Hırsızlık Ne ki? Ortada Çok Daha Büyük Suç Var!

— Şadi Ozansü

Evet, AKP’li dört bakanla Bilal’in içinde yer aldığı ve Cemaatçi polisler tarafından deşifre edilen “yolsuzluk/hırsızlık” vakasının sıradan bir hâdise olmadığı artık ayan beyan ortada. Zaten eğer öyle olsaydı, bunun yıllardır gerçekleştirilen büyük Özelleştirme Soygunundan ayrı bir yanı kalmayacağı gibi, hükümet cephesinde de bir darbe-i hükümet algılamasına kadar uzanan bir panik havasının doğmasına neden olmazdı. Sonunda söyleyeceğimizi başından söyleyelim: Bu; bazı hükümet efradıyla Bilal’in şirketinin kendi şahsi kasalarını doldurma girişimine karşı gerçekleştirilmiş bir suçüstü operasyonunun ötesinde bir anlam taşıyor.

Hükümetin dış ve iç politikasına karşı suçüstü operasyonu

Cemaatçi polislerin ve savcıların yürüttüğü operasyon, kara para aklama girişimi öncesi (Kim bilir belki o sıralar pervasızlık o kadar almış yürümüştü ki, artık bu aklamaya bile gerek duyulmuyordu) bir eylemdi.  Başbakanlığa tahsis edilmiş bulunan özel fonun “memleketin iç ve dış politikasının gerektirdiği devasa mali ihtiyaçlara” hiçbir şekilde yetmediği açıktı. Peki, neydi bu dış ve iç politikanın mali ihtiyaçları? Açıktır ki, içerde AKP’nin her türlü seçimi kazanması için yapılması gereken harcamalarla,  bir rejim değişikliğinin altyapısını oluşturacak olan TBMM’den daha büyük bir Saray inşaatının yüklü masrafları, dışardaysa öncelikli olarak Suriye’de Esad rejiminin yıkılması için cihatçı çetelerin silah ihtiyaçlarının Katar’ın ve Körfez Emirliklerinin yanı sıra Türkiye tarafından da karşılanması gerekliliği. ABD emperyalizmi nasıl Afrika’daki askeri masraflarını başta Fransa olmak üzere çeşitli emperyalist Avrupa ülkelerinin başına yıkıyorsa, Türkiye de kendi haline bakmadan o emperyalist ülkelerle aşık atıp ABD emperyalizminin daha fazla gözüne girebilmek ve Ortadoğu’da da “ben varım” diyebilmek adına Bilal’in dairesinde para saymak zorunda kalıyor!

Bir başka ifadeyle, içerde, Cumhuriyet’in kendisinin ve geleneksel “parlamenter” rejiminin ilk elde başkanlık sistemi aracılığıyla yıkımına kadar uzanacak olan bir politikayla (bu açıdan Ankara’ya Saray inşaatı Çamlıca’ya cami ve Gezi Parkı’na Topçu Kışlası inşaatlarından çok daha önemlidir!) dışarda da Suriye, Irak, İran gibi emperyalizmden görece bağımsız ülkelerin “düşürülmesi” politikalarının birleştirilmesi. İşte iç ve dış politikaların birliği ve bütünlüğü bu olsa gerek. Davutoğlu/Erdoğan Hükümeti şu anda taktik olarak Ortadoğu’da  ABD emperyalizmiyle ne kadar aykırı düşerse düşsün, son tahlilde onun çıkarlarının kararlı bir savunucusu olduğunu her fırsatta ispatlamaya çalıştığından, ABD emperyalizminin  geçici desteğini almaya devam edecektir.

Hırsızlık suçlaması buzdağının görünen yüzüdür ve kimseyi ikna etmez

Menderes Hükümeti 27 Mayıs 1960’da devrilip de Yassıada’da yargılanmaya başlandığında,  ABD ile bağları hiçbir zaman koparmak istemeyen yeni yönetim, Demokrat Parti (DP) iktidarını gerçek suçlardan (ABD hesabına Kore Savaşı’na katılarak 3 bin askerin ölümüne neden olmak) değil de “Bebek Davası”, “Don Davası” gibi mânâsız konulardan vurmaya çalıştı. Oysa ki söz konusu olan Menderes Hükümetinin ulusal egemenliği yok sayması, anayasayı çiğnemesi, basın özgürlüğünü ortadan kaldırmasıydı. Bugün de söz konusu olan AKP hükümetinin dört bakanının yolsuzluk ve hırsızlıktan yargılanmaları değil, bütün bir hükümetin var olan anayasayı ve ulusal egemenliği çiğnemekten yargılanmasıdır. Basın özgürlüğünü iğdiş etmekten, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkını ortadan kaldırmaktan, sendika üyesi olma hakkını ve istediği sendikayı seçme hakkını engellemekten ve hepsinden önemlisi ulusal egemenliği rafa kaldırmaktan yargılanmalıdır.

Ulusal egemenliği rafa kaldırmaktan yargılanmalıdır

Evet, Recep Tayyip Erdoğan AKP Hükümetinin başbakanıyken emperyalizmin Libya saldırısı patlak verdiydi. NATO bu vesileyle Libya’ya saldırmaya karar verdiğinde, henüz Ahmet Davutoğlu’na danışmamış bulunan Erdoğan, “NATO’nun Libya’da ne işi var!” diyecek olduydu. Hemen sonrasında ne tür gelişmeler oldu bilmiyoruz ama AKP hükümeti daha TBMM’ye danışmadan, TSK’nın Deniz Kuvvetlerinden altı kadar savaş gemisini Libya açıklarına gönderip doğrudan savaşın tarafı olmuş oldu. İşte anayasal suç budur ve tam da Yüce Divanlık bir konudur. NATO üyesi olmak, NATO’nun her tür emperyalist kepazeliğine katılmak demek değildir. Nitekim aynı NATO’nun üyesi olan Portekiz, “benim yasalarım, anayasam buna engel” diyerek Libya saldırısına katılmayı kabul etmemiştir. Kaldı ki “savaş kışkırtıcılığı” yapmak bizim yasalarımızda da suç!

Peki şimdi Tayyip Erdoğan o gün yaptıklarının bir anayasal suç olduğunu bilmiyor mu? Elbette biliyor. Ve zaten tam da o yüzden darbe-i hükümet diyerek parlamenter sistem yerine başkanlık sistemine geçmek için uğraş veriyor. Çünkü o zaman emperyalizmin çıkarları doğrultusunda bir ülkeye savaş açmak için parlamento engeliyle karşılaşmayacak. Aslında mesele bu kadar basit.  O yüzden: Ne hırsızlığı, ortada çok daha büyük bir suç var. “Hırsızlık” diyerek AKP Hükümetini kurtarmayalım!

Yunanistan Nereye?

— Dominique Ferré1

Memorandumların reddi, toplumun büyük sektörlerinin işçi sınıfının etrafında kenetlenmesine neden oluyor: Köylüler, gençler, iflas bayrağını çekmiş “orta sınıflar”

Sınıf mücadelesi zeminindeki sert direniş

Doğrudan sınıf mücadelesi zemininde işçiler sayısız “eylem günü” yaşadılar. Ama bu eylemlerin (grevlerin) hemen hepsi sendikal konfederasyonların yöneticilerince kaderlerine terk edildi. Üstelik bunlar başlangıçtaki hedeflerinin çok ötesine uzanan grevlerdi, söz gelimi, daha sonra Atina ulaşım işçilerinin de desteğini alan ve 2013 yılının Ocak ayında konfederasyon yönetimleri tarafından bilinçli olarak yalnız bırakılan sekiz günlük Atina Metro işçileri grevi gibi. Bunun gibi çok sayıda engelle karşılaşan Yunan halkı, direnişini seçim zemininde de sürdürdü.

2012 yılının Mayıs ve Haziran aylarında yapılan seçimlerde, daha önce Yunan Komünist Partisi’nin (KKE)  yaşamış olduğu bir krizden dolayı ondan kopan grupların başını çektiği bir koalisyon olan Syriza2 adlı küçük bir parti, sözcüsü Alexis Çipras, “memorandumların iptali” için kampanya başlattığında ve özellikle de bu memorandumların hayata geçirilmesini hedefleyen bir hükümete katılmayı reddettiğinde, bir anda parlamenter muhalefetin birinci partisi haline geliverdi. İşte bu satırları kaleme aldığımız sırada 25 Ocak 2015 tarihinde yapılacak olan genel seçimlerle ilgili olarak yapılan kamuoyu yoklamalarında en yüksek oyu elde edeceği ifade edilen parti bu partidir.

Avrupa Komisyonu ile “mali piyasalar” adına Aralık ayı sonunda görüş belirten Jean-Claude Juncker ile Pierre Moscovici, kelimelerinin üstüne basa basa şöyle dediler: “Tanıdık isimlerle çalışmayı arzularız”. Avrupa Birliği kurumlarının anti-demokratik karakterlerini doğrularcasına Yunan halkının kendi temsilcilerini seçme hakkına sahip olmadığını ileri sürdüler. Der Spiegel dergisinin bir “boşboğazlığı” olası bir Syriza hükümetinin memorandumları sorgulaması halinde Almanya Şansölyesi Merkel’in Yunanistan’ı Avro bölgesinden çıkartma tehdidinde bulunduğunu çıtlattı.

AB’ye göre seçimleri kim kazanırsa kazansın kemer sıkma politikaları sürdürülmeliydi

Oysa bizzat Spiegel’e göre bu abartının kendisi böyle bir varsayımın gerçekleşmesini engellemek için yapılmış olan bir baskıdan ibaretti, zira Yunanistan’ı Avro Bölgesinden ihraç etmek, O’nu dış borçlarını hiç ödememe noktasına getirirdi ki bu da belli başlıları Alman finans kapitaline ait olan bankaları büyük zarara sokardı. Mevcut durumda Samaras-Venizelos hükümetinin çöküşünü engelleyemeyen Avrupa Birliği Komisyonu, artık ne yapıp edip Syriza etrafında oluşacak bir hükümetin, Çipras’ın 2012’de dediği gibi “cehenneme gidecek yolun taşlarını döşeyecek” bir yönelişe girmesini sağlamanın koşullarını yaratmalıydı.

Syriza cephesinde de işler karışık

Bu arada Syriza cenahından da çelişkili ifadeler akmaya başladı. Bir yandan Çipras, 29 Aralık tarihinde Hükümetin düşmesinden birkaç saat sonra, “İşçi sınıfına takılan zincirleri kıracağız(…) Memorandumlar tarafından dayatılan talimatları bütünüyle ve sistematik olarak askıya alacağız” açıklamasını yaparken (ki bu açıklamalar Syriza’nın işçi, köylü ve halk seçmenini kendi geleneksel tabanının çok ötesine sıçratmaktadır), öte yandan aynı Syriza’nın yöneticileri “Avrupa Solu” çerçevesinden dışarı çıkmayarak Avrupa Birliği kurumlarını sorgulama fikrini bile tartışmaya açmamayı sürdürdüler.

Halkın özlemleriyle “AB çerçevesine saygı” birbirleriyle mutlak uzlaşmazlık içindedir

Militan işçiler, Syriza’nın önderliğinin her zaman grevleri ufalama/parçalama stratejisini izlediğinin – hem bir ya da iki günlük grevlere verdiği destek hem de denetim altında tuttuğu sendikal yapıların politikaları3 aracılığıyla- farkındalar.

Aralık ayı sonunda Syriza önderliği daha önce kemer sıkma politikalarına destek vermiş oldukları için itibarını yitirmiş olan şahsiyetler ve partilerle “ittifak” arama yoluna girdi (Haziran 2012 ile Haziran 2013 tarihleri arasında Sağ-PASOK hükümeti üyesi Dimar Partisi gibi). Bununla birlikte, bu “ittifak” arayışları Ocak ayında Syriza’nın yerel ve bölgesel kurullarında büyük ölçüde geri çevrildi.

Ama buna rağmen 6 Ocak tarihli Le Monde şunu yazıyor: “Brüksel’de bazı çevreler bu partinin Merkez Sol ile koalisyon oluşturacağını ve Troyka’ya karşı daha az radikal bir çizgi izleyeceğini düşünüyorlar. Bay Çipras Avro’dan çıkmak istediğini söylemediği gibi Yunanistan’ın mevcut borcunu ödemeyeceğini de söylemiyor. Financial Times’a göre bu onun pragmatizmi, ama daha şimdiden niyetleri konusunda kendilerine güven verebilmek için uluslararası yatırımcılarla görüşmeler yapmaya başladı bile…”

Öte yandan geçtiğimiz günlerde şunu da gördük: Bir Syriza çoğunluğunun başını çeken Réna Duru, Attika Bölgesel Konseyi’nde selefi olan PASOK’lunun bütçesini aklamadı mı?

29 Aralık tarihli konuşmasında Çipras şöyle diyor: “Avrupa Birliği sorumlularının bugünkü açıklamaları partnerlerimizin yeni Yunan Hükümetiyle işbirliği yapmaya hazır olduklarını doğruluyor…” Juncker’lerle Moskovici’lerin kendisine köpürerek saldırdıkları bir sırada sarf edilen tuhaf sözler doğrusu. Ve aynı Çipras, “Avrupa Birliği’nin çerçevesine ve Avrupa Birliği kurumlarına” duyduğu saygıyı ifade etmekten vazgeçmiyor.

Oysa son yıllarda Yunanistan’da olduğu kadar Avrupa’da da işçi sınıfının tüm deneyimi, milyonların kemer sıkma planlarına son verme özlemleriyle Avrupa Birliği kurumlarına saygı duyma arasında mutlak bir aykırılık olduğunu gösteriyor. Çünkü Avrupa kurumları bu konudaki renklerini zaten fazlasıyla belli etmiş durumdalar: Memorandumları sonuna kadar uygulamaya devam etmek gerek!

Kitlelerin öfkesi her taraftan taşıyor

Atinalı bir kadın işçi militan Yunan halkının durumuyla ilgili olarak bize şu ruh halinden söz etti: “Genelinde, inanılmaz sayıda insan, Syriza’ya kuşkuyla bakanlar dahil olmak üzere (O Syriza ki, bir an olsun patronlara, Merkel’e, Yunan Kilisesine, Papa’ya ve benzerlerine el uzatmaktan vazgeçemiyor) Syriza’ya oy vermenin dışında bir çıkış yolu göremiyorlar. Felâket o kadar büyük ki! Eski IKA’nın (Sosyal Güvenlik Kurumu) lokallerinde fareler cirit atıyor! Küçük burjuvazi umutsuz durumda. Öfke sel olmuş ve her yerden taşıyor…”

Yunan halkının ve işçilerinin isyanı, her ne kadar Syriza yönetimi Avrupa Birliği tarafından belirlenmiş “çerçeveye saygı” duyacağını ileri sürse ve buna mukabil Yunan işçi sınıfı da buna bir biçimiyle karşı olsa da, bütün bunlara rağmen oylar yoğun olarak Syriza’ya akacaktır. Syriza’ya gidecek oylar işçi sınıfının grevlerde defalarca ifade ettiği gibi memorandumların derhal iptalini olduğu gibi diğer tüm barbarlık önlemlerinin de kaldırılmasını dayatıyor.

Bu oylar, işçiler için, önlerindeki sayısız engele rağmen, kendi isteklerini dayatma ve gene kendi meselelerinin çözümünü bizzat kendi ellerine almaları konusunda müthiş yüreklendirici bir kaldıraç işlevi görecektir. Yunan işçileri ve halkı bu yolda bütün Avrupa’nın işçilerinin, militanlarının ve gençlerinin desteğini yanında bulacaktır.

  1. 7 Ocak 2015 tarihli Informations Ouvrieres‘den alınmıştır. []
  2. Fransa’daki Komünist Partisi (PCF) ve Sol Parti (PG) ve Almanya’daki Die Linke vb. gibi Avrupa Sol Partisi’ne bağlı olan Syriza Avrupa Birliği’ne karşı olmamasının yanı sıra O’nu (AB’yi) “reforme” etmeyi ve “daha sosyal” hâle getirmeyi umuyor. []
  3. Öte yandan, “Ortodoks” Yunan Komünist Partisi (KKE) ile onun sendikal kesimi, sınıf hareketini sistematik olarak bölme politikasını sürdürüyor: sınıfın diğer kesimlerinden ve örgütlerinden ayrı grev çağrıları, ayrı sokak gösterileri… Aynen PASOK’un konfederal sendikal yapılarının yönetimleri gibi KKE de burjuvazi için çok faydalı bir mücadele ufalama/parçalama aygıtı. []

Bir Eksik Yok mu?

— Daniel Gluckstein1

Yunan halkının kendi geleceğini özgürce tayin etmeye hakkı vardır. Yunan işçileri son iki yılda Troyka’nın ölümcül memorandumlarına karşı her defasında kendi yöneticilerinin kilitlemelerine toslayan 10’dan fazla genel grev gerçekleştirdiler. Eğer bugün Syriza yöneticilerinin taahhütlerini dikkate alıp seçim sandığını kullanarak memorandumun iptali için oy vermek istiyorlarsa, onların bu hakkına kim karşı çıkabilir?

Moskovici’lerin, Juncker’lerin, Merkel’lerin onlara savurdukları tehditlere kesinlikle tahammül edilemez. Bu çerçevede, bazı seçilmiş ve sorumlu Fransız politikacı ve sendikacılar “Avrupa Birliği’ne, Avrupalı yöneticilere, İMF’ye ve notasyon ajanslarına” çağrı yaparak, onlardan, “şantaj” yaparak “Yunan seçim kampanyasına müdahale etmemeleri” talebinde bulunuyorlar.2 Bundan daha meşru ne olabilir? Ama ortada bir eksiklik var ve bu insanı hayrete düşürüyor. Bu metinde, yani Avrupalı yöneticileri Yunan halkının gırtlağına bıçak dayamakla suçlayan bu metinde bir isim eksik: François Hollande. Ama zaten Hollande daha önce Yunan halkına tehdidini açıkça savurmuştu: “Yunanlılar kendi hükümetlerini özgürce seçme hakkına sahiptirler” ama “hükümet yöneticileri alınmış olan kararları uygulamak zorundadırlar”. Bir başka ifadeyle Troyka’nın planlarını uygulamak zorundadırlar! Aynı Hollande 11 Ocak tarihinde Merkel’le bir araya gelerek bu düzenlemelerini herkese ilan etti. Le Monde, büyük bir memnuniyet içinde başlığını attı: “Yunanistan: Merkel ile Hollande Oyunun Kurallarını Belirlediler”

Şimdi bu sessizliği nasıl yorumlamalıyız? Her kim ki Fransa’da Yunan halkına yardım etmek istiyor, onun görevi ilk elde Yunanistan’da memorandumların sürmesini dayatan Hollande-Valls Hükümetinin bu tavrıyla mücadele etmek değil midir?

Kaldı ki, Fransa’daki “Sorumluluk Sözleşmesi” ile Macron yasasının Yunanistan’daki İMF ile Troyka’nın ölümcül memorandumlarıyla aynı kaynaktan beslendiklerini kim inkâr edebilir?

İnsan gene bir konuda daha şaşırmadan edemiyor: Yüzlerce Fransız militan ve sorumlu tarafından imzalanmış bu metinde Portekiz, İspanya, İtalya ve Belçika’daki grevler ve gösterilerden söz ediliyor, ama Fransa’daki sınıf mücadeleleri konusunda tek kelime yok. Metin bu konuda dilsizi oynuyor. Peki, şimdi bunu nasıl anlayacağız? Yunan halkıyla yapılacak etkin bir dayanışma, nasıl olur da Fransa’da Hollande-Valls Hükümetinin (bu konuda Samaras Hükümetinden ne farkı varsa?) gerici politikasını başarısızlığa uğratmak için “Sorumluluk Sözleşmesi”ni süpürecek işçi sınıfı güçlerinin bir araya gelmesine yardımcı olacak mücadeleden koparılabilir?

Bu ilişki kurulmak istenmediğinde, gerçek sorumlulukların üstü örtüldüğü gibi gerçek çözümler ileri sürmek de imkânsızlaşır.

Açık konuşalım: Yunanistan’da olduğu gibi Fransa’da da demokrasinin ve işçi sınıfının öncelikli düşmanı kendi hükümetimizdir.

İşte bu zeminde POI, Yunan işçilerine olduğu kadar Avrupa kıtasının bütün ülkelerindeki işçilere, Troyka’nın ve sermayenin planları karşısında, birliklerini gerçekleştirmeleri için yardımcı olmaya çalışıyor. POI’nin 17 Ocak’ta Paris’te gerçekleştirilecek birlik ve direniş konferansına sunacağı destek de bu anlamdadır.

  1. Fransa Bağımsız İşçi Partisi (POI) Genel Sekreterlerinden []
  2. İmzacılar arasında Fransız Komünist Partisi (FKP) Ulusal Sekreteri Pierre Laurent, Jean-Luc Mélenchon ve Eric Coquerel gibi Sol Parti yöneticileri, FKP Stains veya Ile-Saint-Denis (Yeşil) Belediye Başkanları, bir dizi Yeşil, Sol Cephe ve sendikalist sorumlular vardır. []

Fransa Bağımsız İşçi Partisi’nin Charlie Hebdo Açıklaması

IV. Enternasyonal’in Fransa Seksiyonu Uluslararası Komünist Akım’ın da içinde yer aldığı Fransa Bağımsız İşçi Partisi’nin (POI) Charlie Hebdo’ya karşı yapılan saldırı üzerine Açıklaması

Charlie Hebdo’yu alçakça vuran saldırıdan bu yana geçen üç gün boyunca olaydan duydukları kaygıyı ifade eden memleketimizin insanlarını bugüne kadar benzeri görülmemiş bir duygu seli kaplamış bulunuyor.

Bütün özgürlüklerin ve demokrasinin temel direği olan basın özgürlüğüne karşı girişilen saldırıdan duyulan kaygı… Demokrasiyi ve laik cumhuriyeti parçalamaya yönelik cemaatçiliğin serpilip gelişmesinden duyulan kaygı…

Obama liderliğinde Fransa ve bütün Avrupa ülkelerinin dahil olduğu koalisyon tarafından sürdürülen savaşın ülkemize kaydırılmasından duyulan kaygı…

Bu kaygı; İMF ve AB’nin emirlerine uyan hükümetlerin orkestra şefliğinde sosyal hakları ve sosyal güvenceleri tahrip ederek işsizlikle sefaletin üretilmesinden besleniyor. İlk saldırı haberleri duyulduğunda Bağımsız İşçi Partisi (POI) bunu büyük bir kesinlikle mahkûm etti. Geçen hafta boyunca üyelerimiz milyonlarca işçi ve genç ile birlikte kendiliğinden açığa çıkan bu öfkenin ve kaygıların her türlü dillendiriliş biçimine aktif olarak katıldı.

Gene de POI şu sorunun cevaplanmasını talep ediyor: Demokrasi ve barış özlemine uygun bir çözüme ulaşabilmek için atılması gereken ilk adım François Hollande, Angela Merkel, Mariano Rajoy, David Cameron, Matteo Renzi, Juncker (Avrupa Komisyonu Başkanı), Obama’nın Adalet Bakanı ve hatta NATO Genel Sekreterinin öncülüğünde bir gösterinin düzenlenmesi mi olmalıydı?

Obama’nın komutasında Suriye’de, Irak’ta, Mali, Libya ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde savaş eken ve harabeler bırakan aynı insanların barış özlemini temsil edebilecek ve barışa liderlik edebilecek ehliyetlerinin olmasının mümkün olduğuna kim inanabilir?

AB himayesinde her ülkede kemer sıkma, işsizlik ve kuralsızlaştırmayı dayatan aynı insanların sosyal adalet ve sosyal hakların korunması taleplerine karşılık vermesinin mümkün olduğuna kim inanabilir?

Bağımsız İşçi Partisi’ne (POI) göre, kendi sınıf zemininde, kendi talepleriyle, kendi sahip olduğu bağımsızlığı koruyarak mücadele eden işçi hareketi, dün olduğu gibi bugün ve yarın da demokrasi ve barış mücadelesine en temel katkıyı sunacaktır.

Biz bu temelde mücadele ediyoruz ve etmeye devam edeceğiz. Sınıfımızın kendi çıkarlarını savunmak için bir araya gelmesi, sömürülen ve baskı altında olan bir sınıf olarak kendini savunması, barış ve demokrasinin yeniden fethi ve savunulması kavgasına en tayin edici katkıyı sunmasını sağlayacaktır.

Barış ve demokrasi için verilen kavga Hollande-Valls hükümetinin politikasına karşı verilen mücadeleye sunulan destekten ayrı düşünülemez. Bu hükümet sadece Ocak ayında patronlara 41 milyar Avro vergi muafiyeti getiren ve kamu hizmetlerinden 50 milyar Avroluk kesinti yapan “Sorumluluk Sözleşmesi”ni kendi başına uygulamaya soktuğu gibi Macron yasasıyla da bütün sosyal haklara karşı saldırıya geçti.

Bu nedenle işçi sınıfının eyleme geçmesine, sınıf mücadelesi alanında sosyalizm, cumhuriyet, demokrasi için savaşmasına yardım etmek için bir araç olarak otantik bir bağımsız işçi partisi inşa ediyoruz. İşçilerin mutlak bir bağımsızlık içinde politik olarak gruplaşmaya ihtiyaçları var. Çünkü onların,  AB’den ve bütün hükümetlerden olduğu gibi, kapitalist sınıftan da onun devletinden de tamamen bağımsız olacak kendi partilerine ihtiyaçları var.

İşte partimizin V. Kongresine ve ilçe kongrelerine bu temelde hazırlanıyoruz. Ülkemizdeki durumun vahametiyle bu gidişatı nasıl engellemek gerektiğini kafasında sorgulayan bütün işçilere ve militanlara açık olacak bir kongredir bu. POI’nin Ulusal Federal Konseyi (CFN), Açık Kongre hazırlıklarını ve tartışma metinlerini gelişmelere bağlı olarak pey der pey yayınlamak üzere Daimi Sekretaryasını görevlendirmiştir.

(POI’nin CFN’si tarafından oybirliğiyle kabul edilmiştir.)

10 Ocak 2015, Saat 18.00