Başbuğluk Sistemine Hayır!

–Şadi Ozansü

Artık herkes tarafından çok açık bir şekilde görülüyor ki 7 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimlerinin “Parlamenter sistem”den  “Başkanlık Sistemi”ne geçiş dışında hiçbir önemi kalmamıştır. Ama bu olası geçişin kendisi bile, bu seçimleri 12 Eylül 1980’den bu yana gerçekleşen bütün seçimlerden farklı, önemli ve “tehlikeli” kılmaya yetiyor. Kuşkusuz Türkiye’nin son dönem tarihine damgasını vurup bugünlere gelmemize neden olan 2010 Referandumudur. Bu referandumun solda Tayyip Erdoğan’ın teşekkürüne mazhar olmuş kesimleri “Yetmez ama Evet!” diyenlerdir. Boykot savunucuları da maalesef onların bu haince tavrına açık kapı bırakmışlardır. Bir sözde CHP/MHP hükümetini önleme adına referandumda “Hayır” diyemeyenler Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi kaos ortamına sürüklemesinin suç ortakları olmuşlardır. Kaldı ki bu referandumun sonuçları Türkiye’de “her düzeyde gericileşme”nin de yolunu alabildiğine açmış; kaldığı kadarıyla cumhuriyetin, laikliğin, demokrasinin çanına ot tıkamış ve tabii bütün bunların sonucu olarak da işçi sınıfının mücadelesinin yaslanabileceği neredeyse en geri zemine çekilmesine sebep olmuştur.  Bütün bunlar, emperyalizmin uluslararası politikalarıyla olduğu kadar bölgesel politikalarıyla da son derece uyumlu gelişmeler olduğundan şaşırtıcı hiçbir yanları bulunmamaktadır. Zaten Avrupa’nın göbeğinde (Ukrayna) ABD destekli AB emperyalizminin yerel faşist güçleri tepeden tırnağa silahlandırarak gerçekleştirdiği ve daha şimdiden 6 bin kişinin ölümüne neden olan savaş, gene ABD destekli AKP hükümetinin Suriye’de 200 bin kişinin hayatını kaybedip milyonlarcasının yurtlarını terk edip komşu ülkelere göç etmesine neden olan iç kaostan ne kadar ayrı düşünülebilir ki?

Dünyadaki bütün Başkanlık Sistemleri gericidir!

Dünyada gerek emperyalist ülkelerdeki gerekse bağımlı ülkelerdeki bütün Başkanlık ya da yarı Başkanlık sistemleri gerici sistemlerdir ve çürüyen kapitalizmin halk egemenliğine ambargo koymaya çalışmasının ürünüdürler. Bir burjuva düzeninde başkanların diktatoryal eğilimlerini sınırlayacak her türlü emniyet supabının varlığı bile bu sistemlerin anti-demokratikliğini ortadan kaldırmaya yetmez. Zaten bu yüzdendir ki Türkiye’de, bırakalım Başkanlık Sistemini, Cumhurbaşkanlığı müessesesini dahi fuzuli ve pahalı gördüğümüzden Meclis Başkanının devleti temsil etmesinin yeterli olacağı görüşündeyiz ve bunu daha önce de açıkça belirttik.

Emperyalizm Türkiye’de Başkanlık Sistemine karşı değil!

Türkiye’de “sol” hareketin azımsanmayacak bir kesiminin söz gelimi Avrupa “demokrasisi”nin aslında işçi sınıfının yüzyıllarca burjuvaziye karşı sürdürdüğü ve halen de sürdürmekte olduğu mücadelenin bir ürünü olduğunu görmeyip, aslında bir yanıyla emperyalist burjuvazinin de her zaman arzuladığı bir rejim olduğunu sandıklarını ve bu yüzden de “emperyalizm”in eleştirilmesinden bile vebadan kaçar gibi kaçtıklarını biliyoruz. Oysa kapitalistler için burjuva demokrasisi diğer burjuva rejimi türlerine göre (faşizm, Bonapartizm, askeri diktatörlük vb.) çok daha ucuz olduğu için (yani kitleler kapitalizmi oylarıyla onayladıkları sürece) tercih edilen bir rejimdir ve kesinlikle kriz dönemlerinde tercih edilmez. Günümüz Türkiye’sinde de 12 Eylül yüzünden hadım edilmiş şekliyle bile varlığını sürdüren parlamenter rejimin yerini Başkanlık rejiminin, Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “Başbuğluk sistemi”nin alması, emperyalizm açısından hiç de endişe verici bir durum değildir. Kaldı ki Türkiye’de eğer burjuvazi bugün Başkanlık Sistemine karşı gibi duruyorsa, bunun nedenini doğrudan Tayyip Erdoğan’ın şahsında aramak gerekir. Bir başka ifadeyle emperyalizmin hizmetindeki Türkiye burjuvazisi Abdullah Gül ya da Bülent Arınç’ın başında olacakları bir Başkanlık Sistemine karşı olmayacakları gibi, muhalefet partileri de buna itiraz etmeyeceklerdir.

Oysa ki Başkanlık Sistemi siyasi partilere son vermek içindir!

Eğer 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AKP mevcut anayasayı Başkanlık Sistemi doğrultusunda değiştirecek sayısal çoğunluğu elde ederse, bu demektir ki seçilmiş olan meclis “boş”a düşecektir. Şu ya da bu partiden seçilmiş olan vekillerin –ki buna AKP’liler de dahildir- hiçbir anlamları kalmayacaktır. İşte bu yüzden seçilecek milletvekillerinin öneminin yeni anayasaya onay verip vermemek konusundaki tutumlarına göre anlam kazanacağını söyleyegeldik. Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı yeni anayasaya oy vermeyecek milletvekilleri işçi sınıfının mücadelesi ve halk egemenliği açısından önem taşıyacak, diğerleri ülkenin kaosa sürüklenmesinin araçları olacaklardır. Erdoğan’ın hesabı, hep söylüyoruz; bu meclisin yüzde 10 barajıyla seçilmiş bütün vekillerini Saray’ının 1000 odasına yerleştirmekten ibarettir.

Erdoğan’ın 2013 Haziran İsyanından duyduğu korku

Evet, Tayyip Erdoğan; Haziran İsyanından duyduğu korku yüzünden çevik kuvvet polisini geçmişe göre olağanüstü silahlarla teçhizatlandırmış, elindeki nispeten küçük TOMA’ları çok daha büyükleriyle yenilemiş, nereden geldikleri belli olmayan sivil polislerin sayısını neredeyse kitlesel vurucu güç örgütlenmesi yaparcasına arttırmış ve bu arada TSK’yı da olabildiğince denetim altına almıştır. Anlaşılan o ki, Erdoğan sadece 2013 Haziran İsyanından korkmamış ama aynı zamanda Mısır’da kardeşi Mursi yönetiminin 35 milyon insanın sokağa dökülmesi sonucu devrilmesinden dolayı da paniğe kapılmıştır. Çünkü aldığı tedbirler, Türkiye’deki olası gelişmeler kadar Ortadoğu’daki gelişmelere karşı da alınmış tedbirlerdir. Hükümetin IŞİD’e, El Nusra’ya ve El Kaide benzeri taşeron örgütlere verdiği destek onun Türkiye içi kaosa verdiği önemden kaynaklanıyor.

Örgütlü işçi sınıfının katılmadığı Haziran İsyanı yenilmiştir!

Kimi siyasal eleştirmenler Haziran İsyanının başarısızlıkla sonuçlanmasının nedenini bu hareketin Kürt hareketiyle rezonansa girememesine dayandırıyorlar. Bu yüzeysel bir gözlemdir ve gerçeğin sadece bir yanını vurguluyor. Yenilginin esas sebebi işçi hareketinin başsız oluşu ve edilgenliğiyle AKP’ye destek olmuş olmasıdır. Türkiye’de çok değil 90’lı yılların başlarındaki işçi sınıfı örgütlülüğü söz konusu olsaydı Erdoğan Hükümetinin olayın seyri içinde bir hafta bile dayanması mümkün olamazdı. Yani böyle bir durumda Kürt hareketinin olduğu mevzide durması bile AKP Hükümetinin yıkılmasına neden olurdu. Çünkü eğer örgütlü işçi sınıfı bir kenara bırakılırsa zaten gençler, örgütleri olmaksızın işçiler ve kent yoksulları yapabileceklerinin azamisini yapmışlar ve bununla bile AKP Hükümetini titretmişlerdi.

 Şimdi güçler dengesi sınıf güçlerinin aleyhine gibi… Ama

8 ila 10 milyon genç, işçi ve kent yoksulunun sokaklara döküldüğü Haziran İsyanının bir benzerini beklemek yanlıştır. Artık Türkiye’yi bundan çok daha büyük bir isyan bekliyor. Ama bu isyanın da gerçekleşebilmesi için Türkiye işçi sınıfının geniş kesimlerinin devreye sokulması bir zorunluluktur. Aksi takdirde Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da emperyalizm ve hempaları tarafından hayata geçirilen kaos ortamı başını alıp gidecek ve sonu belirsiz ufuklara yelken açılacaktır. Türkiye’nin her şeyden önce çok uzun olmayan bir zamanda nispeten kitleselleşecek bir işçi sınıfı örgütlenmesine ihtiyacı vardır. İşçi sınıfının bağımsız siyasal ve ekonomik örgütlenmesinin yolunun açılmasının önündeki bütün engellerin yıkılması irili ufaklı işçi örgütlerinin temel görevidir. Bu yüzden Tayyip Erdoğan’ın Başbuğluk Sistemi olarak adlandırdığı Başkanlık Sistemine karşı mücadele bütün işçi sınıfı yapılarının ve yandaşlarının acil görevidir.

60’lı yılların TİP’inin daha gelişkinini yaratmak mümkün

Başkanlık Sistemine karşı mücadelede birlikte hareket edecek bir dizi irili ufaklı sınıf örgütlenmesi ve az sayıda da olsa sınıf sendikası kendi varlıklarını çok aşan bir bağımsız sınıf partisi inşasının yolunu pekâlâ açabilirler. Koşullar bunun için fazlasıyla müsaittir. Yeter ki bu yolda atılacak adımlar için birleşik bir irade olsun!

Emperyalizme karşı, laiklik, cumhuriyet, demokrasi ve eşit yurttaşlık yolunu açacak egemen bir Kurucu Mecliste üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son vermek için mücadele edecek bir devrimci işçi partisini yaratacak kitlesel ve bağımsız bir işçi partisinin inşası için ileri!   

CHP ile Seçim İttifakı Niye Olmazmış?

–Şadi Ozansü

Aralarında bizim de yer aldığımız bazı sosyalist parti, grup ve çevrenin 7 Haziran seçimlerinde “CHP-HDP-BHH-Sosyalistler” ittifakı önerisi,  gene bazı sosyalist çevreler tarafından eleştirilerek, esas yapılması gereken seçim ittifakının HDP-BHH ve sosyalistlerle sınırlı kalması gerektiği şeklinde “düzeltildi”. Bizim dışımızdaki sosyalist parti, grup ya da kolektiflerin hangi gerekçeyle CHP ile de ittifak yapılması gerektiğini ileri sürdüklerini izah etmek kuşkusuz onların kendi işidir, biz kimsenin adına konuşmak durumunda değiliz. Ama kendi pozisyonumuzu da alabildiğine berrak bir biçimde (her ne kadar daha önce 7. sayı ve 8. sayı bültenlerimizde bunu yeterince yapmış olduğumuzu düşünsek de, demek ki anlaşılamayabiliyormuş) dillendirmeyi gerekli gördüğümüzden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı doğdu.

 “Solculuk” yaparken işçi sınıfının çıkarlarını ıskalamak

CHP ile hiçbir koşul altında seçim ittifakı yapılamayacağını ileri süren “solculuk”tan muzdariplerin, bu görüşlerini gerekçelendirirken dayandıkları temel argümanlar şunlar: a) CHP bir burjuva partisidir, bizim bir burjuva partisi ile ittifak yapmamız “prensiplerimize” aykırıymış. b) Zaten her koşul altında 1+1= 2 yapmazmış.  c) CHP ile ittifak yapmak geçmişte görüldüğü üzere proletaryayı burjuvazinin peşine takarak en azından İspanya İç Savaşında görüldüğü gibi bir “Halk Cephesi” ihaneti anlayışına götürürmüş ki zaten “Biz”, “Devrimci Marksizm” olarak bu anlayışı hep reddetmişiz. d) CHP ile AKP arasında, her ikisi de burjuvaziye ve emperyalizme dayandıkları için temel bir fark yokmuş.

İşte zamanı, mekânı, koşulları Tarihüstü  “sabitler” olarak ele aldığınızda bu kitabî sonuçlara kolaylıkla varırsınız ve bunun adı da devrimci Marksizm değil “solculuk” olur. Şimdi bütün bu argümanları tek tek cevaplayalım:

  1. CHP bir burjuva partisidir. Evet CHP; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve AKP kadar “soy” olmasa da bir burjuva partisidir. Tarihinin hiçbir döneminde sosyolojik anlamda (yani üye bileşimi anlamında işçi sınıfına dayanan) bir emekçi partisi olmamıştır. Kuruluşundan itibaren üzerinde taşıdığı küçük burjuva milliyetçiliğini de neredeyse tümüyle terk etmek üzeredir. Sanıldığının tersine mevcut yönetimiyle, liberalizme “açılarak” ilericileşmemekte, bilakis daha da gericileşmektedir. Şu anda bütün zamanların en gerici CHP’siyle karşı karşıyayız. Buna rağmen AKP’nin Başkanlık Sistemine karşı duracak bir seçim başarısını maceraya atmayan bir CHP-HDP ittifakı çağrısı yapmak işçi sınıfının çıkarları açısından en doğru politikadır. Şu vereceğimiz biri varsayımsal diğeri gerçek iki örnek bile solculuk yapanların bu argümanını devre dışı bırakmak için yeterlidir: Diyelim ki, bir ülkede bir burjuva partisi cumhuriyet rejimi diğer bir burjuva partisiyse monarşi istiyor. Ve bu konuyla ilgili seçime gidiliyor. Siz, prensipleriniz adına hareket ederek cumhuriyet savunan burjuva partisiyle, o bir burjuva partisi olduğu için, seçim ittifakı yapmayacak mısınız? Ya da 1987 yılında Evren-Özal iktidarının referanduma götürdüğü “eski siyasilerin hakları” konusunda, söz konusu olan partiler CHP, AP, MSP ve MHP gibi burjuva partiler olduğu için kayıtsız mı kalacaksınız? Bu durumda prensipleriniz adına halk egemenliğini ve proletaryanın örgütlenme haklarını yok saymış olmayacak mısınız?
  2. Her koşul altında “1+1= 2 yapmaz” şeklindeki eleştirinin ikili açılımı var. Birincisi, CHP ile HDP bir araya geldiğinde aslında her iki partinin tek başlarına alacağı oylarda bir düşme olur şeklindeki değerlendirmedir. Bu kısmen doğru olsa da birlikteliğin yaratacağı dinamik bunu fazlasıyla telafi eder. Ama esas önemli olan ikinci eleştiridir: HDP+BHH+Sosyalistler “Devrimci” ittifakının burjuva bir CHP ile “kirletilmesi”! Bu doğru değildir. Birincisi seçim ittifakı bir cephe değildir. Çok spesifik, ama burada çok tayin edici bir konuda yapılan anlık bir ittifaktır. Başkanlık Sistemine karşı bir ittifak (Bu konuyla ilgili olarak PGBSosyalizm Bülteni, Sayı 8). İşçi sınıfının genel çıkarlarıyla son derece uyumludur.  Çünkü mesele demokrasi meselesidir ve işçi sınıfının buna her sınıftan daha fazla ihtiyacı vardır (en az Kürt halkının olduğu kadar). Dolayısıyla bu ittifak salt CHP ile yapıldığı için sınıf mücadelesini geriletmez, tam tersine bu mücadeleye güç kazandırır. Aksi durumda, yani Başkanlık Sistemine yol verildiğindeyse sınıf mücadelesi daha da geriler.
  3. CHP ile yapılacak bir seçim ittifakının 1936 İspanya’sında olduğu gibi bir Halk Cephesi karakteri yoktur. İlkin, Türkiye o yılların İspanyası gibi emperyalist bir ülke değildir ve cumhuriyetçi burjuvazinin başını çektiği bir işçi sınıfı örgütleri hükümeti de yoktur. Ortada ne Sosyalist Parti ne Komünist Parti, ne FAI (anarşist örgüt), ne POUM (ortayolcu yarı-Troçkist örgüt) ne CNT (anarşist sendikal konfederasyon) ve ne de UGT gibi Sosyalist Parti’nin kontrolünde işçi konfederasyonları vardır. O yıllar İspanya’da söz konusu olan ciddi ciddi işçi sınıfı örgütlerinin önderliğinde patlak veren bir emperyalist ülke proleter devrimidir. İşçi devriminin bütün yakıcılığıyla gündemde olduğu bir yerde bu devrimi burjuvazinin önderliğine teslim etmek anlamına gelen Halk Cephesi politikası elbette işçi sınıfının iktidar mücadelesine ölümcül bir darbe indirmiştir. Ve tabii orada “1+1= 2 etmez” ya da “birbirlerini zıt yönlere çeken vektörlerin varlığı tek ve daha güçlü bir vektör çıkarmaz”, yani burjuvazinin proletaryaya önderlik etmesi proleter devriminin bütün gücünü kırar.  Ama bugün Türkiye’deki durum bu mudur? Bırakalım yukarıdaki türden işçi örgütlerinin eksikliğini, bugün 1990’lı yılların ortalarında hükümet düşüren bir Emek Platformu’ndan dahi söz etmek artık mümkün değildir. Cumhuriyet tarihinin tanık olduğu en görkemli ayaklanmalardan biri olan 2013 Haziran İsyanına işçi sınıfının neredeyse hiçbir örgütlü kesiminin katılmadığı da bilindiğine göre. Emperyalizme bağımlı bir ülkede bonapartist karakterli bir diktatörlüğe karşı burjuva demokrasisi için mücadelenin sürekli devrimin sac ayaklarından birini oluşturduğunu görememek, kendine “devrimci Marksist” etiketini yakıştırsa da, ancak “solculuk”un bir alamet-i farikası olmak anlamına gelir. Kaldı ki, CHP ile yapılan bir seçim ittifakının sınıf mücadelesine engel teşkil etmesi söz konusuysa HDP ile yapılacak olanın engel teşkil etmeyeceğinin güvencesi nedir? Birini Halk Cephesi olarak görüyorsanız diğeri de öyle değil midir? Bize göre ikisi de değildir ve sosyalistler her iki partiyi de seçim ittifakına davet etmeye devam etmelidirler.
  4. CHP ile AKP arasında her ikisinin de dayandıkları sınıfsal zemin burjuvazi olduğu için herhangi bir fark yoktur yaklaşımı 2010 Referandumundan da, ondan önceki ve sonraki gelişmelerden de hiçbir şey anlamamış olmayı gerektirir. Üstelik Türkiye’deki rejimin karakterinin şimdiye kadarki “Vesayet rejimine son veriyoruz!” anlayışıyla nerelere geldiğini hiç görememek demektir. Solculuk yapanların bu yaklaşımı politikayı bir “sanat” olmaktan çıkartıp içi boş şablonlara çevirmekten öteye geçemez.

Uçuk Solculuğun, solculuğunu tescil etmek için CHP karşıtlığına ihtiyaç duyanların, kendi CHP alerjilerinin işçi sınıfının çıkarlarının önüne geçmesine izin verenlerin ilk elde anlaması gereken husus, bütün bu tür ittifakların panzehrinin işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesinden geçtiğidir. İşçi sınıfının burjuvaziden, onun devletinden ve hükümetlerinden örgütsel, politik ve tabii mali bağımsızlığının sağlanması Türkiye işçi hareketinin temel problemidir. Politik ve sendikal düzlemde bağımsızlığın gerçekleşmesi ölçüsünde işçi sınıfının kitleselleşecek devrimci partisinin inşası da kolaylaşacaktır. Başkanlık Sistemi zaten zor olan bu sürecin daha da zorlaştırılması anlamına geleceğinden, “solculuk” bir kenara bırakılarak bütün işçi sınıfı yandaşı güçlerce topyekûn bir bombardımana uğratılmalıdır.

CHP’ye ve HDP’ye Çağrı

Gelin militarizmin ve gericiliğin en karanlık güçlerinin koordinasyon merkezi olarak çalışacak başkanlık sistemine karşı seçim ittifakı yapın! Desteğimiz size olsun!

Yıllardır süratle büyük bir felakete doğru sürüklenen Türkiye 7 Haziran seçim sonuçlarına bağlı olarak uçurumun kenarına geliyor. AKP’nin yerleştirmeye çalışacağı Başkanlık Sistemi sadece Türkiye halklarının değil, bütün Ortadoğu halklarının birbirine kırdırılmasının emperyalizmce de desteklenen (emperyalizm kendi krizi nedeniyle tam denetim kuramadığı durumlarda, kimin kiminle savaştırıldığının anlaşılamadığı bir kaos durumu yaratmayı “çözüm” görüyor) bir kaldıracı olacaktır.

Seçim sonuçlarına bağlı olarak oluşacak meclis düşebilir

7 Haziran seçimlerinin sonucuna bağlı olarak eğer AKP hükümeti Başkanlık Sistemine geçişi sağlayabilecek bir temsil gücüne kavuşursa, bu zaten o andan itibaren “seçilmiş” parlamentonun her türlü işlevini yitireceği ve mevcut TBMM binasının dev bir AVM’ye dönüştürülerek Devletlû’nun vekillerinin de Ak Saray’daki 1000 odaya tıkıştırılacakları anlamına gelir.  Yok eğer AKP bu temsil gücünü elde edemeyip de iktidarda kalırsa o zaman süreç yeni referanduma kadar uzayacak olsa da tehdit sürmeye devam edecektir. Dolayısıyla yakıcı olan sorun ne pahasına olursa olsun 7 Haziran “seçim”lerinde AKP’nin yenilgiye uğratılmasıdır. Gene 12 Eylül darbesi yadigârı yüzde 10 barajı ve inanılmaz propaganda eşitsizlikleriyle donanmış bir “seçim” olsa da. Kaldı ki, eğer Başkanlık Sistemine geçiş söz konusu olursa, bu zaten Cumhuriyetin, laikliğin ve tabii “parlamenter sistem” altındaki demokrasi kırıntılarının da havaya uçurulması anlamına gelecek ve hem ülke içinde hem de dışında bir savaş durumunun tam da emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmek üzere devreye sokulması biçimine bürünecektir. Bu koşullar altında ne milliyetler çatışmasının, ne mezhep çatışmalarının, ne grev yasaklamalarının ve işçi cinayetlerinin, ne gençlerin birbirine kırdırılmasının, ne kadın cinayetlerinin önüne geçmek mümkün olur. Bültenimizin geçen sayısında da ifade ettiğimiz gibi bu koşullar altında oluşacak olan 2015 Meclisinin bileşimi sadece Başkanlık Sistemine geçişe izin verip vermemesi açısından önemlidir. Gerisi palavradır. Oluşacak Meclis eğer Başkanlık Sistemine geçişe yol açarsa, yukarıda da belirttiğimiz gibi Devletlû’larının Meclisi olacak, yani kendini inkâr edecektir. Öyle olmayıp Başkanlık Sistemine izin vermezse, yeni ve demokratik esaslarla seçilmiş bir Kurucu Meclis seçimini derhal önüne koymak zorunda kalacaktır.

CHP-HDP seçim ittifakı neden zorunlu?

İşte bu koşullar altında gerçekleşecek bir CHP-HDP ittifakı, bu ittifakı destekleyecek başta Birleşik Haziran Hareketi (BHH) olmak üzere sosyalist parti ve grupların da katılımıyla birlikte demokratik bir Kurucu Meclis seçiminin yolunu açabilir. Sadece bir savunma hattını kurmayı değil, çok daha ileri bir mevzii ele geçirmek üzere harekete geçirilecek bir kitlenin coşkusu var olan tabloyu tamamen tersine çevirebilir. Söylenenin tersine bu birliktelik günümüz koşullarında CHP’nin 1977 seçimlerinde elde ettiği yüzde 42’lere ulaşan noktayı bile aşabilir. Buna karşılık, tabii ki 1977 koşullarının çok farklı olduğu, o sıralar ülkede devrimci bir süreç yaşandığı haklı itirazları ileri sürülebilir. Ama şu da bir gerçektir ki, o zaman ne Cumhuriyet, laiklik ve demokrasi bugün olduğu gibi tehdit altındaydı, ne ülke böyle bir parçalanma riski altındaydı, ne emperyalizmin Türkiye üzerindeki denetimi bugünkü düzeyindeydi (unutmayalım, ABD Ecevit hükümetine afyon ekimini yasaklamadığı için ambargo uyguluyordu) ve ne de Kürt hareketi günümüzde olduğu kadar örgütlüydü. Kaldı ki 2015 seçimlerinin öncesinde de AKP hükümetini tir tir titretmiş olan ve sonuçta milyonlarca kişinin sokaklara döküldüğü bir 2013 İsyanı yaşandı. CHP-HDP ittifakından söz ederken şu konunun altının dikkatle çizilmesi gerekir:  2013 yılında gerçekleşen İsyanda, Taksim’de şiddetli polis saldırısına maruz kalan insanlara yardım etmek üzere Kadıköy’de sokağa çıkarak Boğaz Köprüsü’nü geçen yüzbinlerce insan CHP liderliğinin uyuşuk politikasına rağmen ezici bir çoğunlukla CHP seçmenleriydi. Gene Gezi Alanı işgali sırasında yapılan anketlerde, alanı dolduranların yüzde 87’si bir seçim olduğunda CHP’ye oy vereceğini söylüyordu. Aynı şekilde Tayyip Erdoğan, “Kobane ha düştü ha düşecek!” diyerek hükümetiyle birlikte dolaylı yoldan IŞİD’e arka çıktığında, Kürt halkı Kobane’li kardeşleriyle dayanışmasını göstermek için HDP yönetiminin karar almasını beklemeden sokağa çıktı. HDP yönetimi ancak sokağa çıkan insanların evlerine dönmeleri için çağrı yapabildi. Evet, 2015 seçimlerinde bir CHP-HDP seçim ittifakı, bu partilerin önderliklerinin niyetlerinden bağımsız olarak hükümetle çatışmayı yaşamış ve yaşamakta olan her iki partinin tabanının acil bir ihtiyacıdır. Çünkü her iki partinin tabanı da sınırsız bir demokrasiye 12 Eylül 1980’den beri açtır.

CHP yönetimine sorular

CHP yönetiminin seçimlere HDP ile girmede çekingen davranmasının bazı çevrelerce ileri sürülen tek bir gerekçesi vardır:

Memlekette bazı bölgelerde, özellikle CHP’nin güçlü olduğu Ege ve Trakya gibi bölgelerde zaman zaman ekonomik ilişkilerden (Kürt göçünün neden olduğu) de kaynaklanan bir Kürt düşmanlığı mevcuttur. Ve CHP, HDP ile ittifak yaparsa seçmenlerinin bir bölümü MHP’ye ya da başka Kürt düşmanı partilere oy verir.

30 yıllık savaşta ölen askerler meselesi bu işin kılıfıdır. Kaldı ki 30 yıllık savaşta 40 bin insan öldüyse bunun 5 bini Türk, 35 bini Kürt’tür. Halklar barış istiyorsa –ki istiyor- zaman içinde bunların hepsi unutulur. ABD’nin isteği üzerine, savaşta çok Amerikan askeri ölmesin diye, bağımsızlıkları için savaşan Korelileri öldürmeye gittiğimizde 3-4 bin “şehit” verdik. Ama şimdi gene aynı ABD ile aynı NATO içindeyiz. Hiç de Amerikalılara kin tutmuyoruz. Çanakkale savaşını unutmadık, on binlerce şehit verdik, ama şimdi bizi İngilizlerin hizmetinde öldürmeye gelen Anzak’larla beraber anma törenleri yapıyoruz. Demek ki halklar barış ve kardeşlik isteyince her şey unutulabiliyor. Varlıkları için mücadele eden toplumlar geçmişe çakılı kalmamalı, geleceğin birlikteliklerinin yollarını aramalılar. CHP yönetimi de kendi seçmenine bu basit gerçekleri anlatabilmeli. Anlatamıyorsa bunun sorumluluğunu kendinde aramalıdır. Ama bu sorunu kolaylıkla anlatabilmenin yolu da, geçmiş düşmanlıkların ateşini söndürmenin yolu da ortak düşmana karşı birlikte bir mücadeleyi örgütlemeden geçmiyor mu? İşte CHP’nin, gericiliğin tüm karanlık güçlerinin koordinasyon merkezi işlevini yüklenecek Başkanlık Sistemine karşı HDP ile ortak mücadeleye girmesi, hem geçmişin yaralarını silmek hem de geleceği kurtarmak için bugün atılması gereken en önemli adım değil midir?

CHP yönetimi, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine neden olan Ekmeleddin İhsanoğlu tercihinde kendi seçmenine doğrudan Genel Başkanı’nın ağzından şöyle seslenmişti: “Gideceksiniz ve oyunuzu tıpış tıpış vereceksiniz!” Ve CHP yönetimi tarafından çıkışsız bırakılan CHP seçmeni, oyların bölüneceği korkutmasıyla gerçekten oylarını tıpış tıpış verdi. Burada İhsanoğlu’na büyük kentlerin dışında kalan MHP’lilerin oy vermediği herkesin malumu. CHP yönetimi İhsanoğlu yanlış tercihiyle önemli miktarda MHP oyunun Tayyip Erdoğan’a kaymasına neden olduğunu acaba fark etmedi mi? Bunun ötesinde, Ankara ve Mersin gibi büyük illerde gösterdiği MHP’li adaylarla ve İstanbul’da gösterdiği Turgut Özalcı ve Fethullahçı adaylarla AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünü fark etmedi mi? Ama artık bunlar geçmişte kaldı, şimdi içinde bulunduğumuz konjonktürde, siyasal demokrasinin genişlemesi, Cumhuriyetin korunması ve dolayısıyla Başkanlık Sistemine geçişin engellenmesi için CHP’nin HDP ile seçim ittifakı yaparak, AKP’nin yaptığı gibi sahte barış çözümündense gerçek bir barış çözümünün yolunu açması ve çözüm kozunu da AKP’nin elinden alarak, “Gerçek barışı da ben tesis edeceğim!” demesi doğru politika değil midir? CHP yönetimini bu sorulara açık cevaplar vermeye çağırıyoruz.

HDP yönetimine sorular

Kürt hareketi yüzde 10 barajı koşullarında bir kez SHP ile seçimlere girmenin dışında, kendisi bir kez bağımsız parti olarak seçimlere katılıp barajı zorlayarak bunda başarılı olamayınca, haklı olarak seçimlere bağımsız adaylarla girme yolunu denedi ve bunda da oldukça başarılı oldu. Parti son seçimlerde aldığı oyla 40 milletvekillik bir potansiyele (36 milletvekili elde etti) sahip olduğunu kanıtladı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ın aldığı yüzde 9,8’lik oy HDP’nin gerçek oyunun oldukça üstündedir. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, en belirginleri şunlardır: 1) Seçmeninin yaklaşık üçte biri Alevilerden oluşan CHP’nin deklare bir Sünniyi (İhsanoğlu) aday göstermesi, ister istemez bir miktar Alevi seçmenin oylarını Demirtaş’a yönlendirmelerine neden oldu. 2) Seçimlere sadece üç adayın katılıyor olması, bu seçimleri, bütün partilerin katıldığı bir genel seçimden farklı kıldığından, Demirtaş, bütün partilerin kendi adaylarıyla katılabileceği bir seçimden daha avantajlı bir konumda oldu. 3) Seçimlere katılma oranı Genel Seçimlere göre oldukça düşük kaldığından (yüzde 90’a karşı yüzde 77) Demirtaş’ın oy oranı olduğundan daha yüksek çıktı.

Bu durumda, HDP’nin Demirtaş’ın adaylığıyla zaten yüzde 10 barajını zorlayarak yüzde 9,8 oy elde ettiği ve dolayısıyla ufak bir itmeyle barajı aşacağı yaklaşımı maalesef gerçekleri yansıtmıyor. HDP’nin yüzde 10 barajını aşabilmesi için oylarını yaklaşık olarak yüzde 60 oranında arttırması gerekiyor (HDP’nin gerçek oyunun yüzde 6,5-7 bandında olduğunu düşünürsek). Açık olan şudur: bütün sosyalistlerin HDP’ye oy verdiğini düşündüğümüzde -ki Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu böyle olmuştur- HDP’nin barajı aşması çok zor, seçimlere kadar toplumda çok büyük bir altüst oluş olmazsa neredeyse imkânsızdır. Peki, bu gerçekler ışığında HDP yönetiminin birdenbire hemen bu tarihsel öneme sahip seçimler öncesinde “Seçimlere bağımsız parti olarak girip 12 Eylül ürünü yüzde 10 barajını yıkacağım” demesi ne anlama geliyor? Açıkçası biz bunu anlayamadık? Eğer böyle düşünülüyorsa HDP barajı yıkmak için niye bütün seçimlere parti olarak katılmadı? HDP’nin seçimlere bağımsız olarak katılması niye bugüne kadar değil de, tam Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Sistemine geçiş seçiminin öncesinde gündeme geldi? Son olarak şu soru: HDP’nin seçimlere bağımsız parti olarak katılma kararını nerede tartışıp aldığını bile bilemiyoruz. Parti içinde bu kararın oluşmasına karşı çıkan, en azından geçmiş seçim tecrübeleri üzerinden basit bir matematik hesabı yapan hiç mi kimse olmadı?

HDP yönetimi aldığı bu kararla militarizmin tüm karanlık güçlerinin bir araya geleceği bir koordinasyon merkezi işlevi yüklenecek Başkanlık Sistemine yol verebileceğini düşünemiyor mu? Ortada çok açık bir durum var: Diyelim ki, en iyi koşullarda yüzde 10 barajını zorlayacak kadar oy alacak olan bir parti var. Bu parti barajı aşamasa da bu oyla ve bağımsız adaylarla 50’nin üzerinde milletvekili çıkarır. Mucize oldu ve barajı parti olarak aştı. O zaman çıkaracağı milletvekili sayısı taş çatlasa 70 olur. Şimdi bütün fırtına bu 20 milletvekili üzerinde mi koparılıyor? Üstelik ortada 50 kadar garanti milletvekili var, diğer yanda ise AKP’ye hediye edilme ihtimali çok yüksek 50 milletvekili olacak! Buna bir de barajı aşamayacak HDP’nin CHP’den alıp AKP’ye hediye edeceği milletvekillerini de eklerseniz neredeyse Tayyip Erdoğan’ın 400 milletvekili hesabını tutturmuş olursunuz. Yok arkadaşlar bu akıl alır bir politika olamaz!

HDP yönetimine şu öneriyi yapmak zorunlu oluyor: Siz CHP yönetimine açık teklif götürün, onlar reddetsinler! Ama reddettiklerinde de seçimlere bağımsız adaylarla girin!

Tabii son olarak bütün bu tartışmayı sonlandıracak şu yaklaşım eğer HDP’de hâkimse bizim söyleyebileceğimiz hiçbir şey kalmıyor: Türkiye’nin Başkanlık Sistemine geçip geçmemesi bizi çok da ilgilendirmiyor, biz kendi işimize bakıyoruz.

Bu yaklaşıma söylenebilecek hiçbir şey yok, ama o zaman şu soruyu da sormadan edemeyeceğiz: Başkanlık Sistemine geçişin bir felaket olacağını düşünen bizlerden niye oy istiyorsunuz? Türkiye’yi ilgilendiren bir konu sizi ilgilendirmiyorsa neden Türkiye partisi olmaya soyunuyorsunuz?

Son olarak, HDP’nin seçimlere CHP ile katılması halinde önemli bir Kürt nüfusun CHP’dense AKP’ye oy vereceği iddiası da kesinlikle doğru değildir. Bu, yıllardır liberalizmin sosyalist hareket üzerinde yaptığı propagandanın etkisinde kalmaktır. Biliyoruz ki liberal propaganda yıllardır Türkiye’deki bütün kötülüklerin sorumlusunun CHP olduğunu işlemiştir. Onlara göre 12 Eylül 1980 darbecileri de, Tansu Çiller-Mehmet Ağar-Doğan Güreş ekibi de su katılmamış Kemalistlerdir. Liberalizmin aklına, 1950 yılından bu yana CHP’nin tek başına iktidarının 2,5-3 yılı geçmediği nedense hiç gelmez. 12 Eylül öncesinde kontrgerilla ve faşistlerce öldürülen aydınların çoğunluğunun CHP’li olduğu söylenmez. İşte bu propagandadır ki Kürt halkının CHP’dense AKP’yi tercih edeceğini vaaz edip durmuştur. Oysa ki hiç unutulmasın 1973-1991 arasındaki beş Genel Seçimde de aynı gelenekten CHP, HP ve SHP Diyarbekir’de birinci parti olmuşlardır. Öte yandan, bu söylediklerimiz kesinlikle bir CHP övgüsü değil, sadece liberallerin yarattığı yanılsamanın geçmişte “Yetmez ama Evet!” çizgisinin solda bugünkü izdüşümünden farklı bir şey değildir.

 

BHH ve diğer sosyalist güçlere gelince

7 Haziran 2015 seçimleriyle ilgili olarak önerdiğimiz bu seçim ittifakı bizim sınıfsal perspektiflerimize zarar vermez. Önerdiğimiz ne doğrudan bir sınıf cephesidir, ne de dolaysız bir anti-emperyalist cephedir. Ancak, emperyalizmin dünya ve Türkiye ölçeğinde her türlü demokratik kazanımla – nispi temsil usulüne dayalı özgür seçimler de buna dahil- keskin bir çelişki içinde olduğunu bildiğimizden, bu ittifakın, kendisine katılan partilerin önderliklerinden bağımsız olarak, sınırlı da olsa bir anti-emperyalist yanı olduğunu ve gene işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele alanını genişletecek bir demokratik burjuva zemine sıçrama fırsatı sunacağından sınıf mücadelesine imkân tanıyacak bir alan yaratacağını görmeliyiz. Bu seçim ittifakı önerisi, Sosyalizm olarak yıllardır savunageldiğimiz bir geçiş talebi olan Kurucu Meclis talebinin de demokratik taleplerle beslenerek daha da somutluk kazanması anlamına gelir.

Sosyalistlerle birlikte seçim ittifakı yapmalarını önereceğimiz burjuva ya da küçük burjuva partilerinden siyasal demokrasinin genişletilmesi talebinde bulunuyoruz. Bizim tüm gücümüzle içinde yer alacağımız HDP-CHP ittifakının başarısının, HDP’nin BHH ve diğer sosyalistlerle yapacağı seçim ittifakının yüzde 10 barajını aşması ihtimalinden çok daha yüksek olacağı bir gerçektir. CHP-HDP ittifakının destekleyicisi olacak sosyalistler, bu ittifakın iki partisi hükümet olma imkânı elde ettiği anda, onlardan, seçilmiş olan bu gerici meclisi feshedip yasama erkiyle yürütme erkini elinde bulunduran tek bir Kurucu Meclis seçimine gitme taahhüdünde bulunmalarını talep etmelidirler. Ancak bu Kurucu Meclis Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı Başkanlık Sistemine geçişi engelleyebileceği gibi, mevcut Cumhurbaşkanlığı müessesine de son verip devletin üst düzey temsilini hiç de pahalı olmayacak bir tarzda kendi başkanına, yani Meclis Başkanına devredebilecektir.

Önereceğimiz meclisin üyeleri, hiçbir milliyet ya da cinsiyet farkı gözetmeksizin seçme ve seçilme yaşı 18 olan insanlar tarafından iki yıllığına seçilirler. Mahalli Meclisler zemininden nispi temsil usulüne göre seçilerek gelecek bu üyeler kendilerine vekâlet verenler tarafından her an görevden alınabilirler ve vekillikleri süresince alacakları maaş da nitelikli bir işçininki kadardır.

Böyle bir Meclis, hem CHP kitlesinin HDP kitlesiyle buluşmasına zemin hazırlar, hem de sınıf mücadeleci sosyalist grupların Türkiye’de sermayeden ve devletten bağımsız bir kitlesel işçi partisinin inşasına soyunmalarına katkı sağlar. İşte, 2013 İsyanıyla hareketlenen kitleleri geriye itmek yerine ileriye doğru götürecek tek önlem budur. Daha geniş bir siyasal demokrasi işçi iktidarı için mücadeleyi kolaylaştırır.

IV. Enternasyonal’den ACİL Çağrı: Empeyalizme Karşı Bütün İnsan Uygarlığının Savunusu için!

Aralarında NATO Genel Sekreteri, Avrupa Komisyonu Başkanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin temsilcisinin de yer aldığı 44 ülke devlet başkanının, Fransa Devlet Başkanı Hollande’ın ısrarlı talebi ve dayatmasıyla Fransa’ya gelerek, 1-1,5 milyon yurttaşla gencin 7-8-9 Ocak tarihlerinde meydana gelen saldırıları protesto etmek amacıyla gerçekleştirdikleri yürüyüşün başını çekmeleri sırasında Paris’te acil olarak toplanmaları, 15 yıldan bu yana Irak’tan başlayarak yayılan savaşın günümüzde farklı biçimler altında bütün kıtalara ulaşarak yeni bir evreye girişinin göstergesidir.

Ülkesinde hem kendisinin hem de hükümetinin itibarının neredeyse sıfırlandığı bir devlet başkanıyla hepsi bir arada ve kol kola idiler: Cameron’lar (Büyük Britanya), Merkel’ler (Almanya), Renzi’ler (İtalya), Rajoy’lar (İspanyol Devleti), Juncker’ler (Avrupa Komisyonu), NATO Genel Sekreterleri… Hiçbiri eksik değildi. Hatta Yunan işçilerinin Troyka’nın memorandumlarına karşı yürüttükleri uzun soluklu mücadeleler sonucunda iktidarını iki hafta önce yitiren Samaras dahi oradaydı. Yetmezmiş gibi Türk Hükümetinin başkanı, Körfez monarşilerinin temsilcileri, bir düzine kadar Afrika ülkesi devlet başkanı ve ülkesi Fransız askeri işgali altındaki Mali’nin başkanı yürüyüşün ön saflarında yer alıyorlardı. Bunlara ek olarak Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko ile Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov yan yanaydı! Ve üstüne tüy dikercesine Mahmud Abbas (Filistin “Hükümeti”); iki yanına, biri “hayatım boyunca çok Arap öldürdüm ve bundan dolayı hiç pişmanlık duymadım” açıklamasıyla tanınan iki aşırı sağcı bakanını alan Gazze canisi Netanyahu’nun hemen yanında yürümekle görevlendirilmişti. Önümüzdeki dönemin “cemaatler arası” çatışmalarını hazırlamak için ihtiyaç duyulan gerçek bir provokasyon.

13-14 Kasım 2014 tarihlerindeki Uluslararası Sekretarya toplantısında şöyle yazmıştık:

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde, bütün Avrupa devletlerini iyi kötü sarmalayan bir doku olarak kurulan politik ve sosyal ilişkiler bütünü, dünya proletaryası için bir mevzi oluşturuyordu ve proletaryanın işgücünün değerini her yolu deneyerek dünya ölçeğinde parçalayıp yıkabilmek için Avrupa proletaryasının elindeki bu mevzi her ne pahasına olursa olsun mali sermaye tarafından düşürülmeliydi.

Bu sosyal ve politik kazanımların anıları bile bütün kıtalardaki emekçilerin hafızalarından silinmeliydi.

İşte bu anlamıyla, yayılmakta olan savaş bu yıkma ve geriletme saldırısından ayrı düşünülemez.

Dolayısıyla bir savaş durumunun hâkim kılınması (siyasal demokrasinin bütün kazanımlarının yıkılacak hedefler olarak tespit edilmesi) böyle bir saldırının başarısının siyasal koşullarının yaratılması için vazgeçilmezdir.

Bu çerçevede, Avrupa’da emperyalist koalisyonun belli başlı ülkelerinde, ‘kutsal birlik’ ihtiyacı adına sınıfın direnişini kırabilmek amacıyla binlerce mülteci akınına karşı yürütülecek şoven kampanyaların örgütlenmesine zemin hazırlamak üzere terörist saldırıların ortaya çıkması son derece mantıkidir ve beklenmelidir.

Ortadoğu’daki savaş ve onun Kuzey Afrika ile Sahra ülkelerindeki seyri, Fransa’nın, Büyük Britanya’nın, Almanya’nın, İspanya’nın ve İtalya’nın gündelik hayatlarının kurucu bir ögesi haline bürünmesinin yanı sıra bütün Avrupa kıtası üzerinde olgunlaşmaya başlayan devrimci krizin de bir açılış ögesi haline geliyor.

Savaş çarkının dönmeye başlaması, bütün sonuçlarıyla birlikte Avrupa’daki durumun temel eksenini oluşturuyor: Rejim krizlerinin şiddetlenmesi, işçi düşmanı saldırıların keskinleşmesi ve bu çarkın işlemesinin hazırladığı devrimci patlamalar. Emperyalist burjuvazi, ‘İleri ülkeler’ diye adlandırılan büyük emperyalist ülkelerin bağrında, her iki dünya savaşı arifesinde işçi sınıfını silahsızlandırmak için zincirlerinden boşalırcasına patlattığı şoven kampanyaları, bugün de farklı biçimler altında da olsa patlatmanın hazırlığında. Bugünden itibaren savaş çarkının işleyişinin emrine girmiş olan burjuvazi, işçi sınıfını silahsızlandırmayı bizzat işçi örgütlerinin yönetimlerinin yardımıyla sağlamaya çalışırken, daha şimdiden bu savaşta Sosyal Demokrat önderliklerle Stalinci önderliklerin kalıntılarının desteğini almış bulunuyor.

Hiç kuşku yok ki Irak’ın çöküşünün ve “İslam Devleti”nin peydahlanmasının hemen ertesinde, ABD’nin Yüksek Komutası altında oluşturulan Askeri Koalisyonun, dünya ölçeğinde kendisine katılmaya niyetli bütün devletlerle ve özel olarak da Avrupa devletleriyle işbirliği bağlarını sıkılaştırması için yeni bir evreyi aşmaya ihtiyacı vardı. Koalisyonun buna ihtiyacı vardı, çünkü bu savaşı, yani pazarlar için savaşı, hammaddeleri denetim altında tutma savaşını, bütün halklara karşı bir sosyal savaşı… dünya ölçeğine yaymak ancak böyle mümkün olabilirdi.

Avrupalı bakanların toplantısına katılmak için Fransa’ya gelen ve “müttefik”lerinin yanında yürüyüşe katılma zahmetine bile katlanmayan Obama’nın özel elçisi, ABD Hükümetinin Adalet Bakanı Holder, mevcut bütün katılımcıları 18 Şubat tarihinde Washington’da gerçekleştirilecek “Terörizme Karşı Dünya Zirvesi”nde hazır bulunmaya çağırıyordu. Üstelik Holder’in tam da bu daveti yaptığı sırada, ABD Genelkurmay Başkanlığı, bütün Afrika kıtasına müdahale edebilmek için lojistik bir üs vazifesi gören Moron de la Frontera (İspanyol Devletinin güneyinde) askeri üssüne birliklerini yeniden yerleştirmeye başladığını açıklıyordu.

ABD emperyalizminin başını çektiği bu Koalisyonun, mevcut savaşta yeni bir evreyi aşabilmesi için Avrupa kıtası halklarını (bütün dünya halklarını olduğu gibi) bu Koalisyonun aslında onların kendi güvenlik özlemlerine bir çözüm olduğuna inandırması gerekiyordu. 7-8-9 Ocak tarihlerinde Avrupa’nın göbeğinde gerçekleştirilen peş peşe saldırılar Koalisyona, Hollande’ın da tez canlı işbirliğiyle hayalini kurduğu fırsatı sundu.

Birdenbire çok geniş bir provokasyonun tüm ögeleri gün yüzüne çıkmaya başladı. Almanya’da, Avusturya’da, İsviçre’de ve Hollanda’da birbiri ardına patlak veren İslam karşıtı gösteriler, maalesef önümüzdeki dönemde de katlanarak sürecek gibi gözüken ve daha önceden programlanan saldırılara karşı “cevap” vermek için hazırlanmış bereketli bir zeminin zaten var olduğunu gösteriyor. Son zamanlarda Avrupa’daki duruma işlenmeye çalışılan bütün faktörler gözlerimizin önünde yeni biçimlerini almaya başladılar.

Benzeri görülmemiş ölçekte bir resesyonla, bunun ürünü bir mali sistem kriziyle ve aynı zamanda da işçi sınıfının direnişiyle karşı karşıya kalan tam bir çözülme krizi içindeki mali sermaye, işçi sınıfının bu direnişini, onun sınıf örgütlerini yıkıp kendine bağlayarak ve sınıfın kendisini de hiçbir hakka sahip olmayan uysal bireyler topluluğuna dönüştürerek kırmaya çalışıyor.

Ancak önümüzdeki dönemin kısa vadeli gelişmeleri ne yönde olursa olsun, mevcut durumun kuvvet çizgisi, 11 Ocak’ın hemen ertesinden bugüne kadar işçi sınıfının bağrında çeşitli biçimlerde ifadelerini bulan ve emperyalist burjuvazinin teröre karşı “kutsal birlik” çağrısına karşı çıkan kitle direnişleri olmaya devam ediyor.

Emperyalizm; bugüne kadar birçok darbe yemiş olsa da hala örgütlü bir sınıf olarak kalmaya devam eden Avrupa işçi sınıfının hakkından gelebilmek için Ortadoğu ve Afrika halklarına karşı başarıyla uyguladığı çözüm yolunu, yeni bir tercih olarak Avrupa işçi sınıfına karşı da kullanmayı önüne koymuş bulunuyor: Avrupa devletlerinin ve uluslarının etnik ve cemaatçi çatışmaların basıncı altına sokularak parçalanma sürecine itilmesi yoluyla işçi sınıfının dağıtılması politikası.

Ortadoğu halklarına karşı emperyalist askeri koalisyon tarafından yürütülen savaşın Avrupa kıtasına da kaydırılması, Ortadoğu’nun sivil nüfuslarını on yıllardır yakıp yıkan saldırıların bizzat bu Koalisyona katılan devletlerin kendi topraklarına çekilmesi, emperyalist ülkelerin proletaryalarının birbirine düşman “cemaat”lere dönüştürülerek parçalanması planının bir parçasıdır.

11 Ocak günü Paris’te gerçekleştirilen, itinayla planlanmış ve aralarına Gazze kasabı Netanyahu’yu da dahil etmiş olan 44 devlet başkanı gösterisi, iç düşmanı tespit etmiş bulunuyor: Müslüman kültürüne sahip ülke kökenli göçmen topluluklar.

İşte bu nedenlerle, bütün Avrupa ülkeleri üzerinde basıncını hissettiren saldırı tehdidi, Avrupa’nın çeşitli burjuva hükümetlerinin, ülkelerindeki mevcut sendikal işçi örgütlerini kendilerine bağlayarak –her ülkenin kendine has biçimler altında– siyasal demokrasinin enkazından geriye kalan kalıntılar üzerinde “kutsal birlik” inşa etmelerine imkân sağlayacaktır.

Muazzam bir hesaplaşma noktasına doğru gitmekteyiz

Bu hesaplaşma, iki kamp arasındaki uçurumun giderek derinleşmesinden besleniyor: 11 Ocak gösterilerine katılanların gelişmelerden duydukları kaygıların muhtevasıyla, bu gösteriye hâkim olan kutsal birlik hattının sosyal ve politik muhtevası. Bu aynı zamanda, işçi sınıfının ve gençliğin geniş kesimlerinin haklı olarak, hükümet tarafından gerçekleştirilecek operasyonların kendilerine karşı yöneleceğini hissetmesiyle “kutsal birlik” hattına giderek daha fazla karşı çıkmaları anlamına geliyor.
Sendikal ve politik önderlikleri tarafından hal-i hazırda hareketi dizginlenmeye çalışılan işçi sınıfı, özellikle Fransa’da bütün gücünü 1945-1947 yılları arasında doğmuş toplumsal ilişkiler zeminin yaratmış olduğu direnişten alıyor.

Her ne kadar işçi sınıfının direnmek zorunda bırakıldığı koşullar üzerinde – özellikle operasyonun ilk hedefi olacak Avrupa ülkelerinde– totaliter ve karşı-devrimci aygıtın uyguladığı basınç hiçbir şekilde küçümsenmemeliyse de, doğrudan bu aygıtın içinden gelen ilk çatırdama seslerinin altını çizmek de bir zorunluluktur.

Emperyalist hücumun sertliği, Avrupa Birliği devletlerinin yöneticilerine hâkim olan kararsızlıklara son vermemiştir

Fransa’da Walls, hükümet olarak çıkartmaya çalıştığı sosyal hakları tümüyle budayacak olan Macron Yasasına karşı direnişi yukarıda tutmaya karar veren CGT ile CGT-FO’daki militanların sesini kısmayı başaramamıştır. Almanya’da demir-çelik işkolundaki toplu sözleşme müzakereleri gergin bir ortamda başlamıştır. Belçika ve İtalya’da birer günlük genel grevlerde patlayan hareketin ivmesi henüz düşmemiştir. Avrupa Merkez Bankası, Yunanistan’daki seçimlerden üç gün önce açıklayacağını duyurduğu önlemler paketini açıklamakta tereddüt ediyor…

Savaş henüz kaybedilmek bir yana çok daha geniş bir cepheye yayılma eğiliminde

Bir kez daha, emperyalizm, onun ajanları ve savaş tacirleri tarafından çizilen senaryolara rağmen, insanlığın kaderi işçi sınıfının ve sadece onun elleri arasındadır.

Toplumu cemaatler arası çatışmalara dalmaktan kurtaracak (Fransa’da olduğu gibi tüm Avrupa’da) tek güç işçi sınıfıdır. Sadece kendi örgütleriyle kendi sınıf planı etrafında bir araya gelen işçi sınıfı, bütün bileşenlerini bir araya getirerek, bütün gücüyle kendi hükümetlerinin mali sermayenin bir aracı olan Avrupa Birliği’nin direktifleri doğrultusunda yürürlüğe sokmaya çalıştığı “reform”ları terk etmesini sağlayacak bir mücadele hattıyla hareket edebilir ve sadece onun eylemi emperyalist askeri koalisyondan kopuşu gerçekleştirebilir. Bu ise, kıtanın bütün halklarının özgür ve barışçı bir işbirliği içinde oluşturacakları hükümetlerden meydana gelen bir Avrupa’nın kuruluşu yolunda atılacak ilk adım olacaktır. Ve bu adım, emperyalist hâkimiyetten kurtulmuş bütün dünya halklarının barışçı bir işbirliği temelinde ve dünya ölçeğinde örgütlenebilmeleri için tayin edici bir dayanak noktası olacaktır.

Bütün insan uygarlığının savunusu buradan geçiyor.

15 Ocak 2015