Vakit Hızla Akıp Gidiyor, Yarış Zamana Karşı Türkiye Sınıf Mücadelesine Hangi Zeminde Nasıl Müdahale Edilebilir?

–Şadi Ozansü

Herkesçe bilinir ama pek telaffuz edilmez: Türkiye’de 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbe sadece Türkiye içi gelişmelerin değil, aynı zamanda uluslararası konjonktürün de bir sonucuydu. Hatta kim bilir, belki de zamanlanmasında uluslararası konjonktürün etkisi yerele göre daha çok öne çıkmış bile olabilir. Türkiye’de işçi hareketi 1979 yılından itibaren daha önceki yılların tersine bir duraklama süreci içine girmiş, askeri darbeden kısa bir süre önce 1980’de DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in faşistler tarafından katledilmesinin ardından yapılan cenaze töreninin sönüklüğü ise sınıfın üzerindeki yorgunluğun bir geri çekilmeye dönüşmeye başladığının göstergesi olmuştu. Elbette Türkiye büyük burjuvazisi işçi sınıfının 1961 yılından itibaren elde etmiş olduğu kazanımlardan rahatsızdı ve 24 Ocak kararlarının hayata geçirilebilmesi için de başta DİSK sendikaları olmak üzere işçi örgütlerinin devreden çıkarılabilmesi ihtiyacı bir askeri diktatörlük rejimini çağırıyordu. Ama böyle bir rejimi çağıran aynı zamanda Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgali ve tabii bunun yanı sıra 1979 İran Devrimiyle Orta Doğu’da ABD emperyalizminin İsrail’in yanı sıra en büyük işbirlikçisi Şah rejiminin yıkılmış olmasıydı. Emperyalizm, İran’dan sonra Türkiye’yi de kaybetmeyi göze alamayacağını 12 Eylül askeri diktatörlüğünü TSK’nın NATO yetiştirmesi generallerine havale ederek gösterdi.

Türkiye, faşizme 12 Eylül 1980’de olduğundan çok daha yakın

Türkiye’nin önünde şimdilik 12 Eylül benzeri bir askeri diktatörlük rejimi söz konusu değil. Çünkü bu Mısır’da olduğu gibi “İhvan” rejiminin Türkiye versiyonunun yıkılması anlamına gelirdi ki,  şu an için, emperyalizm tarafından mevcut rejime verilen destek ve Saray rejiminin de emperyalizme her zamankinden daha fazla biat edişi dikkate alındığında (İsrail ve Irak politikalarının yanı sıra AB’nin başlıca emperyalist ülkeleri Almanya ve Fransa ile ilişkilerin göçmen sorunu “sayesinde” bir tür balayına dönüşmesi) bu son derece anlamsız olurdu. Saray bir tür “milli” Sisi örneğini yaşamamak için Mursi’yi de, Hamas’ı da, hatta siyasal anlamda IŞİD’i de gözden çıkartmak zorunda kalmıştır. Ama bu, içinde bulunduğumuz dönemin 12 Eylül 1980’e göre işçi sınıfı açısından daha tehlikesiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, yaşadığımız dönem, faşizme, 12 Eylül 1980’de olduğundan çok daha yakın. AKP Hükümeti ve en başta Saray tarafından ordunun ve özellikle “özel kuvvetler”le polisin neredeyse tümüyle kontrol altında tutulmasının yanı sıra SA bozuntusu “Osmanlı Ocakları”nın devreye sokulmak istenmesi “Türk tipi”, yani Alaturka ( a la turca) faşizmin habercileridir. Klasik faşizm (emperyalist ülke faşizmi) finans kapitalin genel çıkarlarını sonuna kadar korumakla birlikte burjuvaziyi politik olarak mülksüzleştirir. Bugünün Türkiye’sinde Saray’ın karşısında politik ağırlığı olan bir burjuvazi kalmış mıdır? Saray’a dayatmalarda bulunan ve ona çeşitli konularda geri adımlar attıran TÜSİAD değil, emperyalist burjuvazidir.  Klasik faşizmde, faşist hareketin zaten sallantı içinde olan burjuva devlet aygıtından en azından doğrudan iktidara gelene kadar kısmi bir “özerkliği” söz konusudur. Saray’ın alaturka faşizminde bu hiçbir zaman olmayacaktır. Kaldı ki böyle bir “özerklik” bırakalım Devlet Bahçeli’nin MHP’sini Alpaslan Türkeş’inki için bile söz konusu olmadıydı.

Şu an için Kürt ve Alevi düşmanı bir kitle hareketinin doğmaya başlamasının temel nedenlerinden biri, daha önce de ifade ettiğimiz gibi örgütlü işçi hareketinin yıllar içinde atomlarına ayrıştırılmış olmasıdır. Bu eğilim, Saray iktidarı döneminde geçmiş yıllara göre fazlasıyla güçlenmiştir. Türk- Metal’in, bir bütün olarak Türk-İş yönetiminin Saray’ın saflarına katılmasının yanı sıra son dönemde Hava-İş’in ve özellikle Petrol-İş’in yönetimlerinin doğrudan Saray dalkavuğu ekiplerin eline geçmiş olması alaturka faşizmin doğrudan iktidarının (anayasal düzlemde de “Başkanlık” sistemine geçiş) öncesinde gerçekleşiyor. Bu, klasik faşizmle de uyumlu bir durum, şöyle ki: Hitler iktidara geldiğinde Almanya’nın dev işçi hareketi ve örgütlülüğü SPD önderliğiyle KP önderliklerinin ihanetleri yüzünden zaten yok edilmişti. Ve zaten bu yüzdendir ki Hitler derhal SA’larını ortadan kaldırarak faşizmin bir tür Bonapartizme dönüşmesine yol verdi. Paramparça olmuş işçi örgütlerine saldıracak SA’lara artık ihtiyaç kalmamıştı. Faşizmin doğrudan iktidarının öncesinde işçi örgütlülüğünün imha edilmiş olması Marksist faşizm teorisinin asli ögelerinden biridir. Türkiye’de bunun büyük ölçüde gerçekleşmiş olması alaturka faşizmin gelişim seyrini resmetmek açısından önemlidir. Bu gelişmeler, Türkiye toplumunun faşizme 12 Eylül 1980 döneminden daha yakın olduğunun kanıtlarıdır. Ama bu kanıtlar yeterli değildir. Bunların yol açtığı sonuçları da görmek gerekir.

Alaturka faşizme örgütlü ve kitlesel olarak sadece Kürt halkı direniyor, ama…

Evet, Kürt halkı alaturka faşizme karşı canla başla mücadele ediyor. Çoluğuyla çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla direniyor. Türkiye’nin metropollerindeyse bu direnişe verilen destek oldukça cılız. Bu neden böyle? Şu gerekçelerin açıklayıcı hiçbir yanı yok: “Kürtler de 2013 Haziran Ayaklanmasına yeterli desteği vermediler de ondan böyle!” ya da “Türkiye halkı geçmişte olduğu gibi bugün de bizim direnişimize kayıtsız kalıyor da ondan!” Bunların hepsi laf-ı güzaftır. Kuşkusuz her iki tarafın yargısında da doğruluk payı vardır, ama sorunun özü burada değil ki. Haziran Ayaklanmasının sonuçta yenilgiye uğramış olmasının nedeni örgütlü işçi sınıfının olayların akışına müdahaledeki yetersizliğidir, hatta yokluğudur. Unutmayalım AKP’nin işçi hareketi üzerindeki bütün denetimine rağmen, o tarihlerde ne Hava-İş ne de Petrol-İş henüz Saray dalkavuklarının elinde değildi. Sadece bu iki sendikamız bile o tarihte Türk-İş’in Taksim’deki Merkez binasına konuşlanıp, mücadele bayrağı açsalardı – ki bu durum hem meşruydu hem de fazlasıyla mümkündü,  İstanbul Şubeler Platformu bile bunu kaç kez yapmıştı – sinmiş, pusmuş örgütlü işçiler için bir çekim merkezi olacakları gibi isyana işçi sınıfının damgasını vurmasını sağlayacaklardı. Sonuçta 2013 Haziran Ayaklanmasının yenilgisi örgütlü işçi hareketinin büyük ölçüde önceden AKP tarafından ele geçirilmiş olması yüzündendi. Ama sonrasına ne demeli?

İçinde bulunduğumuz yıl Petrol-İş sendikamızın Genel Kurulu yapıldı. Yıllardır işçi sınıfı içinde sosyalist harekete göre çok daha programlı bir şekilde faaliyet gösteren Saray dalkavukları sendikanın yönetimini, aynen Hava-İş’te olduğu gibi ezici bir çoğunlukla  ele geçirdiler. Bu sendikaların kongrelerine sosyalist hareketimizin çok az ilgi gösterdiğine tanık olduk, hatta bazıları var olan yönetimlerin yıkılıp yerine AKP’lilerin geçmesi için (Gökkuşağı Hareketi) aktif olmasa bile “çaba” gösterdiler! Şimdi dikkat! Petrol-İş sendikamızın Saray dalkavuğu yeni yönetiminde bir takım sosyal demokrat, sosyalist sendikacıların yanı sıra sendika içinde oldukça etkili bir güce sahip olan Batman Şubesi de yer aldı. Şu an alaturka faşizmin şiddetli saldırısı altındaki Batman Şubesi hâlâ bu yönetimde yer alıyor. Dolayısıyla artık bu soruyu hem Türkiye sosyalist hareketine hem de Kürt hareketi içinde yer alan sosyalist kümelere sormanın zamanı geldi de geçiyor bile: “Ey Türkiye sosyalist hareketi yöneticileri! Haziran 2013 İsyanını haklı olarak çok önemsediniz, olabildiğince içinde yer aldınız. Örgütlü işçi hareketini bu isyanın içine katabilmek için ne adım attınız? O katılmadığı takdirde isyanın zafere ulaşamayacağını bilmiyor muydunuz?” Ve tabii Kürt hareketi içinde yer alan sosyalist kümelere: “Ey Kürt hareketinin sosyalist kanatları! Türk halkından size gelecek destek ancak örgütlü işçi hareketi varsa bir sonuç verebilir. Aksi takdirde bir Gezi eylemi olmanın ötesine geçemez. Bunu değiştirmek için siz ne yaptınız? Nasıl olur da Petrol-İş sendikasının Genel Kurulunda Saray dalkavuklarıyla aynı listede yer alıp, mevcut yönetimi devirmek için oy kullanırsınız?

Soruların kendisi zaten cevaplarını içinde taşıdığından ayrıca cevaplanması gerekmiyor. Ama buradan bir temel sonuç çıkıyor: Hem Türkiye sosyalist hareketi hem de Kürt hareketinin sosyalist bileşenleri kurtuluş yolunun işçi sınıfının örgütlü kesimlerinin büyütülmesi ve kazanılmasından geçtiğini görmek istemedikleri gibi, maalesef sınıfın kendisini de çok da önemsemiyorlar. Kimse şu mazeretlere sığınmasın: “Türk işçi sınıfı zaten milliyetçidir” ya da “Zaten onlar çok dinci ve mezhepçiler!”

Filistin’den başlayıp Batı Avrupa’ya uzanan dünya devrimi fay hattı

Yazımızın giriş bölümüne geri dönecek ve Türkiye sınıf mücadelesinin uluslararası yelpaze içindeki yerine bakacak olursak şunu görürüz: Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik mekân doğuda Filistin’den başlayıp batıda Fransa ve hatta Britanya’ya kadar uzanan bir dünya devrimi deprem fay hattı üzerinde. Bu fay hattının şimdilik en kırılgan noktaları Filistin, Yunanistan ve bir bütün olarak Batı Avrupa’nın emperyalist ülkeleri.  Neden?

Filistin’den başlayacak olursak. Emperyalizmin bölgedeki koçbaşı olan teokratik İsrail devleti (şu an iktidarda Büyük Birlik Partisi’nin, ana muhalefette AKP ile MHP’nin, son sırada ise CHP’nin yer aldığı bir ülke düşünün!) yetmiş yıla yakın bir süredir (kuşkusuz ondan öncesi de var) uyguladığı bütün amansız işgalci ve yayılmacı/Siyonist politikalara rağmen kuşaktan kuşağa yayılan Filistin direnişini ortadan kaldıramadı. Üstelik FKÖ yönetiminin ve daha sonra ona katılan Hamas yönetiminin (çünkü Hamas da 1993 Oslo sözde “barış” anlaşmalarının dayattığı İki Devletli “çözümü” onayladı) ihanet politikalarına rağmen bütün bir halk hem Gazze’de, hem Batı Şeria’da, hem İsrail’in işgali altındaki topraklarda ve hem de çeşitli ülkelerdeki göçmen kamplarında kahramanca direniyor. Artık yeni kuşak gençliğin başını çektiği direniş kendi uzlaşmacı önderliklerini de elinin tersiyle bir kenara iterek Orta Doğu’nun tek emperyalist ülkesine karşı ayaklanmış durumda. Bu durum, sadece İsrail devletinin değil, başta ABD emperyalizmi olmak üzere bütün emperyalist ülkelerin Orta Doğu politikalarının iflasıdır. İşte bu yüzden de kendi önderliklerinin uzlaşmacı niteliklerine rağmen nesnel konumu nedeniyle dünyanın bütün emperyalist ülkelerine karşı savaşmakta olan bu çok büyük “küçücük” halk dünya devrimi fay hattının merkezindeki yerini korumaya devam ediyor.

Yunanistan bu fay hattının bir diğer kırılma noktası. Yıllarca çeşitli sağ/sol hükümetlerin AB’nin direktifleri doğrultusunda uyguladıkları kemer sıkma politikalarına direnen ve örgütlü işçi sınıfının direnişin başını çektiği bu ülkede, halkın yaşadığı hayal kırıklığı (İbrahim Devrim’in bu ülkedeki gelişmeleri bir Enternasyonal Delegasyon ile birlikte yerinde izleyerek ülkedeki son durumu aktardığı yazıyı Bültenimizin bu sayısında görebilirsiniz) aynen Filistin’de olduğu gibi var olan işçi önderliklerine (Syriza, PASOK, KKE ve AB’ye, dolayısıyla emperyalizmin işçi hareketi içindeki en önemli ajanı ETUC’a  teslim olmuş tüm sendikal yapılar) duyulan tepkiyi dile getirmekle birlikte, işi daha da ileri götürüyor ve AB’nin toptan reddi çizgisine yöneliyor. Şurası artık kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçek: Avrupa’nın birinci sınıf emperyalist ülkelerindeki fay hattında en ufak bir kırılma olduğunda Yunan proletaryası buna bütün gücüyle destek verecektir.

Gelelim fay hattının en tehlikeli (devrim/karşı-devrim anlamında) noktasına, yani dünyada en örgütlü işçi hareketinin bulunduğu Batı Avrupa’nın emperyalist ülkelerine. Kriz içindeki dünya emperyalizminin günümüzdeki baş belası, örgütlü Avrupa proletaryasıdır. Bu örgütlülük ne pahasına olursa olsun yok edilmelidir. Kapitalizmin II. Dünya Savaşı sonrasında “Refah” devletlerinin ortaya çıkmasına izin veren “Altın Çağ”ı (1945-1975 dönemi) çoktan sona erdi. Kapitalizmin, büyük savaşın yol açtığı tahribat sayesinde aslında inkıtalarını oynama şansını yakaladığı ve ideologlarınca “kapitalizmin 30 muzaffer yılı” olarak vaftiz edilen bu dönemini artık hayal etmek bile mümkün değil. Zaten emperyalizmin kendisi bunun çok farkında olduğundan, savaş sonrasında SSCB’nin varlığı/tehlikesi nedeniyle Avrupa işçi sınıflarına vermiş olduğu ödünleri birer birer geri almanın uğraşında. AB’nin anlamı zaten bundan başka bir şey değil. AB; aynen IMF, Dünya Bankası gibi bir emperyalist kurum işlevi görüyor. Hiçbir demokratik yanı yok, her tür demokrasiyi kendi topraklarında budamaktan yana. Hiçbir savaş karşıtı pozisyonu yok, tam tersine eski Yugoslavya’da ve Ukrayna’da parçalanmayı sağlayacak en gerici savaş yanlısı güçlerden yana. Afrika’ya (Libya, Mali, Orta Afrika, Fildişi Sahilleri, Somali, Sudan, vs.) askeri müdahaleler gerçekleştiriyor, Orta Doğu’ya müdahale etmek için can atıyor (ABD’nin askeri müdahalede maliyetli bulduğu yerlere Fransız, Büyük Britanya ve nihayet Alman emperyalizmi bombardıman uçakları ve savaş gemileri gönderiyorlar). Ve bütün bunlardan daha da tehlikelisi girdiği ülkelerde proletaryanın sınıf mücadelesi zeminlerini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Mezhebi ve etnik çatışmayı körüklüyor. Bu çatışmaları körüklemek için IŞİD, El Nusra, ÖSO ve benzeri yüzlerce irili ufaklı örgüt ya da örgütçükler kuruyor. Daha sonra onlarla “demokrasi” maskesi altında “terörizme karşı” savaşa giriyor. Bunlar Afganistan, Irak, Libya ve Suriye benzeri ülkelerde yaptıkları. Ama bir de kendi topraklarında yaptıkları var ki evlere şenlik! Tipik örnek Fransa: Bu ülkede son yıllarda giderek gelişen bir sınıf mücadelesine tanık oluyoruz. Gün geçmiyor ki çeşitli sektörlerde grevler patlak vermesin. Air France’da şirketin Yönetim Kurulu üyelerini yaka paça toplantı salonundan atan işyeri temsilcilerinin yaptıklarına benzer eylemlere artık daha sık rastlanmaya başlandı. Fransa’da kimse kimseyi Ulusal Cephe (FN) öcüsüyle korkutmaya çalışmasın. FN, Fransa işçi sınıfı için ciddi bir tehdit değil. Seçimlerin ilk turunda bile (yani FN’nin başarı kazandığı) işçi mahallelerinde seçimlere katılım yüzdesi 20-25 dolaylarında kaldı. FN sağcı popülist bir parti, silahlı örgütlenmesi yok, faşist bir parti olarak nitelenemez, hatta bazı durumlarda Sarkozy’nin partisi gericilikte onu aşabiliyor. Başka bir ifadeyle Yunanistan’daki Altın Şafak ile kıyaslanması mümkün değil. Zaten Fransa’da sorun, FN’den ziyade, yılların sağcı/solcu iktidar partilerinin gene AB direktifleri doğrultusunda işçi sınıfının bütün örgütsel kazanımlarını (1945’ten bu yana gelen) yok etme mücadelesine dönmüş durumda. Fransa’da son aylarda üç önemli gelişme oldu. Bunlardan birincisi, Suriye’nin bombalanması için Meclis’ten ve Senato’dan karar çıkması, yani emperyalist savaş kredilerinin oylanması. Komünist Parti dahil bütün partilerin oylarıyla geçti. İkincisi, IŞİD’cilerin saldırıları sonrasında çeşitli bölgelerde Olağanüstü Hal ilân edilmesi, bunun süresinin uzatılması ve anayasaya bir madde eklenerek Olağanüstü Hal’in kapsamının genişletilmesi. Bu yasanın oylanmasına da Millet Meclisinde diğer partilerin yanı sıra Komünist Parti’nin bütün üyeleri lehte oy verdiler, daha sonra partinin tabanından gelen tepkiler üzerine Senato’da yapılan oylamada KP senatörleri çekimser oy kullandılar. Şu anda OHAL uygulamasına karşı ülkede bütün toplumsal muhalefet güçlerinin başını çektiği ciddi bir kampanya yürüyor. Üçüncüsü ise mevcut İş Yasası’nın gene AB’nin direktifleri doğrultusunda değiştirilmesi. Bu üç konuda da her biri ETUC üyesi olmasına rağmen hem CGT, hem CGT-FO, hem FSU, hem de Solidaires konfederasyonları açıktan karşı kampanya yürütüyorlar. Bir tek Hıristiyan kökenli CFDT konfederasyonu hükümet yanlısı korporatist bir aygıt olarak destek çıkıyor, ama onun da üye sayısı diğerlerinin toplamına göre çok az. Şu anda Fransa’da giderek şiddetlenen bir sınıf mücadelesine tanık oluyoruz: İşçi Konfederasyonları geçmiş yıllardan farklı olarak hem ETUC hem de AB politikalarına karşı tutum alıyorlar. SP ile KP’nin sınıf üzerinde etkisi neredeyse yok olmak üzere. Fransa devrimci bir sınıf önderliğinin doğum sancılarını çekiyor.

Orta Doğu’da barışın yolu Avrupa’da devrimden geçiyor!

Kimse Suriye’de (Birleşik Kürdistan meselesi ayrı bir yazının konusu olacak) ve Irak’ta bir devrim beklemediğine göre, Orta Doğu’da barışın tesisinin yolu Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin proletaryasının olaya müdahale etmesinden geçiyor. Nasıl ki Vietnam savaşını sonlandıran ABD işçi sendikalarının olaya müdahalesi olduysa, Orta Doğu barışının tesisi konusunda da Avrupa’nın en az bir emperyalist ülkesinde üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejiminin sona ermesi, bir başka ifadeyle muzaffer bir proleter devrimi gerekir. Çizdiğimiz hat üzerindeki sınıf mücadelesinin geleceği açısından da en makul olan çözüm budur. Tek bir emperyalist Avrupa ülkesi proleter devrimi bile Orta Doğu halklarının makûs talihini bir anda değiştirebilir. Bakalım o zaman emperyalist odaklar Orta Doğu’nun geçmişte olduğu gibi altını üstüne getirmeye bu kadar kolay devam edebilir mi? Bu proleter devrimi gerçekleşmez ve Avrupa proletaryası da yenilgiye uğrarsa dünyada barbarlığın yolu sonuna kadar açılmış olacaktır. Dolayısıyla insan uygarlığının geleceği Türkiye’nin de üzerinde yer aldığı dünya devrimi fay hattının üzerinde şekillenecek. Bu söylediklerimde hiçbir abartı yok. Makul olanı, olması gerekeni söylüyorum. Emperyalist ülkelerde proleter devrimi, makul olandır, olması gerekendir. Ne bir eksik ne bir fazla. Kaldı ki, zaten emperyalist ülkelerde proleter devrimini moda tabirle “imkansızı istemek” olarak görüyorsak vay halimize!

Türkiye’de neden vakit azaldı?

Yukarıda bir Batı Avrupa emperyalist ülkesinde proleter devriminin savaş borusu çaldığında Yunanistan işçi sınıfının ve halkının kendi önderliklerinin tutum alışına bakmaksızın bu çağrıya olumlu cevap vereceğini söylemiştim. Türkiye sınıflar mücadelesinin bugün içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında,  2013 Haziran’ında vermediği gibi, Türkiye işçi sınıfının bugün de böyle bir çağrıya olumlu cevap vermesini beklemek saflık olur. Çünkü Türkiye’de bağımsız işçi sınıfı örgütleri iyice azaldığı ya da etkisizleştiği (hem sendikal hem de politik düzlemde) için alaturka faşizm sürecinde mezhebi ve etnik çatışmalar dönemi güç kazanacaktır. Önümüzdeki dönem, Türkiye’nin bir Büyük Suriye’ye dönme riskinin giderek arttığı bir dönemdir. Alaturka faşizm Türkiye’de kurumlaşırsa Avrupa’nın tek bir proleter devrimine bile Türkiye’den destek gitmeyecek demektir. Aynı fay hattı üzerindeki 80 milyonluk bir ülkenin desteğini alamamak Avrupa proleter devriminin kaderi üzerinde de etki yapacaktır, hele ki bu ülke alaturka faşizmiyle bir de kaçınılmaz olarak karşı-devrimin safında yer alacağına göre. Dolayısıyla Türkiye’de alaturka faşizme karşı mücadele, dünya devrimi açısından da tayin edici bir öneme sahiptir ve insan uygarlığının kurtarılması yolunda bir mücadeledir. İşte, Suriye’deki gibi acınası bir duruma düşmemek için Türkiye’de mücadeleyi hızlandırmak bir zorunluluktur. Bunun için de birleşik bir mücadele hattına ihtiyaç vardır. Ancak vaktimiz az!

O halde acilen ne yapılmalı?

İlkin şunu açıklıkla söylemekte fayda var: Türkiye’deki sınıf mücadelesinin geleceğiyle ilgili olarak, bu topraklarda faaliyet gösteren herhangi bir sosyalist grup, çevre, küme ya da partinin bir birleşik cephe politikası –üstelik bu koşullar altında- yoksa, o sosyalist grup, çevre, küme ya da partinin Türkiye’deki sınıf mücadelesinin geleceğiyle ilgili herhangi bir politik ufku yok demektir. Dolayısıyla bu ufka sahip olmayanların dışında kalıp da sınıf mücadelesinin kaderine tesir etmek isteyenler birleşik bir mücadele hattı tutturmak için bir an evvel kolları sıvamalılar.

  • Sözünü ettiğim birleşik mücadele sadece sosyalist gruplarla sınırlı bir cephe anlayışına sahip olamaz. Bu mücadelenin içine korporatizme teslim olmamış sendikalar ve diğer demokratik kitle örgütleri çekilmeli, hatta sorumlu mevkilere getirilmelidir.
  • Korporatizme teslim olmamış işçi sendikalarıyla birlikte, teslim olanların üyeleri üzerinde sistemli bir çalışmanın yürütülmesi gereklidir. Bunun için pilot havzalar seçilmelidir. Bu havzalara yerleşip, oralarda totaliter despotizmin etkisi altında kalmış işçilere dönük programatik bir çalışma yürütülmelidir.
  • Bu çalışmalarda sınıfın genel çıkarları ön planda tutulmalı, dar grup çıkarları ikinci planda kalmalıdır. Henüz hiçbir parti, grup, çevre ya da kümenin işçi sınıfının proleter devrimi yolundaki genelkurmayını oluşturamadığıgerçeği dikkate alındığında bu anlayış daha iyi anlaşılacaktır.
  • Bu birleşik cephenin mücadelesi tabii ki sadece işçi sınıfının mücadelesiyle sınırlı kalmayacak, ana ekseni o olmakla birlikte hem Saray’ın çetelerine karşı mevzilenecek hem de onun mağdurlarıyla (özellikle Kürt halkı) güçlü bir dayanışma içinde olacaktır.
  • Sınıf mücadelesi sadece işçi sınıfının kendi günlük çıkarları için yürüttüğü mücadelelerle sınırlanamaz. Alaturka faşizmin totaliter despotizminin kendine hukuki bir statü kazandıracak Başkanlık Sistemine geçişi mümkün olan her yolla engellenmelidir. “Saray zaten Başkanlık Sistemine geçti, dolayısıyla buna karşı şu anda mücadele etmenin bir gereği yoktur, önümüze bakalım” anlayışı sol sekter bir yaklaşımdır ve bununla mücadele edilmelidir.
  • Birleşik mücadelenin orta vadeli hedefi; bu birleşik sınıf cephesinin içinde yer alacak kısmen de olsa kitleselleşmiş, sermayeden ve devletten bağımsız bir işçi partisinin inşası olmalıdır.

Önerilerimizin hiçbiri birer önkoşul olmayıp, hepsi kolektif içinde sonuna kadar tartışmaya açık görüşlerdir. Bu çağrı, en kısa zamanda harekete geçilmesi için Türkiye sınıf mücadelesinde  yer alan bütün gruplara yapılmış bir çağrıdır. Bu koşullarda altında, birleşik mücadelenin bir gereklilik ve zorunluluk olduğunu gören herkesin çağrıya itibar edeceğinden kuşkumuz yok. Dediğimiz gibi vakit hızla daralıyor, yarış zamana karşı.

Kitle Mücadelesinin Politik Hedefi Sarayı Düşürmek Olmalı!

–Şadi Ozansü

Ne zamandır söyleyip duruyoruz: Tayyip Erdoğan’ın inşa ettirip içine yerleştiği Saray sanılanın tersine sıradan bir sefahat mekânı değil. Onun önemi; abdesthane ibriklerinin altından, perdelerinin atlastan, havasının misk-ü amber kokmasından kaynaklanmıyor. Saray’ın önemi; onun, başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu çapında Gericiliğin, Şovenizmin ve Militarizmin Koordinasyon Merkezi olmasından ileri geliyor. Hiç kimsenin şüphesi olmasın “Bugün ortada bir rejim değişikliği var” diyen Tayyip Erdoğan açısından Sarayın kendisi bu rejim değişikliğinin en önemli aracı. O olmasa rejim değişikliğinden dem vurması bile bu kadar kolay olamazdı. Her durumda onun üzerine titremesinin sebebi bu. Davutoğlu’nun dışında kimseye hükümet kurma görevi vermemesinin sebebi de bu. Ne olur ne olmaz ya bir oyuna getirilip de Saray elinden alınırsa? Varsın, “muhalif” medya Sarayın sadece bir şatafat ve görmemişlik abidesi olduğunu düşünsün. Oh ne âlâ! Böylece kamuflaj da sağlanmış oluyor.

Geçmişte Genelkurmay Başkanlığı için “Kozmik Oda” ne idiyse Erdoğan için de bugün  “Saray” O’dur!

Geçmişte nasıl “vesayet” rejiminin kalbi olan Genelkurmay’daki kozmik odaya girilerek bu rejim sona erdirilmişse, Erdoğan’ın adını andığı rejim değişikliğine son vermenin yolu da Saray’ın kozmik odasına ya da odalarına girmekten geçiyor. Kim bilir belki de Saray’ın kendisi bir kozmos ya da başka bir âlem? Orada bütün muhalif partilerdeki iç gelişmelerin en ince ayrıntılarına kadar izlenmediği ne mâlum? Memleketin en ücra köşesindeki bir kahvenin ya da bir dernek toplantısının izlenmediği ne mâlum? Eğer bu kadar kolay rejim değişikliğinden söz edebiliyorsanız, artık kendi istihbaratınızı kurmuşsunuz demektir. Ne de olsa yıllarca birlikte çalışılmış olan “paralel” yapıdan bu konuda sayısız bilgi ve deneyim elde edilmemiş olması ve bunların Saray’a monte edilmemiş olması düşünülebilir mi? Geçen sefer hazırlıksız yakalanıldığı için (yani en azından tek başına iktidar garanti görüldüğünden)  7 Haziran seçimlerinde devreye sokulamamış olan mekanizmalar, anayasal bir kurum olması gereken YSK’nın da Saray’a iyice bağlanmış olmasıyla (Erdoğan seçim tarihini YSK’dan önce açıklamıştır) bu seçimlerde devreye sokulmayacak mı?

Bu seçimler de yasa dışıdır!

Aynen 7 Haziran seçimleri gibi 1 Kasım seçimleri de aslında gayr-ı meşrudur. Ama zaten şu an Türkiye’de meşru hiçbir şey kalmamıştır. Tayyip Erdoğan çok arzuladığı –Meclis ve kendi partisinin dahi denetiminden kaçarak– Başkanlık sistemine mevcut anayasaya rağmen fiili geçiş yapmanın mücadelesini veriyor. Kürt halkına insafsızca saldırmasının altında tabii ki bu arzu yatıyor. Kısa zamanda Tayyip Erdoğan’ın kankası haline geliveren Doğu Perinçek kimseyi kandırmaya kalkmasın: Erdoğan ne ”vatan” mücadelesi yürütüyor ne de izlediği politikayla Perinçek’in Vatan Partisi’nin vatan mücadelesine zemin hazırlıyor. O sadece işlediği onca suçun hesabının kendisinden sorulacağının korkusuyla herkese saldırmayı sürdürüyor, o kadar. Hiç merak edilmesin, seçimlerden sonra bir Başkanlık koltuğuna otursun, ilk yapacağı iş sözde barış sürecini yeniden parlatmak olacaktır! Ama şunun Perinçek tarafından çok iyi bilinmesi lâzım: Ne Erdoğan Esad olacak, ne TSK Suriye ordusu ve ne de Doğu Perinçek Mustafa Kemal. ABD emperyalizmi de Erdoğan’dan henüz tümüyle vazgeçmiş olmadığına göre, şimdilik İncirlik’in ve diğer üslerin kullanımını almanın yanı sıra Erdoğan’ı yakın gelecekte daha hangi alanlarda kullanacağının hesapları içinde. Bütün bu koşullar altında 1 Kasım seçimleriyle ilgili olarak ne diyeceğiz?

Seçimler yasa dışı olsa da kitle mücadelesinin zemini olacak

Bu seçim geçen seçimden de farklı olarak bir kitlesel mücadelenin arenasına dönüşecektir. Klasik burjuva demokrasisinin –artık bu da ne demekse!- al gülüm ver gülüm seçimleri olamayacaktır bu. Seçim zemini ve bu zeminde HDP’ye oy vermek için yapılacak mücadele, bir kitle hareketinin Türkiye’nin büyük kentlerinde Kürt illerinin yanı sıra patlak vermesine imkân hazırlayacaktır. Bu yüzden, 1 Kasım seçimlerinin, meselenin sandık çözümüne bağlanması girişimi olarak görülmemesi gerekir. Sokak mücadelesi ve seçimler, seçimler ve sokak mücadelesi iç içe geçecektir. Sorun bu noktada çözümün sandıktan beklenmesi yanılsaması olarak görülemez. Kaldı ki bu koşullar altında sandığın korunması bile bir kitle mücadelesini gerektirecektir.

Gene de Kurucu Meclis için ve her yerde eylem komiteleri için mücadeleye!

7 Haziran seçimleri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, HDP’nin yapması gerekenin bu Meclisin –kendisi içinde yer alsa dahi- derhal feshini talep etmesi gerektiğini söylemiştik (Bkz. İşçi Kardeşliği Partisi’nin 19 Mayıs 2015 tarihli açıklaması, Gerici ve Kanunsuz 7 Haziran Seçiminin Gayrimeşruluğuna Rağmen Barajı Aşması için Oylarınızı HDP’ye Verin!). Bunun gerekçesi de, yapılmış olan seçimlerin yasa dışılığının yanı sıra 12 Eylül ürünü bir anti-demokratikliği içinde barındırmasıydı. HDP, bu durumda seçimlerin yüzde “0” barajla, bütün partilere eşit propaganda imkânlarıyla, Tayyip Erdoğan’ın seçim konuşmaları yapmasının yasaklandığı bir ortamda tekrarlanmasını, yani diğer bir ifadeyle Türkiye’de siyasal demokrasinin önünün sonuna kadar açılmasını talep etmeliydi. Bu talep bugün için de geçerlidir. HDP, kendi oylarını arttırsa da, önceden bu seçimlerin adaletsiz ve yasa dışı olduğunu ileri sürerek mücadeleyi genişletmelidir. Var olandan bile daha çok oy almış bir HDP’nin ülkede barışın ve siyasal demokrasinin zemininin genişlemesi için –kendi elde edeceği milletvekillerine rağmen- kurulacak olan parlamentonun kendisini bir egemen kurucu meclis seçimi için fesh etmesi talebi, mücadele içindeki kitleler tarafından mutlulukla karşılanacaktır. Kaldı ki, HDP bunu 7 Haziran seçimlerinin hemen ertesinde yapmış olsaydı Tayyip Erdoğan’ın erken seçim senaryosu da boşa çıkarılmış olacaktı.

Başkanlık Sistemi yerine Cumhurbaşkanlığını dahi gereksiz kılan Meclis Başkanlığı!

Gene 7 Haziran seçimleri sonrasıyla ilgili olarak, Başkanlık Sistemi türü son derece gerici bir sistem dayatmasını ortadan kaldırmak için ve Tayyip Erdoğan’ın Saray Diktatörlüğüne karşı bir yaklaşım olarak Kurucu Meclis Başkanının devleti temsil etmesinin hem daha demokratik hem de çok daha ucuz olacağını ileri sürmüştük. Açıkçası bu değerlendirmemize göre, halkın özgürce seçeceği bir egemen Kurucu Meclisin Başkanı hem Başkanlık Sistemi başkanını hem de mevcut Cumhurbaşkanlığı sistemini son derece gereksiz kılar ve halk tarafından da fazlasıyla onay görür. HDP böyle bir meclis ve onun başkanlığı formülasyonuyla Tayyip Erdoğan’nın düşünü kurduğu diktatörlük rejimine de açıktan karşı çıkarak 1 Kasım seçimlerinde geçmişe göre çok daha etkili bir çekim merkezi haline gelebilir. Bu da kitlesel mücadelenin siyasal demokrasinin yolunu açmasına ve Tayyip Erdoğan’ın savunmaya çekilmek zorunda kalmasına neden olur.

Yunanistan Devrimi Yeni Başlıyor!

–Şadi Ozansü

Öncelikle, ilk elde sıradan gözükse de daha sonra ortaya çıkacak politik sonuçları bakımından dikkate alınması gereken bir uyarı: Türkiye’nin sınıf mücadelesinden yana güçlerinin Yunanistan’daki son durumla ilgili olarak Cumhuriyet gazetesinin attığı başlığa sarılmalarına gerek yok, yani Düyun-u Umumiye benzetmesine. Üstelik AB’nin Çipras’a dayatarak kabul ettirdiği anlaşma paketinin içinde pek kimsenin üstünde durmadığı şu: “Bundan böyle Yunanistan’da herhangi bir hükümet AB kurumlarına danışmadan dilediği zaman referanduma gidemeyecek, eğer illâ gidiyorum derse de, halka referandumda sorulacak soruyu bizzat AB kurumları formüle edeceklerdir” maddesi. Bu maddenin varlığına rağmen Yunanistan’ın emperyalist sistem içindeki konumu ortadadır. Ne İkinci Dünya Savaşı sonrasının işgal altındaki Almanya’sı (450 bin ABD askeri yıllarca bu ülkede kaldı, hâlâ birkaç bin varlar) ve ne de Amerikan 7. Filosunun kontrolü altında olan ve kendine ait bir ordu kurmaya hakkı olmayan Japonya’sı birer sömürge ya da yarı-sömürge ülke değil, emperyalist ülkelerdir. Aynı durum, Yunanistan için de geçerlidir. Yunanistan Türkiye’den farklı olarak “zincirin zayıf halkası” da olsa emperyalist bir ülkedir. Türkiye’den bankalar satın alan bir finans kapitale sahip olmanın ötesinde, bütün bir Akdeniz deniz taşımacılığını Akdeniz’in çok ötesine uzanarak elinde tutan bir ülkedir. Unutmayalım, deniz taşımacılığındaki gücü nedeniyle İtalya’nın Adriyatik sahillerindeki Ancona limanını satın almış bir ülkedir Yunanistan.

Emperyalist burjuvazi niye Yunanistan işçi sınıfına saldırıyor?

Avrupa emperyalist burjuvazisinin Troyka aracılığıyla Yunan halkının egemenliğine saldırması (referandum sonuçlarını hiçe sayması) genel olarak, emperyalizmin Yunanistan işçi sınıfının güçlü örgütlülüğüne saldırmasının bir parçasıdır. Daha önce de ifade etmiş olduğumuz gibi dünya işçi sınıfının en örgütlü müfrezeleri Avrupa’dadır ve kriz içindeki emperyalizmin hedefinde örgütlü Avrupa işçi sınıfı vardır. Troyka’nın Yunanistan işçi sınıfına saldırmasının sorumluluğu sadece Alman emperyalizminin üstüne yıkılamaz. Troyka’nın Alman emperyalizmine yüklediği misyon son derece politiktir ve neo-liberal AB politikalarına karşı yarın İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz ve hatta Alman işçi sınıflarının başlatacakları – ki şimdiden belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştır- büyük isyanların önünü kesmek içindir. ABD emperyalist burjuvazisi de dahil olmak üzere Avrupa’nın bütün emperyalist burjuvazileri Troyka’nın Yunanistan’da gerçekleştirdiği darbeden memnundurlar. Yunan finans kapitali de memnundur, çünkü gelecek kredilerin önemli bir bölümü öncelikle Yunan bankalarının kasalarını dolduracaktır. İşte, bu noktada meselenin Düyun-u Umumiye’den farkı ortaya çıkar. Ve gene bu noktada “iyi polisi” oynayan Hollande ile “kötü polis” Merkel arasında bir fark olmadığı görülecektir. Liberal kalemşorların bütün şerlerin kaynağını Alman emperyalizminin üstüne yıkmak istemelerinin nedeni, başta Fransa olmak üzere diğer AB ülkelerinin Almanya’ya göre daha “insancıl” olduklarını göstermek ve aslında bir gericilik merkezi olan AB’yi temize çıkartmak gayretindendir. AB, sadece gericiliğin ve militarizmin koordinasyon merkezi(daha önce Yugoslavya parçalanırken görüldüğü gibi şimdi de Ukrayna örneğinde görülen) değil, bunun ötesinde emperyalist yobazlığın da cisimleşmiş hâlidir. Dolayısıyla Almanya’yı öne çıkartarak Avrupa Birliği’ni aklama girişimlerine karşı uyanık olunmalıdır.

Avrupa Birliği’nin karşı-devrimci rolünün Yunanistan krizine etkisi

Bir an için kendi kendimize şu soruyu soralım: Yunanistan bugün bir AB üyesi olmasaydı, bu ülkedeki siyasal mücadele hangi durumda olurdu? Kuşkusuz, Yunanistan halkı ve işçi sınıfı açısından iktidar mücadelesinin yolu – yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son verme mücadelesinin yolu- bugünküne göre daha engebesiz olurdu. Yunanistan burjuvazisi böyle bir durumda da Avrupa’nın emperyalist burjuvazilerinin desteğini kuşkusuz arkasına alırdı, ama Yunanistan işçi sınıfı ve halkıyla esasen tek başına karşı karşıya kalırdı. Bu da Yunanistan işçi sınıfının yürüteceği iktidar mücadelesi açısından bir avantaj anlamına gelirdi. Bugün Yunanistan işçi sınıfının maalesef hem iç hem dış düşmanlarının sayısı ziyadesiyle fazla. Referandumda yenilen kampa bakmak yeter: Troyka, ABD emperyalizmi, AB emperyalizmi, yazılı ve görsel medyanın neredeyse tümü, Yeni Demokrasi, PASOK, Papandreou’nun yeni partisi ve tabii boykot çağrısı yapmasına rağmen üyelerinin en az yarısının “Hayır” oyu kullandığı KKE.

Esas hainleri görmezden gelmeyelim: ETUC!

Syriza Hükümeti referanduma gitmeye karar verdiğinde ülkede büyük bir kitle seferberliğinin oluşmasına neden oldu. Bu kitle seferberliğinin karşısında saf tutanlar da kendilerini hemen belli ettiler. Ama aralarında bir tanesi vardı ki, insana şaşkınlıktan küçük dilini yutturuyor: Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu, nâm-ı diğer ETUC! Sağcısından solcusuna Türkiye’deki bütün işçi konfederasyonlarının bağlı olduğu örgüt. Evet, AB’nin bir yan kuruluşu gibi çalışan ETUC yönetimi Yunanistan’daki referanduma gidilmesine bile karşı tavır aldı. İşte, AB yalakalığının işçi hareketi üzerindeki etkisi. Yani Çipras sonuçta bir kitle seferberliğine neden olan bir referanduma gitme kozuna sarıldı. ETUC bunu bile reddetti.

Burada Syriza’ya ve Çipras’a tabii ki özel bir yer ayırmak gerekiyor. Unutmayalım, burjuva medyasının etkisi altına girmiş olan Çipras, referandumdan üç gün önce neredeyse referandum oylamasından vazgeçmeye niyetlenmişti bile. Sonunda referandumu kazanmak istedi. Bunu daha iyi pazarlık şartları yaratmak için kullanabileceğini düşündü, ama böyle ezici bir sonucu da ne bekliyor ne de arzuluyordu. Çünkü bu sonuç, referandumu kendisinden farklı amaçlarla kullanmak isteyen (memorandumlara son, ücret kesintilerine son, özelleştirmelere son) Yunan halkının giderek güçlenen AB düşmanlığından endişe duymasına sebep oldu. Dolayısıyla referandumdan Çipras’ın beklentisi farklı, Yunan halkınınki farklıydı. Sonuçta emperyalist burjuvazi sadece Çipras’ı dize getirmekle kalmadı, O’na, aynı zamanda oynamakta olduğu tehlikeli kumarı da hatırlattı. Çünkü burjuvazi, AB’den ve AB Bölgesinden ısrarla çıkmak istemediğini açıklayan Çipras’ın aslında blöf yaptığının farkındaydı. Ama Yunanistan halkı ve işçi sınıfı ne kumar oynuyor ve ne de blöf yapıyordu! Ve bu durum şu anda da devam ediyor. Emperyalizmin bastırmasıyla şimdiden parçalanmaya başlayanSyriza Hükümeti ikili karakteriyle (39 milletvekili anlaşmaya “Hayır” oyu verdi, anlaşma karşıtı 5 Bakan görevden alındı) çok kısa sürede misyonunu doldurmaya başladı.

Çipras, halk kitlelerinin canını yakan sorunlara getirdiği acil cevap programıyla iktidara geldi, ama kitlelerin en demokratik taleplerinin bile uygulanmaya konması halinde burjuvazinin iktidarına son verme eğilimini yaratacak bir devrim sürecinin başlayacağını gördüğü için de korkarak emperyalist burjuvaziye teslim bayrağını çekti. Ama artık cin şişeden çıktı ve devrim geri dönüşü olmayan bir yola girdi. “Devrim başladı” derken, bunun, Avrupa’nın diğer ülkelerindeki sınıf mücadelelerinden bağımsız gelişebileceğini kesinlikle düşünmemek gerekir. Söz gelimi, bugün Avrupa’nın elle tutulur bütün devrimci Marksist partileri Yunan işçi sınıfının mücadelesinin enternasyonalist zeminde desteklenmesinin yolunun kendi ülkelerinde Yunanistan’ı destekleyen eylemler yapmaktan ziyade, gene kendi ülkelerindeki sınıf mücadelelerinde kendi emperyalist hükümetlerini devirmekten geçtiğini dile getiriyorlar. Yunanistan işçi sınıfının yıllardır sürdürdüğü amansız mücadele Avrupa işçi sınıfına da yol göstermeye başladı. Ama zaten Troyka’nın esas korkusu da bu değil miydi?

Şimdi ne olacak?

Gene “Yunan Devrimi Başlıyor” derken herkes herhalde bir süreçten bahsettiğimizin farkındadır. Yani iktidarın teknik olarak da el değiştirdiği an’dan değil, bütün iniş-çıkışları ve ilerleme ve gerilemeleriyle uzunca bir dönemden. Daha açık ifade etmek gerekirse 1931’de başlayıp, monarşiye de son veren İspanyol Devrimi’nin 1939’da yenilgiye uğramasına kadar uzanan “Devrim” döneminden. Ama bugün başlayan Yunan Devrimi geçmişte İspanyol Devrimi’nin uğradığı akıbeti paylaşmak zorunda değil. Tek bir koşulla: Devrimin seyri içinde işçi sınıfının iktidarı fethetmesine yardımcı olacak bir sınıf önderliğinin yaratılması koşuluyla! Bugün Yunanistan’la ilgili olarak ikirciksiz bir biçimde “Yunan Devrimi”nden söz etmemizin nedeni; Yunanistan’da yaklaşık üç yıldır süren sınıf mücadelelerinin gücü, yapılan sayısız 24 saatlik ve 48 saatlik genel grevlerin varlığıdır. İçine girdiğimiz dönemde bu eylemler sürecek ve burjuvazinin iktidarını sallamaya devam edecektir. Ama öncelikle mevcut durumdaki sınıf kampına bir bakalım.

Yunan solundaki tablo ne?

Liderlikleri AB’ci ETUC’un kontrolünde olsa da tabanlarının basıncıyla istemeye istemeye – veya bazen de kitle hareketinin “gazını almak” için- genel grevlere giden Yunanistan işçi sendikaları konfederasyonlarını bir kenara bırakacak olursak, Yunanistan’daki sınıf partilerinden bir devrime öncülük etmelerini beklemek hayaldir. Syriza koalisyonunun durumu belli: Süreç biraz sertleştiğinde, önderliği teslim bayrağını çekerken, buna muhalefet eden sol kanadın (parlamentoda 39 milletvekili var) kendi başına ne yapabileceği veya kitlelerin karşısına yeni duruma tekabül eden nasıl bir programla çıkacağı meçhul. Yunanistan Komünist Partisi, KKE geleneksel olarak “duruş” sergilemeyi seven ve neredeyse tarihi boyunca SBKP’ye biat etmenin ötesine geçemediği için her türlü “devrimci” durumdan rahatsızlık duymuş bir parti. İktidarın eşiğine geldiği iç savaş sonrasında, Sovyet partisinin (bürokrasisinin anlayın) direktifine uyarak elindeki silahları burjuvaziye terk edip yerli faşistlere ve onların ağababaları emperyalist işgalcilere karşı kahramanca savaşmış kadrolarını çırılçıplak ortada bırakmış bir parti önderliği. Günümüzde de, “Ben zaten AB’ye karşıyım!” demeyi yeterli bularak burjuvaziye ve emperyalizme karşı kitle eylemlerinde kendi örgütlerini sürekli olarak genel kitleden ayrı tutmaya çalışan, referandumda taraftarlarını “Hayır” oyu vermeye bile çağıramayıp, boykot çağrısı yapan, “800 bin üyem var” diyerek seçimlerde 500 bin oy alan, referandumda üyelerinin yarıdan fazlası önderliğin çağrısına rağmen “Hayır” oyu kullanan bir parti. Dolayısıyla aynı Syriza önderliği gibi onunla aynı gelenekten gelen KKEönderliğinden de Yunanistan Devriminin başarıya ulaştırılması konusunda iyimser bir beklenti içinde olmanın bir anlamı yok. Bir diğer önderlik, yıllarca Yunanistan’da hükümet kurmuş olan ve Yunanistan’ın AB’ye teslimiyetinde başrol oynayan bir burjuva işçi partisi olan PASOK’tur. Önderliği kendisinden kopan Papandreou’nun partisiyle birlikte referandumda “Evet” oyu çağrısı yapmıştır. Kendilerinden ne beklenebilir? Bir ortayolcu koalisyon olan Antarsiya sürece etki edebilecek bir programatik yönelişe sahip değildir. Devrimci Marksist örgütler EEK ileOKDE’den birincisi programatik yöneliş olarak daha tutarlı bir çizgide olsa da Türkiye’deki kardeş partisi Devrimci İşçi Partisi (DİP) ile muhtemelen aynı çizgide durduğundan, yıllardır Yunanistan’da ülkenin AB’den kopuşunu hızlandıracak egemen bir kurucu meclis çağrısı yapamamaktadır. Üstelik referandum sonrası son gelişmeler halk egemenliği ve dolayısıyla demokrasi talebini bu kadar dayatmış ve kitle hareketini sürükleyebilecek bir hâle getirmişken.

Yukarıda sıraladığımız irili ufaklı bütün işçi örgütlerinin militanlarını ve tabii ki onların dışında kalan yüzlerce ve binlerce doğal işçi önderini kucaklayacak bir partinin inşası, Yunanistan Devriminin zaferi için vazgeçilmez bir gereklilik. Böyle bir partinin inşasına öncülüğü şu anda nispeten küçük bir siyasi parti ya da grup da yapabilir, çünkü esas devrimci parti inşası devrim sürecinde olur. Böyle bir parti, devrim sürecinde “az olsun benim olsun” sekter anlayışına ve solculuğa kapılmadığı takdirde işçi sınıfının iktidarına yardımcı olacak bir devrimci partinin inşasına pekâlâ girişebilir. Ama solculuğa kapılıp, “ya kitle hareketinin kontrolü elimden kaçarsa” diye düşünürse de zaten böyle bir inşayı yıllar da geçse başlatamaz.

İlk adım Eylem Komiteleri olmalı

Yunanistan Devriminin temel sorunu ilk elden Eylem Komitelerinin kurulmaya çalışılmasıdır. Bu komiteler mücadele halindeki her 100 işçiye bir delege esasına göre oluşturulabilir. Seçilen delegeleri eylem halindeki işçilerin seçmesi önemlidir. Eylem halinde olmayan işçilerin seçtikleri delegelerin bir önemi yoktur. Bu eylem komitelerine sadece mavi yakalı işçiler değil, kamu çalışanları, memurlar, emekli işçiler, zanaatkârlar, küçük üreticiler, yoksul köylüler, ama özellikle gençler, ezilen kadınlar ve genç işçiler seçilmelidirler. Eylem Komitelerinin çaresizleşen küçük burjuvazinin faşist aygıtlara yönelmesini engelleme misyonu olmalıdır. Gene buEylem Komiteleri işçi sınıfı bürokrasisinin burjuvazi ile ittifaka girmesini engelleyecek bir işlevleri de vardır.

Eylem Komitelerinin oluşturulması, işçi sınıfının aygıtlarının, yani var olan parti ve sendikalarının devrim karşıtı dirençlerini kırmanın mümkün tek yoludur. Eylem Komiteleri siyasal partilerden farklı olarak devrimci parlamentolar olarak düşünülebilirler. Kuşkusuz bu Komitelerden siyasal partiler dışlanamaz, tam tersine onlar da bu Komiteler içinde yer almak için çalışacaklardır ve bu da son derece meşru haklarıdır. Fakat bu komiteler aynı zamanda eylem içindeki kitle tarafından denetim altına alınacaklardır ve böylelikle çürümüş siyasal partilerin etkisinden kurtulmanın yollarını öğreneceklerdir. Yunanistan’da kurulması gereken Eylem Komiteleri başlangıçta elbette Sovyetlerin yerini alamaz, ama mücadelenin seyri içinde bu noktaya varabilirler. Bu devrimin gelişim temposuna bağlıdır. İşte, bugünkü Yunanistan’da böyle bir yönelişle hareket edecek bir devrimci işçi partisinin inşası devrimin kaderi üzerinde fazlasıyla etkili olacaktır. Evet, Yunanistan Devrimi yeni başlıyor!

Patronların kolluk kuvveti Türk Metal çöküyor, peki şimdi?

 

–Şadi Ozansü

Türkiye işçi sınıfı; 2009-2010 yılları arasında gerçekleşen TEKEL eylemleri ve onun cılız uzantılarını bir kenara bırakacak olursak, hiçbir dönemde AKP iktidarı altında olduğu kadar zayıf, soluksuz ve sessiz bir “topluluk” olarak varlığını sürdürmedi. 12 Eylül’ün daha onuncu yılı dolmadan gerçekleşen Bahar Eylemlerini ve büyük Zonguldak kalkışmasını anımsadığınızda bunu daha kolaylıkla gözünüzün önüne getirebilirsiniz. 2013 yılı Haziran İsyanına işçi sınıfının örgütlü kesimlerinden çok zayıf bir katılım olduğundan Erdoğan Hükümeti ayakta kalabildi. Bundan dolayı başta Bursa olmak üzere işçi sınıfımızın otomotiv sektöründe yer alan ağır müfrezelerinin yılların uykusundan uyanarak Türk Metal’den bölük bölük kopmaya başlamaları sadece işçi sınıfının sınıf mücadelesi açısından değil, genel olarak Türkiye halklarının burjuvaziye ve emperyalizme karşı politik mücadeleleri açısından da tarihsel bir dönüm noktası anlamına geliyor.

7 Haziran seçimlerinden daha önemli

Kuşkusuz 7 Haziran seçimleri son derece önemli bir kavşak. Ve bu seçimlerden AKP’nin oldukça zayıflayarak çıkmasının yanı sıra seçimde HDP’nin barajı aşması da son derece önemli. Ama gene de Türkiye siyasetinin geleceğini doğrudan 7 Haziran seçimleri değil, onun hemen sonrası belirleyecektir. Yani 7 Haziran sonrasında, yeni Meclis ile yapılmak istenen Başkanlık Sistemi Anayasası ve onun referandumu. Bir başka ifadeyle HDP’nin barajı aşması engellenmiş bile olsa savaş felaketi referandum gerçekleşmeden kapıya dayanmayacaktır. İşte bu yüzden de otomotiv sektöründe patlak veren ve başka sanayi kollarına sıçrama eğilimleri gösteren sınıf mücadeleleri şu an için seçimlerden daha yakıcı bir görünüm arz ediyor. Üstelik bazılarına fazla iddialı gibi gözükecek böyle bir yaklaşımın kestirme bir “uvriyerizm” suçlamasının muhatabı olması dahi çok önemli değil. Gerçekten de işçi sınıfının içindeki Türk Metal kolluk kuvvetinin çökmesi, yıllardır zincire vurulmuş bir halde yaşayan işçi sınıfının mücadelesinin bir anda dizginlerinden boşalmasına neden olabilir ki, bunun önünde AKP dahil hiçbir hükümet duramayacağı gibi, savaş beklentileri de ham hayal olur. Böyle bir gelişme AKP için başarısız bir seçim sonucundan daha tehlikelidir. Zaten bu yüzden de “Çokuluslu şirketler-Türk Metal-Hükümet” şeytan üçgeninin Hükümet kanadı sınıf eyleminin gelişimini çaresizlik içinde seyretmeyi, bir süredir kullanmayı çok sevdikleri gaz bombardımanına tercih ediyor.

Bursa’nın önemi

Otomotiv sektörünün kalbi olan Bursa aynı zamanda AKP Hükümetinin de seçim kalelerinden. Yıllardır bu şehrimizde yapılan seçimleri AKP ya da onun soyundan gelen partiler rahatlıkla kazanıyorlar. Muhtemelen gene kazanacaktır. Nitekim 2011 seçimlerinden hemen önce Ordu’da yapılan ve hükümetin taban fiyatlarını protesto eden yaklaşık 100 bine yakın çiftçinin eyleminden sonra da AKP, Ordu’daki beş milletvekilinin hepsini kazanmıştı. Demek ki seçimlerle toplumsal olaylardaki tavır alışlar her zaman paralellik göstermeyebiliyor. Bir başka ifadeyle seçimlerde alternatifsizlik (bir kitlesel işçi sınıfı partisi yokluğu) nedeniyle AKP’ye oy vermiş işçiler, pekâlâ sokağa dökülüp AKP’yi hükümetten indirmenin mücadelesine girişebilirler. Nitekim 1987’de yüzde 36 ile iktidara gelen ANAP’ı iktidardan eden de, Özal Hükümetinin Körfez Savaşı’na fiilen girmesinin önünü kesen de Zonguldak Büyük Madenci Grevidir.

Hiç unutmayalım ki, şu anda Bursa dini cemaatlerle tarikatların at koşturduğu bir şehirdir ve muhtemelen Bursa’nın otomotiv işçilerinin azımsanmayacak bir bölümü de bu cemaat ve tarikatların kontrolü altındadır. Türk Metal’le AKP yıllardır işbirliği içindedir ve cemaatlerle tarikatlar da otomotiv işçilerine seçim dönemlerinde “AKP’ye oy ver!” çağrısı yapmaktadırlar. İşçi sınıfının Türk Metal karşıtı eylemi, Bursa işçilerinin sınıf çıkarlarının bir anda cemaat ve tarikat çıkarlarının ötesine varmasının yolunu da açma potansiyeli taşıdığından, 12 Eylül’den bu yana süregelen bir eğilimi de ilk kez tersine çevirme fırsatını verdiği için devrimci bir karakter taşıyor.

Türk Metal’in malvarlığı işçilere aittir

Türk Metal tabandan bir işçi muhalefeti ile değiştirilebilecek bir sendika değil, patronların kolluk kuvveti işini gören, üye olmayanın işten atıldığı bir mafya sendikadır. Dolayısıyla işçilere bu mafya sendikayı ele geçirmeye çalışmalarını söylemek gerçekçi değildir, o nedenle tüm üyeleri tereddütsüz istifa ederek Türk Metal’in çöküşünü hızlandırmaya çağrılmalıdır. Tabii ki esas olması gereken sadece işçilerin Türk Metal’den istifası değil, Türk Metal’in bütün mal varlığıyla birlikte işçilere devridir. Yıllardır işçi sınıfının kanını emmiş olan Türk Metal yöneticileri sonuçta üyeleri olan metal işçilerinin aidatlarıyla zenginleşmişler, oteller satın almışlar, kumarhaneler işletmişler, ama aynı zamanda araziler ve sendika binaları da satın almışlardır. Bu mal varlığının tümü işçilere aittir. Türk Metal’den istifa eden üyeler, yıllarca işçilerin alınteriyle edinilmiş sendikanın malvarlığını (sendikanın aylık gelirinin 6 trilyon olduğu söyleniyor) gözden çıkaramaz, elbette yöneticilerinin işçi aidatları ve “patron destekleri” ile yaptıkları dudak uçuklatan servetlerini de. İstifa eden işçiler mutlaka yöneticilerinin göreve geldiği zamanki mal beyanlarıyla şu ankilerin karşılaştırılmasını talep etmelidir, çünkü yöneticilerin kendisi birer patron olacak serveti edinmiştir (bir önceki Genel Başkan Özbek’in sadece Kıbrıs’taki serveti 1 milyon Sterlin, şimdiki Başkan Kavlak da onun yolunda). Ayrıca, mafya sendikasından ayrılan işçiler, ayrılma dilekçelerini verirken ileride sendikanın mal varlığından doğacak haklarını da güvenceye alan bir resmi metin imzalamalıdırlar. Aksi takdirde Türk Metal günün birinde tekrar hortlayabilir. Kaldı ki zaten şimdilik mal mülk sendikanın mafya yöneticilerine terk edildiği için henüz canavar yok edilmiş değildir.

Birleşik Metal’de bir araya gelmek tabii ki doğru, ama…

Tabii ki Türk Metal’den kopuşta ilk dikkat edilmesi gereken husus eylem birliğinin bozulmamasıdır. İşçiler şu anda her ne kadar kendilerine düşman olarak Türk Metal yöneticilerini seçmişlerse de eylem içinde, fabrika yönetimleriyle hükümetin de aslında Türk Metal’in suç ortakları olduğunu, hatta dahası Türk Metal’in yularını ellerinde tuttuğunu göreceklerdir. İşçiler sınıf bilincini küçük burjuvalardan farklı olarak eğitimle değil, eylemle kazanırlar. Bir aylık bir eylem işçi sınıfına durağan dönemlerde yıllar içinde kazanacakları sınıf bilinci kazandırır. Buna daha önce Büyük Zonguldak Grevinde de tanık olduk. Şu veya bu fabrikanın eylemi daha önce ve daha sonra bırakmış olması, bu eylem birliğinin bozulmasına kesinlikle neden olmamalı. Bunu sağlamanın yolu da şu anda kısmen de olsa var olan fabrika temsilcileri sisteminin kökleştirilmesidir.

Öte yandan, şu anda hareket şöyle bir sorunla karşı karşıya: Nasıl devam edilecek? Tabii ki, Hak-İş’e bağlı Çelik-İş tercihi yaşanmış bunca acı deneyden sonra hiçbir şekilde gündeme getirilmemeli, hatta mümkün olduğunca “ötelenmeli”. Bugüne kadarki oldukça pasif tavrına rağmen gene de Birleşik Metal propagandasının işçiler arasında sistematik olarak yapılmasında yarar var. Ancak işçinin bu alternatiflere hayırhah bakmadığı koşullarda, Türk Metal’den büyük kopuşla gerçekleşecek olan ve bağımsız bir sendikaya ulaşabilecek olan girişim de kestirmeden “kızıl sendika” anlayışı olarak suçlanamaz. Söz gelimi Birleşik Metal’in üye sayısından daha fazla işçiyi temsil edebilecek bir kopuşu, küçük “kızıl sendika” olarak nasıl niteleyebiliriz? Burada esas sorun böyle bir sendikanın, bir fraksiyonun dükkânı “kızıl sendika” olmasından ziyade, başını çekecek olanların yeterli tarihsel deneyime sahip olmamalarından kaynaklı kolaylıkla patronlara yem olabilecekleri tehlikesidir.

Birleşik Metal’e naçizane “öğüt”: ASİS deneyimine bakın!

Türkiye işçi sınıfı hareketi özellikle 60’lı yıllardan itibaren ciddi mücadele deneyimleri yaşadı. Bursa işçi sınıfının, bütün Türkiye işçi sınıfı gibi demokrasiye aç olduğu aşikâr. Özellikle kendi kaderini ve tabii bütün toplumun kaderini belirleme noktasında sendikal demokrasi bu hareketin olmazsa olmazı. Birleşik Metal yöneticisi dostlarımız Bursa’nın ayağa kalkmış işçi sınıfını etkilemek istiyorlarsa DİSK’in 70’li yıllardaki mücadelesine ve bu mücadelenin ASİS (Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası) deneyimine özellikle bakmak zorundalar. O günleri görememiş olanlara hatırlatmakta fayda var. İşçi sınıfının mücadele deneyimleri kuşaktan kuşağa başka nasıl aktarılabilir ki? 70’li yılların ortalarında ASİS İstanbul Anadolu Yakası’ndaki ELKA mobilya fabrikasında bir grev başlattı. Greve sendikalı 700 civarında işçinin tümü katıldı. Sendikanın Başkanı 12 Eylül’den bir süre sonra hayatını kaybetmiş olan sevgili ağabeyimiz Cenan Bıçakçı ve Başkan Yardımcısı da birkaç yıl önce aramızdan ayrılan yoldaşımız Alev Ateş idi ( Alev, ELKA grevi sırasında sendikanın Genel Başkanı olmuştu, çünkü ASİS’in tüzüğü 1 gereği bir Genel Başkan üst üste iki dönemden fazla Genel Başkanlık yapamıyor, kendi başkanlığı sırasında bir başka işçiyi Genel Başkanlığa hazırlaması gerekiyordu, aynı şekilde Alev Ateş de 12 Eylül’den önce Genel Başkanlığı bir diğer işçi yoldaşımız olan ELKA fabrikası temsilcisi Rıfat Kendirligil’e devretmişti. Maalesef onu da Alev’den önce yitirdik).

Birleşik Metal yöneticisi dostlarımız eğer Türk Metal işçilerini sendikaya kazanmak istiyorlarsa onlara mutlaka DİSK üyesi ASİS’in tüzüğünü okumalı ve Türk Metal’den kopan işçilere bu temelde propaganda yapmalıdırlar.asis

O sıralar genel uygulamadan farklı olarak, mücadeleci bütün işçi sınıfı örgütlerine açık yürütülen ELKA grevinde sendikacıların, patronlar ve onların temsilcileriyle yürüttükleri toplu müzakereler, baştan sona fabrika içine yerleştirilmiş bulunan hoparlörler aracılığıyla bütün işçiye anında iletiliyordu. Günümüz teknolojisiyle fabrika içi mekânlara yerleştirilecek dev ekranlarla görsel olarak da işçi kitlesine bir sinema filmi izletircesine gösterilebilir. ASİS gizli görüşmeleri tümüyle kaldırmıştı. Sendikanın tüzüğü gereği her şey aleni oluyordu. Tabii bundan rahatsız olanlar sendikacı yoldaşlarımız değil, patronlar oluyordu. Bugünlerde çeşitli sosyalist çevrelerin sendika içi demokrasinin hayata geçmesi için ileri sürdükleri bütün talepler, işçi sınıfının demokrasi talepleridir. Ama Birleşik Metal sendikası yöneticileri, ASİS deneyimini Türk Metal’den kopan işçilere aktarırlarsa onlardaki güvensizlik duygusunu biraz olsun kırabilme yolunu da açabilirler.

Fabrika Komiteleri ya da “İşyeri Vekilleri Heyeti”

Bursa otomotiv işçilerinin eylemi grevle fabrika işgali arasında yer alan bir tür iş bırakma eylemidir. Önümüzdeki dönemde sınıf hareketinin gelişimine damgasını vuracak olan bu mücadelenin doğrudan fabrika işgallerine kapı aralaması fazlasıyla mümkündür. 12 Eylül’den beri yürürlüğe konan yasalarla (buna 12 Eylül 2010 referandumu sonrası düzenlemeler de dahildir) her türlü grevi fiilen imkânsızlaştırmış olan patronlar ve onların hükümetleri, olası işgallerle birlikte bakalım fabrika içindeki iktidarlarını Türk Metal çetesi ortadan kalktığında sürdürebilecekler mi? Ya da işçi sınıfı fabrika içinde hâkimiyet tesis ettiğinde, bunun toplumda da bir hâkimiyet tesisi anlamına geleceğinin bilincine nasıl varacak? Vardığında ne olacak? Hep birlikte göreceğiz.

Olana geri dönersek; Bursa’da işçiler şu an kendi sözcülerini seçiyor ama fazlası lâzım, Fabrika Komiteleri ya da “İşyeri Vekilleri Heyeti” gibi mücadele araçlarını sürekli kılmaları da gerekiyor. Fabrika içinde mevcut işçilerin tümünün oylarıyla seçilmesi gereken temsilciler topluluğu için “Fabrika Komitesi” yerine, sınıf mücadelesine yeni yeni atılmaya başlayan işçilere, geleneksel olanla aynı anlama geldiği halde daha sempatik gelebilecek “İşyeri Vekilleri Heyeti” kavramının kullanılması daha uygun olabilir. Bununla birlikte, dünya ve Türkiye işçi sınıfının evrensel deneyimlerinin ortaklaşılmış kavramlarıyla (ister “komite”, ister “işçi vekilleri” vb. olsun) konuşmaktan vazgeçmeye çalışmanın ve bunların yerine (“yeni” olarak sunulan ama aslında sınıf mücadelesi dışı) farklı anlayışlar –sanki mümkünmüş gibi- geçirmeye çalışmanın da bir anlamı olmasa gerek.

Parti… Parti… Yine Parti

İşçi sınıfının bütün mücadelelerini birleştirecek ve geçmiş deneyimlerini de yeni üyelerine aktaracak sınıf partisine elbette ihtiyacı var. Üstelik bu parti işçi sınıfının iktidar yürüyüşünde ona tepeden buyruklarla talimatlar veren bir parti olmayacaktır. İşçi sınıfının partisi, onun en vefakâr ve mücadeleci unsurlarından oluşacak ve onun iktidarı almasına yardımcı olacak bir aygıttır. İşçi sınıfının en ileri kesimlerini bünyesinde toplayacak böyle bir parti, ancak çok daha geniş bir işçi sınıfı partisinin içinden süzülerek ortaya çıkacak ve esas olarak, devrim anında gerekli inşayı tamamlamaya hazır olan parti olacaktır. Hiçbir sınıf partisi, devrime kadar tamamlanmış bir parti olmayacaktır. Bununla birlikte, bu yolda yürüyüşe hazır olmak için de bugünden en azından seçimlerde bağımsız sınıf hattı tutturmamıza hizmet edecek daha geniş bir sınıf partisine acilen ihtiyaç vardır.

  1. Madde 3 : Sendikanın amaç ve İlkeleri

    B) Sendikamız bu vazgeçilmez ilkesinin sağlıklı gerçekleşmesi yolunda örgüt içi demokrasiyi sonuna değin sürdürmeye kararlıdır.Örgüt içi demokrasi ise ancak işçilerin gerçekten örgütlerinde söz ve karar sahibi olması olunun açık bulundurulması ile olanaklıdır. ASİS Sendikası bunu yaşama uygulamak, örgüt içi demokrasiyi sağlayıp, bürokratik yönetim biçimlerini engellemek ve sendikacılığı “meslek” haline getirmeye karşı aşağıdaki önlemleri alır:•  Kongreleri en geniş tabanla yapmak. Bunun için Şube Genel Kurulları, şubeye bağlı bütün üyelerle, Genel Merkez Genel Kurulları ise her 20 üyeye 1 delege oranı ile yapılır.

    •  İşyeri sendika temsilciliklerine ancak üyelerin kendi aralarında seçecekleri işçiler atanır: Üye çoğunluğunun istemi ile işyeri sendika temsilcilerini yenilemek zorunludur.

    •  200 işçiye kadar işçinin çalıştığı işyerlerinde her 10 üyeye, 1.200′den fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde her 20 üyeye 1 oranında işçi konseyleri seçilir. İşyeri işçi konseyleri tüzükteki yolla sendika işyeri temsilcilerinin değiştirilmesine karar verebilirler. Şube işçi konseyleri, Şube Denetim Kurulunu göreve çağırabilir, şubeyi denetleyebilirler. Gerekçe göstererek şube yönetim kurulunun görevden alınmasını isteyebilirler. Sendikaya eğitim, örgütlenme, politik tutum ve eylem biçimleri gibi konularda öneriler getirir, uyarılarda bulunurlar. Sendikaca saptanacak eğitim, örgütlenme gibi konuların uygulanmasını gerçekleştirmek, sendikaca önerilen eylemleri başlatıp sürdürmek görevlerini yükümlenirler.

    •  İşverene verilecek toplu iş sözleşmesi önerileri, ilgili işyerinde çalışan tüm üye işçilerin istekleri saptanarak hazırlanır. İşverenle yapılacak toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde ilke olarak, o işyerindeki tüm işçiler sendika yöneticileri ile birlikte katılırlar. Koşulların buna elverişli olmaması halinde, durumu o işyerindeki tüm üye işçiler değerlendirir ve uygun görecekleri kararı alırlar. Alınacak karar ne olursa olsun, toplu iş sözleşmesi, işyerindeki tüm üye işçilerin onayına sunularak imzalanır.

    •  Tüzüğün bu konudaki hükmüne uygun olarak sendika yöneticileri ancak 2 dönem üst üste görev yapabilirler. Üçüncü dönem için, bu durumda olan yöneticiler yeniden adaylıklarını koyamazlar.

    •  Ücretli olarak çalışan sendika yöneticilerinin normal aylık ücretleri sendikaya kayıtlı işçilerin aldığı en yüksek ücret ve yan ödemeler toplamından fazla olamaz.

    •  Sendikanın amaç ve ilkelerini gerçekleştirebilmek için işçilerin eğitimini ön koşul sayan ASİS Sendikası, gelirinin en az % 10′un eğitim için harcar. Ayrıca sendika, her türlü yayın yolu ile de eğitimin etkili hale gelmesi için çalışır. http://cenanbicakci.com/belgelik.php[]