Yunanistan Nereye?

— Dominique Ferré 1

Memorandumların reddi, toplumun büyük sektörlerinin işçi sınıfının etrafında kenetlenmesine neden oluyor: Köylüler, gençler, iflas bayrağını çekmiş “orta sınıflar”

Sınıf mücadelesi zeminindeki sert direniş

Doğrudan sınıf mücadelesi zemininde işçiler sayısız “eylem günü” yaşadılar. Ama bu eylemlerin (grevlerin) hemen hepsi sendikal konfederasyonların yöneticilerince kaderlerine terk edildi. Üstelik bunlar başlangıçtaki hedeflerinin çok ötesine uzanan grevlerdi, söz gelimi, daha sonra Atina ulaşım işçilerinin de desteğini alan ve 2013 yılının Ocak ayında konfederasyon yönetimleri tarafından bilinçli olarak yalnız bırakılan sekiz günlük Atina Metro işçileri grevi gibi. Bunun gibi çok sayıda engelle karşılaşan Yunan halkı, direnişini seçim zemininde de sürdürdü.

2012 yılının Mayıs ve Haziran aylarında yapılan seçimlerde, daha önce Yunan Komünist Partisi’nin (KKE)  yaşamış olduğu bir krizden dolayı ondan kopan grupların başını çektiği bir koalisyon olan Syriza 2 adlı küçük bir parti, sözcüsü Alexis Çipras, “memorandumların iptali” için kampanya başlattığında ve özellikle de bu memorandumların hayata geçirilmesini hedefleyen bir hükümete katılmayı reddettiğinde, bir anda parlamenter muhalefetin birinci partisi haline geliverdi. İşte bu satırları kaleme aldığımız sırada 25 Ocak 2015 tarihinde yapılacak olan genel seçimlerle ilgili olarak yapılan kamuoyu yoklamalarında en yüksek oyu elde edeceği ifade edilen parti bu partidir.

Avrupa Komisyonu ile “mali piyasalar” adına Aralık ayı sonunda görüş belirten Jean-Claude Juncker ile Pierre Moscovici, kelimelerinin üstüne basa basa şöyle dediler: “Tanıdık isimlerle çalışmayı arzularız”. Avrupa Birliği kurumlarının anti-demokratik karakterlerini doğrularcasına Yunan halkının kendi temsilcilerini seçme hakkına sahip olmadığını ileri sürdüler. Der Spiegel dergisinin bir “boşboğazlığı” olası bir Syriza hükümetinin memorandumları sorgulaması halinde Almanya Şansölyesi Merkel’in Yunanistan’ı Avro bölgesinden çıkartma tehdidinde bulunduğunu çıtlattı.

AB’ye göre seçimleri kim kazanırsa kazansın kemer sıkma politikaları sürdürülmeliydi

Oysa bizzat Spiegel’e göre bu abartının kendisi böyle bir varsayımın gerçekleşmesini engellemek için yapılmış olan bir baskıdan ibaretti, zira Yunanistan’ı Avro Bölgesinden ihraç etmek, O’nu dış borçlarını hiç ödememe noktasına getirirdi ki bu da belli başlıları Alman finans kapitaline ait olan bankaları büyük zarara sokardı. Mevcut durumda Samaras-Venizelos hükümetinin çöküşünü engelleyemeyen Avrupa Birliği Komisyonu, artık ne yapıp edip Syriza etrafında oluşacak bir hükümetin, Çipras’ın 2012’de dediği gibi “cehenneme gidecek yolun taşlarını döşeyecek” bir yönelişe girmesini sağlamanın koşullarını yaratmalıydı.

Syriza cephesinde de işler karışık

Bu arada Syriza cenahından da çelişkili ifadeler akmaya başladı. Bir yandan Çipras, 29 Aralık tarihinde Hükümetin düşmesinden birkaç saat sonra, “İşçi sınıfına takılan zincirleri kıracağız(…) Memorandumlar tarafından dayatılan talimatları bütünüyle ve sistematik olarak askıya alacağız” açıklamasını yaparken (ki bu açıklamalar Syriza’nın işçi, köylü ve halk seçmenini kendi geleneksel tabanının çok ötesine sıçratmaktadır), öte yandan aynı Syriza’nın yöneticileri “Avrupa Solu” çerçevesinden dışarı çıkmayarak Avrupa Birliği kurumlarını sorgulama fikrini bile tartışmaya açmamayı sürdürdüler.

Halkın özlemleriyle “AB çerçevesine saygı” birbirleriyle mutlak uzlaşmazlık içindedir

Militan işçiler, Syriza’nın önderliğinin her zaman grevleri ufalama/parçalama stratejisini izlediğinin – hem bir ya da iki günlük grevlere verdiği destek hem de denetim altında tuttuğu sendikal yapıların politikaları 3 aracılığıyla- farkındalar.

Aralık ayı sonunda Syriza önderliği daha önce kemer sıkma politikalarına destek vermiş oldukları için itibarını yitirmiş olan şahsiyetler ve partilerle “ittifak” arama yoluna girdi (Haziran 2012 ile Haziran 2013 tarihleri arasında Sağ-PASOK hükümeti üyesi Dimar Partisi gibi). Bununla birlikte, bu “ittifak” arayışları Ocak ayında Syriza’nın yerel ve bölgesel kurullarında büyük ölçüde geri çevrildi.

Ama buna rağmen 6 Ocak tarihli Le Monde şunu yazıyor: “Brüksel’de bazı çevreler bu partinin Merkez Sol ile koalisyon oluşturacağını ve Troyka’ya karşı daha az radikal bir çizgi izleyeceğini düşünüyorlar. Bay Çipras Avro’dan çıkmak istediğini söylemediği gibi Yunanistan’ın mevcut borcunu ödemeyeceğini de söylemiyor. Financial Times’a göre bu onun pragmatizmi, ama daha şimdiden niyetleri konusunda kendilerine güven verebilmek için uluslararası yatırımcılarla görüşmeler yapmaya başladı bile…”

Öte yandan geçtiğimiz günlerde şunu da gördük: Bir Syriza çoğunluğunun başını çeken Réna Duru, Attika Bölgesel Konseyi’nde selefi olan PASOK’lunun bütçesini aklamadı mı?

29 Aralık tarihli konuşmasında Çipras şöyle diyor: “Avrupa Birliği sorumlularının bugünkü açıklamaları partnerlerimizin yeni Yunan Hükümetiyle işbirliği yapmaya hazır olduklarını doğruluyor…” Juncker’lerle Moskovici’lerin kendisine köpürerek saldırdıkları bir sırada sarf edilen tuhaf sözler doğrusu. Ve aynı Çipras, “Avrupa Birliği’nin çerçevesine ve Avrupa Birliği kurumlarına” duyduğu saygıyı ifade etmekten vazgeçmiyor.

Oysa son yıllarda Yunanistan’da olduğu kadar Avrupa’da da işçi sınıfının tüm deneyimi, milyonların kemer sıkma planlarına son verme özlemleriyle Avrupa Birliği kurumlarına saygı duyma arasında mutlak bir aykırılık olduğunu gösteriyor. Çünkü Avrupa kurumları bu konudaki renklerini zaten fazlasıyla belli etmiş durumdalar: Memorandumları sonuna kadar uygulamaya devam etmek gerek!

Kitlelerin öfkesi her taraftan taşıyor

Atinalı bir kadın işçi militan Yunan halkının durumuyla ilgili olarak bize şu ruh halinden söz etti: “Genelinde, inanılmaz sayıda insan, Syriza’ya kuşkuyla bakanlar dahil olmak üzere (O Syriza ki, bir an olsun patronlara, Merkel’e, Yunan Kilisesine, Papa’ya ve benzerlerine el uzatmaktan vazgeçemiyor) Syriza’ya oy vermenin dışında bir çıkış yolu göremiyorlar. Felâket o kadar büyük ki! Eski IKA’nın (Sosyal Güvenlik Kurumu) lokallerinde fareler cirit atıyor! Küçük burjuvazi umutsuz durumda. Öfke sel olmuş ve her yerden taşıyor…”

Yunan halkının ve işçilerinin isyanı, her ne kadar Syriza yönetimi Avrupa Birliği tarafından belirlenmiş “çerçeveye saygı” duyacağını ileri sürse ve buna mukabil Yunan işçi sınıfı da buna bir biçimiyle karşı olsa da, bütün bunlara rağmen oylar yoğun olarak Syriza’ya akacaktır. Syriza’ya gidecek oylar işçi sınıfının grevlerde defalarca ifade ettiği gibi memorandumların derhal iptalini olduğu gibi diğer tüm barbarlık önlemlerinin de kaldırılmasını dayatıyor.

Bu oylar, işçiler için, önlerindeki sayısız engele rağmen, kendi isteklerini dayatma ve gene kendi meselelerinin çözümünü bizzat kendi ellerine almaları konusunda müthiş yüreklendirici bir kaldıraç işlevi görecektir. Yunan işçileri ve halkı bu yolda bütün Avrupa’nın işçilerinin, militanlarının ve gençlerinin desteğini yanında bulacaktır.

  1. 7 Ocak 2015 tarihli Informations Ouvrieres‘den alınmıştır.[]
  2. Fransa’daki Komünist Partisi (PCF) ve Sol Parti (PG) ve Almanya’daki Die Linke vb. gibi Avrupa Sol Partisi’ne bağlı olan Syriza Avrupa Birliği’ne karşı olmamasının yanı sıra O’nu (AB’yi) “reforme” etmeyi ve “daha sosyal” hâle getirmeyi umuyor.[]
  3. Öte yandan, “Ortodoks” Yunan Komünist Partisi (KKE) ile onun sendikal kesimi, sınıf hareketini sistematik olarak bölme politikasını sürdürüyor: sınıfın diğer kesimlerinden ve örgütlerinden ayrı grev çağrıları, ayrı sokak gösterileri… Aynen PASOK’un konfederal sendikal yapılarının yönetimleri gibi KKE de burjuvazi için çok faydalı bir mücadele ufalama/parçalama aygıtı.[]

Bir Eksik Yok mu?

— Daniel Gluckstein 1

Yunan halkının kendi geleceğini özgürce tayin etmeye hakkı vardır. Yunan işçileri son iki yılda Troyka’nın ölümcül memorandumlarına karşı her defasında kendi yöneticilerinin kilitlemelerine toslayan 10’dan fazla genel grev gerçekleştirdiler. Eğer bugün Syriza yöneticilerinin taahhütlerini dikkate alıp seçim sandığını kullanarak memorandumun iptali için oy vermek istiyorlarsa, onların bu hakkına kim karşı çıkabilir?

Moskovici’lerin, Juncker’lerin, Merkel’lerin onlara savurdukları tehditlere kesinlikle tahammül edilemez. Bu çerçevede, bazı seçilmiş ve sorumlu Fransız politikacı ve sendikacılar “Avrupa Birliği’ne, Avrupalı yöneticilere, İMF’ye ve notasyon ajanslarına” çağrı yaparak, onlardan, “şantaj” yaparak “Yunan seçim kampanyasına müdahale etmemeleri” talebinde bulunuyorlar. 2 Bundan daha meşru ne olabilir? Ama ortada bir eksiklik var ve bu insanı hayrete düşürüyor. Bu metinde, yani Avrupalı yöneticileri Yunan halkının gırtlağına bıçak dayamakla suçlayan bu metinde bir isim eksik: François Hollande. Ama zaten Hollande daha önce Yunan halkına tehdidini açıkça savurmuştu: “Yunanlılar kendi hükümetlerini özgürce seçme hakkına sahiptirler” ama “hükümet yöneticileri alınmış olan kararları uygulamak zorundadırlar”. Bir başka ifadeyle Troyka’nın planlarını uygulamak zorundadırlar! Aynı Hollande 11 Ocak tarihinde Merkel’le bir araya gelerek bu düzenlemelerini herkese ilan etti. Le Monde, büyük bir memnuniyet içinde başlığını attı: “Yunanistan: Merkel ile Hollande Oyunun Kurallarını Belirlediler”

Şimdi bu sessizliği nasıl yorumlamalıyız? Her kim ki Fransa’da Yunan halkına yardım etmek istiyor, onun görevi ilk elde Yunanistan’da memorandumların sürmesini dayatan Hollande-Valls Hükümetinin bu tavrıyla mücadele etmek değil midir?

Kaldı ki, Fransa’daki “Sorumluluk Sözleşmesi” ile Macron yasasının Yunanistan’daki İMF ile Troyka’nın ölümcül memorandumlarıyla aynı kaynaktan beslendiklerini kim inkâr edebilir?

İnsan gene bir konuda daha şaşırmadan edemiyor: Yüzlerce Fransız militan ve sorumlu tarafından imzalanmış bu metinde Portekiz, İspanya, İtalya ve Belçika’daki grevler ve gösterilerden söz ediliyor, ama Fransa’daki sınıf mücadeleleri konusunda tek kelime yok. Metin bu konuda dilsizi oynuyor. Peki, şimdi bunu nasıl anlayacağız? Yunan halkıyla yapılacak etkin bir dayanışma, nasıl olur da Fransa’da Hollande-Valls Hükümetinin (bu konuda Samaras Hükümetinden ne farkı varsa?) gerici politikasını başarısızlığa uğratmak için “Sorumluluk Sözleşmesi”ni süpürecek işçi sınıfı güçlerinin bir araya gelmesine yardımcı olacak mücadeleden koparılabilir?

Bu ilişki kurulmak istenmediğinde, gerçek sorumlulukların üstü örtüldüğü gibi gerçek çözümler ileri sürmek de imkânsızlaşır.

Açık konuşalım: Yunanistan’da olduğu gibi Fransa’da da demokrasinin ve işçi sınıfının öncelikli düşmanı kendi hükümetimizdir.

İşte bu zeminde POI, Yunan işçilerine olduğu kadar Avrupa kıtasının bütün ülkelerindeki işçilere, Troyka’nın ve sermayenin planları karşısında, birliklerini gerçekleştirmeleri için yardımcı olmaya çalışıyor. POI’nin 17 Ocak’ta Paris’te gerçekleştirilecek birlik ve direniş konferansına sunacağı destek de bu anlamdadır.

  1. Fransa Bağımsız İşçi Partisi (POI) Genel Sekreterlerinden[]
  2. İmzacılar arasında Fransız Komünist Partisi (FKP) Ulusal Sekreteri Pierre Laurent, Jean-Luc Mélenchon ve Eric Coquerel gibi Sol Parti yöneticileri, FKP Stains veya Ile-Saint-Denis (Yeşil) Belediye Başkanları, bir dizi Yeşil, Sol Cephe ve sendikalist sorumlular vardır.[]

Fransa Bağımsız İşçi Partisi’nin Charlie Hebdo Açıklaması

IV. Enternasyonal’in Fransa Seksiyonu Uluslararası Komünist Akım’ın da içinde yer aldığı Fransa Bağımsız İşçi Partisi’nin (POI) Charlie Hebdo’ya karşı yapılan saldırı üzerine Açıklaması

Charlie Hebdo’yu alçakça vuran saldırıdan bu yana geçen üç gün boyunca olaydan duydukları kaygıyı ifade eden memleketimizin insanlarını bugüne kadar benzeri görülmemiş bir duygu seli kaplamış bulunuyor.

Bütün özgürlüklerin ve demokrasinin temel direği olan basın özgürlüğüne karşı girişilen saldırıdan duyulan kaygı… Demokrasiyi ve laik cumhuriyeti parçalamaya yönelik cemaatçiliğin serpilip gelişmesinden duyulan kaygı…

Obama liderliğinde Fransa ve bütün Avrupa ülkelerinin dahil olduğu koalisyon tarafından sürdürülen savaşın ülkemize kaydırılmasından duyulan kaygı…

Bu kaygı; İMF ve AB’nin emirlerine uyan hükümetlerin orkestra şefliğinde sosyal hakları ve sosyal güvenceleri tahrip ederek işsizlikle sefaletin üretilmesinden besleniyor. İlk saldırı haberleri duyulduğunda Bağımsız İşçi Partisi (POI) bunu büyük bir kesinlikle mahkûm etti. Geçen hafta boyunca üyelerimiz milyonlarca işçi ve genç ile birlikte kendiliğinden açığa çıkan bu öfkenin ve kaygıların her türlü dillendiriliş biçimine aktif olarak katıldı.

Gene de POI şu sorunun cevaplanmasını talep ediyor: Demokrasi ve barış özlemine uygun bir çözüme ulaşabilmek için atılması gereken ilk adım François Hollande, Angela Merkel, Mariano Rajoy, David Cameron, Matteo Renzi, Juncker (Avrupa Komisyonu Başkanı), Obama’nın Adalet Bakanı ve hatta NATO Genel Sekreterinin öncülüğünde bir gösterinin düzenlenmesi mi olmalıydı?

Obama’nın komutasında Suriye’de, Irak’ta, Mali, Libya ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde savaş eken ve harabeler bırakan aynı insanların barış özlemini temsil edebilecek ve barışa liderlik edebilecek ehliyetlerinin olmasının mümkün olduğuna kim inanabilir?

AB himayesinde her ülkede kemer sıkma, işsizlik ve kuralsızlaştırmayı dayatan aynı insanların sosyal adalet ve sosyal hakların korunması taleplerine karşılık vermesinin mümkün olduğuna kim inanabilir?

Bağımsız İşçi Partisi’ne (POI) göre, kendi sınıf zemininde, kendi talepleriyle, kendi sahip olduğu bağımsızlığı koruyarak mücadele eden işçi hareketi, dün olduğu gibi bugün ve yarın da demokrasi ve barış mücadelesine en temel katkıyı sunacaktır.

Biz bu temelde mücadele ediyoruz ve etmeye devam edeceğiz. Sınıfımızın kendi çıkarlarını savunmak için bir araya gelmesi, sömürülen ve baskı altında olan bir sınıf olarak kendini savunması, barış ve demokrasinin yeniden fethi ve savunulması kavgasına en tayin edici katkıyı sunmasını sağlayacaktır.

Barış ve demokrasi için verilen kavga Hollande-Valls hükümetinin politikasına karşı verilen mücadeleye sunulan destekten ayrı düşünülemez. Bu hükümet sadece Ocak ayında patronlara 41 milyar Avro vergi muafiyeti getiren ve kamu hizmetlerinden 50 milyar Avroluk kesinti yapan “Sorumluluk Sözleşmesi”ni kendi başına uygulamaya soktuğu gibi Macron yasasıyla da bütün sosyal haklara karşı saldırıya geçti.

Bu nedenle işçi sınıfının eyleme geçmesine, sınıf mücadelesi alanında sosyalizm, cumhuriyet, demokrasi için savaşmasına yardım etmek için bir araç olarak otantik bir bağımsız işçi partisi inşa ediyoruz. İşçilerin mutlak bir bağımsızlık içinde politik olarak gruplaşmaya ihtiyaçları var. Çünkü onların,  AB’den ve bütün hükümetlerden olduğu gibi, kapitalist sınıftan da onun devletinden de tamamen bağımsız olacak kendi partilerine ihtiyaçları var.

İşte partimizin V. Kongresine ve ilçe kongrelerine bu temelde hazırlanıyoruz. Ülkemizdeki durumun vahametiyle bu gidişatı nasıl engellemek gerektiğini kafasında sorgulayan bütün işçilere ve militanlara açık olacak bir kongredir bu. POI’nin Ulusal Federal Konseyi (CFN), Açık Kongre hazırlıklarını ve tartışma metinlerini gelişmelere bağlı olarak pey der pey yayınlamak üzere Daimi Sekretaryasını görevlendirmiştir.

(POI’nin CFN’si tarafından oybirliğiyle kabul edilmiştir.)

10 Ocak 2015, Saat 18.00

Her İkisinin de Can Düşmanı Cumhuriyet Rejimi

Erdoğan/Davutoğlu ikilisi de, Fethullah Gülen de, varlıklarının can düşmanı olarak Cumhuriyet’i görüyorlar. Biri yıkım tarihini bile veriyor: 100. Yıl, yani 1923! TBMM’nin ve Topkapı Sarayı’nın yerine yaptırttığı garabet abidesi o yolda atılmış en sembolik adımlardan biri. Diğeri Erdoğan’ın kadrolu ve kadrosuz taraftarlarını ancak beddualarla korkutacağının farkında olan Hoca Efendi.  Beddualarını Zeus’un ateşi gibi savurdukça Bülent beyle Abdülkadir beylerin ve tabii benzerlerinin dizlerinin bağları çözülüveriyor. Hiçbir dünyevi eleştiriden etkilenmeyen bu insanlar, “Cehennemde cayır cayır yanacaksınız!” bedduası karşısında panikleyip ne tavır alacaklarını şaşırıyorlar. İşte 2015 yılında nihai olarak Türkiye burjuvazisinin ve dolayısıyla emperyalizmin hizmetindeki kampın Türkiye’deki iktidar mücadelesinin dışavurumu.

O zaman, “Bırakalım birbirlerini yesinler” tavrı doğru mu?

Doğru değil. Çünkü böyle tavır alındığında “Onlar kendi aralarında ne yaparlarsa yapsınlar bizim bu taraklarda bezimiz yok” demiş olursunuz. Birbirlerini yemelerinden rahatsız olunacağından değil, herhangi bir iktidar perspektifine sahip olunmadığından. Sonuç itibariyle Türkiye daha bundan çok değil 1,5 yıl önce Haziran İsyanını yaşamış bir ülke. Örgütlü işçi sınıfının neredeyse hiç katılmadığı, ama buna rağmen iktidarı gasp etmiş devlet ihalesi zengini mafya bozuntularının tir tir titremesine yol açmış bir isyanın ülkesi. Önümüzde dişlerini göstermeye başlayan ekonomik krizi de dikkate aldığınızda, o isyanın kitlesine katılıp onun başını alabilecek işçi sınıfı mücadelelerinin giderek pıtrak gibi boy vermeye başladığını gözlemlediğinizde, AKP hükümetinin aldığı hiçbir polisiye önlemin dev kitle mücadelelerini frenlemeye gücünün yetmeyeceğini görmek için kâhin olmaya gerek yok. O zaman, mevcut durumda hükümetin hizmetindeki işçi sendikalarının korporatist yönelimlerine rağmen, Türkiye işçi sınıfının dünyanın bütün işçi sınıfları gibi her an patlayabileceğine hazır olmak gerekir.  Bu durumda da “bırakalım birbirlerini yesinler” demenin edilgenliğinde yaşamanın manasızlığı daha da çarpıcı hâle gelir.

Cumhuriyet yıkıcılarının ne legaline ne illegaline yan çıkmak

Ortada cumhuriyet, laiklik ve demokrasi düşmanı bir kamp var ve bu kamp ikiye bölünmüş durumda.  Biri legal, diğeri illegal. Ne demokrasi adına Gülen’e destek verilir ne de millicilik adına AKP’ye. Bu kampın cumhuriyet ve laiklik karşıtlığı herkesin malûmu. Demokrasi meselesindeyse oynuyorlar. Erdoğan/Davutoğlu ikilisi “milli iradenin üstünlüğü” yalanına yaslanarak 12 Eylül rejiminin yüzde 10’luk seçim barajını kıskançlıkla koruyor. Onların “demokrasisi” 12 Eylül demokrasisi. Şimdi bu koşullar altında birtakım köşe yazarlarının ya da “aydınların” AKP hükümetini demokrasiye davet etmeleri eğer inanılması güç bir safdillik değilse, Türkiye’nin AB sürecinden kopmasından duydukları korkunun ötesine geçemez. Ya da bu, AKP’yi demokrasinin en büyük düşmanlarına, yani Avrupa’nın ve ABD’nin emperyalist burjuvazisine şikâyet etmektir. Oysa ki, AKP demokrasiden zerre kadar nasibini almamış bir parti olsa da dünyanın dört bir tarafını bombalayarak ya da bombalatarak milyonları katleden ABD ve AB emperyalist burjuvazilerinin eline su dökemez.

Hâlâ demokrasinin ne olup ne olmadığını mı tartışacağız?

Yüzlerce köşe yazarı veya binlerce aydının demokrasi konusunda hükümete itidal çağrısı yapmalarının hâlâ önemini mi tartışmak zorunda kalıyoruz? Bu sayın baylar ve bayanlar bilmeliler ki, ezilen sınıfların en ufak bir kitlesel eylemi ya da sokak gösterisi bile en çok bedduadan rahatsız olan bu hükümeti onların imzalarından daha fazla geriletir. Nitekim AKP’nin yıllarca yasakladığı toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkını 2013 Haziranında bizzat sokak eylemleri elde etmedi mi? Demokrasi; gazetelere ilânlar vererek, hele de demokrasi düşmanlarının “hakları”nı savunarak güçlenmez. Haziran İsyanını lânetleyen Fethullah Efendi’nin Cemaatinin demokrasi talebi olamayacağı gibi, bu talebi dillendirmek de işçi sınıfının ya da işçi sınıfı yandaşı olduğunu ifade eden aydınların üzerine vazife değildir. İşçi sınıfının diliyle konuşmak gerekirse, “bir grev sırasında grev kırıcıya söz hakkı ve demokrasi verilemez!”.

Aynı şekilde, “emperyalizmin hizmetindeki Cemaat” ile “emperyalizmle çelişkiye girmiş bir hükümet” arasındaki çatışmada daha “millici” olduğu gerekçesiyle AKP hükümetinin yanında saf tutmak da bir o kadar yanlış bir politikadır. İlkin şunu ifade etmek gerekir ki, özellikle ABD emperyalizmi açısından şu an bu kampın iki kanadından biri yanında saf tutmak söz konusu değildir. Tam tersine ABD kime daha fazla burnu havada yaklaşırsa onun nezdinde daha itibarlı hâle geldiğinin farkındadır. Üstelik bu sadece AKP ile Cemaat arasındaki çatışmada değil, bütün siyasi partilerle ilişkisinde böyledir.  Cemaat ABD ile çatışma içinde olmadığı gibi AKP de değildir. Kuşkusuz bu durum yarın öbür gün değişiklik gösterebilir. Ama şunu unutmayalım, Türkiye’nin parlamentoda temsil edilen siyasi partileri ABD emperyalizmine karşı tavır almaz, ABD emperyalizmi böyle tavır alır ve bunun sonucunda da AKP veya diğerleri ABD’ye karşı tavır almaya itilebilirler. Saddam ve Kaddafi bunun yalın örnekleridir: ABD Saddam’ı yıllarca İran’a karşı desteklemiş, Kuveyt’e işgale kışkırtmış ve sonrasında da “düşman” ilân edince Saddam’dan tepki görmüştür. Kaddafi de Fransız emperyalizmiyle çok içli dışlıyken onun saldırısına uğradığı için Fransız emperyalizmine karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Gene de bugün için Türkiye’de böyle bir durum henüz söz konusu değildir. Hükümet dahil bütün siyasal yapılar ve cemaat ABD’ye biat etmiş durumdadır.

Egemen bir kurucu meclis için!

İşçi sınıfının bağımsız ve kitlesel işçi partisinin inşası için!

İşçi sınıfının sendikal örgütlerinin hükümetten ve devletten bağımsızlığı için!

Siyasal demokrasinin fethi için!

 

İki Devletli Çözüm: Filistin’de Cinayete Devam

İsrail devletinin yaz aylarında Gazze’de yaptığı katliamın bilançosu şu oldu: 2150 ölü, birçoğu ölümcül durumda binlerce yaralı, 100 bin evsiz, yıkılan 26 okul, hastaneler, 350 adet çeşitli işyeri, bombardımanlar sonucu 17 bin hektar tarım alanının yakılması ve bundan böyle kullanılamaz hale gelmesi, 1 milyon insana hizmet veren su borularında sürekli sızıntılar ve toplam yerleşimlerin yüzde 15’inin yıkılması…

Avrupa parlamentoları Filistin devletini istiyor!!?

İsrail devletinin yaz aylarında Gazze’ye yaptığı yukarıda bilançosunu sunduğumuz katliamı “ama bu İsrail’in kendini savunma refleksidir” diye destekleyen Avrupa Birliği ülkelerinin halk tarafından “seçilmiş” parlamentoları birdenbire İsrail’den ayrı bir Filistin devletinin kurulması doğrultusunda tutumlar almaya başladılar. Sırasıyla İsveç, Büyük Britanya, İspanya ve Fransa parlamentoları bu yönde adımlar atıyorlar. Kuşkusuz, bu noktada bir Filistin devletinin adı bile geçmiyor, sorun esas olarak İsrail devletinin güvenliği çerçevesinde ele alınıyor ama iki devletli “çözüm”e de kapı aralanmış durumda. Artık kimse 1993 Oslo Anlaşması’nın iflâs etmiş olduğunu ifade etmekten çekinmiyor.

Eski Mossad Başkanı ne diyor?

İsrail’in Siyonist politikalarının yılmaz savunucularından Mossad eski başkanlarından Şabtay Şavit bakın özetle ne diyor:

Avrupalılar yıllardır bizim politikalarımızı savunmaktan artık yorgun düştüler, kriz nedeniyle ABD ile aramızda gerginlikler var, ABD üniversiteleri, yani ABD’nin gelecekteki yöneticilerinin yetiştiği üniversiteler Filistinliler için birer sera haline geldi, hepsinde Filistin yanlısı gelişmelere tanık oluyoruz. İsrail’deki kriz binlerce Yahudi’nin bir yabancı ülke pasaportu edinerek ülke dışına kaçmanın yollarını aradıklarını gösteriyor. Bizdeki dinci Siyonist paramiliter güçler güçlenmeye başladı. Filistinlilerin etnik temizliğine kadar uzanacak bir süreç başlayabilir. Bu yüzden ayrı bir Filistin devletinin kurulması İsrail’in güvenliği için hayati bir önem taşıyor. (İsrail’in Haaretz gazetesinden, 24 Kasım 2014)

Bir başka ifadeyle 2002 yılında Suudi Kralı Fahd’ın ABD’nin çıkarlarını savunmak adına ileri sürdüğü plana onay veriyor. O plana göre, bütün Arap ülkelerinin İsrail devletinin varlığını tanıması karşılığında İsrail de bağımsız bir Filistin devletinin kuruluşunu onaylamalıydı.

Peki, Mısır Devlet Başkanı Mareşal Sissi ne diyor?

O da aynen ABD Dışişleri Bakanı Kerry gibi İsrail’in güvenliğini ön planda tutan bir açıklama yapıyor, diyor ki:

Kurulacak bir Filistin devletinin içine askeri birlikler göndermeye hazırız. Yerel polise yardımcı oluruz ve böylelikle İsraillilere güvence sağlayan rolümüzü sürdürürüz. Tabii ilelebet değil. Güven telkin edecek zorunlu zamanın geçmesine kadar. Ama önce bir Filistin devletinin olması gerekir ki, oraya birliklerimizi gönderebilelim.  (Corriere Della Sera, 24 Kasım 2014)

İsrail devletinin yanı sıra bir Filistin devleti kurulursa ne olur?

Önce BM’nin denetimi altında yıllardır Ürdün ve Lübnan gibi ülkelerde mülteci kamplarında yaşayan 6 milyon kadar Filistinli bu statülerini de kaybederek, ya bulundukları ülkelerde zorunlu vatandaş haline getirilirler ya da kurulacak mini Filistin devletine dönerek bu kez Filistin Otoritesi ile uluslararası kurumların denetimi altında bir küçük açık hava hapishanesinde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalırlar. Ayrıca herkes bu “devletin” diğer devletlere benzemeyeceğinin ve daha baştan esir olacağının farkındadır.

Filistin halkının mücadelesinin devrimci karakteri

Filistin halkı; 1947 bölüşümünün planından miras kalan yapay sınırlarla 1967’de işgal edilen topraklar arasındaki bağlantıyı kurmak için son otuz yıldır görülmemiş bir kitlesel seferberlik içinde. Filistinli kitleler bu birleşme mücadelesini kendi önderliklerine rağmen sürdürdükleri için de devrimci karaktere sahipler. İki devlet çözümünü kabul eden önderlikler Filistin halkının kendi birleşme arzusunun ve ulusu bir araya getirme eyleminin karşısında durarak karşı-devrimci bir rol oynamayı sürdürüyorlar.  Ama Filistin halkı kendi önderliklerini bile bir kalemde gözden çıkartmaya hazır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Filistin halkı kendi işbirlikçi önderliklerinden çok ama çok daha devrimci.

Filistin halkı niye dünya devriminin başını çekiyor?

İşte Filistin halkının 60 yıldır sönmeyen mücadelesinin önemi de burada yatıyor. Dünyanın bütün ülkelerinde işçi sınıfının iktidarı alamamasının temelinde işçi sınıfı önderliklerinin krizi yatıyor. Bugüne kadar işçi sınıfı önderliklerinin tarihsel ihanetleri söz konusu olmasaydı proletarya çoktan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin en kokuşmuş biçimi olan emperyalist kapitalizmi tarihin çöp sepetine atmış olurdu. Emperyalist kapitalizm hâlâ varlığını sürdürüyorsa, bunun nedeni kendine sosyalist, komünist ya da sosyal demokrat diyen işçi önderliklerinin dünya kapitalizmiyle yapmış oldukları ve yapmaya devam ettikleri işbirlikleri yüzündendir. Bu işbirliklerine işçi sınıfının sadece siyasal örgütleri değil, maalesef sendikal örgütleri de dahildir. Emperyalizm kendi varlığını, teslim aldığı ya da satın aldığı işçi örgütlerinin varlığına borçludur. İşte zavallı Filistin halkının kendi işbirlikçi örgütlerinin varlığına rağmen yürüttüğü mücadele, O’nu ister istemez dünya devrim mücadelesinin merkezine yerleştiriyor. İşte bu yüzden de emperyalistler ve onların işbirlikçileri Filistin halkının azılı düşmanlarıdır. Çünkü bu halkın yürüttüğü bağımsız, laik Filistin devleti mücadelesi dünyanın bütün işçi örgütlerine emperyalistlerden kopmak yönünde örnek oluyor. İşçi örgütlerinin ve ezilen halk önderliklerinin emperyalizmden kopuşu ise dünya devriminin dizginlerinden boşalması demektir. Emperyalistlerin Filistin halkının mücadelesinden korkuları bundandır. Yıllardır ilk kez ABD kamuoyunda bile İsrail’e karşı Filistin yanlısı eylemler patlak vermeye başladı. ABD işçi sendikalarının yönetim organları geleneksel olarak Siyonistlerin elindedir. İlk kez bu yaz, ABD işçi sendikalarından Filistin halkının mücadelesini destekleyen karar tasarıları çıkmaya başladı. Bu, ABD emperyalizminin geleneksel politikalarından çeşitli işçi örgütlerinin bağımsızlaşmaya başlaması demektir ki, bunu en iyi emperyalistler anlarlar. Bakmayın Filistin halkının yoksulluğuna ve çaresiz gözükmesine, emperyalizme şu an en büyük darbeyi O indiriyor.

Çözüm laik, demokratik ve bağımsız Filistin devletidir!

Filistin’de iki devletli çözüm Siyonist vahşetin bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da katlanarak sürmesi demektir. Ortadoğu’da barışçı çözüm Siyonist devletin yıkılıp, onun yerine laik, demokratik ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasından geçer. Bu devlette; Müslümanlara da, Yahudilere de, Hıristiyanlara da eşit hak ve kardeşlik hep olacaktır.