Halk Cumhuriyeti Savunuyor, Ya Liderlikleri?

 

— Şadi Ozansü

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLÛKU

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nazım Hikmet  (1947)

Bu şiir çoğu insana, özellikle Türkiyeli sosyaliste buruk da olsa garip bir mutluluk verir. Nihayet üzerindeki yükten kurtulmuştur. Suçlu tespit edilmiştir: Halk ya da işçi sınıfı! Artık kendini rahatlatabilir.

Bu satırlarda, sadece Türkiye işçi sınıfının değil, dünyadaki bütün işçi sınıflarının suçluluğunun ağırlıklı payı anlatılır. Önderlikler onun kurtuluşu için mücadele ederler, ama o bunu anlamaz, dolayısıyla yenilgiye uğrar. Böylece işçi sınıfının, dünyanın hiçbir emperyalist/kapitalist ülkesinde iktidarı alamamış olmasının suçlusunun gene işçi sınıfının kendisi olduğu anlayışı bütün çıplaklığıyla resmedilir!

Oysa, 1917 Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği Sovyetler Birliği dışındaki hiçbir emperyalist kapitalist ülkede, aradan yüzyıl geçtiği halde ve gerçekleşen sayısız devrime ve devrimci duruma rağmen, iktidarın işçi sınıfının eline geçmemiş olması, esasen işçi sınıfının önderliği olduğunu iddia eden partilerin ya da siyasi yapıların tutumları nedeniyle olmuştur.

Büyük şair burada fazlasıyla yanılıyor, hatta yanılmanın da ötesinde kendinin de içinde yer aldığı “önderlikleri” tarihin acımasız yıldırım darbelerinden kurtarabilmek için ne yazık ki kendisi suç işliyor.

Tarih bazen en namüsait gözüken koşullar altında kitlelere, halklara, işçi sınıfına ve onların önderliklerine beklenmedik fırsatlar sunar. İşte, 16 Nisan Referandumu, daha doğrusu plebisiti böyle bir fırsattı ve olmaya devam ediyor.

Bu plebisitte 7’den 70’e bütün ‘yurttaş’lar cumhuriyeti, laikliği savunmak üzere seçim sandıklarına koştular, “HAYIR” oylarını kullandılar ve oylarına sahip çıktılar. Ama karşılarında demokrasi düşmanı bir “EVET” örgütlenmesi olduğunun ayırdında değillerdi. Seçim manipülasyonları çok önceden belirlenmişti oysaki: MHP ve BBP önderlikleri iktidar kliğine oydan ziyade baskı araçları sunabildiler, ama bu destek zaman zaman oydan daha etkili oldu. Dolayısıyla Balkon konuşmasında MHP, BBP ve Hüda-Par önderliklerine edilen ‘teşekkür’ aslında bir gerçeği yansıtıyordu, sıradan ve diplomatik bir teşekkür değildi. Nitekim “HAYIR” kampının yüzde 80-90’lara ulaştığı yerlerde bile demokrasi düşmanları yerlerini alıp tehditlerini savurdular. Varın şimdi “EVET” kampının hâkim olduğu yerlerde nasıl bir ortamın oluştuğunu düşünün.

Demokrasi düşmanı kamp, referandum öncesinde her ihtimali göz önünde bulundurmuştu. Mühürsüz pusulalar aslında çift taraflı bıçaktı, şöyle ki: “HAYIR” oyunun geriletilmesi için “EVET”in ezici hâkimiyet kurduğu yerlerde “EVET”in lehine fazlasıyla kullanılacak; ama buna rağmen yine de ülke çapında “HAYIR” oyu önde çıkarsa YSK’ya başvurulacak ve 16:00-17:00 arası almış olduğu kararın yanlış ve hukuksuz olduğu ilân ettirilecekti. Bu durumda YSK özeleştiri yapacak ve referandum sonuçlarını yok sayacaktı.

Erdoğan/Bahçeli kliği referandumu önemsemek zorundaydılar, çünkü…

Sorulması gereken soru şu: Erdoğan’ın elinde Evren diktatörlüğünün kendisine sunduğu bir dizi yetki (Kenan Evren’in bile kullanmaya gerek duymadığı) varken neden böyle bir plebisite gerek duydu? Bahçeli’nin MHP’yi kaptırmamak için Başkanlık sistemine yol verme planı, Tuğrul Türkeş’in AKP’ye bilinçli bir biçimde arabulucu olarak gönderilmesiyle uygulanmaya başladı. Bahçeli, Erdoğan’a vereceği bu destek karşılığında partisinin, muhaliflerin eline geçmesinin engellenmesini talep etti. Erdoğan bu talebi yerine getirdi ve MHP, Bahçeli’nin elinde kaldı. Erdoğan’ın amacıysa yargılanma meselesiydi. Bu anayasa değişiklikleri yapılmadığı takdirde mevcut Anayasaya göre yargılanması mümkündü, çünkü özellikle bu Anayasada yer alan ‘tarafsızlık’ ilkesi kendisi tarafından defalarca çiğnenmişti. Dolayısıyla, bu 18 maddelik anayasa değişikliği paketi hem Erdoğan hem de Bahçeli için hayati bir öneme sahipti. Bu değişiklerin referandumdan geçmesi olmazsa olmazdı. Ne yapılıp edilip halkoyundan geçirilmeliydiler. Burada her şeyin yanı sıra YSK da devreye sokulmuştu. Nitekim CHP’nin itirazının reddedilmesine muhalefet şerhi koyan YSK üyesinin dediği gibi ortada kanunun açıkça çiğnenmesi durumu söz konusuydu.

CHP önderliğinin anlamak istemediği

Evet anlamadığı değil, anlamak istemediği konu şu: Erdoğan kliği kendi sonunu getirdiğini bildiğinden 7 Haziran seçim sonuçlarını kabul etmedi ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez 6 ay içinde genel seçimlerin yenilenmesine tanık olduk. Üstelik (başarılı olur ya da olmaz) CHP liderine kabine oluşturma fırsatı Erdoğan tarafından verilmedi. CHP önderliği bu “oldu-bitti”ye de ses çıkartmadı. Hep Erdoğan kliği sanki ‘demokrasi’den yanaymış gibi davrandı. Referandumun gayrı resmi sonuçları üzerine, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” ya da “Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye” diyebilen bir önderliğe gerekli tepkiyi vermedi. HDP’li vekillerin hapse atılacağını bile bile yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına itiraz etmedi.

Şimdi ne olacak?

Bu hileli referandum sonuçları TBMM’yi ortadan kaldırdı, 2019 yılında da Başkanlık rejimini getirecek ve alaturka faşizm yolunun taşları döşenecek. Yüzde 55’e yakın oyun yüzde 49’a indirildiği bir referandum yaşadık. 2019’da bu rejim ve YSK ile Erdoğan’ın karşısındaki adayın, oyların yüzde 60’ını dahi elde etse kazanamayacağı gerçeği görülmelidir. Çünkü bu klik geçmişte de görüldüğü gibi hiçbir koşul altında iktidarından vazgeçmek niyetinde değildir. Dolayısıyla muhalefet şimdiden Meclisi terk etme yolunu seçmelidir. Söz konusu olan hükmü kalmayacak olan bir meclistir. Belki taktik olarak Erdoğan’ın karşısına tek adayla çıkabilir ama işini bu seçimlere güvenerek sürdüremez. Erdoğan “200 yıllık mücadeleleri”nden söz ederken sadece 90 küsur yıllık Cumhuriyet rejimine karşı olduğunu söylemiyor, 1806 Sened-i İttifakı’ndan bu yana süren bütün mücadelelerde “taraf” olduğunu ileri sürüyor. Yani her türlü moderniteye karşı olduğunu, meşruti monarşiyi bile savunmadığını mutlak monarşiden yana olduğunu iftiharla ileri sürüyor.

İşte bu yüzden, mutlak demokrasi yani egemen Kurucu Meclis için ileri!

Alaturka faşizme karşı egemen bir Kurucu Meclis için mücadele önümüzdeki tek yoldur. Tarih, toplumların önüne bazı durumlarda beklenmedik mücadele fırsatları sunar demiştik. En basit demokratik haklar için mücadele toplumu ve tabii ezilen sınıfları çok ciddi kazanımlar elde etmeye götürebilir. Saltanatı ve hilafeti geri getirmek isteyenler bir anda ne olduklarını anlayamadan emrinde oldukları büyük patronlar sınıfının çıkarlarını bile koruyamaz hale gelebilirler. Ama bunun için demokrasi mücadelesini işçi sınıfının ve ezilen halkların demokrasi talepleri etrafında örmeye çalışan bağımsız sınıf önderliklerinin doğuşuna ihtiyaç vardır. Egemen bir Kurucu Meclis için mücadele, yaratacağı kitle seferberliğiyle bu yolu açma fırsatını sunuyor. Bağımsız bir sınıf partisi, mücadeleyi başarıyla yürütebilecek bir sınıf önderliğini de mücadele içinde çıkarabilir, çıkarmak zorundadır. O halde şimdiden en gelişkin siyasal demokrasi yolu için ileri! Egemen Kurucu Meclis için ileri! Halk Cumhuriyeti savunuyor, büyük şairin sitemlerini hak etmiyor. Sitem edilmesi gereken halka ve işçi sınıfına bu anti-demokratik referandumdan sonra ne yapılması gerektiğini anlatamayan önderliklerdir.

MARUTİ SUZUKİ İŞÇİLERİ SENDİKASINDAN ÇAĞRI:

13 İşçi arkadaşımıza ÖMÜR BOYU HAPİS cezası verildi

13 Maruti Sendikası üyesine sendika kurmak ve taşeron sistemini kaldırmak için verdikleri mücadeleden dolayı ÖMÜR BOYU HAPİS cezası verildi

Maruti İşçilerine Özgürlük!

Maruti Suzuki grevi (2012). Özel güvenlikçilerin işçilere saldırdığı sırada fabrikada çıkan şaibeli yangında müdür Awanish Kumar Dev dumandan zehirlenerek hayatını kaybetti. Bunun ardından yüzden fazla Maruti işçisi “cinayet” suçlamasıyla hapse atıldı. Sendikanın resmileşmesine yardım etmiş olan ve işçilikten gelen bir yönetici olan Dev’in talihsiz ölümüyle işçilerin herhangi bir ilgisi yoktur.

18 Mart günü öğleden sonra Gurgaon Mahkemesi’nde on üç kardeşimize temelsiz bir cinayet suçlaması ile ömür boyu hapis cezaları verildi – bunların arasından 12’si Maruti Suzuki İşçi Sendikası organlarında görevli işçiler. Dört işçiye de 5’er yıl hapis cezası verildi. 14 işçiye ise 3 yıl hapis cezası verildi ama bu işçiler zaten 4 yıldır hapisteydiler, dolayısıyla serbest bırakıldılar. Yine 4 yıl hapis yatmış ama sonrasında beraat etmiş olan 117 işçiye ise bu kaybettikleri yılları kim geri verecek bilemiyoruz. 2012 yılından bu yana 148 işçi 4 yıl hapiste tutuldu, bunun öncesinde ise 2500 işçi yasadışı şekilde işten çıkartılmış ve devamında da devletin baskısına maruz kalmışlardı.

“Objektif bir hüküm” verilmiş olduğu yalanını reddediyoruz. Gerek iddianame gerekse hüküm hiçbir delile dayanmamaktadır. Yalancı tanıklıklara ve saf sınıf nefretine dayanmaktadır. Karşı karşıya olduğumuz savların detaylarını burada aktaracağız. Sendikanın resmileşmesine yardım etmiş olan ve işçilikten gelen bir yönetici olan Avanish Kumar Dev’in talihsiz ölümü ile işçilerin herhangi bir ilgisi yoktur. Savunmanın ortaya koymuş oldukları bunu kesin bir şekilde kanıtlamaktadır.18 Temmuz 2012 günü yaşanan çatışma bir süpervizörün bir Dalit işçisi olan Jiyalal’e saldırması ile başladı. Jiyalal ise daha sonra kast önyargılı bir suçlama ile bu davadaki esas suçlu haline getirildi ve işten uzaklaştırıldı. Bu dava tümüyle yönetimin sendikayı bitirmek için yürüttüğü komplonun parçası idi. Esas olarak da Sendikalaşma Hakkına ve sendikanın yükseltmekte olduğu taleplere – özellikle de taşeron işçilik sisteminin kaldırılması talebi- ve bunun işçilerin mücadelesinde bir sembol haline gelmesine yönelik bir saldırıydı.

İşçi sınıfının siyasi tutsakları olan Maruti işçilerine özgürlük!

Görülen hukuk davasında başlangıçtan itibaren, 18 Temmuz 2012 tarihinden sonra yönetimle hükümetin işbirliğiyle (bu işbirliğine polis, idare ve Çalışma Bakanlığı birimleri de dâhil) nasıl binlerce işçinin vahşi bir baskı altına alındığı mahkemeye aktarılmıştır. Verilen bu hüküm tümüyle işçi düşmanıdır ve ciddi biçimde Şirket yönetiminin çıkarlarının, “bir ders verme”, tüm ülkede, özellikle de Haryana ve Racastan’daki Gurgaon’dan Neemrana’ya uzanan kuşaktaki sanayi işçileri arasında korku salma ve terörize etme hedefi doğrultusunda verilmiştir. Savcılık son mütalaasında işçiler için “ölüm cezası” isterken – Chandigarh Yüksek Mahkemesi’nin 2013 Mayıs tarihli işçilerin serbest bırakılmasını reddeden kararına çok benzer bir şekilde- sermayenin “güveninin” yeniden sağlanmasından ve Başbakanın küresel yatırımcıları “Hindistan malı” üretmek için davet ettiği girişimden bahsetmektedir. Bu yabancı ve ulusal kapitalistlerin güveni tek bir şeye bağlıdır: ucuz ve itaatkar bir işgücü; dolayısıyla sendikalar veya taleplerin yükseltilmesine yer yoktur.Tüm sendikanın özel olarak hedef alınmasıyla Raj Şirketi, ülkedeki işçi hareketinin, sendika kurma hakkının ve diğer sendikal hakların ve işçilerin insan haklarının sermayedarlar ve Devlet tarafından legal ve illegal yollarla bastırılacağını göstermek istemektedir. Sendika organlarında görevli arkadaşlarımıza yönelik saldırılar sadece bu arkadaşlarımız 2011 yılından beri fabrikadaki emek sömürüsü uygulamalarına karşı mücadelede liderlik etmelerinden, sendikal hakları ve onurları için daimi ve taşeron işçilerin birliğini sağlayarak uzun süreli meşru bir mücadele içinde olmalarından, taşeronluk sisteminin kaldırılmasını, işyerinde onurlu çalışmayı ve yönetimin sömürücü uygulamalarına son verilmesini talep etmiş olmalarından ve nihayet 1 Mart 2012 tarihinde sendikamızı resmen tescil ettirmiş olmalarından dolayı yaşanmıştır. Yönetim, işçilerin bu hak talebini kabul etmemiş ve sendikamızı ezmek istemiştir; özellikle de Nisan 2012’de taşeronluk sisteminin kaldırılması gerektiğini savunan Talepler Bildirgemizi sunduktan sonra. İşte bu nedenle 18 Temmuz 2012’de yaşanmış olan çatışmayı kışkırttılar ve hızlandırdılar.

Enerjik ve umut dolu mücadelemiz Honda’dan Rico’ya Asti’den Shriram Pistons’a, Daikin AC’den Bellsonica’ya sanayi bölgesinde ve ötesinde benzer sömürü koşullarına karşı başka işçilerin de mücadele etmeleri için onlara güç verdi. İşçilerin bu ortak karşı çıkışı ezilmeli, şirket yönetimlerinin çıkarına onlara “bir ders verilmeliydi”.

Maruti işçileri grevde (2012)

İşçi hareketlerine yönelik benzer çatışmalar ve baskılar Noida’da Graziano Transmissions firmasında, Puducherry Regent Ceramics’de, Chennai’da Pricol firmasında ve başka yerlerde de yaşanmıştı. Verilmiş olan bu hüküm de yaşanmış bu baskılarla aynı doğrultudadır ve bu baskıları daha da şiddetlendirmektedir. Bu şekilde sanayi bölgeleri polis kamplarına dönüşmektedir.

Maruti Suzuki CEO’su RC Bhargava bunun bir “sınıf savaşı” olduğunu ifade etti. Hükümetin yaptığı ise işçilerin şirketler ile anlaşmazlıklarını bir “Hukuk ve Asayiş sorununa” dönüştürmek, sendikal hakları için ve taşeron sistemine karşı mücadele eden işçileri kriminalize etmek. Bunu lanetliyoruz. Korkmuyoruz. Bu muazzam ve sürekli baskıdan yorgun düşmüş de değiliz. Ancak işçilerin daimi işçiler-taşeronlar şeklinde bölünmüşlüğünü aşarak ve işçiler arasındaki birliği yükselterek, Şirket-Devlet sömürü-baskı rejiminin sürekli saldırılarına karşı bağımsız sınıf davamızı yükselterek mücadelemizi ileriye taşıyabiliriz. Sanayi bölgelerindeki yüz binlerce işçi 9 Mart’tan beri dayanışma eylemleri düzenliyorlar ve 16 Mart’ta Haryana, Racastan, UP, Tamil Nadu’da yüzbinin üzerinde işçi açlık grevine gitti. Kararın hemen ardından 18’inde 5 Maruti Suzuki fabrikasındaki 30.000 işçi yönetimin bastırma çabasına ve 8 günlük ücret kesintisi tehdidine rağmen bir saatlik bir iş bırakma eylemi yaptılar. 16 Mart’tan bu yana 20’den fazla şehirde birçok işçi, öğrenci, insan hakları örgütleri ve diğer örgütler protestolar düzenledi; 21 ülkede çeşitli heyetler dayanışma eylemleri gerçekleştirdi.

4 Nisan günü için bir Ulusal Protesto günü çağrısı yapıyoruz. Bu tayin edici ve önemli dönemeçte tüm işçilere ve işçiden yana güçlere suçlanan işçilerin serbest bırakılmaları, adaletin sağlanması ve işçilerin hakların elde edebilmeleri için ellerinden gelen her yolla bizimle dayanışma içerisinde olmaları çağrısını yapıyoruz.

Maruti İşçileri serbest bırakılsın!

Sanayi bölgelerindeki sömürü ve baskı rejimine son!

 

Maruti Suzuki İşçileri Sendikası Geçici Komitesi
18 Mart 2017

Bağlantı adresi: 7011865350 (Ramniwas), 9911258717 (Khusiram) on behalf of the PWC, MSWU.
E-mail: marutiworkerstruggle@gmail.com
Güncel bilgiler için bakınız: marutisuzukiworkersunion.wordpress.com


2016 yılı sonunda Hindistan’da gerçekleştirilen,

Ömür boyu hapis cezası verilen Maruti Sendikası işçilerinden Ram ve Pardeep, Mumbay Dünya Konferansı delegeleriydi.

Türkiye’den de iki delegenin katıldığı Savaşa, Sömürüye ve Güvencesiz Çalıştırmaya karşı toplanan Mumbay Dünya Konferansı‘nda Maruti Suzuki işçilerinin dayanışma çağrısı önemli bir yer tutmuştu. Konferans, tüm katılımcılarından “işçi heyetleriyle ülkelerindeki Hindistan elçiliklerine gitmelerini ve halen hapiste olan Maruti Suzuki işçilerinin derhal salıverilmesini ve sendikaları Maruti Suzuki İşçileri Sendikası (MSWU) için tüm sendikal hakların tanınmasını talep etmelerini” istedi.

Hindistan’ın Manesar-Gurgaon sanayi bölgesinde yaşanan baskıya ve taşeron sistemine karşı grevler ve fabrika işgali gerçekleştiren Maruti işçileri yıllardır cezaevinde, “idam cezası” ile yargılandılar ve şimdi de “ömür boyu hapse” mahkum edildiler. Mumbay Dünya Konferansı’nda dayanışma çağrılarını yükselten Maruti işçileri şimdi dünya işçi sınıflarından destek bekliyor.

Mumbay Dünya Konferansı kapanış oturumu (20 Kasım 2016)

Ukrayna: IV. Enternasyonal Militanına 5 Soru

Rabochie Izvestiya 1, 50. sayı (Şubat 2015)

“Minsk Anlaşmalarını” nasıl yorumlamalıyız?

Eğer bu anlaşmalar gerçekten barış getirseydi o zaman Ukrayna, Rusya, Belarus halkları ve diğer halklar tarafından memnuniyetle karşılanabilirlerdi. Bölge halkları, bütün dünyanın halkları gibi savaş istemiyor. Yıllardır Ortadoğu’nun, Asya’nın ve Afrika’nın bütün bölgelerini harap eden savaşın Avrupa kıtasının doğusunda hüküm sürmesinden kaygı duyuyorlar. Ukrayna’da çoğunluğu “moguilisation”ı 2 reddeden gençlik düşünülürse savaş, fedailere dönüştürülmek anlamına geliyor. Farklı “kamplardaki” işçilerin hepsi için savaş sefalet, sosyal haklara daha fazla saldırı ve bu saldırılara karşı savaşmak için kolektif örgütlenme önünde muazzam zorluklar anlamına geliyor. Poroşenko (Başkan) polisin bütçesini artırırken ve Kiev’de grevcilerin mitingleri dağıtılırken, “Lugansk Halk Cumhuriyeti” maden işçilerinin sendikaya kayıt yaptırmasını yasaklıyor. Dolayısıyla, emperyalizm adına vahşice işçilerin haklarına saldıran hükümetler, devam etmesi ve kötüleşmesi için birlikte savaşı körüklüyorlar. Devamı

  1. [İşçi Haberleri] Eylül 2008’den itibaren yayın yapan Rusça “Sınıf mücadelesi için uluslararası açık platform”. La Vérite/ Gerçek’in Mart 2015’te yayınlanan 85. sayısında yayınlanmıştır.[]
  2. Ukrayna basınında kullanılan bir kelime oyunu: “mobilizatsiya” (seferberlik) ve “moguila” (mezar/ölüm veya mezar taşı) birleşmesinden oluşuyor.[]

Ukrayna: Şok Hükümet, “Şok Tedavi” ve Sınıf Mücadelesi

— Rabochie Izvestiya 1, 49. sayı (Ocak 2015)

Cezayir TV3 kanalından Cezayirli gazeteci Linda Ababsa’nın 1 Aralık 2014’te yeni Ukrayna hükümetinin kuruluşuyla ilgili olarak haklı biçimde işaret ettiği 2 gibi “Finans Bakanı Ann Jaresko; Chicago doğumlu bir Amerikalı. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli görevlerde bulunmuştu. Ve Ukrayna’daki son görevi ABD Büyükelçiliği’nde Finans Birim Başkanlığıydı. Aynı zamanda yatırım fonu Horizon Capital’in kurucularından ve CEO’suydu. Bu hükümete Bakan olarak atanan ikinci yabancı ise bir Litvanyalı. Bir İsveç yatırım fonunun kurucularından olan Aivaras Abromavicius Ekonomi Bakanlığına atandı. Üçüncüsü Gürcistan’nın eski Sağlık Bakanı Kvitashvili. Gürcistan’da hastaneleri ve poliklinikleri özelleştiren kişi. (…) Dolayısıyla Maidan devrimi, yabancıları içeren bir futbol takımını andıran bir hükümetin kurulmasına hizmet edecek görünüyor. ABD, Avrupa Birliği, Atlantik İttifakı ve Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından programı dikte edilen güçlü bir sağ kanada sahip bir takım. Dolayısıyla Başkan Petro Poroşenko hayal edebileceğinden daha ileri gitti. Hükümetine yaptığı bu makyajla Ukrayna’nın pratikte artık yerel ’temsilciler’ ile yönetilmeyen ve doğrudan yeni rejimin yabancı patronları ve sponsorları tarafından yönetildiği bir sömürgeye indirgendiği imajını verdi.“ Devamı

  1. [İşçi Haberleri] Eylül 2008’den itibaren yayın yapan Rusça “Sınıf mücadelesi için uluslararası açık platform”. Bu metin ayrıca La Vérite/ Gerçek’in Mart 2015’te yayınlanan 85. sayısında yayınlanmıştır.[]
  2. Aralık 2014’de Cezayir İşçi Partisi gazetesi Fraternité’de yazarının izniyle tekrar basılan bir makalede.[]

Referandumda “HAYIR”! Ya sonra?

Seçeneksiz değiliz!

Alaturka faşizme geçişi durdurmak için “HAYIR”ın kazanması sonrasında net bir önerimiz olmalı:

Laik bir Cumhuriyet için “HAYIR”ı, Egemen bir “Kurucu Meclise EVET”e Çevirmek 

Alaturka faşizme geçişin yolunu kesmek için Erdoğan-Bahçeli ikilisinin düzenlettiği referandumda öncelikle “HAYIR” oyu kullanmak bir zorunluluk.  Geçişi önlemek için yeterli mi? Kesinlikle değil, ama şu evrede atılması gereken ilk adım bu. Kuşkusuz Türkiye siyasi tarihinde bir ilk olan genel seçimleri üç ay içinde yenileme (7 Haziran – 1 Kasım 2015 seçimleri) dayatması artık kolaylıkla tekrarlanabilir: “Hayır” ile sonuçlanacak bir Başkanlık sistemi referandumu kolaylıkla kısa bir süre sonra bir yarı Başkanlık referandumuna çevrilebilir, “Evet”i elde edene kadar, yani bıktırana kadar referandum… Bunu önlemenin yolu, “Hayır”ın kazanması durumunda kitlelere ne önerileceğinin öncesinden berrak bir biçimde belirlenmesinden geçiyor. Ancak bu yapılabilirse,  “Hayır” sonucunun karşı kampta yaratacağı moral bozukluğu alaturka faşizme geçişin yeni adımlarının atılmasını geciktirebilir. Bunun ötesinde, zaten “Hayır”ın kazanabilmesinin önkoşullarından en önemlisi de kaos, terör ve ekonomik krizle korkutulan kitlelerin “Hayır” kazandığında bir seçenekleri olduğunu bilmeleri, yani “Hayır” sonrası için net bir öneri duymalarıdır.

2013 İsyanı döneminde değiliz, bunu unutmamalıyız!

2013 yılının Mayıs-Haziran aylarında ülkeyi bir uçtan bir uca saran isyan dalgası günlerinde değiliz. Tam tersine kitle hareketinde ciddi bir gerileme var. Bugün 2013 yılının son derece zayıflamış işçi sendikalarını bile arar durumdayız (O günlerdeki Hava-İş ve Petrol-İş bugün yoklar), işçi sınıfının mücadelesini destekleyen siyasal yapılar o güne göre bile ya yerlerinde sayıyorlar ya da politik olarak daha gerilemiş durumdalar. Dolayısıyla aynı 2010 referandumunda olduğu gibi “Hayır” oylarının kazanması için mücadele mutlak bir gereklilik. Toplumsal mücadelelerde öyle anlar vardır ki bunlar, basit gibi gözüken bir oy kullanma eylemini olası bir kitle hareketinin taşıyıcıları haline getirebilir.  İşte şimdi böyle bir durumla yüz yüzeyiz. Yıllar içinde gerçekleştirilen çok sayıda düzeltmeye rağmen en çok gerici kimi Batı Avrupa anayasaları kadar “demokratik” olan ama gene de parlamenter rejime dayalı mevcut anayasayı, Başkanlık anayasasına karşı savunmak, alaturka faşizme geçişin yolunu bir miktar tıkamak anlamına geliyor.

Başkanlık sisteminin hedefi ne?

Kimilerine göre referanduma sunulacak yeni anayasal rejimin hedefi iki partili bir sistem, yani Kenan Evren’in arzuladığı ve hayata geçmesini istediği ABD’deki gibi bir oyun. İşte bazılarının anlamadıkları da bu: Burası ABD değil Türkiye! Dünya kapitalist sisteminin en tepesindeki emperyalist ülke değil, o emperyalist sistemin emrindeki bağımlı bir ülke. Burada gerçekleştirilmek istenen iki partili sistem değil, partisiz bir sistem. Mevcut Başkanlık anayasası partileri tümden ortadan kaldıran bir sistem dayatıyor. Aslında Erdoğan ve Bahçeli kendi partilerine dahi güvenmedikleri için, onların dahi Cemaat (emperyalizmin dünya çapında faaliyet gösteren ve Türkiye’de de bu ülkenin toplumsal formasyonuna uyarlanmış seksiyonu) tarafından ele geçirilebildiğini ya da geçirileceğini gördüklerinden böyle bir sistemde anlaştılar.

Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi kim?

Bu ikilinin iktidarının alternatifi bugünkü Mecliste temsil edilen siyasal partiler değil. Maalesef parlamento dışında yer alan sol siyasal partiler ve yapılar hiç değil. En güçlü alternatif, ABD yönetiminin bir kanadı ve AB siyasal zirvelerinin hemen tümü tarafından (unutmayalım 15 Temmuz darbe girişimini Avrupa’da Norveç Hükümeti dışındakiler darbenin başarısız olduğundan emin olduklarında ve günler sonra kınadı!) açıkça desteklenmiş olan Cemaat örgütlenmesidir. TSK, Emniyet, Yargı ve Eğitimde örgütlü olan, bütün tasfiyelere rağmen gene de sadece odur. Çünkü emperyalizmin doğrudan uzantısıdır ve emperyalizmle dalaşmak istemeyen iktidar odakları da onun örgütlülüklerine karşı yeterli mücadeleyi sürdüremeyip, onunla uzlaşma arayışlarına girişmiş bulunuyorlar.  Şu ana kadar çok sayıda Cemaat mensubu, sempatizanı ya da uzak sempatizanı hapse atılmış olsa da, örgütlenmenin gerçek liderleri yurt dışına kaçırıldılar. Emperyalizmle işbirliği içinde siyasal hayatına başlayarak hükümet edilmiş olan AKP’nin emperyalizme, dolayısıyla Cemaate karşı tutarlı bir mücadele yürütmesini beklemek hayaldir. O zaman da Erdoğan-Bahçeli rejiminin alternatifi hâlâ Cemaat örgütlenmesidir.

Gerçek halk alternatifi nasıl ortaya çıkar?

Gene kimilerinin iddia ettiği gibi referandumda “Hayır” seçeneğinin başarılı olabilmesi için laikliğin savunulmasının arka plana atılması doğru değildir. Laikliği, demokrasiyi ve cumhuriyeti savunmak “Hayır” kanadının kazanması için olmazsa olmaz koşullardır. Laikliği, cumhuriyeti ve demokrasiyi savunmayanların oylarını alabilmek için taktikler üretmeye gerek yok. Onlara söylenecek tek söz şudur: “Başkanlık sisteminin yerleşmesiyle birlikte kendi partinizin siyaset sahnesinden silinmesini mi istiyorsunuz?”  Onlar bunu çok daha iyi anlarlar. “Hayır” savunucuları laik diye, kendi partilerinin kapatılmasına göz yumamazlar. Kaldı ki, onlar için dahi ulusal egemenlik meselesi gene de her şeyden önemli olmalı. Egemen bir meclise sahip laik bir cumhuriyette ibadetini yerine getirmek, şeriatla idare edilen Suudi Arabistan gibi emperyalizm uşağı bir memlekette ibadetini yerine getirmekten evladır.

İşte önü kesilmezse alaturka faşizme giden bu süreçte, emperyalizmin alternatif diye “sunacağı” (aslında dayatacağı) seçeneğin tehlikesinin farkında olarak, bu koşullar altında gerçek halk alternatifinin yaratılması için referandumdan “Hayır” çıkmasının hemen ardından egemen bir Kurucu Meclis seçimi çağrısı yapılmalıdır. Bu seçimlerde gerçek bir nispi temsil usulüne dönülmeli, seçim barajı kaldırılmalı, herkese eşit propaganda hakkı tanınmalı, iktidar partisinin herkesten fazla propaganda yapma hakkı elinden alınmalı, bu yasağa uymayan TV kanalları derhal kapatılmalı, var olan bütün siyasi partilerin seçimlere katılması sağlanmalı, dilerlerse dernekler ve sendikalar da kendi adaylarıyla seçimlere katılabilmeli, herkes aldığı oy oranında bu Mecliste temsil edilmeli, anayasaya göre hâlâ tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı propaganda konuşmaları yapamamalı, halen tutuklu bulunan bütün milletvekilleri derhal serbest bırakılmalı ve Kurucu Meclis seçimlerine özgürce katılabilmelidirler. Siyasal demokrasi tam anlamıyla yerine gelmelidir. Türkiye’yi içine girdiğimiz bu kaos ortamından çıkaracak tek yol budur.

Dolayısıyla referandumda “Hayır”ın kazanması için İKP olarak gücümüz oranında elimizden gelen bütün çabayı göstereceğimizi herkesin bilmesi gerekir. Yukarıda sıraladığımız egemen Kurucu Meclis önerilerinin kimilerine afaki gibi gelebileceğini düşünmekle birlikte, hem toplumsal hem de sınıfsal mücadelelerin dinamiklerinin “Hayır” oyunun kazanması durumunda nasıl olumlu yönde harekete geçebileceğini ve Gezi İsyanı’ndan sonra üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi yaşayan bu ülkenin insanlarının silkeleneceğini görmek için dünya sosyal ve siyasal mücadeleler tarihine kısaca göz atmak bile yeterli olacaktır. Bu yüzden de yaptığımız önerilerin hepsi emperyalizm ve onun işbirlikçilerine karşı yürütülecek ulusal egemenlik mücadelesinin kolaylıkla savunulacak demokratik talepleri haline geleceklerdir. Bu taleplerin referandum sonrasında savunulabilmesi için ülkenin dört bir yanında “Kurucu Meclis Komiteleri”nin kurulması yolunda harekete geçilmesi bir zorunluluktur ve Gezi İsyanı’nda yurdun dört bir yanında yaşanan toplaşmalar hatırlandığında bu çok mümkündür. Kurucu Meclis önerisi toplumsal gerçekliğe uzak bir öneri değildir, aksine kitleleri harekete geçirebilme potansiyeli taşıyan, bugün herkesin dile getirdiği en temel siyasal demokrasi taleplerine sahip çıkan ve uçuk olmayan tek öneridir.   

Asıl işimiz “Hayır” oyunun kazanmasından sonra başlıyor

Son kez yinelersek, önümüzdeki sorun sadece “Hayır” oyunun kazanması değildir, asıl işimiz ondan sonra başlıyor. Asıl sorun “Hayır”ın kazanmasının ardından bu kitlesel karşı çıkışın örgütlenmesi ve bu örgütlenmeye imkan sağlayacak uygun taleplerin yukarıda sıraladığımız şekilde formüle edilmesidir. Bu çağrı, İKP olarak egemen bir Kurucu Meclis mücadelesinin örgütlenmesi için bütün sınıf güçlerine yaptığımız bir çağrıdır. (2 Şubat 2017)

İşçi Kardeşliği Partisi (İKP)

Merkez Yürütme Kurulu