Trump’ın seçilmesi işçi hareketinin yöneticilerinin politikalarının yenilgisidir

— IV. Enternasyonal’in Yeniden Teşkili için Örgütlenme Komitesinin (OCRFI) Bildirisi

5 Kasım 2024 tarihinde ABD’de Trump’ın başkan seçilmesi dünyanın en güçlü kapitalist ülkesinde burjuvazinin egemen fraksiyonları için, uluslararası planda olduğu kadar ülkesel planda da artık egemenliklerini geleneksel araçlarla sürdürebilmelerinin mümkün olmadığının fiili ifadesidir. Amerikan burjuvazisi ancak sosyal sınıflar ve devletlerarası ilişkilerde geleneksel ilişki tarzlarından kurtulmak yoluyla karşı karşıya kaldığı sorunların çözebileceğine inanıyor.

Bu durumun kökünde yatan şey üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerine temellenmiş kapitalist sistemin açmazıdır. Bu ise Marksistlerin en başından beri tahlil ettikleri şeydir. Marx’ın “Kapital”inde, Lenin’in “kapitalizmin en üst evresi Emperyalizm”de ve Troçki’nin kapitalizmden sosyalizme “Geçiş Programı”nda üretici güçlerin gelişiminin artık durduğu saptamalarında (çünkü artık üretici güçler değil yıkım güçleri devrededir) ifadesini bulan kesintisiz Marksist tahlillere dayanır. Gene bu durumun kaynağında giderek artan miktardaki kullanılabilir sermayelerle onların değerlenme sahalarının anemik (kan kaybettirici) karakteri arasındaki ürkütücü uçurum yatıyor. Bu çelişki kapitalist sınıf için en yapay yollar da dahil olmak üzere bütün imkanlar kullanılarak yeni sermaye değerlenme sahalarının açılmasını gerektiriyor ki, bu da ister istemez var olan krizi daha da ağırlaştırıyor.

Devamı

5 Kasım’ın önemi: Bundan sonra ne yapmalı?

— ABD Socialist Organizer (Sosyalist Örgütçü) açıklaması, 9 Kasım 2024

Sermaye medyasının 5 Kasım seçimleriyle ilgili açıklamalarına bakacak olursak, seçmenlerin dramatik bir şekilde faşizme doğru sağa kaydığı ve ABD işçi sınıfı ile Siyah, Yerli ve Renkli Halk (BIPOC) topluluklarının tarihi bir yenilgiye uğradığı sonucuna varmak gerekir. Ama yanılıyorlar.

5 Kasım’da yenilgiye uğrayan işçi ve BIPOC topluluklarının yanlış yönlendiricilerinin Demokrat Parti’ye yönelimi ve yine onların – söylemleri ne kadar radikal olursa olsun- Demokratları desteklemenin bir şekilde yükselen faşizm dalgasına karşı bir siper olabileceği yönündeki yanlış beklentileriydi. Ama beklentinin kendisi doğru değil.

Doğru, çalışan insanlar ve ezilen BIPOC toplulukları ciddi bir darbe aldı. Doğru, cesaret kazanmış bir hükümetin ve kurumsal elitin saldırıları artacaktır.

Ama ancak ABD sendikal hareketinin ve BIPOC örgütlerinin onarılamaz bir şekilde parçalanması ve göçmenlerin topluca sınır dışı edilmiş olması bir yenilgi anlamına gelirdi; ki henüz böyle bir durum söz konusu değildir.

Şu anda yenildiğimizin iddia edilmesi, artık emekçilerin ve BIPOC topluluklarının durumu tüm sömürülenler ve ezilenler lehine çevirme şansının kalmadığını söylemek anlamına gelecektir. Oysa bugün bizim hala yapabileceğimiz ve gecikmeksizin yapmamız gereken bu doğrultuda mücadeleye girmektir.

Trump’ın Oyu Artmadı, Yükselen Sağcı Bir İrade Yok! Olan Demokratlara Karşı Bir Referandumdu!

Trump’ın sirkine herkes kanmadı. Giderek artan sayıda seçmen bir protesto biçimi olarak seçim günü evde kaldı. Buna “Katılımda Çöküş!” adı verildi.

Oyların %93’ü sayıldığında, Trump oy kullananların yaklaşık %50,5’i tarafından seçilirken, Harris oyların %47,9’unu aldı. Oy verme yaşındaki nüfusun sadece %26’sının Trump’a oy vermiş olması dikkat çekicidir. Aslında, Trump 2020’de aldığından daha fazla oy almazken (yaklaşık olarak aynı oyu aldı), Harris 2020’de Biden’ın aldığından 10,9 milyon daha az oy aldı.

Sadece bu istatistikler bile Trump’ın Amerikan halkından sağcı bir yetki aldığı iddiasını yalanlıyor. Sağcıların oyları artmadı ama Demokratların oyları kesinlikle düştü: yaklaşık 11 milyon!

Demokrat Parti, milyarder sınıf tarafından finanse edilen ve kontrol edilen kapitalist bir partidir. İşçilerin çıkarlarını ilerletmek için kullanılamaz. Harris’in kampanyası, geçmiş Demokrat başkanların geleneklerini izleyerek, emekçileri yabancılaştırdı ve Cumhuriyetçilerin zaferine giden yolun açılmasına yardımcı oldu. Nebraska ve Missouri gibi Trump’a oy veren kırmızı eyaletlerde bile aynı sandıkta asgari ücretin artırılması ve ücretli hastalık izninin yürürlüğe sokulması gibi işçi yanlısı önlemlerin kabul edilmiş olması dikkat çekicidir. Sermaye medyasının bizi inandırmak istediği gibi sağın bir sandık zaferinden çok uzak bir durumdayız.

Demokratların Fiyaskosunu Açıklayan Bazı Nedenler

  • Newsweek dergisi (7 Kasım) “Demokratlar Harris’i Neden Reddetti?” başlıklı bir haber yayınladı. Derginin ana cevabı ekonomiye odaklanıyordu. “Seçmenler COVID sonrası yıllardaki yüksek enflasyon nedeniyle hayal kırıklığına uğradı. … Ekonomik kriz büyük ölçüde göz ardı edildi ve böylece seçmenler hayal kırıklıklarının acısını Harris’ten çıkardı.”
  • Intercept dergisi (7 Kasım) bu konuda Kuzey Philadelphia’da çalışan Kandice Cabeza’dan bir alıntı yaptı:
    • “Siz [Harris] insanlar için ne yapıyorsunuz? Hayat pahalılığı, gıda, tıbbi yardım, sağlık faturaları gibi konularda ne değişiyor? Bu konuda bir şey duymadım. Kimin Bir Numara olacağı konusunda kavga ediyorlar, peki ya biz?”
  • Kamala Harris’in kampanyası öncelikle savaş suçlusu Dick Cheney gibi “neo-conları” hedef aldı. Bu “merkeze doğru taktiksel kayma” kampanyasına yeni seçmenler kazandırmadı; hatta pek çoğunu uzaklaştırdı.
  • Harris kampanyasında, Trump’ınkilerden neredeyse hiç ayırt edilemeyen sert sınır ve göç politikaları savunuldu. Harris Trump’ın politikalarını reddetmedi. Bunun yerine Trump’ı sadece Biden/Harris yönetimi sırasında bu politikanın uygulanmasını engellediği için eleştirdi.
  • Biden gibi Harris de İsrail’in Gazze’deki (Lübnan ve Batı Şeria’da da) soykırımını destekledi ve bu konuda Soykırım Joe’dan ayrı düşmeyi reddetti. Üstelik anketler seçmenlerin ateşkesi desteklediğini ve birçoğunun da ABD’nin İsrail’e silah sevkiyatına son vermesini desteklediğini göstermesine rağmen.
  • Harris’in büyük ölçüde gizli tutulan ekonomik planı Wall Street ve Silikon Vadisi tarafından hazırlanmıştı. Çalışan insanların ihtiyaç ve taleplerine hitap etmiyordu.
  • Kürtaj hakları konusunda: Demokratlar, kadınların Trump’ın kürtaj yasaklarına ve SCOTUS’un (ABD Yüksek Mahkemesi) kararlarına karşı çıkacağına güveniyordu. Bu Harris’in kampanyasının en önemli sloganlarından biriydi. Bunun kendilerini başarıya taşıyacağını umuyorlardı.

Oy kullanan kadınların yüzde elli dördü Demokratlar için oy kullandı, ancak bu hiçbir şekilde bir seferberlik değildi. Kadınlar, Trump’a oy veren eyaletlerde bile oy pusulaları yoluyla meseleyi kendi ellerine aldılar. (Bu eyaletlerin 10’undan yedisi kürtaj yanlısı önlemleri kabul etti. Güneydeki kilit eyalet Florida’da da %60’lık bir baraj olmasaydı, kürtaj hakkı lehine kullanılan %57 oy başarılı olacaktı).

Harris’in de Biden gibi kadınlara sunabileceği hiçbir şey yoktu; Harris’in pozisyonu, sadece masasına bir yasa tasarısı gelirse imzalayacağı yönündeydi. ABD’deki kadınlar, bunun çıkmaz ayın son Çarşambası demek olduğunu biliyorlar.

Demokratlar, bu konuda, Kongre’nin kontrolünü ellerinde bulundurdukları esnada harekete geçmediler. Her bütçe yasasına onay verdiler – kürtaj finansmanını kısıtlayan Hyde Değişikliği’ni içeren bütçe de bunun içerisinde olmak üzere. Bu, Demokratların kürtaj konusundan her seferinde nasıl kaçtıklarının sadece bir örneğidir.

İşçi Hareketi Neden Çok Önemli

Yaklaşık 10 milyon üyeli sendika federasyonunun – işçi bürokrasisi aracılığıyla – Demokrat Parti’ye bağlılığının devam etmesi, karşılaştığımız en büyük engeldir. Bağımlı işçi hareketi her seçimde Demokrat Parti adaylarına milyonlarca dolar katkıda bulunmaktadır. Bu sendikalar milyonlarca üyesini telefon bankacılığı ve kapı çalma faaliyetleri için seferber ediyorlar. Bağımlı işçi hareketinin desteği olmadan Demokrat Parti adaylarının hiçbir şansı olamaz. Oysa bu kaynaklar siyasi bir alternatif inşa etmek için kullanılabilir.

Bağımlı işçi hareketinin Demokrat Parti’ye boyun eğmeye devam etmesi, nihayetinde Demokratların fiyaskosunu açıklayan ana faktördür.

Joe Biden’ın Birliğin Durumu konuşması sırasında UAW (Otomobil İşçileri Sendikası) Başkanı Shawn Fain’ın öne çıkarılması ve kendi onayıyla ulusa Demokrat Parti’nin “en iyi dostu” olarak sunulması ile bu tabiiyet ve kooptasyon özellikle görünür oldu. Biden’ın bu konuşmasının Gazze’deki soykırımı sürdürmek ve Ukrayna’daki bitmek bilmeyen savaşı körüklemekle ilgili olduğu ve kendisine Soykırım Joe lakabını kazandırdığı unutulmamalıdır.

İhtiyaç duyulan şey, emek hareketinin Demokrat Parti’den kopması ve BIPOC ve işçi sınıfı örgütleriyle ittifak halinde bir İşçi Partisi inşa etme mücadelesine demir atmasıdır. Ve bu, her iki kapitalist partiden de temiz bir kopuş olmalıdır.

Engelleri Aşmak

Bize göre, tüm Demokrat Parti’nin peşinden ayrılmayanlar, başta işçi sendikalarının bürokratları, Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar) ve AOC-DSA-Bernie [AOC: Alexandria Ocasio-Cortez ve Bernie Sanders, Demokrat Parti’nin sol kanadını oluşturan DSA (ABD Demokratik Sosyalistleri) grubuyla ilişkili politikacılar – çn.] kanadı olmak üzere herkes, emekçilerin ve ezilen BIPOC topluluklarının emek, ekonomik ve diğer sosyal adalet hakları için verdikleri mücadelede karşılarına çıkan en büyük engellerdir.

Bernie Sanders Harris’i “işçi sınıfını terk etmekle” suçladı ve şu soruyu sordu: “Demokrat Parti’yi kontrol eden büyük şirketler ve yüksek maaşlı danışmanlar bu felaket kampanyadan gerçek bir ders çıkaracak mı?” Aslında sorunun kendisi Sanders’ın uzun zamandır üstlendiği rolü özetliyor: Bağımsız siyaseti yükseltmeye yönelik her türlü girişimi kapitalist Demokrat Parti çerçevesi içerisine geri döndürmek.

Daha “solcu” bir dille, başkanlık seçimlerinin arifesinde ABD Demokratik Sosyalistleri (DSA) liderliği “İşçiler Daha İyisini Hak Ediyor” başlıklı bir bildiri yayınladı. Şöyle diyorlar: “Eğer Trump kazanırsa, suç Kamala Harris’in ve Demokrat Parti kurulu nizamının olacaktır.”

Ve bir dahaki sefere “Yeni bir işçi sınıfı siyasi partisi inşa etmek isteyen daha fazla adaya ihtiyacımız olacak” diye de ekliyorlar.

DSA bir İşçi Partisi’nden, kapitalizmin ikiz partilerinden bağımsız bir siyasi parti inşa etmekten bahsetmiyor. DSA liderliği Demokrat Parti’de reform yapmaktan ve onu bu “yeni kitlesel işçi sınıfı partisine” dönüştürmekten bahsediyor.

Peki ama DSA kimi kandırmaya çalışıyor? Sadece son dönemde yaşanan bir-iki olaya bakmamız yeterli: DSA üyeleri Jamaal Bowman ve Cori Bush’un Temsilciler Meclisi’nden çıkarılmasında ve Jessica Cisneros’un önemli bir Teksas yarışında Demokrat Parti adayı olmasının engellenmesinde Demokrat Parti etkili olmuştur.

DSA liderliği tüm bunlara karşın Demokrat Parti ön seçimlerine katıldı. DSA liderliği, geçtiğimiz 6 Ağustos’ta Tim Walz’un başkan yardımcısı adayı olarak gösterilmesini “DSA’nın ve solun büyük zaferi” olarak sundu. 

Daha da kötüsü, 20 Nisan’da Kongre’de hem AOC hem de Cori Bush, Ukrayna’daki savaşı körüklemek için 61 milyar dolarlık ek askeri harcamayı ve ABD’nin Çin’e karşı askeri provokasyonları için 8 milyar dolarlık ek harcamayı desteklemek üzere oy kullandılar – tüm bunlar DSA liderliğinden tek bir protesto sözcüğü bile duyulmadan yapıldı!

Siyahların Kurtuluşları için meşru taleplerini Demokrat Parti’ye yönlendiren tüm Siyah yanıltıcılar da aynı derecede suçludur. Bu durum, Demokrat Parti’ye bağlı STK’lar içindeki BIPOC yanlış yönlendiricileri için de geçerlidir.

Trump’a Karşı Birleşik Cephe Direnişi ve Bağımsız Bir İşçi Sınıfı Partisi İnşa Etmek

On yıllardır görülmemiş bir grev dalgasının gösterdiği işçiler arasındaki yeni militanlık bize, emeğin işyerlerinde ve kamusal meydanlarda topluluk aktivist gruplarıyla yan yana bağımsız eylemde bulunması ve yerel düzeyden başlayarak siyasi arenaya kendi adına katılması için açık kapılar olduğunu söylüyor.

Bu nedenle önümüzdeki yılın başında, işçilerin ve BIPOC’un acil taleplerini – Trump göreve gelir gelmez ayaklar altına alacağı talep ve hakları – desteklemek üzere mücadeleyi örgütlemek üzere ülke çapında emek ve toplum meclislerinin toplanmasını öneriyoruz.

Faşizmin rüzgarına kapılamayız. En acil olarak, sendikaları (özellikle AFL-CIO ve Change to Win) ve BIPOC örgütlerini, Trump’ın göçmenlere yönelik toplu sınır dışı etme planını, grevci işçilere yönelik saldırıları ve Filistin’deki soykırıma direnen öğrencilere ve işçilere yönelik tüm gerici saldırıları durdurmak için göreve başlama gününde ve sonrasında kitlesel seferberlikler, yürüyüşler ve grevler düzenlemeye çağırıyoruz. Emek, Trump’ı durdurabilecek tek toplumsal güçtür.

Ayrıca, faşizme karşı bu birleşik cephe eylemleri kapsamında, Demokratlar ve Cumhuriyetçilerden net bir kopuşu teşvik etmek isteyen ve ezilenlerin sendikalarında ve topluluklarında kök salmış kitlesel bir bağımsız işçi sınıfı partisinin oluşumunu destekleyen herkese açık olan emek ve topluluk meclislerinin oluşturulması çağrısında bulunuyoruz. Bu tür hareketler arası meclisler veya koalisyonlar daha sonra yerel seçimler (okul kurulları, belediye meclisleri, vb.) için bu meclislere karşı sorumlu adayları demokratik olarak seçecek ve bağımsız bir işçi sınıfı siyasi programını teşvik ederken aynı zamanda seçim arenasının sağladığı platformu işyerlerimizde, okullarımızda ve topluluklarımızda faşizme karşı kitlesel seferberlikleri derinleştirmek için kullanacaktır.

Ancak bu şekilde, aşağıdan yukarıya, sermayenin ikiz partilerini yenilgiye uğratabilecek ve insanlığın ve gezegenin karşı karşıya olduğu varoluşsal krizi ele alma sürecini başlatabilecek yeni bir kitlesel bağımsız işçi sınıfı partisinin yapı taşlarını oluşturmaya başlayabiliriz.

Demokrat Parti, barışı, ırksal ve toplumsal cinsiyet eşitliğini, iklim adaletini ve ekonomik güvenliği inşa etmek yerine kapitalist sınıfın emirlerini yerine getirdiğini, Filistin’de şu anda insanlığı yok eden bir nükleer savaşa dönüşebilecek bölgesel bir çatışmaya dönüşen korkunç bir soykırımı bile finanse edecek kadar ileri giderek kanıtlamıştır.

Demokrat Parti, faşizmi mümkün kılan siyasi iklimi mümkün kılan işçi karşıtı politikalarıyla Trump’ın kazanmasına izin verdi. Yeni Trump yönetiminin tehlikeli, hatta faşizan hedeflerini yenmek istiyorsak, düşmanlarımızı desteklemeyi bırakmalı ve bizi temsil eden bir parti inşa etmeliyiz.

Socialist Organizer’ın yukarıda özetlediği stratejiyi destekleyen bir örgüt olan Bağımsız Parti için Emek ve Topluluk’u (LCIP) kurmak için lütfen bize katılın.

Aynı derecede önemli olarak, ileriye giden yolun, toplumun zenginliğini toplumdaki tüm değeri yaratanların, yani işçilerin demokratik kontrolüne veren, işçi sınıfı tarafından ve işçi sınıfı için sosyalist bir devrim gerektirdiğini belirtiyoruz. Bu amaçla sizi, 40’tan fazla ülkede militanları bulunan devrimci bir uluslararası örgüt olan Dördüncü Enternasyonal’in Yeniden Kurulması için Örgütlenme Komitesi’nin ABD şubesi olan Socialist Organizer’a katılmaya davet ediyoruz.

Sizden haber almayı, açıklamamız üzerine düşüncelerinizi duymayı dört gözle bekliyoruz. Ayrıca sizi çalışma gruplarımıza ve forumlarımıza katılarak Sosyalist Örgütçü’ye katılmak için adım atmaya teşvik ediyoruz.

Kaliforniya’daki Demokrat merkezlerde seçime katılım oranları dibe vurdu

— Bradley Wiedmaier

Demokrat merkezlerde başkanlık seçimlerine normal katılım oranı oyların %80’i civarında seyretmektedir. 5 Kasım 2024 seçimlerine katılım kayıtlara geçen en kötü katılım oranına ulaşmıştır, neredeyse rekor kırılmıştır. Oakland Alameda County – %24,3; San Francisco City & County – %45,1; Sacramento – %35,0; San Jose Santa Clara County – %44,7; Los Angeles – %46,9; ve hatta genellikle en yüksek Demokrat katılım oranına sahip olan San Francisco’nun Marin County banliyölerinde bile katılım oranı sadece %45 olmuştur.
Seçmenlerin Demokrat merkezlerde sandığa gitmemesi, son birkaç seçim döneminde bir düzineden fazla eyalette kabul edilmiş olmasına rağmen eyalet çapında başarısız olan hapishane köleliğinin sona erdirilmesi (Önerge 6) de dahil olmak üzere bir dizi düzenlemenin yasalaşma olanağı bulamamasına yol açtı.

Bu rakamlar tüm seçim bölgeleri için geçerlidir, ancak daha sonra sayılan oy pusulalarının göreceli hacmiyle biraz değişebilir. Ancak yukarıda yazılmış olanlardan çok da farklı olmayacaklardır.
Demokratların bu çöküşü, katılımın %70’lerde olduğu Sierra Nevada ilçelerinde olduğu gibi Cumhuriyetçi merkezlerdeki yüksek katılımla tezat oluşturmaktadır.

Demokratların en tehlikeli aday karşısında daha az kötüyü seçmek yönünde seçmeni ikna etme konusundaki bu önemli başarısızlığı daha önce görülmemiş bir durumdur ve gerçek bir İşçi Sınıfı Siyasi Partisi alternatifi sunma çabasının ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Bu bir erken seçim değil her tür demokrasiyi ortadan kaldırma kararıdır!

Devlet Bahçeli’nin Tayyip Erdoğan’la aldığı 26 Ağustos 2018’de erken seçim önerisinin sözde 30 dakikalık bir görüşmeyle 24 Haziran 2018 tarihine çekilmesi kararı, bütün açıklığıyla bu kararın daha önceden danışıklı olarak alınmış olduğunu gösteriyor. Üstelik bu kararın gerekçesi olarak ileri sürülen görüşler özrü kabahatinden büyük dedirten türden.

Evet Bahçeli, Erdoğan’ın da kendisiyle aynı görüşte olduğunu ifade ettiği bir gerçeği avazı çıktığı kadar haykırıyor: “Bu işi bir an evvel bitirelim ve kurtulalım şu seçim belasından!” Yani Türkiye’deki mevcut iktidar bloku bırakın demokratik bir seçimi, var olan demokrasi kırıntılarına bile tahammülü olmadığını ilk kez bu kadar açık bir biçimde dillendirmiş oluyor. Seçmen tercihini kendilerinden yana kullandığında demokrasi bir faziletken, şimdi işler tersine döndüğünde bir baş belası haline geliyor.

OHAL koşullarında yapılacak olan “seçimlerin” aslında seçimden başka her şeye benzeyeceği şimdiden belli olmakla birlikte uygun olmayan koşullar altında da olsa bir sınıf mücadelesi öznesi olduğu görülmelidir. İktidar Bloku bu kararıyla hem Türkiye burjuvazisinden hem de emperyalist burjuvaziden kendi iktidarı için onay istiyor. TÜSİAD türü burjuvalardan “istikrar” adına, Anadolu ve büyük şehir “çakalları”ndan ihalelerin sürdürülmesi adına ve tabii emperyalist burjuvaziden de ülkenin varını yoğunu talan eden büyük “projeler”in gerçekleştirilmesi adına onay istiyor. Tabii emperyalist sisteme başta Ortadoğu olmak üzere sunulacak destekler de işin cabası.

İşte bu koşullar altında sahte seçimlerin hiçbir sorunu çözmeyeceğini bile bile bu mücadelede saf tutmak işçi örgütleri ve ezilen halk için bir zorunluluk ve hayat memat meselesidir. Çünkü demokrasi için mücadele işçi sınıfı için din ve vicdan özgürlüğü, fikir özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı kadar ve hatta belki onlardan daha fazla örgütlenme özgürlüğü anlamına gelir. İşçi sınıfının siyasal ve sendikal örgütlenme hakkı elinden alındığında – ki OHAL rejimi bu hakkın gasp edilmesinin ayyuka çıkmış halidir- ortada bugün görüldüğü gibi demokrasinin kırıntısı bile kalmaz ve diğer bütün haklar da hasır altı edilir. İşçi sınıfı, ezilen halklar ve gençlik örgütlenemiyorsa ülke boğuluyor demektir.

Bu koşullar altında ivedilikle yapılması gereken ne?

İktidar Blokuna karşı demokrasi için mücadele edecek bütün siyasi yapılar adaylarını göstermelidirler. Hatta bu konuda bütün işçi ve gençlik örgütleri birbirlerine destek olmalıdırlar. Mümkün olduğu kadar fazla aday – her kesimi temsil eden- gösterilmelidir. Bu, İktidar Blokunun seçimleri ilk turda kazanmaması için bir zorunluluktur. Bütün muhalif adaylar aralarında peşinen bir yazılı anlaşmaya varmalıdırlar, o da şu olmalıdır: Aralarından hangisi ikinci tura kalır ve seçilirse başkanlık sistemine son verecek bütün düzenlemeleri (yani TSK’da, Emniyet’te, yargıda, eğitimde) yaparak 6 ay sonunda demokratik seçimlere gitme taahhütünde bulunmalıdır. O halde muhalefetin yapması gereken tam bir “tabula rasa”dır, yani sil baştandır. Adına ister kurucu meclis deyin ister demeyin, barajların sıfırlandığı, her partinin eşit propaganda hakkına sahip olduğu ve eşit koşullar altında girdiği bir seçim sonucu oluşacak bir meclis böyle işlev görür. Egemen bir karakter kazanır. İkinci tura kalmak için mücadele edecek adaylar başkanlık rejimini değil, parlamenter sisteme derhal geri dönüşü sağlayacaklarını ortaklaşa taahhüt etmelidirler.

Esas seçim sonrası ne olacak?

Şu anda görüldüğü kadarıyla muhalefet bu seçimlerde büyük çoğunluğa sahiptir. Ama iş gene pekala “atı alan Üsküdar’ı geçti”ye dönebilir. Buna karşı bile biz bir kurucu meclis mücadelesinin yolunu açmış oluruz ki bu sınıf mücadelesinin günümüz koşullarında ayrılmaz bir parçasıdır.

Son söz CHP’ye

CHP Genel Başkanını aday göstermemelidir. Çünkü bir parti eğer demokrasiden söz ediyorsa kendi başkanı, esas olarak sembolik bir karakter taşıyacağını ileri sürdüğü cumhurbaşkanlığına değil başbakanlığa talip olmalıdır. Demokrasiyi savunmak bunu gerektir.

 

20 Nisan 2018

PGB Sosyalizm

KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN TEK REÇETE:

SINIRSIZ BİR SİYASAL DEMOKRASİYLE

HALK EGEMENLİĞİNİN TESİSİ İÇİN

DEMOKRATİK SEÇİMLER!

ikp1-717x1024

Önce 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ve esas olarak ardından gelen 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte 1961 Anayasasının ve yarattığı kurumların sunduğu göreli siyasal demokrasi ortamı rafa kaldırılmıştı. 16 Nisan 2017 referandumu bütün bunların üzerine tüy dikti, çünkü 12 Eylül askeri darbesinin büyük burjuvazi ve hakim sınıfların iktidarları için yarattığı imkanları bir üst çıtaya yükseltti: 12 Eylül 1980 rejimi sonuçta iki partili (yüzde 10 barajı sayesinde) bir “parlamenter” sistem hedefliyordu. Sonuç olarak 35 yıl boyunca buna muvaffak da oldu. Oysa 2017 referandumu sadece parlamenter sistemi ortadan kaldırmakla kalmadı, aynı zamanda iktidar partileri de dahil olmak üzere bütün partileri yok etme (artık AKP’nin bile varlık nedeni sadece Cumhurbaşkanının Yüce Divana gönderilmesini engellemekle sınırlıdır) hedefini önüne koydu. Yıllardır, Başkanlık Sistemine geçişle birlikte yüzde 10 barajının fiilen yüzde 50’ye yükseltilmiş olacağını belirtiyorduk. Bugün “yetkili” ağızlar bunun gerçekten böyle olduğunu kendileri ifade ediyorlar. “Artık kendinizi yüzde 10 barajına göre değil yüzde 50 barajına göre hazırlayın” söylemi bunun açık itirafıdır.

Ağırlıklı olarak 1980 askeri rejimi sebebiyle (bütün partiler tarafından onaylanan ve kullanılan, çünkü onun kurumlarıyla seçimlere katıldılar) yaklaşık 35 yıldır rafa kaldırılmış olan “halk egemenliği”, Anayasadaki yeni değişikliklerle birlikte raftaki yerinden de alınarak çöp sepetine atıldı. Türkiye şu an 12 Eylül 1982 Anayasası ile yöneltildiği dönemden bile daha geri bir noktaya sürüklenmiş durumda.

Halk Egemenliğinin Tesisi için 2019 Seçimleri Beklenemez!

Memleketin içinde bulunduğu ağır siyasal kriz ortamından bir an evvel çıkması ve esas olarak emperyalizmin müdahaleleriyle Suriye benzeri bir kaos ortamına sürüklenmemesi için yapılmaması gerekenler de yapılması gerekenler de fazlasıyla bellidir. Öncelikle yapılmaması gerekenlerin başında, 2019 Başkanlık Seçimlerinin tek çözüm yolu olarak sunulmasından ivedilikle vazgeçilmesi gelir. Bundan vazgeçilmediği takdirde 16 Nisan plebisitinde YSK’ya oynatılan rol kabullenilmiş olacağı gibi gelecekle ilgili olarak da şaibeli seçimlere daha fazla yol verilmiş olacaktır. Bu, diğer bir ifadeyle 16 Nisan plebisitiyle birlikte daha da ‘sertleştirilmiş’ bir 12 Eylül rejiminin meşrulaştırılması anlamına gelir.

Kaldı ki, mevcut plebisitin sağladığı imkanlarla totaliter despotizmin önünü sonuna kadar açacak böyle bir rejimin “cumhurbaşkanlığı”, kim seçilirse seçilsin reddedilmelidir. Çünkü seçilecek kişiden bağımsız olarak – ki bu YSK ile kimin seçileceği aşağı yukarı bellidir- kurulmuş olan rejim alaturka faşizme geçişin taşlarını döşeyecektir. Felakete yol açacak böyle bir politik hat derhal terkedilmelidir.

Halk Egemenliğinin Yolu Demokratik Seçimlerden Geçer!

Bu durumda önerilmesi gereken tek hat, yeni demokratik seçimlerdir. Mevcut parlamento, tutuklu milletvekilleri ve hatta parti başkanları bir yandan; iç tüzük değişiklikleriyle vekillerinin bırakın sokakta parlamento kürsüsünde dahi konuşmalarını ve seslerini duyurmalarının engellemesiyle öbür yandan, zaten sınırlı olan işlevini artık fazlasıyla kaybetmiş bulunmaktadır. Artık bu “parlamento”yu sanki bir demokrasi mevziimişcesine savunmaya çalışmak kendini değilse halkı kandırmaktan başka bir anlam taşımıyor. Kaldı ki, 2019’da başlayacağı iddia edilen Başkanlık Sistemi bu “parlamento”nun varlığı sayesinde fiilen hayata geçmiş durumdadır. Bu “parlamento” kendini derhal feshetmeli, onun yerine mevcut bütün partilerden oluşacak geçici bir seçim hükümeti kurulmalı, bu geçici hükümetin temel görevi demokratik seçimleri hazırlamak olmalıdır.

Çok açıktır ki, siyasal krize çözüm yolu olarak önerdiğimiz demokratik seçimler kitlesel bir siyasal demokrasi mücadelesi gerektirir. Böyle bir siyasal demokrasi mücadelesinin ilk iki talebi OHAL’in kaldırılması ve KHK’lara son verilmesidir. Tutuklu parti başkanlarının, milletvekillerinin ve belediye başkanlarının derhal serbest bırakılıp seçim kampanyasına aktif olarak katılabilme imkanı elde etmeleri ise demokratik seçimlerin olmazsa olmazıdır. Bu seçimler öncesinde tutuklu gazeteci ve öğretim elemanı kalmamalıdır. Kuşkusuz mevcut YSK ve seçim sistemiyle de demokratik seçim bağdaşmaz. Dolayısıyla demokratik seçim mevcut yürütmenin yargı üzerindeki bütün tasarruflarına son vermelidir. Demokratik seçim; halkın egemenliği ve dolayısıyla Başkanlık Sisteminin kaldırılması için yapılmalıdır. Nispi temsil usulüne göre yapılacak böyle bir seçimde kurulmuş ve kurulacak olan bütün partiler tamamıyla eşit ve barajsız koşullar altında bu seçimlere katılabilme ve engelsiz propaganda yapma imkanına sahip olmalıdırlar. TV’lerde ve radyolarda hiçbir partiye ayrıcalık tanınamaz. Seçime öngelen propaganda döneminde bir partiye ayrıcalık tanıyan kanallar ya da radyolar kapatılmalıdır. Siyasal demokrasi açısından ihtiyaç duyulan YSK esas bu misyonla donanmalıdır. Gene bu seçimlerde seçilen milletvekillerinin gerektiğinde seçmenleri tarafından “geri çağrılması” imkanı böyle bir meclisi doğal olarak bir kurucu meclis biçimine büründürür.

Açıktır ki, mevcut iktidar bloku böyle demokratik bir seçim sistemini kabullenmeyecektir çünkü bu koşullar altında seçim kazanma şansı tümüyle ortadan kalkacaktır (unutmayalım ki 16 Nisan plebisitini aslında Kenan Evren sistemiyle bile kaybetti!). Ama zaten tam da bu yüzden siyasal demokrasi mücadelesi esas olarak bir kitlesel mücadeleyi gerektirir. Bu talepler etrafında halka sorulacak soru ister istemez şu olacaktır: “Yukarıda sıraladığımız Avrupa ülkelerindekini de aşan en geniş demokrasiden mi yanasınız, yoksa Suudi Arabistan türü bir rejimden mi?” Halk kendi egemenliğini tesis etmek istiyorsa bu sorunun cevabını vermeye mecbur kalmalıdır. Doğru politika halkı bu tercihi yapmaya sevk edecek politikadır. Nasıl olup biteceği meçhul 2019 seçimlerine “hazırlanmak” değil!

Emperyalizme Karşı Mücadele Demokrasi Düşmanlığıyla Yürütülemez!

Şu sıralar iktidar bloku, bütün emperyalist güçlerin kendisini devirmeye hazırlandığını ve bu iş için de FETÖ’yü kullandığını düşünüyor. “Bütün emperyalist” odakların kendisini devirmek istediği bir paranoyaysa da (çünkü iktidar blokunun da gayet iyi bildiği gibi bazıları misyonunu henüz tamamlamadığı için onu ‘kullanma’ya devam etme niyetindeler ve zaten en önemli emperyalist güç ABD içinde bile bu konuda belli ki fikir ayrılıkları var) önermede doğru bir yan da var. Gerçekten de FETÖ ülkemizdeki CİA örgütlenmesinin ana gövdesini oluşturuyor. Bol miktarda kendi saf üyeleri (çocukluktan yetiştirme) olduğu gibi en az onlar kadar da satın aldıkları ya da FETÖ’cü olmadıkları halde gönüllü emperyalizm muhipleri var. Ama şu bir gerçek FETÖ’cülük bir elit örgütlenmesi. Toplamda 50 ya da 100 bin kişi de olsa (tabii ki böyle örgütlü bir yapı politik olarak muazzam bir güçtür) ve bu anlamıyla seçmen düzeyinde bir kitleselliği olmasa da siyasi partilerde ve bürokraside fink atıyor. Her partinin içinde yer almakla birlikte en güçlü olduğu siyasal yapı doğal olarak AKP. Nedeni de son derece basit: AKP bir burjuva partisi ve onun yöneticileri de -her düzeyde- ister istemez ‘halk’a göre ‘elit’ olma durumundalar. Bugüne kadar AKP’nin herhangi bir il ya da ilçesinin yönetiminin kolay kolay sıradan halktan insanlardan oluştuğunu görmedik. Biraz kalburüstü olmak durumundalar ve bu durumlarıyla da FETÖ örgütlenmesi için biçilmiş kaftanlar. Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin başına geçmek istemesini onun siyasal hırsına bağlayanlar çok oldu, ama bu doğru değil. Erdoğan, kendisine “AKP Genel Başkanı!” diye hitap edilmesinden gerçekte hiç hoşnut değil. Ama Türkiye’deki en büyük FETÖ örgütlenmesinin AKP’de olduğunu bildiğinden, partiyi denetim altına alabilmek için onun başına geri dönmek zorunda kaldı. AKP, bir ‘halk’ partisi olmadığından önseçime de ağırlık veremez, dolayısıyla başına geçerek ipleri elinde tutmak istiyor. Ne kadar başarılı olabilir? Açıkçası şüpheli. İşte, yukarıda değindiğimiz iktidar blokunun aslında kendine en yakın duran dahil her türlü partili sisteme karşı olmasının altında bu gerçek yatıyor. İktidar blokunun OHAL sayesinde ve KHK’larla FETÖ’cüleri ve hatta zaman zaman FETÖ’cü yargıyı (‘nedamet’ getiren neredeyse bütün FETÖ’cü yargıçlar ve savcılar görevlerine iade edildi) da kullanarak kendisine muhalif olan herkesi işten çıkartarak ya da tutuklatarak baskı altına alması bu durumun ürünü. AKP içi gelişmeler tam da bu durumun bir yansıması. Ortada rehin alınmış bir parti var. Bu, ister istemez rehin alınmış bir “parlamento”yu, rehin alınmış bir yüksek bürokrasiyi ve rehin alınmış bir toplumu gündeme getiriyor. CHP önderliği en ufak bir karşı adım (Adalet Yürüyüşü) attığında küplere biniyor, çünkü bunun FETÖ’ye yarayacağı konusunda kesin hükme sahip. Kendi açısından “haklı” da, çünkü kendi alternatifini CHP değil, CİA olarak görüyor. Bu “haklılık” onu süratle alaturka faşizme sürüklüyor. Ama görüldüğü gibi bu bir kısır döngü ve çıkışı yok gibi görülüyor.

Oysa ki, bunun da çıkışı var ama iktidar blokunun bunu uygulaması ihtimali neredeyse hiç yok: Mevcut partiler yasasının tümüyle değişmesini talep etmek. Kurucu Mecliste “geri çağrılabilir” bütün milletvekillerinin seçimi, partiler içinde demokratik bir ön seçimin gerçekleştirilebilme koşuluna bağlıdır. Partilerin tüm üyelerinin ve taraftarlarının katıldığı ön seçimle seçilecek adayların elitlerden oluşma şansı fazlasıyla azalır, o zaman da bütünüyle olmasa da FETÖ’cülerin partilere sızma şansı büyük ölçüde kırılır, sıradan halk da seçilebilir.

Tek Çıkar Yol

Ülkedeki mevcut ve nerelere uzanacağı meçhul siyasal krizden tek çıkış yolu en gelişkin siyasal demokrasinin hayata geçirilmesinden geçiyor. Çıkış yolunun panzehiri faşizm değil en gelişkin siyasal demokrasidir. Yukarıda sıraladığımız talepler Avrupa ülkelerinde şu an yaşanmakta olandan çok daha demokratik bir siyasal rejimi ve ona bağlı bir seçim sistemini (unutmayalım; Fransa, Büyük Britanya ve Almanya’daki seçim sistemleri bizde 1961 ile 1980 arası uygulanan sistemle kıyaslanamayacak kadar anti-demokratiktir) dayatıyor. Türkiye’nin kurtuluşu alaturka bir faşizme yönelmekten değil, AB’dekinden çok daha gelişkin bir demokrasinin doğmasından geçiyor. Avrupa işçi sınıflarının iki yüzyıllık sınıf mücadelesi sonucu elde ettikleri ve şimdilerde kendi burjuvazileri tarafından yok edilmek istenen demokrasiyi çok kısa bir sürede aşabilecek bir siyasal demokrasinin Türkiye’de kurulmasının koşulları hâlâ var. Ülkenin emperyalizmden bağımsızlığını da, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını da çözebilecek (Türk burjuvazisinin yıllardır çözmediği) bir egemen kurucu meclis seçimi için mücadele tek çıkış yolu. Ve elbette böyle bir kurucu meclis içinde işçi sınıfının ve bütün ezilenlerin haklarını sonuna kadar savunacak olan bir sınıf kutbunun birleşik işçi cephesi anlayışıyla o mecliste temsilinin de önü sonuna kadar açılacaktır.

Böyle bir meclis için seçim olur mu, olmaz mı? Olur ya da olmaz önemli değil. Önemli olan plebisitte HAYIR da demiş olsa EVET de demiş olsa kitleye, “Böyle bir demokrasiyi ister misiniz, istemez misiniz?” sorusunu cevaplatmak için mücadele etmektir. Bu çok basit soruya anlamlı bir EVET cevabı aldığınızda, bunun için harekete geçecek kitleleri bulmuşsunuz demektir. Çok mu zor? Ya da, “biz sadece kendi meclislerimiz için mücadele ederiz” türü uç yaklaşımlar veya “Muhalefeti Yükseltelim!” gibi kuru ajitasyon dışında somut bir önerisi olan var mı?
(25 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi