanın ABD emperyalizmi ve Avrupa’nın belli başlı emperyalist ülkeleri tarafından desteklenmekte olduğu ise aşikârdır. Ancak kitleler henüz bunun bilincinde değildirler. NATO’nun ve emperyalizmin kendi düşmanları olduğunu sosyalist solun propaganda ve ajitasyonuyla, ama esas olarak kendi deneyimleri ile öğrenecekler. Bu yüzden emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis şiarı kitlelerin bilincinde muazzam bir ilerletici güce sahiptir. Öte yandan “biz burjuva demokrasisine karşıyız, proletarya demokrasisini savunuyoruz!” diyerek politika yapmaya kalkışmak aslında hiçbir şey yapmamakla eş anlamlıdır. CHP’nin mitingine katılıp katılmamak da bu çerçevede değerlendirilmek durumundadır. Biz, proletarya demokrasisinin kitlelerce dayatıldığı koşullarda burjuva demokrasisini savunmanın en büyük yanlış olduğunu söyleriz. Ancak bu koşulların henüz doğmadığı ve üstelik totaliter despotizmin gündeme geldiği durumlarda, işçi sınıfının örgütlenmesi için en elverişli zeminin ise burjuva demokrasisi olduğunu belirtmekten geri kalmayız. Kaldı ki, kapitalist sistemin bu genel çöküş evresinde, burjuvazi, burjuva demokrasisine bile tahammül edemeyecek durumdadır. Yani birçok burjuva demokratik talep doğrudan devrimci talep biçimine bürünebilir. Tek örnek: Burjuva demokrasisi ülkesi Fransa’da hükümet, anti-demokratik yasaları meclisten geçirebilmek için bizdeki kanun hükmünde kararnamelerden bile daha anti-demokratik bir yöntemle bu kanunları mecliste oylatmadan geçiriyor. Meclis oylaması gibi en basit burjuva demokratik talep – yani aslında burjuva demokrasisi talebi- bu durumda kitleleri burjuva hükümetlere karşı harekete geçirip devrimci durumların doğmasına neden olabiliyor.  Tabii anlayana!

Kırk yıldır hesaplaşmak istediğimiz kontrgerilla ile hesaplaşmak fırsatı ilk kez önümüze bu çıplaklıkta çıktığında orta yolculuk belasından kurtulamayıp, “Ne darbe, ne dikta!” diyerek işi sulandırmaya daha ne kadar devam edeceğiz? (27.07.2016)

TEOKRATİK DİKTATÖRLÜK DARBESİNE HAYIR!

SOKAĞA, SINIFIN KENDİ YÖNTEMLERİYLE DARBEYE KARŞI AKP’DEN AYRI MÜCADELESİNE

— Şadi Ozansü

Cemaat örgütlenmesi; 27 Mayıs ürünü 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana, onun topluma sunduğu sınırlı da olsa bütün kazanımları (düşünce ve ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı, grev hakkı, sendikalaşma hakkı, toplu sözleşme hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, vb.) ortadan kaldırmak amacıyla emperyalizm tarafından devreye sokulan bir örgütlenmedir. Zamanında, yani 60’lı yılların ikinci yarısında ve 70’lerde Süleyman Demirel hükümetleri tarafından desteklenmiştir. Erzurum Müftüsü Fethullah Gülen Türkiye’de “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin öncülüğünü yapmış, işçi, sosyalist ve demokratik bütün hareketlere karşı devletin yan gücü olarak faaliyet göstermiştir.  Daha sonra Kenan Evren askeri diktatörlüğünün göz bebeği olmuş, Turgut Özal ve ANAP hükümetleri döneminde serpilip gelişmiş ve gelişiminin zirvesine AKP hükümetleri döneminde ulaşmıştır. Özellikle AKP döneminde rejimin geleneksel yapısını yıkmak amacıyla uzunca bir süredir zaten son derece konformistleşmiş Kemalist kadroları neredeyse tümüyle tasfiye eden bu örgütlenme o günden bu yana CIA’nın denetimindeki bütün sofistike teknolojik araçları da kullanarak bugünlere gelmiştir. Darbe girişimiyle alakalı oldukları iddiasıyla bugün itibariyle 103 general ve amiral gözaltına alınmış ve bir kısmı tutuklanmaya başlanmıştır. Dikkat edilirse bu general ve amirallerin ana gövdesini tuğgeneral ve tuğamiraller oluşturmaktadır. Yani 2010 yılı sonrasında generallik rütbesini kazanmış olanlar. Bir başka ifadeyle Ergenekon, Balyoz tutuklanmaları sırasında generalliğe terfi edenler. Özellikle Hava ve Deniz Kuvvetlerinde o dönemden itibaren paşalığa terfi edenlerin neredeyse tamamı Cemaat kadrolarıdır ve bugünkü darbe girişiminin merkezindedirler. TSK’daki toplam general ve amiral sayısı yaklaşık 400 civarında olduğuna göre karşımızda çok ciddi bir yapılanma var demektir. Özellikle AKP hükümetlerinin desteğiyle bu general ve amiraller zaten en kilit noktalara yerleştirilmişlerdi.

“Nasıl oldu da bu noktaya gelebildiler?”

Bu yanlış bir sorudur. Yukarıda yaptığımız hesaplama bir gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Toplam içinde yüzde 25’lik bir oran çok yüksektir. Hadi bırakalım yüzde 25’leri TSK içinde bugün yüzde 10’luk bir merkezileşmiş örgütlenme düzeyi bile bir darbe girişiminde bulunmak için yeterlidir.

“Ne yani bu kadar Fethullahçı mı vardı?”

İşte bir apolitik soru daha. TSK içinde Fethullahçı örgütlenmenin dışında hangi örgütlenme vardı? AKP’liler mi örgütlüydü? Millici solcular ya da bir başka ifadeyle Kemalistler mi örgütlüydü? Bu ikinciler zaten beş altı yıl önce tasfiye edilmemişler miydi?  Dolayısıyla TSK içinde birileri darbe girişiminde bulunacak idiyse, bunların zaten Cemaatçilerin dışında birilerinin olması ihtimali yoktu ki. Açıktır ki, TSK’nın yüksek rütbeli subaylarının Cemaat dışında kalanları zaten son derece apolitiktir. Bu durumda Cemaatçilerin darbeye yeltenmelerine şaşırmak ve “olamaz bunların yanında mutlaka Kemalistler vardır” tekerlemesine sarılmak en az TSK’nın apolitik subayları kadar apolitik olmak anlamına gelir. Bir hatırlatmada bulunmadan yapamayacağım: Bugün Hava kuvvetlerinin neredeyse tamamının –yaklaşık 600 pilotun- Cemaatçilerin kontrolünde olduğu söyleniyor. Peki bunda, bundan birkaç sene önce Balyoz ve Ergenekon operasyonlarını protesto ederek TSK’dan ayrılarak özel hava yolu şirketlerinde daha dolgun ücretlerle çalışmaya yönelen en az 250 civarında ulusalcı ya da solcu pilotun ya da onların TSK’dan ayrılmasına ses çıkartmayan üstlerinin hiç mi payı yok sanıyorsunuz? Cemaat TSK içinde bir üye kazanmak için illegal faaliyetle yıllarını verirken, siz bir çırpıda kaçıp gidiyorsanız bunun vebalini ödeyeceksiniz demektir. Kimse kimseyi kandırmasın bu teokratik darbe girişimi Gülen cemaatinin eseridir.

ABD henüz hazır değildi

Gülen Cemaatinin bu darbe girişimde tam bu sırada bulunmasının iki nedeni olmalı: Birincisi kendini güçlü, Erdoğan’ı ise emperyalizmle ilişkilerinde zayıflamış görmesi olabilir. Ama tabii daha gerçekçi olansa MİT’ten istihbarat alan Erdoğan’ın Cemaat’in TSK dahil her kanadına darbe vurmaya hazırlanmış olmasının fark edilmesi ve prematüre doğuma gidilmesidir. ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin açıklamalarından anlaşılan, gelişmelerden haberdar oldukları, ancak Cemaat’in “çok açık” oynadığı, bir darbe girişiminde bulunacağını bütün NATO ülkelerine sızdırdığına ilişkin serzenişte bulunduğudur. Kerry üstü kapalı bir biçimde, “ biz açık çek vermedik, ama başarılı olsalardı muhtemelen onaylardık” demek istiyor. Başarısız olunca da tabii ki, “biz seçilmiş hükümetin yanındayız” diyor. Şu bir gerçek ki, ABD emperyalizmi çok sıkışmadıkça emir/komuta zinciri altında darbeleri maceracı darbe girişimlerine tercih ediyor.

Teokratik darbe girişimine karşı ne yapmalı?

AKP ve Erdoğan hükümetinin işçi hareketinin bağımsız örgütlenmesine ilişkin düşmanca politikalarının, Kürt halkına karşı düşmanca politikalarının, Alevilere yönelik düşmanca mezhepçi politikalarının, Suriye’nin parçalanmasına yönelik düşmanca politikalarının aslında Cemaat tarafından da son zamanlara kadar nasıl desteklendiğini gayet iyi biliyoruz. Hatta denebilir ki, Cemaat bu konularda da AKP’ye bir dönem akıl hocalığı yapmıştır. Bugün bazı konularda ayrı düşüyormuş gibi gözükmesi tamamen taktik gereğiydi. O kadar.

İşçi ve demokratik hareket Erdoğan’ın nispeten uzun vadeli ve önce başkanlık sistemi ve oradan hareketle “alaturka faşizme” ulaşmak isteyen anlayışına karşı sonuna kadar mücadele etmek zorundadır. Ama burada bir tercih yapılmalıdır. Teokratik diktatörlük tehdidi şu an daha yakıcıdır. İşçi ve demokratik hareket AKP’nin ideolojik olarak Cemaat’ten hiçbir farklılık göstermeyen kitlesinden ayrı ve bağımsız olarak teokratik darbe girişimine karşı kitlesel bir protesto eylemi içine girmelidir. İşçi sınıfı bu gerici darbeye karşı kendi mücadele yöntemleriyle sokağa çıkmalı ve mücadeleye çağrılmalıdır. Dikkat edin, AKP Gülencilere karşı mücadelesinde işi şova çevirmiş durumdadır. İşçi ve demokratik hareket bu şova karşı kendi sınıfsal yöntemleriyle işyerlerinden çıkarak mücadeleye katılmalıdır. Gerici darbelere karşı gerçek mücadelenin yolunun nereden geçtiği bütün topluma gösterilmelidir.

Brexit’in Britanya’da kazanmasına sevinmeyen Marksist niye Marksist?

— Şadi Ozansü
ABD emperyalizminin başı Obama, referandum kampanyasında Britanya hükümetine destek vermek için Britanya’yı ziyaret etti. Avrupa’nın bütün emperyalist ülkelerinin hükümetleri Britanya’nın AB’de kalması için canla başla çalıştılar. Taa uzaktan Japon hükümeti bile Britanya’nın Avrupa’da kalması için yoğun çaba harcadı. NATO Genel Sekreteri, “Britanya mutlaka AB’de kalmalı” dedi. Avrupa Merkez Bankası Başkanı “Britanya’nın AB’de kalması hayati önem taşıyor” dedi. Fransa Devlet Başkanı ve Başbakanı Cameron’a tam destek verdiler. Yetmedi, hepsinden daha beteri Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ETUC), yani Türkiye’deki bütün konfederasyonların bağlı oldukları üst örgüt Britanya’nın AB’de kalması için bildiri üstüne bildiri yayınladı.
Peki yıllardır AB ne yapıyordu? Avrupa’nın bütün TÜSİAD’larının ve MÜSİAD’larının birliği olan AB ise her fırsatta işçi düşmanı politikalarını sergiledi. Avrupa Komisyonu aracılığıyla AB’nin bütün hükümetlerine kamu harcamalarını kısıtlamaları, özelleştirmeleri hızlandırmaları, sendikaları ezmeleri, yılların ürünü işçi yasalarını imha etmeleri direktiflerini verdi. Birliği bir “Halklar Hapishanesi”e çevirmenin yanı sıra ABD emperyalizminin hizmetinde dünyanın birçok bölgesine askeri müdahalelerde bulundu: Libya, Mali, Irak, Suriye ve tabii eski Yugoslavya ile Ukrayna vs. ABD’den sonra dünyanın en önemli savaş tacirleri arasına girdi. Bu müdahaleleri, çeşitli ezilen halklara “demokrasi terbiyesi” verme adına gerçekleştirdi. Yunan işçi sınıfının mücadelesini, o ülkenin halkının onurunu ayaklarının altına alarak çiğnedi. Yunanistan halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanmasına izin vermedi. İşte Avrupa Birliği budur. Kimse kimseyi kandırmasın AB aynen IMF, AMB, Dünya Bankası ve NATO gibi bir kurumdur. Ele geçirilip dönüştürülmesi düşünülemez. Ama Avrupa Birliği, Avrupa değildir! Bunun öyle olmadığını başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın bütün işçi sınıfları görmeye başladı.

Peki şimdi Türkiye’nin sosyalistlerine ne oluyor?

İşte Türkiye sosyalistleri bu AB’den Britanya’nın kopması üzerine yas tutuyorlar. Neymiş efendim? “Avrupa’da sağ yükselişe geçmişmiş!” Neymiş efendim? “Avrupa’da faşizm tırmanıyormuş!” Yahu gözlerinize perde mi indi yoksa mil mi çekildi? Görmüyor musunuz ki, Avrupa’daki bütün ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının kaynağı bizzat AB’nin uygulayageldiği politikalardır. Esas bu işçi ve halk düşmanı politikalar, yani ekonomik kriz nedeniyle halktan alınan vergilerle ve ücret kısıtlamalarıyla ve işsizleştirmelerle büyük finans şirketlerini, bankerleri, spekülatörleri, savaş tacirlerini paraya boğan politikalardır. Kaldı ki, hiç merak etmeyin, Britanya’nın AB’den çıkmasıyla faşizm gelişmez, tam tersine işçi sınıflarına ve ezilen halklara mücadelelerinde gün doğar. Fransa’da AB’nin dayattığı yeni İş Yasasına direnen Fransa işçi sınıfının mücadelesine güç katar. AB’nin işçi düşmanı politikalarının kurbanı olan İspanyol, İtalyan, Portekiz işçilerinin mücadelesine güç katar. Bugün genel grev kararı alan Belçika işçi sendikalarının mücadelesine ivme kazandırır. Görmüyor musunuz Fransa’da popülist sağcı parti FN’nin yürümekte olan işçi mücadelesine illişkin söyleyebileceği tek kelime yok. Bu şiddetli sınıf mücadelesi koşullarında adı bile geçmiyor. Çünkü işçi sınıfı içinde hiçbir örgütlenmesi yok. FN’in Fransa’nın geleceği üzerinde hiçbir etkisi yok. Yeter ki Fransa’nın işçi örgütleri bu hükümetle birlikte mevcut kapitalist sistemi de mezara gönderebilsinler. Britanya halkının Brexit kararının şu anda en büyük desteği sunduğu işçi sınıfı Fransa işçi sınıfıdır. Fransa işçi sınıfı bunu görüyor, Türkiye sosyalistleri siz niye görmüyorsunuz? Britanya işçi sınıfının AB’yi zayıflatan ve belki de yarın yıkılmasına neden olacak ayrılma kararı, Türkiye işçi sınıfı ve bütün Orta Doğu’nun ezilen halkları için de bir umuttur. Bunu nasıl görmezlikten gelebilirsiniz? Esas kör milliyetçilik AB’yi parçalama yoluna sokan Britanya işçi sınıfının “milliyetçiliği” değil, Türkiye sosyalistlerinin bu durumdan yararlanmayı bile göremeyen dar bölge milliyetçiliğidir.
Lenin’in yıllar önce söylediği şu sözler kendini Marksist sananların kulağına küpe olmalı: “Avrupa’nın gerçek birliği ancak sosyalist temellerde mümkündür. Kapitalist temellerde bir Avrupa birliği ancak gericiliğin kooordinasyon merkezi olur!” Dolayısıyla bunun yıkılması için sistematik bir mücadele – yani “yıkılırsa yıkılsın bize ne?” anlayışıyla değil- yürütmek ve Britanya’daki işçi sınıfının yoksul kesimlerinin isyanını bir büyük zaferin ilk adımı olarak selamlamak Marksistlerin temel görevidir. Yoksa sadece adınız Marksist kalır.

Delirmiş bunlar! Kılıçdaroğlu bu akılları kimden alıyorsun?

— Şadi Ozansü

 

Ortada yıllardır kanayan bir yara olarak Kürt meselesi var. Kimse, “bu Kürt meselesi değil PKK meselesidir” demesin. Bu durum, devletin yıllardır izlediği politikalar yüzünden bu noktaya geldi. Evet, Tayyip Erdoğan’ın son aylarda bilinçli olarak tırmandırdığı operasyonlarla güvenlik kuvvetleri 400 kadar kayıp vermiş, bu doğru. Ama savaşılan cenahtan da 4 binin üzerinde ölü var. Bunların hepsinin PKK’lı olması mümkün mü? PKK’nın zaten toplam militan sayısı bu kadar. Öyle olsaydı PKK bitmiş olurdu. O halde sorun nedir? Öldürülenlerin çoğunluğu PKK’lı olmadığına göre söz konusu olan PKK ile kaynaşmış bir halk. Ölen onlar. Dolayısıyla sen bir halkla savaş halindesin, Kürt halkıyla! Senin Meclis’ten atmak istediğin milletvekillerini milyonlarca oyuyla oraya göndermiş bir halk bu.

MHP’yi anladık da CHP ne yapıyor?

Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda Bahçeli’nin tavrını anlamak mümkün.  “Yanlış yola sapmış” olan Kürt halkına düşmanlık onun varlık sebebi.  Vakti zamanında onun başbuğu Türkeş de Diyarbakır’a gidemiyordu ve o da aynen şimdi Bahçeli’nin yaptığı gibi Kürt halkına kin tutuyordu. Ama Kılıçdaroğlu’na ne oluyor? Sen 12 Eylül 1980 öncesinde Diyarbakır’da en yüksek oyu almış partinin Genel Başkanısın. Niye Bahçeli ile aynı çizgiye düşüyorsun? Üstelik parlamento grubundaki milletvekillerinin ezici çoğunluğu milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karşı çıkarken bunu niye yapıyorsun? Sana bu aklı kim veriyor? Belli ki Tayyip Erdoğan’ın daha ilk turda cumhurbaşkanı seçilmesine imkân sağlayan Ekmeleddin İhsanoğlu tercihini sana yaptırtanlar. Belli ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na AKP’nin adayı Kadir Topbaş’ı “Kadir abi” diye selamlayan Mustafa Sarıgül’ü aday göstertenler. Belli ki Beşiktaş dahil İstanbul’un birçok ilçesini sözde CHP’li özde AKP’li Belediye Başkanlarına teslim ettirenler.

Kılıçdaroğlu, ne kendini kandır ne de seçmenlerini!

Kürt düşmanı ırkçı yaklaşımı yüzünden Devlet Bahçeli’nin düştüğü hâle bak! Tayyip Erdoğan ne isterse onu yapıyor. Onu burnundan yakalamış kıpırdamasına fırsat vermiyor. Şimdi aynı durum senin başına geliyor. Gene Kürt meselesi yüzünden aynı Erdoğan gibi Anayasa suçu işlemeye başlıyorsun. Geniş kitle Kürtlere karşı diye sen de Erdoğan’ın dümen suyuna giriyorsun. Milletvekili dokunulmazlıkları meselesinde, “tamam anayasaya aykırı da olsa hepsini kaldıralım, gerekirse bizi de hapse atsınlar” diyorsun. Komik oluyorsun. Gayet iyi biliyorsun ki, dokunulmazlıklar kaldırıldığında bu bağımlılaştırılmış yargı sistemiyle cezaevinin yolunu tutacak olanlar sen değil, HDP’li milletvekilleri olacak. Sıra sana geldiğinde zaten alaturka faşizmin, karşısındakileri cezaevlerine değil başka yerlere gönderdiği görülecek. CHP seçmenini kandırma! Kendini de kandırma! HDP’li milletvekilleri meclisten atıldığında zaten meclis son bulacak. Ama zaten Erdoğan’ın da istediği bu değil mi? O artık kendi partisini bile ortadan kaldırmanın derdinde. Başkanlık da başkanlık. Varsa yoksa başkanlık! Tek yol totaliter despotizm, Türkçesi alaturka faşizm…

“Benim Milletim bunları Meclis’te istemiyor” edebiyatı

Erdoğan, “Benim milletim HDP’li milletvekillerini mecliste istemiyor” diyor. “Benim milletim” dediği kim biliyor musunuz? Konya’daki milli maçta Ankara Gar’ında katledilen 100’ün üstünde HDP’li, CHP’li ve sosyalist için yapılan saygı duruşunu yuhalayan “millet”! 100’den fazla Kürdün, Alevinin  ve solcunun katline sevinen “millet”.  Bunun nasıl bir bölücülük olduğunu görmüyor musunuz? İşte alaturka faşizm bu zihniyettir. Bu zihniyeti yıkmak da hepimizin boynunun borcudur.

Sayın Kılıçdaroğlu,

Bu zihniyeti yıkmak, tarihin çöp sepetine göndermek Ankara Garı’nda katledilenlerin birlikteliği, dayanışması ve sokaktaki eylemiyle mümkündür. Erdoğan’la Hacivat/Karagöz oynayarak değil. “Referanduma giderse kaybederiz” anlayışıyla hiç değil! Ankara Garı’nda katledilenlerin arkasında sıralanmış olan güçler bir referandum sonucuyla cumhuriyeti, laikliği ve demokrasiyi Konya Stadyumunda hırlayanlara terk etmeyecek kadar cesurdurlar. Hiç merak etmeyin.

Mevcut Anayasayı yıkmak alaturka faşizmin yolunu açmaktır!

— Şadi Ozansü

Kenan Evren’in 1982’de yapmak isteyip de yapmadığını şimdi Tayyip Erdoğan yapmak istiyor. Dikkat ederseniz, Başkanlık düzenlemesiyle ilgili olarak, “kendim için istiyorsam namerdim” demeye getiriyor. Az da olsa doğruluk payı var: Evet önce tabii ki kendi mutlak iktidarını istiyor, ama ardından da, “öyle bir düzenleme yapalım ki, benden sonra, iktidar partisi bölünse de devlet başkanı bir Sünni/Türk İslâmcı olsun” anlayışıyla çevresine ve bütün İslâmcılara şerbet dağıtıyor. Baksanıza bu gidişle Tuğrul Türkeş’ten sonra Devlet Bahçeli de alaturka faşizmin partisine katılacak neredeyse! Gerçekten de, Kenan Evren bir siyasi hareketin lideri olmadığı için kendinden sonrasıyla ilgili bir tasarrufta bulunma zahmetine katlanmadıydı. Ama Tayyip Erdoğan öyle değil, onun “tarihsel” bir misyonu (Cumhuriyetle, laiklikle ve demokrasiyle ilgili) var ya da taraftarlarına öyle hissettirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın “12 Eylül Anayasasını ortadan kaldıralım” söylemi tam bir tuzaktır. Birincisi, ortada 12 Eylül Anayasası diye bir anayasa yoktur. Bu anayasanın zaten büyük kısmı zaman içinde neredeyse 1961 Anayasasına dönüş biçiminde değiştirilmiştir. İkincisiyse, var olan Anayasa mevcut haliyle bırakın anti-demokratik olmayı alaturka faşizmin önünde “demokratikliğiyle” bir engel olarak durmaktadır.  Bu yüzden alaturka faşizme karşı savunulmalıdır. Her neyse, dönelim anayasa tuzağı bağlamında yazımızın başlığına.

Bugün Fransa’da ne oluyor?

Fransa 1958 yılından bu yana adına V. Cumhuriyet denilen gerici De Gaulle Anayasası ile yönetiliyor. Bu, Bonapartist karakterli bir yarı-başkanlık sistemi. Bugünlerde Fransa’da Devlet Başkanı François Hollande Avrupa Birliği Komisyonu’nun direktifleriyle, ülkede işçi sınıfının 150 yıllık mücadelesinin sonucunda elde etmiş olduğu kazanımları içeren İş Kanunu’nu emperyalist şirketlerin çıkarları doğrultusunda ortadan kaldırmaya çalışıyor. Başta işçi örgütleri olmak üzere halkın ezici bir çoğunluğu bu duruma karşı çıkıyor. Yeni yasa karşısında kitleler teyakkuzda olduklarından Meclisteki milletvekilleri de yasayı onaylamaktan kaçınıyorlar. Hatta Sosyalist Parti iktidarından milletvekillerinin bir bölümü bile yeni yasaya red oyu vereceklerini açıkladılar. Pekiyi bu durumda Hollande’nin imdadına kim yetişti dersiniz?  Tabii ki yarı-başkanlık sistemini getirmiş olan V. Cumhuriyet Anayasası! Bu Anayasa’nın 49. maddesinin 3. fıkrasına göre, bazı durumlarda Başbakanın ve Bakanlar Kurulunun isteği üzerine kimi yasa teklifleri Meclisin onayına sunulmaksızın olduğu gibi kabul edilebiliyor. İşte Hollande şimdi bu en gerici ve anti-demokratik yola başvuruyor, yani Meclisi bypass ederek kanun çıkartıyor. Şimdi bu, Fransa’daki yarı-başkanlık koşullarında gerçekleşen bir durum, bunu Türkiye’de başkanlık rejimi koşullarına uyarlayın bakalım ne sonuç elde edeceksiniz? Tabii ki Erdoğan’ın ve danışmanlarının tasavvurlarının hayata geçmesini. Alın size alaturka faşizmin kendisini.

Türkiye’nin bugünkü ihtiyacı yeni bir anayasa değil

Türkiye’nin bugünkü ihtiyacının yeni bir anayasa olduğu iddiası büyük bir palavradır. 1982 Anayasası, anti-demokratik maddelerinin birçoğu değiştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tanık olduğu en demokratik anayasa olan 27 Mayıs 1961 Anayasası’na bir geri dönüşü ifade eder hale gelmiş bulunuyor. Zaten iktidar partisini çıldırtan da bu durumdur. 12 Eylül Anayasası’nda yıllar içinde yapılan değişiklikler, o sıralar AKP’nin işine yaradığı için bu parti tarafından onay görmüştü. Şimdi her konuda olduğu gibi bu konuda da her türlü demokratik kanalın yolunu kesmenin hesabını yapıyorlar. Mevcut Anayasa bu haliyle mevcut Fransa Anayasası’ndan kat be kat daha demokratiktir. Tayyip Erdoğan ve şürekâsının hayalini kurduğu yeni anayasa ise Fransa Anayasası’ndan bile daha gerici olacaktır.  Kaldı ki bugünün koşullarında mevcut Meclisten bir yeni anayasa istemek ve üstelik ondan demokratikleşme beklemek en saf ve budala politikacıların bile akıllarının köşesinden geçmemesi gereken bir anlayış olsa gerek. Dolayısıyla muhalefet partilerinin yıllardır AKP’nin başkanlığındaki komisyonlara katılıp anayasa değişiklerine destek vermeleri ancak “gaflet” ve “delalet” ile açıklanabilir. Onların bu girişimleri sadece Tayyip Erdoğan’ın başkanlık düzeni bağlamındaki politikasına yeşil ışık yakmaktan ibaret olmuştur. Daha doğrusu onun amaçlarını meşrulaştırmasına hizmet etmiştir, o kadar.

Şimdi mevcut Anayasayı savunmak, ama aynı zamanda…

AKP’nin alaturka faşizminin yolunu kesmek için mevcut Anayasaya dokundurtmamak işçi sınıfının ve örgütlerinin cumhuriyet, laiklik ve demokrasi yolunda vermeleri gereken mücadelenin ana eksenini oluşturmaktadır. Bununla birlikte işçi sınıfı eğer bütün millete önderlik edecek bir sınıf konumuna yükselmek istiyorsa, bu noktanın ötesine geçecek yolları da aşmanın mücadelesinin içinde olmalıdır. Bir başka ifadeyle, egemen bir Kurucu Meclisin oluşturulması için yürütülecek propaganda işçi sınıfının ve örgütlerinin siyasal demokrasinin kanallarını genişletme mücadelelerinin olmazsa olmazlarındandır. Türk halkıyla Kürt halkının tabandan yükselecek bir mücadele içinde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturmaya başlamaları ve bu yolda mücadele etmeleri, kaçınılmaz olarak sınıf temelli daha farklı meclislerin de ortaya çıkmasına fırsat verecektir. İşçi örgütleri, emperyalizm altında her ülkede koşulların her an değişebileceğini gözden kaçırmadan bu örgütlenmenin de içinde olmak zorundadırlar.