İngiltere Genel Seçimleri: İşçi sınıfının oyu

— François Forgue 

[Not: Aşağıdaki makale Fransa Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) haftalık dergisi Tribune des Travailleurs (İşçilerin Kürsüsü) 93. sayısından alınmıştır.]

İngiltere’deki seçimler söz konusu olduğunda her şey önceden ayarlanmıştı. Theresa May liderliğindeki Muhafazakar Parti’nin galip gelmesi gerekiyordu. Avrupa Birliği deli gömleğine bir son verme arzusundaki kendi üyeleri ve seçmenlerinin iradesini savunmayı reddetmiş olmasından dolayı kendi kafa karışıklıklarının kurbanı olan İşçi Partisi’nin ise, bu seçimde bozguna uğraması bekleniyordu.

Bundan bir yıl öncesinde 23 Haziran 2016 Avrupa Birliği referandumu için yapılan tahminler de böyleydi: İngiliz seçmenlerin Muhafazakar Parti, işçi sendikaları konfederasyonu TUC, İşçi Partisi – Tony Blair’in destekçilerinden Jeremy Corbyn’e – ve yine Başkan Obama ve birçok diğerleri tarafından yapılan Avrupa Birliği’nde kalmak için oy kullanmaları yönündeki ısrarlarına direnecekleri tahmin edilmiyordu. Sonuçları biliyoruz: İşçi sınıfının oyu, özellikle de sanayi bölgelerinde “ayrılma” kararının zaferi yönünde oldu ve hâlâ çözülmemiş olan bir siyasi krizi başlattı.

Kısa süre önce gerçekleşen erken parlamento seçimlerinde de bunun aynısı yaşandı. Muhafazakar Parti’nin 13 sandalye kaybedip parlamentodaki sandalye sayısının 318’e düşmesiyle kalmadı, İşçi Partisi de bir önceki seçime kıyasla 32 yeni sandalye kazandı – ve Therasa May artık parlamentoda üye çoğunluğuna sahip değil.

İngiliz patronlarını ve Muhafazakar Parti’yi yenilgiye uğratan yine işçiler oldu. Gençlerle birlikte kitlesel olarak harekete geçerek Therasa May ve hükümetine bozgun yaşattılar. Avrupa Birliği üyeliğinin bedeli olarak yıllardır uygulanmış olan ve gitgide vahimleşen yıkıcı kemer sıkma politikalarının devamına karşı seslerini yükselttiler.

Therasa May ve onun hükümetine “İngiltere’nin AB’den çıkış” müzakerelerinde tam yetki vermiş olsalar, bu hükümet gidip AB sözleşmelerindeki emek karşıtı yükümlülüklerin hepsini devam ettirecekti; buna karşı çıktılar. Bunu İşçi Partisi’ne oy vererek yaptılar, çünkü İşçi Partisi’nin seçim beyannamesindeki kimi talepler İngiliz işçi sınıfının temel özlemlerini yansıtıyordu – bunlar 2016 Haziran’ında çıkarılan tüm engellere rağmen işçilerin AB’den çıkma yönünde kullanmış oldukları oyun da kalbinde yer alan taleplerdi.  

İşçi Partisi seçim beyannamesi demiryollarının yeniden millileştirilmesi çağrısını içeriyordu – bu Avrupa Birliği çerçevesinde ileri bile sürülemeyecek bir talepti. Yine seçim beyannamesi yeni kaynaklar aktararak Ulusal Sağlık Hizmetini (NHS) kurtarma çağrısı yapıyordu. Asgari saat ücretini 9 dolardan 12,5 dolara çıkarma çağrısı yapıyor ve “sıfır saatlik” sözleşmelere karşı çıkıyordu. Bunların tümü Avrupa Birliği’nin “bütçe dengesi” dayatmaları ile çelişen önlemlerdir.

İngiliz işçiler Muhafazakar hükümeti yenilgiye uğrattılar. Kendi örgütlerinin –yani TUC üyesi sendikalarının ve işçi sınıfının siyasi temsilcisi olarak ortaya çıkmış olan İşçi Partisi’nin – Avrupa Birliği kurumlarının ve finans sermayenin destekçileri olmak zorunda olmadığını gösterdiler. Aksine bunlar işçi sınıfının talepleri ve kurtuluşu için mücadelesinin aygıtlarıdır ve böyle kalmalıdırlar.

İngiliz işçileri, İngiliz kapitalistlerine yenilgiyi tattırdı ve tüm Avrupa çapında işçilerin mücadelesinin güçlenmesine katkı yaptılar.

İşçi Partisi’nin Avrupa Birliği’nden olduğu kadar NATO’dan ve savaş taahhütlerinden de etkin bir şekilde kendisini ayırarak 23 Haziran’da vermiş oldukları “Brexit” oyunun toplumsal içerini yerine getirecek politikalar izlemesi gerektiği konusundaki kararlılıklarını güçlü bir şekilde gösterdiler.

* * * * * * *

İngiltere işçi hareketindeki tepkiler

[Not: Aşağıdakiler İşçi Partisi üyesi bir sendika aktivisti olan, Kasım 2016’da yapılmış olan Mumbay Konferansı’nın da katılımcılarından olan John Sweeney’in bir mektubundan alınmıştır.] 

Jeremy Corbyn’nin işlemiş olmakla suçlandığı “suç” sadece zenginlerlin ve güçlülerin dayattıkları politikalara bir alternatifin olabileceğini dile getirmiş olmasıdır. Bu yüzden bugün hâkim sınıfların medyası Corbyn’ye yönelik intikam ateşiyle yanıp tutuşuyor.

Tüm yapmamız gereken iki seçim beyannamesini karşılaştırmak. İşçi Partisi’nin kampanyası büyük bir heyecan yarattı. Umut vaat etti. Sosyal güvenlik sistemlerinin özellikle de Ulusal Sağlık Servisi’nin savunulması çağrısını yaptı. Bu arada Muhafazakarlar sadece yedi yıllık bütçe kesintilerinin ve çekilen ıstırabın devamını öneriyordu. Sağlık sistemi ise bir sonraki hedefleri olacaktı.  

Erken genel seçimlerin ilanının sonrasında iki milyon vatandaş oy kullanmak için kayıt yaptırdı. Bu yeni seçmen kayıtlarının büyük çoğunluğu gençler ve İşçi Partisi destekçileriydi. Theresa May’in onlara sunabileceği hiçbir şey yoktu. Corbyn onlara umut verdi. Bu seçim bir harekete geçme çağrısı oldu; “Yeni İşçi Partisi” adı verilen şeyin bitişine işaret etti. Zaten İşçi Partisi’nde bu partiyi “modernleştirenler” sadece Margaret Thatcher günlerine özlem duyanlardı…

Bir alternatifi inşa etmek uzun sürecek çünkü hiçbir alternatifin olmadığı fikri çok derinlere işlendi. Militan taban Tony Blair ve Gordon Brown modelinden net bir kopuşu istiyor. Ama dikkatli olmalıyız. 8 Haziran’da işçiler bir elleri bağlı olarak mücadele yürüttüler; çünkü partiye Blair destekçileri egemen olduğu sürece İşçi Partisi’nin seçim beyannamesine sadık kalabileceğine inanmıyorlardı.

Kasım ayında yeni seçim olması oldukça olası. Bizler bu kampanyanın İngiltere’de radikal bir dönüşüm programı temelinde yürütülmesini sağlayacak bir rol oynamalıyız.  Yaşanmış olan sadece “Corbyn’nin İşçi Partisi Solu”nun zaferi değil; bu işçi sınıfının sola doğru derinden gelen bir hareketlenmesinin de ifadesi. Bunu yakalamak bize düşüyor.

* * * * * * *

TUC Konfederasyonu açıklamasından bölümler 

“Bu seçim ekmek davası ile ilgili konularla – sıradan işçiler için değişmesi gereken şeylerle ilgiliydi. Buna da şaşmamak gerek: şu andaki eğilimler devam ederse beş yıl içerisinde 3,5 milyon kişi güvencesiz işlerde çalışıyor olacak – ve ortalama ücret hala 2008’deki seviyenin 1.200 Sterlin altında.”  

“Yeni hükümet çalışanlar için yeni bir anlaşma ortaya koymalı. Kampanyadaki halkçı politikaları uygulamaya geçirmeliler – sıfır saatlik sözleşmeleri yasaklamak, asgari ücreti yukarı çekmek ve hemşireler, ebeler ve tüm kamu görevlileri için çoktandır yapılması gereken ücret artışını gerçekleştirmek gibi.”

Fransa’daki milletvekili seçimlerinin anlamı:

[Bağımsız Demokratik İşçi Partisi’nin (POID) seçimlerin ilk turunun ardından yaptığı açıklamadır. Paris, 12 Haziran 2017] 

Çoğunluk sözünü söyledi

11 Haziran’da çoğunluk sözünü söyledi. Seçmenlerin çoğunluğunun beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmeme tavrı ile (yüzde 51’in üzerinde) halk hükümetin meşruiyetini reddettiğini göstermiştir.

Beşinci Cumhuriyet rejiminde Ulusal Meclis ne işe yaramaktadır? Tüm yetkiyi kendi elinde toplamış olan Cumhurbaşkanı tarafından alınmış kararları tasdik etmek. Çoğunluk – özellikle de işçiler ve gençler- sandığa gitmeyerek bu saçmalığa razı olmadıklarını gösterdiler.

Bu nedenle 11 Haziran’da cumhurbaşkanlığı seçimindeki adayların tümü oylarının büyük bölümünü kaybettiler. “La République en  marche” [İlerleyen Cumhuriyet] Macron’un 23 Nisan tarihinde aldığı oyların 1,3 milyonunu kaybetti; Ulusal Cephe yaklaşık 4,5  milyon oy kaybetti; sağ yaklaşık 3 milyon oy kaybetti; “La France insoumise” [Boyun Eğmeyen Fransa] 4,5 milyon oy kaybetti, ki bu Melenchon’un aldığı oyların üçte ikisine denk geliyor ve yine Sosyalist Parti de 600.000 oy kaybetti. Tüm bu siyasal akımlar oy tabanlarının önemli bir oranını kaybettiler. Tümü reddiyeden paylarını aldı.

İlk turda seçmenlerin çoğunluğu, beşinci Cumhuriyet’in tüm tarihindeki en yüksek oranla sandığa gitmedi (yüzde 51’in üzerinde); ikinci turda oy kullanmayanlarla boş oy kullananların oranı bu kez yüzde 62’ye yükseldi.

Boyun Eğmeyen Fransa açısından, bu partinin yetkililerinin kibirli bir şekilde uyguladığı bölücü politikaların seçmenlerinin büyük bölümünün huzurunu kaçırdığı görüldü; özellikle de Beşinci Cumhuriyet’e son verme ve bir Kurucu Meclis seçme çağrısını ciddiye almış olan seçmenlerinin. Melenchon’un bir gayrimeşru koalisyon hükümetinde Macron’un Başbakanı olarak kendisini önermesi karşısında; ya da Ulusal Meclis’in “yetkilerini” övdüğünde ve burayı –Beşinci Cumhuriyet altında- grevler ve gösteriler yerine geçebilecek bir direniş çerçevesi olarak gösterdiğinde, seçmenlerinin kafalarının karışmamış olması mümkün müydü?

Şimdi ne olacak? Demokratik bakış açısıyla bu hükümet ve Ulusal Meclis’te sahip olduğu ezici çoğunluk gayrimeşrudur.

Ve bu gayrimeşru hükümet önümüzdeki haftalarda Çalışma Yasası’na, Sosyal Güvenlik sistemine, emekliliğe ve kalifikasyonlara yönelik saldırılar yapmaya ve Anayasadaki olağanüstü hali sürdürmeye niyetlidir!

Hangi hakla bunları yapacaktır? 

İşçi haklarını ve demokratik hakları ve kazanımları tehdit etmeye kararlı bu gayrimeşru hükümet ile müzakere edilecek veya karşılıklı danışılacak hiçbir konu yoktur.

Bu her şeyi imha etmeye niyetli azınlık hükümeti karşısında işçilerin kendi sarsılmaz birleşik cepheleri ile, gençlik ve işçi örgütleri ile bu hükümetin yıkım politikalarına karşı koymaktan başka çareleri yoktur.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) her koşulda birlik ve demokrasi için mücadele eder; bu ise Beşinci Cumhuriyet’in sonlandırılmasını, egemen bir Kurucu Meclis’in seçimini, Avrupa Birliği’nin dikte ettiği politikalardan kopulmasını gerektirir.

Sınıf mücadelesinin destekçisi olarak Bağımsız Demokratik İşçi Partisi işçilerin bu yolda ilerlemesine yardımcı olmak için yapılan tüm girişimleri destekleyecektir.

Bu siyasal kriz ve çürüme döneminde tüm Komünist Parti, Sosyalist Parti, Sol Parti, Boyun Eğmeyen Fransa üyelerine, destekçilerine ve sendika militanlarına kardeşçe çağrı yapıyoruz. Tartışmayı açmış olalım: Bir işçi sınıfı partisine ihtiyacımız var mı, yok mu? Gericiliğin planlarını yenilgiye uğratmak için işçilerin birleşik cephesini inşa etmemiz gerekiyor mu, gerekmiyor mu?  

Elbette ADALET!

Sonuna kadar ADALET!

Ama bu çok haklı talep mantıki sonucuna varmalı

CHP’nin başlattığı “Adalet” yürüyüşü çok haklı ve sonuna kadar desteklenmeli. “Ama şu destekliyormuş, bu destekliyormuş” tartışmasının hiçbir önemi olmadığı gibi, “şu desteklemiyormuş, bu desteklemiyormuş”un da bir önemi yok. 2013 Haziran İsyanı’ndan bu yana önemli de olsa birkaç istisnai işçi sınıfı hareketi (metal ve cam işçilerinin eylemleri) dışında üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran bu ülkede “pekiştirilmiş bir 12 Eylül rejimine” karşı sokağın harekete geçmesine yol açan bir eylem nasıl olur da desteklenmez? Bakın daha şimdiden Erdoğan-Bahçeli kliği ve onların hempaları nasıl da küplere bindiler? Yandaş TV’ler ve yazılı basın organları nasıl da canhıraş bir saldırı kampanyası yürütüyorlar. Kuyruklarına basılmış olmanın acısını çıkartmak isteyen bir ruh hali içindeler. Ve tabii iktidar bloğundaki çatlama belirtileri de işin cabası. Bir kere daha kanıtlanmış oldu ki; özellikle 16 Nisan şikeli plebisitinin sonucuyla birlikte artık hiçbir önemi kalmamış olan parlamentoda oturup hiç kimsenin duymayacağı “kendi sesini beğenen konuşmalar” yapma yerine sokağa çıkıp bir adım bile atmak ülkenin içine girdiği karanlıktan kurtulma yolunda çok daha anlamlı bir harekettir.

Mevcut iktidar kliği her şeyden önce işçi sınıfı (genel olarak işçiler değil, örgütlü işçiler, çünkü sadece örgütlü işçiler işçi sınıfıdır) düşmanı olduğunu başta yasakladığı bütün grevlerle ve işten atmalarla herkese göstermiştir. İflah olmaz bir laik ve seküler hayat tarzı düşmanı olduğunu yürüttüğü akıl almaz mezhepçi politikalarla ispatlamıştır (“henüz toplum üzerinde kültürel hakimiyetimizi tesis edemedik” yakınması bunun itirafıdır). Kendisine yakın durmayan bütün Kürtlere düşman olduğunu da HDP’nin Eş Başkanları dahil olmak üzere birçok milletvekilini ve sayısız Belediye Başkanını hapse atarak göstermiştir. İktidar kliği kendisine biat etmeyen bütün kadınlara olduğu gibi başı dik ve özgür davranan bütün gençlere de düşman olduğunu zaten her fırsatta dile getiriyor. Kendisini eleştiren bütün yazarçizerleri ve aydınları ya hapse tıkarak ya da işten atarak baş düşmanlar kategorisine yerleştirmekte hiçbir beis görmüyor. Plebisit sonucu kabul ettirdiği anayasal değişiklerle demokrasinin kırıntılarını bile tereddütsüz yok etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Sonuç olarak, iktidar kliği esasen demokrasiye düşman olduğunu bütün tasarruflarıyla dile getiriyor.

ADALET halkın ekmeğidir! İşçilerin geleceğidir! (DİSK pankartı)

İşte bütün bu gelişmeler karşısında tabii ki ADALET talebi başa alınmak zorundadır. Ama ADALET talebinin içi derhal doldurulmalıdır: OHAL sürdükçe ADALET mümkün değildir! ADALET’i engelleyen temel müessese OHAL rejimidir. Derhal kaldırılmalıdır! İstanbul Maltepe’ye kadar sürdürüleceği ifade edilen yürüyüş genel soyut bir ADALET talebiyle yol alamaz, fiilen uygulanan somut bir ADALET talebini dile getirmelidir. Milyonlar ADALET için sokağa çıkıyorlarsa, OHAL’in kaldırılmasını görmek için çıkıyorlar. Grevleri yasaklanan ve işten atılan işçiler için, yıllardır kadro yalanlarıyla kandırılıp güvencesiz çalıştırılan taşeron işçiler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır; cezasız kalan iş kazaları ve iş cinayetleri söz konusu olduğunda ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işlerine son verilen kamu çalışanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan milletvekilleri ya da Belediye Başkanları için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Hapse atılan ya da işten çıkartılan gazeteciler için ADALET, OHAL’in kaldırılmasıdır. Kısacası OHAL varsa ADALET yoktur! İktidar kliği 19 Temmuz’da OHAL’i üç ay daha uzatmak isteyecektir. Sokağa dökülen milyonlar OHAL’in kalkmadığını gördüklerinde eylemlerine yeniden ve yeniden başlayacaklarını haykıracaklardır. Artık bu yürüyüşten geri dönüş yoktur. Ya ADALET, ya ADALET!

Herkes için ADALET, herkes için DEMOKRASİ! (KESK pankartı)

Ama bununla bitmez; ADALET talebi bir başladı mı sonu gelmeyecektir. 12 Eylül 1980 rejiminin 16 Nisan şaibeli plebisitiyle katmerlenerek aldığı yeni ve daha gelişkin baskı biçimi, ADALET’in önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Artık Türkiye’de böyle bir Yüksek Seçim Kurulu ile adil bir seçim yapılamaz. Yapılabileceğini iddia edenler ya kendilerini ya halkı ya da her ikisini birden kandırmış olurlar. Yürüyen milyonlar burada durmayacaklardır. Yürüyen milyonlar iktidarını kaybetmiş olan bir parlamentonun yerini alacak bir meclisin demokratik seçiminin yolunu açacaklardır. Demokrasi, tek kelimeyle halkın egemenliğidir. Yüzde 10 barajının yeni Başkanlık rejimiyle yüzde 50’ye çekilmesi demokrasiye tamamen son verilmesi demektir. Zaten ADALET yoksa DEMOKRASİ de yoktur. Mevcut Başkanlık sistemi Türkiye’deki bütün siyasi partilerin sonu anlamına geliyor. Önümüzdeki dönemde gerçek bir parlamento olmayacağı gibi, gerçek siyasi partiler de olmayacaktır. Zaten iktidar kliği kendi partileri de dahil olmak üzere hiçbir partinin varlığını istemediklerini kanıtladılar. Devlet Bahçeli kendi partisini bitirdi, Tayyip Erdoğan dizginleri tamamen ele alabilmek için mecburen AKP’nin başına geçti. Her ikisi de zaten siyasi partiler rejimi istemiyorlar. Çünkü son tahlilde siyasi parti bir tehlikedir! DEMOKRASİnin olabilmesi için bu ucube Başkanlık rejiminden vazgeçilmesi ve nispi temsile dayalı EGEMEN bir KURUCU MECLİS seçimine gidilmesi gerekir. Bu KURUCU MECLİS seçimi barajsız olmalı, katılan her örgüte eşit propaganda hakkı tanınmalı, herkes aldığı oy oranında bu mecliste temsil edilmelidir. Eşit ve özgür bir seçimden korkacak bir şey yoktur. Böyle bir Mecliste işçi sınıfının kendi bağımsız siyasi partisiyle (bütün işçi örgütlerinin ve demokratik örgütlerin bir araya gelmesiyle) var olması fazlasıyla mümkündür. Bu burjuva meclisin işçi sınıfı kanadı ancak böyle olabilir. Öte yandan, böyle egemen bir kurucu meclisle birlikte ülkenin bu kadar pahalı ve totaliter despotizme açık bir Başkanlık sistemine ihtiyacı olmadığı derhal ortaya çıkacaktır. Ülkenin kaderini tamamen kendi eline alacak olan EGEMEN KURUCU MECLİS’in Başkanı Cumhuriyeti sembolik olarak temsil edebilir.

Sonuç olarak, ADALET talebi pandoranın kutusudur, bir açıldı mı pir açılacaktır. Yeter ki içi layığıyla doldurulabilsin ve kitle hareketinin bu talebin içinin nasıl doldurulabileceğine aklı yatsın. ADALET talebi, ancak ezilen ve sömürülenlerin kendilerini temsil edebileceği EGEMEN bir KURUCU MECLİS talebine uzanırsa sahici olacaktır. Biz İKP olarak, ADALET ve DEMOKRASİ mücadelesinde başta irili ufaklı tüm işçi sınıfı örgütlerini birleşik bir cephede omuz omuza mücadele etmeye çağırıyoruz. (1 Temmuz 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)
Merkez Yürütme Kurulu

Kurucu Meclis talebinde neden ısrar edilmeli? Bu talep ne anlama geliyor?

Şadi Ozansü

Türkiye bir plebisit yaşadı ve sonuç ortada. Ülkenin birçok ilinde, ilçesinde, köyünde ve beldesinde silahlı eşkıyanın kontrolünde bir plebisitti bu. “Hayır” oylarının yüzde 90’ları aştığı bazı kent merkezlerinde bile şehir eşkıyası ile köy korucularının cirit attığı bir sözde “halk oylaması”. Bu durumda varın Erzurum’da, Konya’da, Bingöl’de ve benzeri yerlerde oyların nasıl kullanıldığını ya da ‘kullanılamadığını’ hesap edin. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de bunu yapanın, güçlü olduğu yerlerde neler yaptığını düşünün. İşte bu koşullar altında en az yüzde 55’lik “Hayır” oyları Erdoğan-Bahçeli kliği için “gerekli” olan yüzde 49 sınırına geriletilebildi.

Bir tabu yıkıldı

Erdoğan-Bahçeli kliği Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi anlayışının hakim kılınmasının kendilerine sunacağı imkanı şöyle tasarlamışlardı: “Türkiye’de geleneksel olarak yüzde 70 sağ, yüzde 30 sol oy vardır. Bu iki kampın karşı karşıya kalması halinde sonuç her zaman bizim lehimize olur. Çünkü Müslüman toplumumuz esasen ezici olarak Sünni ağırlıklıdır.” Seçim sonuçlarının Erdoğan-Bahçeli kliğini şaşırtmasının altında bu tabunun çatır çatır yıkılmış olması yatıyor. Artık 1950’li yıllarda değiliz ve Alevi/Sünni ayrımı üzerinden kampanya yürütmek Malatya, Elazığ, Maraş ve benzeri birkaç il dışında sökmüyor. Kaldı ki ezici çoğunluğu Sünni olan Kürt halkı da zaten uzun zamandır bu yörüngenin dışında tavır alıyor.

Cumhuriyet ve laiklik kendini savunuyor,

bazı umutsuzlara inat sanıldığından daha güçlü olarak üstelik

Hem cumhuriyet hem de laiklik Türkiye toplumuna fazlasıyla yerleşmiş, kökleşmiş durumda. Bu plebisiti, yani “Cumhuriyet mi, Saltanat mı?” oylamasını 1923 yılında bile yapmış olsaydınız, sonuç yüzde 90 Saltanat ve hilafet lehine çıkardı. Karşı-devrimci çevrelerin yanılsaması 1923 “kesintisi”ne 2023’te son verebileceklerini sanmalarıydı. Artık bu amaçlarına varmak için gerçek bir karşı-devrim örgütlemeleri gerektiğini görüyorlar, ama zaten alaturka faşizm niyetleri de bundan başka bir şey değil.

Halk, önderliklerinden daha ileri

Türkiye halklarını bünyesinde toplayan Türkiye milleti, önderliklerinden daha cesur ve mücadeleci bir noktada. Yukarıda andığımız “yüzde 70/yüzde 30” tabusundan sonra bu plebisitle birlikte bir tabu daha yıkıldı: “Bu millet, millet değil illet!” ya da “bu millet değil, ümmet!” Hayır! Bu plebisit, halkların hiç de ümmet olmadıklarını ve çoğunlukla gerçek birer yurttaş bilincine sahip olduklarını göstermiştir. Zaten dünyanın her yerinde olduğu gibi emperyalizmi ve onun emrindeki egemen burjuvaziyi de korkutan budur. Emperyalist burjuvazinin korkusu haline geldi “burjuva demokrasisi”. Halkın egemenliği ve kendi kaderini tayin hakkı gibi bir “burjuva” talep artık bir geçiş talebi (kapitalizmden sosyalizme) haline geldi. Ancak milletin kendi kaderine sahip çıkmak istemesi, hileli seçimleri reddetmesi ve sokağa çıkarak bunu protesto etmek istemesi bizzat kendi önderlikleri tarafından engelleniyor. Bu engelleme ve giderek ne olacağı artık aşikâr olan 2019 seçimlerine “hazırlanma” manevraları en çok emperyalizmi ve Erdoğan-Bahçeli kliğini mutlu ediyor. Çünkü bu zaten yüzde 51’i meşru görmekten başka bir anlama gelmiyor.

Kurucu Meclis ne anlama geliyor ve bu talepte neden ısrar edilmeli?

Egemen bir kurucu meclis talebi en gelişkin siyasal demokrasi talebidir. Halkın kendi kaderine sahip çıkması anlamına gelir. “Ben kendi kendimi yönetmek istiyorum!” talebidir. Sanıldığının tersine hukuki bir yanı yoktur, tümüyle siyasal bir taleptir. Bu talep, “hukukçuların, anayasa profesörlerinin anayasa yapması” demek değildir. Tarih boyunca siyasal demokrasi talebi kurucu meclis formülüyle karşılanmıştır. Bugün Türkiye’de egemen bir kurucu meclis talebi demokrasinin, ulusal egemenliğin, Kürt kalkının kendi kaderini tayin hakkının ve dolayısıyla bir işçi-köylü hükümetinin yolunu açmanın formülüdür.

Emperyalizmin ne merkez ülkelerinde ne de bağımlı ülkelerde tahammül edebildiği bir taleptir kurucu meclis. Nitekim bakın, artık sadece Türkiye’de değil, hem emperyalist Fransa’da, hem emperyalizmin ağa babası ABD’de halk egemenliğinden söz etmek mümkün değil. Fransa’da OHAL uygulaması kararı, De Gaulle Anayasası’nın 49-3 Maddesi sayesinde, Türkiye’den bile daha gerici bir biçimiyle Meclis’te oylanmadan alınabiliyor. ABD’de iki partili sistem komedisi sürüyor ve üstüne üstlük daha az oy alan aday Başkan bile seçilebiliyor.

Kurucu Meclis talebiyle ilgili en önemli nokta şu: Talebin önemi kitle hareketine ivme kazandırmasından geçiyor. Evet, hiçbir seçim barajının olmadığı, bütün siyasal yapılara programlarını oylatabilecekleri bir imkân eşitliğinin tanındığı, seçilmiş vekillerin aldıkları vekâlete aykırı davrandıklarında seçmenleri tarafından görevden alınabilecekleri bir seçim. Hiçbir yabancı ülkeye maceracı askeri müdahalelerde bulunmayacak olan bir meclisin seçimi vs. Ama bütün bu koşulların yerine gelebilmesi için mutlak bir siyasal özgürlük ortamının yaratılması, OHAL’in sonlandırılması, bütün siyasi tutukluların serbest bırakılması, programı olan her partinin, sendikanın, demokratik kitle örgütünün kendi adaylarıyla seçimlere katılma imkânına kavuşması. Yoksa mevcut koşulların değişmemesi halinde bir seçime gidilmesi ancak Erdoğan-Bahçeli kliğinin bir tercihi olmanın ötesine geçmez ve tabii bu bir Kurucu Meclis seçimi değildir.

Son olarak söylenmesi gereken bir nokta: Egemen kurucu meclis seçimi işçi sınıfının iktidar mücadelesinde zorunlu bir durak değildir. Koşullar bunun aşılmasına ve daha gelişkin kurumların doğmasına imkân tanıyabilir. Sadece şu an için kitleleri harekete geçirebilmenin olmazsa olmaz politik formülüdür egemen kurucu meclis, o kadar. Dolayısıyla bir işçi-köylü hükümeti için egemen bir kurucu meclis mevcut durumda ana hedefimiz olacaktır.

Kurucu Meclis Komitelerinin kurulması için daha fazla gecikmeden harekete geçilmelidir

Yukarıda ileri sürdüğümüz türden bir kurucu meclisin oluşması için acil olarak Kurucu Meclis Komitelerinin her mahallede, her fabrikada, her işyerinde, her köyde yaratılması bir zorunluluktur. Bunun için daha fazla geciktirmeden, öncelikle sokakta buluşan “Hayır”cılardan başlayarak tüm ezilen ve sömürülenleri ifade, eylem ve basın özgürlüğü için; siyasal ve sendikal örgütlenme özgürlüğü için; grev hakkı ve güvenceli çalışma için ve gelişkin bir siyasal demokrasinin gerektirdiği tüm taleplerle Kurucu Meclis Komiteleri etrafında örgütlenmeye çağırmalıyız.

Türk halkıyla Kürt halkının tabandan yükselecek bir mücadele içinde Kurucu Meclis Komiteleri oluşturmaya başlamaları ve bu yolda mücadele etmeleri, kaçınılmaz olarak sınıf temelli daha farklı meclislerin de ortaya çıkmasına fırsat verecektir. İşçi örgütleri, emperyalizm altında her ülkede koşulların her an değişebileceğini gözden kaçırmadan bu örgütlenmenin de içinde olmak zorundadırlar.

İKP ne yapacak?

Böyle egemen bir kurucu mecliste İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak, işçi sınıfının yoksul köylülükle birlikte hükümet olabilmesi için işçi sınıfından yana bütün örgütlerin bir araya gelerek geniş ve bağımsız bir işçi partisi inşa etmeleri için seferber olmaları gerektiğini savunuyoruz. Bu olmadığı takdirde Kurucu Meclis için mücadelenin bir işçi-köylü hükümetiyle taçlanmasının mümkün olmayacağının ve bu meclisin de -bugüne göre çok daha ileri olsa da- sadece bir burjuva meclisi olarak kalacağının bilincinde olmalıyız.

Macron Gayrimeşrudur!

Buna rağmen V. Cumhuriyet kurumları ona Sosyal Güvenliği ve Çalışma Yasasından geri kalanları yıkmak için her türlü yetkiyi veriyor.

Bunu nasıl engelleyebiliriz?
Tabii ki işçi sınıfının birliğiyle!

Macron 7 Mayısta seçildi ama olgular onun son derece zayıf bir azınlığı temsil ettiğini gösteriyor.

Kanıtı:

Kayıtlı seçmenlerin yüzde 26’sı oy kullanmamışken;
Kayıtlı seçmenlerin yüzde 9’u boş ya da geçersiz oy kullanmışken;
Oy kullanan her üç seçmenden sadece birinin oyunu alabilmişken ve işçi mahallelerinde oy kullanmama oranı yüzde 50’leri aşmışken;
Yüzde 65’lik kullanılan oy üzerinden kayıtlı seçmenlerin yüzde 42’sinin oyunu alabilmişken seçildi.

Üstelik herkes biliyor ki almış olduğu oyların yarıdan fazlası, onun programına karşı oldukları halde sırf Le Pen’e karşı oldukları için verilmiş oylardır.

Gayrimeşru! Azınlığın Başkanı Sosyal Güvenliği ve Çalışma Yasasından geri kalanları yıkmak için saldırmak istiyor

Her beş seçmenden dördü Macron’un programını desteklememektedir. Dolayısıyla çok küçük bir azınlığın Başkanı olan bu şahsın hiçbir meşruiyeti yoktur.

Ancak V. Cumhuriyet kurumları öyle bir şekilde oluşturulmuştur ki seçmenlerin yüzde 20’sini temsil eden bir başkan elinin altında iktidarın yüzde 100’ünü tutabiliyor.

Ve Macron daha şimdiden bu iktidarın yetkilerini kullanarak;

Yaz aylarının hemen başından itibaren kanun hükmünde kararnameler ve Meclisin onay mecburiyetini ortadan kaldıran De Gaulle Anayasası’nın 49/3 Maddesine dayanarak Çalışma Yasasını tümüyle yıkarak El Khomri yasasını daha da sertleştireceğini;
Ertelenmiş ücret üzerine kurulu 1945 tarihli işçi kazanımı olan Sosyal Güvenlik Yasasının bel kemiğini oluşturan sağlık sigortasını ortadan kaldıracağını;
Adına “faydasız tedaviler” dediği sağlık ödemelerini daha sonra “lüzumlu tedaviler”i de ortadan kaldırmak üzere hiç bir şekilde yapmayacağını ilan ediyor.

Macron; El Khomri yasasına karşı milyonlar halinde ülkeyi sarsan işçi sınıfını cezalandırmak için bir avuç kapitalistle bankerin kendi çıkarları için kullandıkları bir araçtan başka bir şey değildir.

Bu hedefine varmak için de, hiç sıkılmadan –ki bu V. Cumhuriyet mantığına çok uygundur- işçi örgütlerinden bu planı hayata geçirmek için birlikte çalışma talebinde bulunmaktadır.

Dört bir yandan Le Pen’i yenilgiye uğratmış olmanın karşılıklı kutlamalarına tanık oluyoruz. Kuşkusuz Le Pen’in yenilgisi iyi, ama emekçiler ve işçi hareketi için şu iki sorunun cevaplanması da bir zorunluluktur: Bu noktaya nasıl geldik? Ve bu felaketi engellemek için ne yapmalıyız?

Buraya nasıl geldik?

Beş yıllık Hollande hükümeti, AB tarafından dayatılan 5 yıllık karşı-reformlar ve sosyal yıkım planları: Macron. Touraine. NAPTAM. NOTRe. El Khomri, Peillon, sorumluluk sözleşmesiyle, fabrikaların, hastanelerin, okulların, postanelerin kapatılmasıyla ve sendikacılarla gençlere uygulanan baskılarla.
İllerde, bölgelerde ve belediyelerde bütün “sol” partiler (“Boyun Eğmeyen Fransa”yı destekleyenler dahil olmak üzere) aynı kemer sıkma politikalarını, postanelerin personelini azaltarak, kamu hizmetlerini AB Komisyonunun talepleri doğrultusunda özelleştirerek halkın yaşam koşullarını zorlaştırdılar.
Bölünmeler: Bu zor koşullar altında bile, Hanon (Sosyalist Parti’nin kendi önseçiminde en azından kısmen de olsa Hollande’ın politikalarına karşı çıktığı için aday olarak seçilen yöneticisi) ile Mélenchon arasında El Khomri yasasının iptali üzerine inşa edilecek bir ortak adaylık (çünkü her ikisi de El Khomri yasasına itiraz ediyorlardı) olayların seyrini tümüyle değiştirebilirdi. Ama bu iki aday birlik yolunu reddederek bölünmeyi keskinleştirerek Macron’un seçilmesini tercih ettiler.

Bu durum V. Cumhuriyet’in anti-demokratik kurumlarının mantıki sonucudur

V. Cumhuriyet anayasasındaki siyasal seçimlerdeki amaç seçmenlerin farklı programlar arasında bir tercih yapmaları değildir. Nihai seçim beş yılda bir gerçekleştirilecek bir plebisitle taçsız bir kral seçmektir. Üstelik bu seçilecek şahıs tercih ettiğinizden ziyade, en az nefret ettiğiniz şahıs olacaktır.

Böyle bir seçimle gelen başkan, işçi sınıfına ve demokrasiye saldırmak için bütün yetkilerle donanmış olacaktır.

İşte bu yüzden başkanın genel oyla seçilmesine son verilmelidir. Gene tam da bu yüzden V. Cumhuriyetin kurumları yürürlükten kaldırılmalıdır.

Egemen bir kurucu meclis seçiminin zamanı gelmiştir

Seçimlerin ikinci turunun akşamı bütün kurumsal partilerin sorumluları hepbirlikte bu anti-demokratik kurumlara saygılarını sunarken Macron’a da başarılar dilediler.
Bunların bazıları politikalarını hayata geçirmek için yeni Başkanın yardımcılığına soyunmaya aday olduklarını ifade ederlerken, diğerleri de meşru bir muhalefet rolüne soyunmak için genel seçimleri kazanarak Macron’la birlikte yönetimi paylaşabileceklerini ifade ettiler (Mélenchon).

Bütün yetkilerin başkanın elinde toplandığı bonapartist V. Cumhuriyet rejimi altında Millet Meclisindeki muhalefetin neredeyse hiçbir öneminin olmadığını işçiler yılların deneyimleriyle öğrenmiş bulunuyorlar. Muhalefetin tek işlevi, başkanın alacağı işçi düşmanı ve anti-demokratik kararlara bir demokrasi cilası atmaktan ibarettir.

Hollande/Valls hükümetinin kanun hükmünde kararnameler ve 49/3 darbeleriyle Meclisten geçirdikleri işçi düşmanı uygulamalara karşı deneyim sahibi olmuş işçiler şunu dile getirme hakkına sahiptirler: Haklarımızın, varlığımızın, ailelerimizin ve demokrasinin savunulması, V. Cumhuriyetin sahte parlamenter ayak oyunlarından değil, tam tersine bu cumhuriyetin tasfiyesinden ve onun yerine egemen bir kurucu meclisin seçilmesinden geçer.

Çünkü böyle bir mecliste; seçilmiş, görevlendirilmiş, geri çağrılabilir ve denetlenebilir bütün halk delegeleri bütün iktidarı ellerine geçirerek demokrasiye uyan kurumları kurabileceklerdir.

Çünkü bu delegeler bir “üst kurtarıcı”nın dalkavukları olarak değil, siyasal programları temelinde ortaya çıkmış olan listelerin nispi temsiliyle seçilmiş olacaklardır.

Dün, Bugün, Yarın:
Her koşul altında,

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) İşçi sınıfının birliği ve demokrasi için mücadele eder

Partimiz; bir işçi hükümeti taraftarı olarak AB ve V. Cumhuriyetle bağlarını derhal koparacak bir Kurucu Meclis çağrısı yapar. Sınıf mücadelesi içindeki işçilerin ve onların örgütlerinin birliği yanlısı olan partimiz dün El Khomri yasasının kabulüne karşı nasıl mücadele ettiyse, bugün de aynı yasanın yürürlükten kaldırılması için aynı şekilde mücadeleye devam edecektir. Bu yolda, “yüzde 20’lik” gayrimeşru Başkanın ölümcül planlarını engelleyebilmek amacıyla bütün güçlerini siyasal mücadeleye sokacağını taahhüt eder. Partimizin amacı, bu gayrimeşru Başkanın planlarına karşı işçilerin ve onların örgütlerinin birleşik blokunu kurmalarına ve en sağlam birleşik cepheyi gerçekleştirmelerine yardımcı olmaktır.

POID; sınıf temelleri üzerine kurulmuş otantik bir işçi partisinin inşasının acil bir gereklilik olduğunu ileri sürer. Partimiz bu hedefler doğrultusunda, birliğin sağlanabilmesine yardımcı olabilmek ve El Khomri yasasının yürürlükten kaldırılması için, Sosyal Güvenlik ve Çalışma Yasasını tehdit eden saldırıları püskürtebilmek amacıyla V. Cumhuriyet rejimine son verecek bir Kurucu Meclisin yolunu açmak için genel seçimlerde adaylar gösteriyor. Bu doğrultuda, bütün işçileri, militanları ve gençleri önümüzdeki günlerde ülkenin dört bir yanında örgütleyeceği toplantılara katılıp tartşmalarda söz almaya davet ediyor.

Bağımsız Demokratik İşçi Partisi (POID) Ulusal Bürosu

Paris, 7 Mayıs 2017- Saat 22.30