Başkanlık Sistemine Karşı Meclis Egemenliği

–Şadi Ozansü

Bir bileşeni olduğumuz İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak 2007 yılından bu yana, yani yaklaşık sekiz yıldır bıkıp usanmadan aynı uyarı ve çağrıyı yapageldik. Neydi bu uyarı ve neydi bununla bağlantılı olarak yaptığımız çağrı? Özcesi, diyorduk ki yerel sınıf mücadelesinin dinamikleri değişmedikçe, bir başka ifadeyle işçi sınıfı örgütlerinin parçalanması ve AKP aracılığıyla emperyalist burjuvaziye bağımlı kılınması (bir Emek Platformu’nun dahi ortadan kalkması ve işçi sendikalarının hızla korporatizme sürüklenmesi) devam ettikçe, Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri diktatörlük rejiminin gayr-ı meşru çocuğu olarak “seçilecek” her yeni meclis bir öncekine göre emperyalizme daha bağımlı olmak zorundadır. Söz gelimi, 2007 yılında bir AKP hükümetini doğuran TBMM, gene bir AKP hükümeti doğurmuş olan 2002 yılı TBMM’sine göre daha gericidir ve gene barındırdığı milletvekillerinin niteliğinden bağımsız olarak 2011 Meclisi de hepsinden daha gerici bir meclistir. Bu koşullar altında 2015 Meclisi’nin nasıl olacağını görebilmek için kâhin olmaya hiç gerek yok. Unutmayalım, 2002 Meclisi ABD ordusunun Türkiye üzerinden Irak’a girmesine, AKP Hükümetinin 1 Mart tezkeresini geri çevirerek izin vermemiş bir Meclis’tir. 2007 yılında hükümet gene AKP’dir ama yeni Meclis’te emperyalizm açısından çıbanbaşı olarak gözükebilecek bütün “çürük yumurtalar” temizlenmiş (hem AKP’nin, hem CHP’nin ve hatta MHP’nin içindekiler bile!) ve bunun sonucunda Türkiye’nin emperyalizm saflarında Libya’ya müdahalesine kimse ses çıkarmamıştır. 2011 Meclisi, Türkiye’nin Suriye’ye Esad rejimini devirmek üzere müdahalesine en azından başlarda iktidarı ve muhalefetiyle (BDP hariç) açık çek vermiştir.

Emperyalizmin ne halk egemenliğine ne demokrasiye tahammülü var

Emperyalist ülkelerde bile halk egemenliğine ve demokrasiye tahammülü olmayan emperyalizmin kendine bağımlı ülkelerde bunlara izin vereceğini sanmak için oldukça saf olmak gerekir. Evet, günümüzde mevcut seçim sistemleriyle ne ABD’de, ne Büyük Britanya’da, ne Fransa’da ve ne de Almanya’da halk egemenliği ve demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Hepsinde halkın egemenliğini sınırlayan devasa seçim barajları ve başka barajlar mevcuttur. Ama Türkiye’deki yüzde 10’luk seçim barajı ve inanılmaz sınırlı siyasal mücadele imkânları daha başından halkın egemenliğini ortadan kaldırdığı gibi ortaya çıkan meclisleri de alabildiğine işlevsiz kılmaktadır. İşte bu yüzden de yıllardır ısrarla yüzde 10’luk seçim barajının sıfırlanacağı, mevcut bütün siyasal partilere eşit propaganda imkânının tanınacağı, aldığı oya göre devlet kasasından çeşitli siyasal partilere para dağıtmanın yasak olacağı, nispi temsil usulüne bağlı olarak her partinin aldığı oy oranında oluşacak olan mecliste yer bulacağı bir egemen kurucu meclis seçimine gidilmesi çağrısı yapıyoruz. Ancak böyle oluşacak emperyalizmden bağımsız egemen bir meclis içinde işçi sınıfı örgütlerinin de kendi programları doğrultusunda mücadele etmeleri mümkün olabilecektir. Burjuva demokrasisinin en ileri biçimi olan böyle bir meclis siyasal demokrasinin gelişmesinin kanallarını açacaktır. Ülkenin bir kaosla parçalanmasının yolunu ancak böyle bir kurucu meclis engelleyebilir. İşçi sınıfına sınırsız politik örgütlenme hakkı, dilediği sendikayı engelsiz seçebilme özgürlüğü, grev ve toplu sözleşme, izinsiz toplantı ve gösteri yapma hakkı, Kürt halkına eşit yurttaşlık, yoksul köylülere toprak, gençlere parasız eğitim, kadınlara hayatlarını kendi başlarına da sürdürebilecekleri çalışma koşulları, emeklilere hayatlarının geri kalan kısmını onurluca yaşayabilecekleri bir ücret, insanlara din ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra tam bir ifade özgürlüğü. Bütün bunların yanı sıra ülke içinde olduğu kadar bölgede de barışı sağlayacak bir meclis, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yabancı ülkelere maceracı girişimlerde bulunmayı yasaklayacak bir meclis. İKP’nin yıllardır Türkiye toplumunun önüne koyduğu çözüm budur. Evet, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu bir burjuva demokratik çözümdür, ama tarafımızdan da savunulmaktadır. Çünkü ne burjuvazi ne de emperyalizm artık herhangi bir demokratik açılımın taraftarı olamayacağı gibi 1945-75 yılları arası “Altın Çağ”ın reformlarını da yapabilecek durumda değiller. Tam tersine her yerde karşı-reformlar yapmak zorundalar. Söz gelimi İç Güvenlik Yasa Tasarısı olarak gündeme getirdikleri karşı-devrim yasalarına bile “reform” adını veriyorlar. Ama Fransa’da da reform adı altında getirdikleri, sosyal haklara saldıran Macron yasasıyla aynı karşı-devrimciliği örgütlüyorlar. Dolayısıyla günümüzde reform ile kapitalizm mutlak bir uzlaşmazlık içinde olduklarından her tür reform çözümü de süratle bir geçiş talebi olarak kitleleri harekete geçirir hale gelmiştir. İşte kurucu meclis de tam böyle bir geçiş talebidir. Siyasal demokrasi alanını genişleterek kitlelerin emperyalizmden kopuşunu hızlandırma yolunda bir geçiş talebi. Türkiye gibi bir ülkede bir geçiş talebi olarak kurucu meclis şiarını toplumun gündemine sokamazsanız somut politika yapmayı reddediyorsunuz demektir.

Tayyip Erdoğan’ın hedefi neydi?

Gene yıllardır Tayyip Erdoğan’ın hedefinin başkanlık sistemine mümkün olan en kısa dönemde sıçramak olduğunu söyleyip durduk. Hatta başkanlık sistemine geçildiğinde mevcut yüzde 10’luk barajı da kaldıracağını (ve böylece kendini çok “demokrat” gösterme imkânına sahip olacağını), çünkü artık parlamentonun bir hükmünün kalmayacağını bildiğini belirttik. İşte 2015 Genel Seçimlerine bu koşullar altında giriyoruz. Daha önce de söyledik, Tayyip Erdoğan Ak Sarayı TBMM’nin yerini almak üzere inşa ettirtti. Sorun 2023 yılına kadar, adım adım sadece cumhuriyeti ve laikliği ortadan kaldırmak değildi, aynı zamanda “demokrasi”nin her türlü kırıntısını da un ufak etmekti. Tayyip Erdoğan’ın emperyalizmin genel politikalarıyla da gayet uyumlu bir tarzda Başkanlık Sistemine geçmek istemesi, son tahlilde kendisine bugüne kadar oy vermekte olan seçmene dahi fazlaca güvenmemesinden kaynaklanıyor.

Başkanlık Sistemine karşı Meclis Başkanlığıyla cevap

Seçimlere katılacak muhalefet partileri, Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Sistemini yerleştirmek istemesine karşı salt bir direniş zemininde mücadele etmekle yetinmemeliler. Tayyip Erdoğan aslında hem parlamento içi hem de dışı muhalefete çok ciddi bir koz veriyor. Mesele sadece Başkanlık Sistemine karşı çıkmak olmamalı, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı müessesinin kendisine de aşırı pahalılığı ve gereksizliği yüzünden bir karşı çıkışı beraberinde getirmelidir. Muhalefet partileri “seçimleri kazanıp AKP’yi iktidardan düşürdüğümüzde, Cumhurbaşkanlığı müessesesine de son vereceğiz, Meclis Başkanı devleti temsil etmede niye yeterli olmuyormuş?” sorusunu toplumun önüne koymalıdırlar. Kurucu Meclis kendi başkanına bu yetkiyi vereceğinden zaten Başkanlık Sisteminin de panzehiri anlamına gelir.

Çözüm

Türkiye Tayyip Erdoğan’ın arzusu doğrultusunda Başkanlık Sistemine geçtiği takdirde, artık ne parlamentonun ne de tek tek milletvekillerinin hiçbir öneminin kalmayacağı herkesin malumudur. Ancak Erdoğan Başkanlık Sistemini geçiremezse hem kendisi hem partisi çökecek, bu da kuşkusuz bütün halk ve işçi sınıfı için bir zafer olur. Bu olay, Avrupa işçi sınıfının Avrupa Anayasası’nı reddetmesi gibi görülmelidir. Avrupa Birliği bu anayasayı geçirebilseydi, Avrupa işçi sınıfı emperyalizme karşı çok önemli bir mevzi kaybetmiş olacaktı, emperyalizm anayasayı geçiremeyince bu sefer AB krize girdi. Dolayısıyla Türkiye’de de bu “son seçimlerin” önemi belki de sanıldığından daha fazla olacaktır. 7 Haziran seçimlerinde oluşacak olan parlamentonun niteliği değil, niceliği önemli olacaktır. Yani kimin donanımlı bir milletvekili olacağı değil, kimin Başkanlık Sistemine “Hayır” oyu vereceği önemlidir. Hesaplar bunun üzerine yapılmalı, ittifaklar da bunun üzerine kurulmalıdır.

Grev Hakkına Saldırılıyor! ILO Tehdit Altında!

— Jacques Diriclet

 

Uluslararası çalışma sözleşmelerinin hazırlanmasına, bunların ülkelerin onayına sunulmasına ve uygulamasının izlenmesine dayalı olan ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) standartları sistemi çerçevesi yine saldırı altında. Bu saldırı, 2012 yılında 101. Oturumda işverenler grubunun, grev hakkının 87 sayılı örgütlenme özgürlüğü sözleşmesinin sonucu olduğu gerçeğine meydan okumaya karar vermesiyle başladı. Aşağıda göstereceğimiz gibi bu saldırı 2013 ve 2014 yıllarında da sürdürüldü.

Örgütlenme özgürlüğü grev hakkından ayrılamaz

1948’de ILO, örgütlenme hakkına ilişkin 87 sayılı sözleşmeyi kabul etti. 1949’da bu sözleşme örgütlenme hakkı ve toplu pazarlık ile ilgili 98 sayılı sözleşmeyle tamamlandı. O günden bu yana ILO organları tekrar tekrar grev hakkının 87 sayılı sözleşmenin sonucu olduğunu teyit etmiştir, özellikle de “Çalışanların örgütleri iş programlarını belirlemek hakkına sahiptirler” şartını koşan 2. maddesinin ve “çalışanların çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacı” için örgütlenme hakkının tanınıyor olmasının (madde 10).

1951’de kurulan ve 87 ile 98 sayılı sözleşmelerin ihlali yönündeki şikayetleri inceleyen Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi, işleyişinin ilk yılında “grev hakkının işçilerin ve örgütlerinin temel bir hakkı olduğuna” karar vermiştir. Uzmanlar Komitesi, grev hakkının işçilerin ve örgütlerinin temel bir hakkı olduğunu tekrar tekrar teyit etmiştir.

1957’de Uluslararası Çalışma Konferansı üye devletlere yönelik bir karar alarak “işçilerin, grev hakkını da içerecek biçimde, sendikal hakların etkin ve kısıtlamasız bir şekilde kullanılmasını sağlayan yasalar” çıkartılması çağrısı yapmıştır.

ILO’nun tüm bir standartlar ve denetim sistemine karşı kararlı bir saldırı söz konusu

Her yıl Uluslararası Çalışma Konferansı’nın senelik oturumu esnasında, Standartların Uygulanması Komitesi diğer şeylerin yanı sıra, özellikle standartların ciddi ihlalini içeren yirmi beş vakayı da inceler.

2012 yılında, 1927’den beri ilk kez işverenler grubu 87 sayılı sözleşmenin ihlali vakalarının incelenmesine katılmayı reddetti. Bir önkoşul olarak, Komitenin sonuç metninde kendi ihtilaflarının kayıt altına alınmasını talep ettiler: İşverenler grubunun değerlendirmesine göre “Grev hakkının, örgütlenme özgürlüğü sözleşmeleri içerisinde hukuki bir temeli yok“tu.

2013 yılında Komite çalışmalarını baltalama tehdidinde bulunan işverenlerin şantajıyla karşılaşan ILO İşçi Grubu, yirmi beş vakanın gereği gibi incelenebilmesi için, talep ettikleri ifadenin sonuç metninde yer almasını kabul etti.

2014 yılında İşçi Grubu bu ifadeyi reddetti ve bu durum yirmi beş vakadan sadece beşinin incelenebilmesiyle sonuçlandı.

Bu sebepten dolayı köleliğin sınırında olan yöntemlere karşı göçmen işçilerin korunması, sendikacılara karşı ayrımcılık, çocuk işçiliği veya Avrupa’daki kemer sıkma programları çerçevesindeki istihdam politikaları gibi vakalar ele alınamadı.

ILO tehdit altında!

Bugün ILO’nun doğrudan temelini tehdit eden bu saldırı yeni bir boyut kazanıyor. Ama aslında saldırı çok önceden ilan edilmişti. 1998’de ABD Başkanı Bill Clinton’ın himayesinde bir Temel Haklar Deklarasyonu kabul edilmişti. Bu deklarasyon “iyi niyetle temel haklarla ilgili ilkelere saygı gösterme, bunları ilerletme ve uygulama” çağrısı yapmaktaydı.(1) Bir “ilerleme” veya gelişim olarak sunulan bu deklarasyon sözleşmelerin onaylanmasına eşdeğer değildir. 87 sayılı sözleşme, tüm sözleşmeler gibi şunu belirtmektedir: “Bu sözleşme sadece onayları Genel Direktör’de kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü Üyeleri üzerinde bağlayıcı olacaktır.” Bir sözleşmeyi onaylayan Devletlerin bunu ulusal kanunlarına geçirme yükümlülüğü vardır. Örneğin ABD halen 87 ve 98 sayılı sözleşmelerle bağlı değildir; çünkü halen bu sözleşmeleri onaylamamıştır.

2012 yılında daha büyük bir basınç uygulandı: İşverenler Grubu “uluslararası çalışma standartlarını denetlemenin üçlü bir yapının görevi olması ve işçilerle işverenlerin ihtiyaçları da dahil olmak üzere ihtiyaçları yansıtması gerektiğini” ilan etti. “İhtiyaçlar” adı altında patronlar bazıları için geçerli, diğerleri için farklı bir yorumu uygulamaya koymak istiyorlar.

Bugün grev hakkına meydan okunurken, onlar da yeni bir aşamaya geçmeye meyilliler. Tüm bir standartlar sistemi tehdit altında: bir yüzyıla yakın bir süre önce ILO çerçevesinde oluşturulmuş olan uluslararası çalışma standartlarının varlığı, geçerliliği ve izleme istemi doğrudan tehdit ediliyor.

Geçtiğimiz haziran ayında ILO kürsüsünden Fransa Çalışma Bakanı François Rebsamen “ILO’nun değiştirilmesi” ve sosyal diyalog çerçevesinde “sosyal ortaklığın” getirilmesini önerdi. “Standartları yorumlama sorunu bu şekilde netleştirilmeli ve üçlü bir konsensüs çözümü bulunmalıdır. Fransa, Örgüt içerisinde esnek ve ekonomik yöntemlerle yapılacak bir yorumlama mekanizmasından yana olduğunu yeniden teyit etmektedir”.

“Esneklik” tam bir deregülasyon anlamına gelmektedir. Sadece birkaç hafta önce esneklik adına Fransa işverenler örgütü Medef Başkanı, Fransa’nın, işverenlere bir çalışanı işten çıkarmak için meşru sebep göstermelerini şart koşan 158 sayılı sözleşmeye onayını kaldırmasını savunmuştur.

İşçi örgütlerini ve onların grev hakkından ve bağımsızlıklarından ayrılamayacak olan özgürlüklerini savunmakla, 1944 Philadelphia Deklarasyonu ile yeniden teyit edilmiş olan 1919’daki orjinal misyonu ile ILO’yu savunmak arasında bir fark yoktur. Ve bu, işverenlerin azgın sömürüsüne ve onların hizmetindeki hükümetlere karşı işçilerin haklarını savunmak için bize bir manivela kuvveti verir.

Bu konular bugün her zamankinden daha önemlidir!

Notlar:
(1) Referans olarak sekiz sözleşmeye değinilmiştir: Örgütlenme özgürlüğü konuları üzerine olanlar (87 ve 98 sayılı sözleşmeler), zorla çalıştırmayı yasaklayanlar (29 ve 105 sayılı sözleşmeler), eşit haklar üzerine olanlar (111 ve 151 sayılı sözleşmeler) ve çocuk işçiliğine dair sözleşmeler (138 ve 182 sayılı sözleşmeler).

“ILO Standartları Doğrudan Tehdit Altında”

Standartların Uygulanması Komitesi İşçi Grubu Başkan Yardımcısı Marc Leemans‘ın, Uluslararası Çalışma Konferansı’nın 103. oturumundan önce yaptığı konuşmadan alınmıştır. (Haziran 2014)

“İşçi Grubu, standartların uygulanması üzerine sonuçları kabul etmeme kararı aldı. Neden?

Bugün işverenler 87 sayılı sözleşmenin uzmanlar tarafından grev hakkına dair yapılmış olan yorumuna meydan okuyorlar. Bu uzunca bir süredir devam eden bir anlaşmazlık ve işçiler için özellikle hassas bir konu. Ancak işverenler açık bir şekilde, karşılıklı mutabakata dayalı sonuçların kendileri için geçmişe dair bir şey olduğu mesajını verdiler. Ve bu sadece grev hakkına ilişkin olarak böyle değil: 98 sayılı 1949 tarihli Örgütlenme Hakkı ve Toplu Pazarlık Sözleşmesindeki “kamu çalışanları” kavramı için uzmanların yapmış olduğu yoruma da meydan okunduğuna; 102 sayılı 1952 tarihli Sosyal Güvenlik (Asgari Standartlar) Sözleşmesinin yasal kapsamının ve 122 sayılı 1964 tarihli İstihdam Politikası Sözleşmesinin ve diğer pek çok konunun sorgulandığına şahit olduk. Bu yolda ilerlemeye devam edersek standartların belirli bir yorumlanma şekline meydan okumakla yetinilmeyecek; bu standartların doğrudan varlığına ve geçerliliğine yönelik temelden meydan okumalar söz konusu olacak. Ve içinde bulunduğumuz durumda ve mevcut çerçevedeki işleyişte, böyle bir engeli aşmamızı sağlayacak herhangi bir şey yok.

İşverenlerin tutumu standartların izleme mekanizmasına karşı tümden bir saldırıdır. Uzmanları, Standartları Uygulama Komitesine tabi kılmak istiyorlar. Şu anda bu iki organın her ikisinin kendi meşruiyetleri vardır, bunlar karşılıklı olarak birbirine bağımlıdır ve biri diğerine hiyerarşik olarak tabi değildir.

Biz, İşçiler Grubu olarak, neden grev hakkı sorununda uzmanları destekliyoruz?

Konuşmamı bir hukuk konferansına çevirmek istemem ama lütfen İşçi Grubunun, Uzmanlar Komitesinin geleneksel yorumunu sadece bize uygun olduğu için değil, aynı zamanda ILO Tüzüğündeki örgütlenme özgürlüğünün ve dolayısıyla da 87 sayılı Sözleşmenin inşa edilmesinin uygulanabilir tek yolu olduğu için desteklediğini vurgulamama izin verin. Bir başka deyişle, uluslararası çalışma hukukunda ILO, işçilerin örgütlenme hakkını, sendikalar kurmalarını ve çalışma koşullarını müzakere etmelerini yüceltmiştir. Örgütlenme hakkı; işçilerin kendi çıkarlarına uygun olmadığına veya müzakere etmiş oldukları koşullarda olmadığına inandıkları koşullar altında çalışmayı kolektif olarak reddetmeleri hakkı anlamına gelir.”


87 ve 98 Sayılı ILO Sözleşmeleri Nelerdir?

87 sayılı Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkinin Korunmasına İlişkin Sözleşme’den bölümler

Madde 2: Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın, önceden izin almadan istedikleri örgütleri kurmak ve yalnız bu örgütlerin tüzüklerine uymak koşuluyla bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.
Madde 3 (1): Çalışanların ve işverenlerin örgütleri; tüzük ve iç yönetmeliklerini düzenlemek, temsilcilerini serbestçe seçmek, yönetim ve etkinliklerini düzenlemek ve iş programlarını belirlemek hakkına sahiptirler.
Madde 3 (2): Kamu makamları bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmalıdırlar.

98 sayılı Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Prensiplerinin Uygulanmasına Dair Sözleşme’den bölümler

Madde 1: İşçiler çalışma hususunda, sendika özgürlüğüne yönelik her türlü ayrımcı eyleme karşı tam bir korumadan faydalanacaktır.
Madde 2 (1): İşçi ve işveren örgütleri, gerek doğrudan doğruya, gerek temsilcileri veya üyeleri aracılığıyla birbirlerinin örgütlerine, bunların işleyişlerine ve idarelerine müdahelede bulunmalarına karşı gerekli korumadan yaralanacaktır.

İspanya’dan Destek Çağrısı: Grev Hakkını Kullanan 8 Airbus İşçisine 66 Yıl Hapis İsteniyor!

–Pablo Garcia-Cano Locatelli

(Tarragon ve Paris İşçi Konferanslarının katılımcısı, CCOO Madrid Endüstri yöneticisi ve John Deere şirketi kurul üyesi)

Avrupa İşçi Konferanslarına (İspanya-Tarragon’da 16-17 Mart 2013 tarihlerinde ve daha sonra da Fransa-Paris’te 1-2 Mart 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen) katılan İspanyol militanlar, işçi haklarına yönelik ciddi saldırıları gündeme getiren uluslararası şirketleri, Troykanın ve finans sermayesinin emrindeki hükümetlerin ülkelerindeki grev hakkına, tüm demokratik ve sendikal özgürlüklere karşı sürdürdükleri saldırıları ifşa ettiler.

Avrupa İşçi Konferanslarına katılan militanlara ve uluslararası emek hareketine hitaben kaleme alınan bir mektupta İspanya emek hareketi militanları, işçi sınıfının sömürüye karşı mücadelesindeki en temel kazanımlardan birine karşı sürdürülen ve gitgide şiddetlendirilen bu saldırıları kınadılar.

İspanya’da hükümetler greve giden sendikacılara suçlu muamelesi yapmakta, onlara cinayet ya da şiddet suçlularından daha kötü koşullar dayatmakta ve daha ağır cezalar istemektedirler.

“Demokrasi ve Sendikaların Bağımsızlığı Platformu”nun son toplantısında greve gittikleri için aleyhlerinde dava açılan yaklaşık 300 sendikacı hakkında bir rapor hazırlanması talep edildi.

Hükümetin kılavuzluğunda savcılık makamı (Airbus şirketinden sekiz çalışan davasında) genel grevler esnasında, toplu sözleşmelerin savunulması ve kamu hizmetlerinde bütçe kesintilerine karşı çıkılması konularında bilgilendirme yapan grev gözcülüğü görevine katılmalarından dolayı henüz ilk duruşmalarda 120 yıl hapis cezası istemektedir.

Yargıçların yönelttikleri suçlamalar Ceza Yasası’nın 315.3 maddesine dayanmaktadır. Bu madde, “işçi haklarına karşı işlenmiş suç” adı altındaki bir suç için asgari 3 yıldan başlayan 4-5 yıllık hapis cezası öngörmektedir (Yargıçlara göre grev, çalışma “hakkına” engel teşkil etmektedir – editörün notu). Ancak cezalar daha da ağır olacaktır. En sembolik vaka Airbus şirketinden sekiz işçiyle ilgili olandır. Savcılık bu davada 66 yıl hapis cezası istemektedir (her biri için sekiz yıl üç ay olmak üzere). Sendikacılara karşı böyle hapis cezaları Franco diktatörlüğünden beri görülmüş bir şey değildir.

Geçtiğimiz 10 Aralık’ta Getafe 1 no’lu Ceza Mahkemesinde ilk duruşma gerçekleştirildi. Mahkemeye birkaç yüz sendikacı katıldı. CCOO Genel Sekreteri Ignacio Fernandez Toxo istenen cezada indirim sağlanamadığını, savcının talebinde ısrarcı olduğunu aktardı.

11 Şubat günü ikinci duruşmanın yapılacağını belirterek hükümetin ve meclisin Ceza Yasası’nı gündeme almasını, 315. maddenin 3’üncü fıkrasını kaldırmasını ve sendikacılara karşı açılmış davaların düşürülmesini talep eden bir çağrı yaptı.

CCOO Genel Sekreteri ICTU (Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu) yönetim toplantısında, 18 Şubat günü için grev hakkını savunan 24 saatlik bir küresel eylem günü önereceklerini duyurdu. Bu küresel eylem gününde, her ülkede eylemler yapılarak tüm hükümetlerden ve işveren örgütlerinden sendika özgürlüğüne saygı göstermelerini ve özellikle İspanya’daki gibi vakalarda sendikacılara karşı açılmış davalara son vermeleri çağrısı yapılmasını isteyeceklerini belirtti. Bu sadece sekiz Airbus çalışanıyla ya da İspanya’da aleyhinde dava açılmış olan 300 sendikacı ile (aralarında benim fabrikamdan yoldaşlar da olan) dayanışma kampanyası yapma konusu değildir. Bugün ILO’da grev hakkını ve sendika özgürlüğünü koruyan sözleşmelere yönelik şiddetli bir işveren saldırısı söz konusudur.

Benim fikrime göre, İspanyol hükümetinin bu durumu değiştirecek bir şey yapması konusunda hiçbir beklenti içerisinde olamayız. Ancak işçi konfederasyonlarımızın gerçek, güçlü ve birleşik bir mücadelesi ile bu davaların geri çekilmesini sağlayabilir ve Ceza Yasası’ndaki 315. maddeyi kaldırtabiliriz. Hükümet ile “sosyal diyalog”un hiçbir şeyi değiştirmediğini gördük. Tersine davalar devam ediyor ve savcılık işçilere karşı gitgide daha uzun hapis cezaları ve daha ağır para cezaları talep ediyor.

Grev hakkının ve sekiz Airbus çalışanının savunulması için gerçekleştirilecek 24 saatlik eylem gününe kadar mücadelenin her ülkeye yayılması ve Rajoy hükümetinin tüm bir uluslararası işçi hareketinin basıncını hissetmesi gereklidir. Grev yapmanın suç olmadığı haykırılmalı, Ceza Yasası’nın 315.3 maddesinin kaldırılması talep edilmelidir. Birimize ilan ettikleri savaşın hepimize ilan edilmiş bir savaş olduğu gösterilmelidir.

Getafe (Madrid), 12 Aralık 2014