Brexit’in Britanya’da kazanmasına sevinmeyen Marksist niye Marksist?

— Şadi Ozansü
ABD emperyalizminin başı Obama, referandum kampanyasında Britanya hükümetine destek vermek için Britanya’yı ziyaret etti. Avrupa’nın bütün emperyalist ülkelerinin hükümetleri Britanya’nın AB’de kalması için canla başla çalıştılar. Taa uzaktan Japon hükümeti bile Britanya’nın Avrupa’da kalması için yoğun çaba harcadı. NATO Genel Sekreteri, “Britanya mutlaka AB’de kalmalı” dedi. Avrupa Merkez Bankası Başkanı “Britanya’nın AB’de kalması hayati önem taşıyor” dedi. Fransa Devlet Başkanı ve Başbakanı Cameron’a tam destek verdiler. Yetmedi, hepsinden daha beteri Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ETUC), yani Türkiye’deki bütün konfederasyonların bağlı oldukları üst örgüt Britanya’nın AB’de kalması için bildiri üstüne bildiri yayınladı.
Peki yıllardır AB ne yapıyordu? Avrupa’nın bütün TÜSİAD’larının ve MÜSİAD’larının birliği olan AB ise her fırsatta işçi düşmanı politikalarını sergiledi. Avrupa Komisyonu aracılığıyla AB’nin bütün hükümetlerine kamu harcamalarını kısıtlamaları, özelleştirmeleri hızlandırmaları, sendikaları ezmeleri, yılların ürünü işçi yasalarını imha etmeleri direktiflerini verdi. Birliği bir “Halklar Hapishanesi”e çevirmenin yanı sıra ABD emperyalizminin hizmetinde dünyanın birçok bölgesine askeri müdahalelerde bulundu: Libya, Mali, Irak, Suriye ve tabii eski Yugoslavya ile Ukrayna vs. ABD’den sonra dünyanın en önemli savaş tacirleri arasına girdi. Bu müdahaleleri, çeşitli ezilen halklara “demokrasi terbiyesi” verme adına gerçekleştirdi. Yunan işçi sınıfının mücadelesini, o ülkenin halkının onurunu ayaklarının altına alarak çiğnedi. Yunanistan halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanmasına izin vermedi. İşte Avrupa Birliği budur. Kimse kimseyi kandırmasın AB aynen IMF, AMB, Dünya Bankası ve NATO gibi bir kurumdur. Ele geçirilip dönüştürülmesi düşünülemez. Ama Avrupa Birliği, Avrupa değildir! Bunun öyle olmadığını başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın bütün işçi sınıfları görmeye başladı.

Peki şimdi Türkiye’nin sosyalistlerine ne oluyor?

İşte Türkiye sosyalistleri bu AB’den Britanya’nın kopması üzerine yas tutuyorlar. Neymiş efendim? “Avrupa’da sağ yükselişe geçmişmiş!” Neymiş efendim? “Avrupa’da faşizm tırmanıyormuş!” Yahu gözlerinize perde mi indi yoksa mil mi çekildi? Görmüyor musunuz ki, Avrupa’daki bütün ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının kaynağı bizzat AB’nin uygulayageldiği politikalardır. Esas bu işçi ve halk düşmanı politikalar, yani ekonomik kriz nedeniyle halktan alınan vergilerle ve ücret kısıtlamalarıyla ve işsizleştirmelerle büyük finans şirketlerini, bankerleri, spekülatörleri, savaş tacirlerini paraya boğan politikalardır. Kaldı ki, hiç merak etmeyin, Britanya’nın AB’den çıkmasıyla faşizm gelişmez, tam tersine işçi sınıflarına ve ezilen halklara mücadelelerinde gün doğar. Fransa’da AB’nin dayattığı yeni İş Yasasına direnen Fransa işçi sınıfının mücadelesine güç katar. AB’nin işçi düşmanı politikalarının kurbanı olan İspanyol, İtalyan, Portekiz işçilerinin mücadelesine güç katar. Bugün genel grev kararı alan Belçika işçi sendikalarının mücadelesine ivme kazandırır. Görmüyor musunuz Fransa’da popülist sağcı parti FN’nin yürümekte olan işçi mücadelesine illişkin söyleyebileceği tek kelime yok. Bu şiddetli sınıf mücadelesi koşullarında adı bile geçmiyor. Çünkü işçi sınıfı içinde hiçbir örgütlenmesi yok. FN’in Fransa’nın geleceği üzerinde hiçbir etkisi yok. Yeter ki Fransa’nın işçi örgütleri bu hükümetle birlikte mevcut kapitalist sistemi de mezara gönderebilsinler. Britanya halkının Brexit kararının şu anda en büyük desteği sunduğu işçi sınıfı Fransa işçi sınıfıdır. Fransa işçi sınıfı bunu görüyor, Türkiye sosyalistleri siz niye görmüyorsunuz? Britanya işçi sınıfının AB’yi zayıflatan ve belki de yarın yıkılmasına neden olacak ayrılma kararı, Türkiye işçi sınıfı ve bütün Orta Doğu’nun ezilen halkları için de bir umuttur. Bunu nasıl görmezlikten gelebilirsiniz? Esas kör milliyetçilik AB’yi parçalama yoluna sokan Britanya işçi sınıfının “milliyetçiliği” değil, Türkiye sosyalistlerinin bu durumdan yararlanmayı bile göremeyen dar bölge milliyetçiliğidir.
Lenin’in yıllar önce söylediği şu sözler kendini Marksist sananların kulağına küpe olmalı: “Avrupa’nın gerçek birliği ancak sosyalist temellerde mümkündür. Kapitalist temellerde bir Avrupa birliği ancak gericiliğin kooordinasyon merkezi olur!” Dolayısıyla bunun yıkılması için sistematik bir mücadele – yani “yıkılırsa yıkılsın bize ne?” anlayışıyla değil- yürütmek ve Britanya’daki işçi sınıfının yoksul kesimlerinin isyanını bir büyük zaferin ilk adımı olarak selamlamak Marksistlerin temel görevidir. Yoksa sadece adınız Marksist kalır.

Delirmiş bunlar! Kılıçdaroğlu bu akılları kimden alıyorsun?

— Şadi Ozansü

 

Ortada yıllardır kanayan bir yara olarak Kürt meselesi var. Kimse, “bu Kürt meselesi değil PKK meselesidir” demesin. Bu durum, devletin yıllardır izlediği politikalar yüzünden bu noktaya geldi. Evet, Tayyip Erdoğan’ın son aylarda bilinçli olarak tırmandırdığı operasyonlarla güvenlik kuvvetleri 400 kadar kayıp vermiş, bu doğru. Ama savaşılan cenahtan da 4 binin üzerinde ölü var. Bunların hepsinin PKK’lı olması mümkün mü? PKK’nın zaten toplam militan sayısı bu kadar. Öyle olsaydı PKK bitmiş olurdu. O halde sorun nedir? Öldürülenlerin çoğunluğu PKK’lı olmadığına göre söz konusu olan PKK ile kaynaşmış bir halk. Ölen onlar. Dolayısıyla sen bir halkla savaş halindesin, Kürt halkıyla! Senin Meclis’ten atmak istediğin milletvekillerini milyonlarca oyuyla oraya göndermiş bir halk bu.

MHP’yi anladık da CHP ne yapıyor?

Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda Bahçeli’nin tavrını anlamak mümkün.  “Yanlış yola sapmış” olan Kürt halkına düşmanlık onun varlık sebebi.  Vakti zamanında onun başbuğu Türkeş de Diyarbakır’a gidemiyordu ve o da aynen şimdi Bahçeli’nin yaptığı gibi Kürt halkına kin tutuyordu. Ama Kılıçdaroğlu’na ne oluyor? Sen 12 Eylül 1980 öncesinde Diyarbakır’da en yüksek oyu almış partinin Genel Başkanısın. Niye Bahçeli ile aynı çizgiye düşüyorsun? Üstelik parlamento grubundaki milletvekillerinin ezici çoğunluğu milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karşı çıkarken bunu niye yapıyorsun? Sana bu aklı kim veriyor? Belli ki Tayyip Erdoğan’ın daha ilk turda cumhurbaşkanı seçilmesine imkân sağlayan Ekmeleddin İhsanoğlu tercihini sana yaptırtanlar. Belli ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na AKP’nin adayı Kadir Topbaş’ı “Kadir abi” diye selamlayan Mustafa Sarıgül’ü aday göstertenler. Belli ki Beşiktaş dahil İstanbul’un birçok ilçesini sözde CHP’li özde AKP’li Belediye Başkanlarına teslim ettirenler.

Kılıçdaroğlu, ne kendini kandır ne de seçmenlerini!

Kürt düşmanı ırkçı yaklaşımı yüzünden Devlet Bahçeli’nin düştüğü hâle bak! Tayyip Erdoğan ne isterse onu yapıyor. Onu burnundan yakalamış kıpırdamasına fırsat vermiyor. Şimdi aynı durum senin başına geliyor. Gene Kürt meselesi yüzünden aynı Erdoğan gibi Anayasa suçu işlemeye başlıyorsun. Geniş kitle Kürtlere karşı diye sen de Erdoğan’ın dümen suyuna giriyorsun. Milletvekili dokunulmazlıkları meselesinde, “tamam anayasaya aykırı da olsa hepsini kaldıralım, gerekirse bizi de hapse atsınlar” diyorsun. Komik oluyorsun. Gayet iyi biliyorsun ki, dokunulmazlıklar kaldırıldığında bu bağımlılaştırılmış yargı sistemiyle cezaevinin yolunu tutacak olanlar sen değil, HDP’li milletvekilleri olacak. Sıra sana geldiğinde zaten alaturka faşizmin, karşısındakileri cezaevlerine değil başka yerlere gönderdiği görülecek. CHP seçmenini kandırma! Kendini de kandırma! HDP’li milletvekilleri meclisten atıldığında zaten meclis son bulacak. Ama zaten Erdoğan’ın da istediği bu değil mi? O artık kendi partisini bile ortadan kaldırmanın derdinde. Başkanlık da başkanlık. Varsa yoksa başkanlık! Tek yol totaliter despotizm, Türkçesi alaturka faşizm…

“Benim Milletim bunları Meclis’te istemiyor” edebiyatı

Erdoğan, “Benim milletim HDP’li milletvekillerini mecliste istemiyor” diyor. “Benim milletim” dediği kim biliyor musunuz? Konya’daki milli maçta Ankara Gar’ında katledilen 100’ün üstünde HDP’li, CHP’li ve sosyalist için yapılan saygı duruşunu yuhalayan “millet”! 100’den fazla Kürdün, Alevinin  ve solcunun katline sevinen “millet”.  Bunun nasıl bir bölücülük olduğunu görmüyor musunuz? İşte alaturka faşizm bu zihniyettir. Bu zihniyeti yıkmak da hepimizin boynunun borcudur.

Sayın Kılıçdaroğlu,

Bu zihniyeti yıkmak, tarihin çöp sepetine göndermek Ankara Garı’nda katledilenlerin birlikteliği, dayanışması ve sokaktaki eylemiyle mümkündür. Erdoğan’la Hacivat/Karagöz oynayarak değil. “Referanduma giderse kaybederiz” anlayışıyla hiç değil! Ankara Garı’nda katledilenlerin arkasında sıralanmış olan güçler bir referandum sonucuyla cumhuriyeti, laikliği ve demokrasiyi Konya Stadyumunda hırlayanlara terk etmeyecek kadar cesurdurlar. Hiç merak etmeyin.

Obama Avrupa Birliği’ni savunmak için en önsafta

[Fransa Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) haftalık yayınlanan Workers’ Tribune (İşçi Kürsüsü) gazetesinin 36. sayısı – Uluslararası Günlük]

— François Forgue

ABD başkanı Barack Obama 22 Nisan’da Londra’ya vardı. Derhal, diplomatik geleneği de çiğneyerek ve hatta basının fikrini sormasını bile beklemeden, İngiliz seçmenlere 23 Haziran’daki referandumda sorulacak olan “İngiltere AB’de kalsın mı, ayrılsın mı?” sorusuna vermeleri gereken cevabı dikte etti.

Obama’ya göre, AB içinde kalmak istiyoruz demeleri onların göreviydi. Eğer bunu yapmazlarsa, Obama “İngiltere ve ABD arasında yapılacak olan ticari anlaşmanın sıranın sonuna atılacağı” konusunda uyardı. (Financial Times, 23 Nisan).

Obama’nın pervasızlığı, Avrupa Birliği gerici yapısına ayrılma yönünde oy kullanarak indirilecek bir darbenin tüm dünya düzenine bir tehdit oluşturacağı gerçeğinin altını çiziyor. Dolayısıyla, İngiltere seçmenlerine her türlü otorite ve kurum – hükümet başkanları, IMF, Londra City1 ve ayrıca Avrupa işçileri adına konuşma hakkı olduğunu iddia eden “Avrupa Sendikalar Birliği” olarak yanlış adlandırılan ETUC – tarafından verilen buyruklar şu mesajı iyice vurguluyor: “Obama ve Cameron’un emirlerine itaat etmelisiniz.”

Bu geniş seferberlik içinde, son durak, Avrupa Birliği’yle bağların korunması için çağrıda bulunan İngiltere ve başka yerlerdeki işçi hareketi önderleri tarafından temsil ediliyor. Sürekli tekrar edilen argüman şu: Muhafazakar Parti’nin en gerici unsurları olan yabancı düşmanı ve faşist aşırı-sağ İngiltere’nin AB’den ayrılması çağrısını yapıyor.

Elbette, referandum, siyasi demokrasinin son derece indirgenmiş bir formudur çünkü seçmenler, kökten karşıt politik güçlerin tamamen farklı nedenlerle aynı yanıtı verebilecekleri bir soruya “Evet” ya da “Hayır” cevabı vermeye çağrılır.

Aslında, referandumların çoğu zaman onları düzenleyenlerin lehine dönmesinin temel nedeni de budur. Durum bu olmadığında, referandum derin bir krizin işaretidir. General de Gaulle’ün korporatist projesinin birleşik bir “Hayır” oyu seferberliği sayesinde yenildiği 1969 yılında Fransa’da olan da buydu. Bu seferberlik kararını ilk olarak Force Ouvrière sendika konfederasyonu almış ve CGT’de karara uymuştu.

Burjuvazinin tüm kesimlerinin –“Fransa Cezayir”i konusunda nostaljik bir özlem içinde olanları da dahil- kendine özgü nedenlerle “Hayır” oyu için çağrı yapmış olması, halkın işçi sınıfının çıkarlarının nerede yattığını net bir biçimde görmesine engel olmamıştı.

Aynı şey bugün İngiltere için geçerli. Cameron’un gerici hükümetinin yenilmesi ve AB kurumlarının reddedilmesi işçi sınıfının çıkarınadır.

Bu nedenle, tüm Avrupa’da işçi sınıfının çıkarlarını ve onun örgütlülüklerinin bağımsızlığını savunanlar, AB’den ayrılmak için çağrı yapan Britanya işçi hareketinin tüm kesimlerine koşulsuz desteklerini sunmaktadır.

  1. çev.- Londra Borsası’nın da bulunduğu dünya finans merkezi []

Yunanistan Seçimlerinde Ne Oldu?

ATİNA- Yunanistan’da 20 Eylül seçimlerinde, Avrupa Birliği ve Troyka (IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu) tarafından talep edilen kemer sıkma önlemlerini uygulamak için Başbakan Alexis Tsipras’ın vekâlete sahip olduğu iddialarına kitlesel çekimserlik darbe vurdu ve rekor düzeye ulaştı.

Önceki seçimlerde %30 olan yüksek katılmama oranıyla karşılaştırılırsa bu seçimde seçmenlerin %45’inden fazlası evlerinde oturdu. Syriza’nın parlamento üyelerinden Zoi Konstantopoulou “Yunan halkının %50’den fazlasının parlamentoda temsil edilmediğini” ifade etti. Basında yer alan bu açıklama, yüksek katılmama oranı ve parlamentoda temsil edilmek için %3 barajını geçemeyen aralarında 155 bin oy alan LAE (Syriza’dan kopan sol kanat, Birleşik Halk Partisi) ve 46 bin oy alan Antrasya’nın bulunduğu partileri destekleyenlere bir referanstır.

Geleneksel sağ parti Yeni Demokrasi, Ocak ayındaki son genel seçimlerden sonra 200 bin oy kaybetti. Yunanistan seçmeni Yeni Demokrasi ve son beş yılda ülkeyi yöneten ve AB’nin dayattığı memorandum da dahil ilk iki kemer sıkma planını uygulayan PASOK’un (geleneksel sosyal demokrat parti) yozlaşmış politik sistemine herhangi bir geri dönüş fikrini reddetti.

Sonuç, Başbakan Alexis Tsipras’ın “ulusal birlik” hükümeti oluşturma planlarına ilk “HAYIR”dır.

Büyük çekimserlik, Potami’nin (iki yıl önce ortaya çıkan merkezci Avrupa yanlısı parti) topyekûn iflası, son seçimlerden sonra Syriza’nın 320 bin oy kaybı, Tsipras’ın üçüncü Mnemonio’yu; yani kemer sıkma memorandumunu uygulama vekâletine sahip olmadığını açıkça ortaya koyuyor.

Solda Antarsya yeni kurulan Birleşik Halk Partisi (LAE) ile birleşik bir seçim cephesi oluşturmaya karşı çıkarak kendi adaylarını çıkarmaya karar verdi. 5 Temmuz’da (seçmenler kitlesel olarak AB’nin kemer sıkma politikalarını reddettiğinde) vekâleti savunmak için bu birleşik cepheyi kurmuş olsalardı LAE parlamentoda temsil edilecekti.

Artık seçimler sona erdi, Troyka tarafından talep edilen 51 yeni kemer sıkma yasasının bu üçüncü Mnemonia’da uygulamaya başlanması zorunlu. Patronlar örgütü SEB, sendikalara ve politik partilere bu “reform” gündemini uygulamak üzere “ulusal birlik” çağrısı yapıyor. Sendika federasyonu GSEE’nin liderliği şimdiden bu “ulusal birlik” davetini kabul etti. Fakat herkesin aklındaki soru: işçiler bu dikteyi kabul edecekler mi? Ya da Troyka’nın taleplerine karşı çıkmaya devam mı edecekler?

Başkanlık Sistemine Karşı Meclis Egemenliği

–Şadi Ozansü

Bir bileşeni olduğumuz İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak 2007 yılından bu yana, yani yaklaşık sekiz yıldır bıkıp usanmadan aynı uyarı ve çağrıyı yapageldik. Neydi bu uyarı ve neydi bununla bağlantılı olarak yaptığımız çağrı? Özcesi, diyorduk ki yerel sınıf mücadelesinin dinamikleri değişmedikçe, bir başka ifadeyle işçi sınıfı örgütlerinin parçalanması ve AKP aracılığıyla emperyalist burjuvaziye bağımlı kılınması (bir Emek Platformu’nun dahi ortadan kalkması ve işçi sendikalarının hızla korporatizme sürüklenmesi) devam ettikçe, Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri diktatörlük rejiminin gayr-ı meşru çocuğu olarak “seçilecek” her yeni meclis bir öncekine göre emperyalizme daha bağımlı olmak zorundadır. Söz gelimi, 2007 yılında bir AKP hükümetini doğuran TBMM, gene bir AKP hükümeti doğurmuş olan 2002 yılı TBMM’sine göre daha gericidir ve gene barındırdığı milletvekillerinin niteliğinden bağımsız olarak 2011 Meclisi de hepsinden daha gerici bir meclistir. Bu koşullar altında 2015 Meclisi’nin nasıl olacağını görebilmek için kâhin olmaya hiç gerek yok. Unutmayalım, 2002 Meclisi ABD ordusunun Türkiye üzerinden Irak’a girmesine, AKP Hükümetinin 1 Mart tezkeresini geri çevirerek izin vermemiş bir Meclis’tir. 2007 yılında hükümet gene AKP’dir ama yeni Meclis’te emperyalizm açısından çıbanbaşı olarak gözükebilecek bütün “çürük yumurtalar” temizlenmiş (hem AKP’nin, hem CHP’nin ve hatta MHP’nin içindekiler bile!) ve bunun sonucunda Türkiye’nin emperyalizm saflarında Libya’ya müdahalesine kimse ses çıkarmamıştır. 2011 Meclisi, Türkiye’nin Suriye’ye Esad rejimini devirmek üzere müdahalesine en azından başlarda iktidarı ve muhalefetiyle (BDP hariç) açık çek vermiştir.

Emperyalizmin ne halk egemenliğine ne demokrasiye tahammülü var

Emperyalist ülkelerde bile halk egemenliğine ve demokrasiye tahammülü olmayan emperyalizmin kendine bağımlı ülkelerde bunlara izin vereceğini sanmak için oldukça saf olmak gerekir. Evet, günümüzde mevcut seçim sistemleriyle ne ABD’de, ne Büyük Britanya’da, ne Fransa’da ve ne de Almanya’da halk egemenliği ve demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Hepsinde halkın egemenliğini sınırlayan devasa seçim barajları ve başka barajlar mevcuttur. Ama Türkiye’deki yüzde 10’luk seçim barajı ve inanılmaz sınırlı siyasal mücadele imkânları daha başından halkın egemenliğini ortadan kaldırdığı gibi ortaya çıkan meclisleri de alabildiğine işlevsiz kılmaktadır. İşte bu yüzden de yıllardır ısrarla yüzde 10’luk seçim barajının sıfırlanacağı, mevcut bütün siyasal partilere eşit propaganda imkânının tanınacağı, aldığı oya göre devlet kasasından çeşitli siyasal partilere para dağıtmanın yasak olacağı, nispi temsil usulüne bağlı olarak her partinin aldığı oy oranında oluşacak olan mecliste yer bulacağı bir egemen kurucu meclis seçimine gidilmesi çağrısı yapıyoruz. Ancak böyle oluşacak emperyalizmden bağımsız egemen bir meclis içinde işçi sınıfı örgütlerinin de kendi programları doğrultusunda mücadele etmeleri mümkün olabilecektir. Burjuva demokrasisinin en ileri biçimi olan böyle bir meclis siyasal demokrasinin gelişmesinin kanallarını açacaktır. Ülkenin bir kaosla parçalanmasının yolunu ancak böyle bir kurucu meclis engelleyebilir. İşçi sınıfına sınırsız politik örgütlenme hakkı, dilediği sendikayı engelsiz seçebilme özgürlüğü, grev ve toplu sözleşme, izinsiz toplantı ve gösteri yapma hakkı, Kürt halkına eşit yurttaşlık, yoksul köylülere toprak, gençlere parasız eğitim, kadınlara hayatlarını kendi başlarına da sürdürebilecekleri çalışma koşulları, emeklilere hayatlarının geri kalan kısmını onurluca yaşayabilecekleri bir ücret, insanlara din ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra tam bir ifade özgürlüğü. Bütün bunların yanı sıra ülke içinde olduğu kadar bölgede de barışı sağlayacak bir meclis, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yabancı ülkelere maceracı girişimlerde bulunmayı yasaklayacak bir meclis. İKP’nin yıllardır Türkiye toplumunun önüne koyduğu çözüm budur. Evet, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu bir burjuva demokratik çözümdür, ama tarafımızdan da savunulmaktadır. Çünkü ne burjuvazi ne de emperyalizm artık herhangi bir demokratik açılımın taraftarı olamayacağı gibi 1945-75 yılları arası “Altın Çağ”ın reformlarını da yapabilecek durumda değiller. Tam tersine her yerde karşı-reformlar yapmak zorundalar. Söz gelimi İç Güvenlik Yasa Tasarısı olarak gündeme getirdikleri karşı-devrim yasalarına bile “reform” adını veriyorlar. Ama Fransa’da da reform adı altında getirdikleri, sosyal haklara saldıran Macron yasasıyla aynı karşı-devrimciliği örgütlüyorlar. Dolayısıyla günümüzde reform ile kapitalizm mutlak bir uzlaşmazlık içinde olduklarından her tür reform çözümü de süratle bir geçiş talebi olarak kitleleri harekete geçirir hale gelmiştir. İşte kurucu meclis de tam böyle bir geçiş talebidir. Siyasal demokrasi alanını genişleterek kitlelerin emperyalizmden kopuşunu hızlandırma yolunda bir geçiş talebi. Türkiye gibi bir ülkede bir geçiş talebi olarak kurucu meclis şiarını toplumun gündemine sokamazsanız somut politika yapmayı reddediyorsunuz demektir.

Tayyip Erdoğan’ın hedefi neydi?

Gene yıllardır Tayyip Erdoğan’ın hedefinin başkanlık sistemine mümkün olan en kısa dönemde sıçramak olduğunu söyleyip durduk. Hatta başkanlık sistemine geçildiğinde mevcut yüzde 10’luk barajı da kaldıracağını (ve böylece kendini çok “demokrat” gösterme imkânına sahip olacağını), çünkü artık parlamentonun bir hükmünün kalmayacağını bildiğini belirttik. İşte 2015 Genel Seçimlerine bu koşullar altında giriyoruz. Daha önce de söyledik, Tayyip Erdoğan Ak Sarayı TBMM’nin yerini almak üzere inşa ettirtti. Sorun 2023 yılına kadar, adım adım sadece cumhuriyeti ve laikliği ortadan kaldırmak değildi, aynı zamanda “demokrasi”nin her türlü kırıntısını da un ufak etmekti. Tayyip Erdoğan’ın emperyalizmin genel politikalarıyla da gayet uyumlu bir tarzda Başkanlık Sistemine geçmek istemesi, son tahlilde kendisine bugüne kadar oy vermekte olan seçmene dahi fazlaca güvenmemesinden kaynaklanıyor.

Başkanlık Sistemine karşı Meclis Başkanlığıyla cevap

Seçimlere katılacak muhalefet partileri, Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Sistemini yerleştirmek istemesine karşı salt bir direniş zemininde mücadele etmekle yetinmemeliler. Tayyip Erdoğan aslında hem parlamento içi hem de dışı muhalefete çok ciddi bir koz veriyor. Mesele sadece Başkanlık Sistemine karşı çıkmak olmamalı, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı müessesinin kendisine de aşırı pahalılığı ve gereksizliği yüzünden bir karşı çıkışı beraberinde getirmelidir. Muhalefet partileri “seçimleri kazanıp AKP’yi iktidardan düşürdüğümüzde, Cumhurbaşkanlığı müessesesine de son vereceğiz, Meclis Başkanı devleti temsil etmede niye yeterli olmuyormuş?” sorusunu toplumun önüne koymalıdırlar. Kurucu Meclis kendi başkanına bu yetkiyi vereceğinden zaten Başkanlık Sisteminin de panzehiri anlamına gelir.

Çözüm

Türkiye Tayyip Erdoğan’ın arzusu doğrultusunda Başkanlık Sistemine geçtiği takdirde, artık ne parlamentonun ne de tek tek milletvekillerinin hiçbir öneminin kalmayacağı herkesin malumudur. Ancak Erdoğan Başkanlık Sistemini geçiremezse hem kendisi hem partisi çökecek, bu da kuşkusuz bütün halk ve işçi sınıfı için bir zafer olur. Bu olay, Avrupa işçi sınıfının Avrupa Anayasası’nı reddetmesi gibi görülmelidir. Avrupa Birliği bu anayasayı geçirebilseydi, Avrupa işçi sınıfı emperyalizme karşı çok önemli bir mevzi kaybetmiş olacaktı, emperyalizm anayasayı geçiremeyince bu sefer AB krize girdi. Dolayısıyla Türkiye’de de bu “son seçimlerin” önemi belki de sanıldığından daha fazla olacaktır. 7 Haziran seçimlerinde oluşacak olan parlamentonun niteliği değil, niceliği önemli olacaktır. Yani kimin donanımlı bir milletvekili olacağı değil, kimin Başkanlık Sistemine “Hayır” oyu vereceği önemlidir. Hesaplar bunun üzerine yapılmalı, ittifaklar da bunun üzerine kurulmalıdır.