Milyonların Yürüyüşü’ne Destek Ver: Siyah Kitlelerin ve İşçi Hareketlerinin Mücadeleci Bir Güce İhtiyacı Var!

25 Temmuz’da Amerika’nın New Jersey eyaletinin en büyük şehri Newark’ta gerçekleşecek Polis Zulmüne, Irkçı Adaletsizliğe ve Ekonomik Eşitsizliğe karşı Milyonların Yürüyüşü; giderek daha fazla kişinin ilgisini çekiyor, ağırlıklı olarak da devlet güçleri ve toplumun yüzde birini oluşturan kapitalistlerce sürdürülen adaletsizliklerden en fazla mağdur olan Siyah, Latin, işçi sınıfı ve yoksul halk kitle örgütleriyle destekçi gruplarının.

120’den fazla örgüt Milyonların Yürüyüşü’nü destekliyor. Ayrıca, İlerleme için Halk Örgütü (People’s Organization of Progress – POP) [1] başta New Jersey eyaleti merkezli bir örgüt iken, devrimci ve ilerici güçler tarafından sosyal, ekonomik ve ırk temelinde adalet ve temel sistem değişikliği için mücadele eden bir öncü örgüt olarak ulusal çapta tanınır oldu.

Topluluklarımızı işgal eden; insanlarımıza zulmeden ve katleden; işçi grevlerini dağıtan; kamu okullarında devriye gezen; evsizlere eziyet eden; konut tahliyelerini destekleyen; barışçı gösterilere saldıran; katil polisleri destekleyen ve yakalamalar için ikramiyeler veren organizasyonlar kuran; siyasi tutuklular ve sürgünlerin idamını destekleyen polis, emperyalist ABD ulusal devletinin askeri cephe hattıdır.

İsrail Savunma Kuvvetlerinin ABD polis teşkilatının şefleri ve memurlarını eğitmesi, ABD hükümetinin polisi bir işgal gücü olarak yönlendirdiğine ve askerileştirdiğine fazlasıyla işaret ediyor. Bu, ABD’nin daimi olan emperyalist küresel savaş stratejisinin ve sıkça imparatorluk olarak anılan dünya egemenliğinin bir parçasıdır.

Silahsız Siyahlara ve Latinlere dönük polisin ve ırkçı yasadışı örgüt üyelerinin yargısız infazlarına tepki olarak ABD çapında büyük ölçüde kendiliğinden gelişen mücadeleler, Başka Trayvonlar Olmasın![2], Siyahların Yaşamı Önemlidir!, Siyah Amerika’ya Dönük Savaşı Durdur!, Eller Yukarı, Ateş Etme! ve Yumruklar Havaya Mücadeleye! gibi sloganlardan yola çıktılar. Sosyal adalet için beyaz müttefikler, işçi militanlar ve öğrenciler tarafından desteklenen, Afro-Amerikalı/Siyah ve Latinlere karşı uygulanan ulusal baskıya karşı yürütülen mücadelelerle kenetli bu mücadeleler, bir ulusal programa muhtaç olan milli bir hassasiyet yarattılar.

Siyah solunda çok sayıda kişinin Siyahların Özgürlüğü için Taslak Manifestoüzerinde çalışmasının ve tartışmasının; ulusal/uluslararası eylem programı etrafında çok sayıda cepheyi birleştirmek için Siyah Özgürlük Hareketi Ulusal Meclisi kurmak üzere Siyah devrimci ve radikal örgütlerine dönük birlikte çalışma çağrısına destek vermesinin temel nedeni budur.

Milyonların Yürüyüşü, emperyalist ABD devletinin artan baskısına karşı Siyah ve genel işçi sınıfı cephelerini birleştirmeye başlayan kitle tabanlı güç için bir ulusal hareket inşa etme acil ihtiyacını gören devrimciler, sivil ve insan hakları güçleri, militanlar için bir ulusal toplanma noktası olarak gelişiyor. Mücadeleci güç; devletin baskıcı fonksiyonlarına ve kapitalist elitler için kâr yaratan kapitalist ekonominin operasyonlarına meydan okumak, sekteye uğratmak, zayıflatmak ve neticede sonlandırmak üzere kitlelerin bilinçli örgütlenmiş gücüdür.

ABD’nin ve küresel kapitalist ekonomik krizin tüm ezilenler ve işçi sınıfı toplulukları üzerindeki yoğunlaşan etkileri, eğer politik olarak örgütlenir ve ulusal/uluslararası olarak koordine olursa ABD ve küresel kapitalist sistem için büyük bir tehlike oluşturacak olan sosyal hareketlerin ve kitle mücadelelerinin gelişmesine yol açtı.

Son 30 yıldan uzun süredir devam eden ekonomik yeniden yapılandırma –teknolojiyi kullanarak, geçici işçiler ve hükümet politikalarıyla ücretleri düşürme, sosyal yardımları ortadan kaldırma, kitlesel işsizlik oluşturma ve toplulukları seçkinleştirme– kapitalist elitler için devasa kârlar yaratıyor ve halkların mağduriyetini arttırıyor.

Saldırılarla demokrasinin temeli –işçi sınıfı, kadınlar ve ezilen halkların mahkemelerdeki birçok adaletsizliğe meydan okuması, sokaklarda protestolar düzenleme ve greve gitmesine izin veren kanunlar ve sosyal politikalar– zayıflatılıyor, sonlandırılıyor ve bir polis devletiyle yer değiştiriliyor. ABD’nin ve küresel kapitalizmin, ekonomik ve sosyal krizleri çalışanlar için derinleştirecek şekilde yapılandırdığı Trans Pasifik Ortaklığı benzeri mevzuatlar, kamunun özel içerikten bilgisi olmadan gizlilik içinde sıkı takip ediliyor ve geliştiriliyor.

Demokrasiye bu saldırılar, geçmişin adaletsizliklerini sürdürmeyeceğinin sözünü veren Siyah başkan Barak Obama yönetiminde utanmazca devam etti ve yoğunlaştı. Hatta yönetimini bankerler, büyük şirketlerin yöneticileri ve sadece ABD’deki halk kitlelerinin değil, aynı zamanda tüm dünyada işçi sınıfının, ezilen ulusların ve halkların, ABD emperyalizminin neden olduğu savaşlar, ekonomik yaptırımlar, ablukalar ve zorlama rejim değişikliklerinden daha fazla mağdur olmasına neden olan ekonomik, sosyal ve dış politikaları oluşturan savaş şahinleriyle doldurdu.

Emanuel AME Kilisesi’nin(3) dokuz Siyah üyesinin dua ayininde öldürüldüğü ırkçı cinayet, kapitalist yönetici sınıf ile sahibi olduğu ve kontrol ettiği anaakım medyanın yarattığı ve ABD hükümetince pekiştirilen; Siyahları, beyaz olmayanları ve göçmenleri ABD ekonomik krizi için günah keçisi gören ırkçı iklimi çok arttırdı.

Her 28 saatte bir gerçekleşen Siyahlara ve Latinlere dönük polis cinayetleri, mahkemelerin polis yanlısı kararları ve polisin askerileştirilmesi, kapitalist ve emperyalist sistemde kökleşmiş yapısal ırkçılık ve beyaz erkek egemenliğinin şekillendirdiği bir mesaj veriyor: Siyahların ABD demokrasisinin, ulusal güvenliğin ve sosyal hakların düşmanı olduğu.

POP, Siyah işçi sınıfını ve beyaz olmayan toplulukları etkileyen birçok mesele etrafında yürütülen mücadelelere öncülük eden ana güç olmuştur. POP’un polis gücünün kötüye kullanımı ve silahsızların öldürülmesine karşı kampanyaları kitle bilincini arttırdı, sosyal aktivist ve yeni seçilen Belediye Başkanı Raz Baraka’nın yayınladığı bir başkanlık emri vasıtasıyla Newark Halkı Polis Kontrol Kurulu’nun kurulmasını sağladı.

Kendi kaderini tayin mücadelesi; Siyahların, işçi sınıfının ve kadınların gücüne dayalı mücadeleci ve dönüştürücü bir mücadele olarak anlaşılmalıdır. Demokratik halk uygulamasını daha yüksek düzeye taşıyacak olan güç ilişkilerindeki değişim; devletin faaliyet alanları, üretim araçları ve ekonomik hizmetler, servetin dağılımı üzerinde kitleleri güçlendirecek, halk kitlelerinin ihtiyaçlarına işaret edecek bir geçiş programının bir parçası olmalıdır.

Polis kurulları üzerinde mahkeme celpleri ve disiplin yetkileri ile toplumsal denetim kurmak için yapılacak ulusal bir kampanya, ulusal polis devletine karşı mücadeleci bir güç için harekete öncülük eden bir ulusal Siyah işçi sınıfı inşasına yardımcı olacaktır. Zulme neden olan kapitalist sisteme bir reform son veremez, ancak bir stratejik reform, kapitalist yönetici sınıfın toplum üzerindeki kontrolünü koruyan devlet baskısına karşı mücadelesinde kitleleri güçlendirir.

Milyonların Yürüyüşü, mahkeme celpleri ve disiplin yetkileriyle Polis Kontrol (izleme değil) Halk Kurulları kurulması için bir ulusal kampanya çağrısı yapacak. Bu, Newark kurulunun bir gelişmişini tasvir edecek; bir ulusal stratejik talep ve siyasi yönelimde ABD çapında kendiliğinden mücadeleler doğmasına neden olacaktır.

Ancak, şunu hatırda tutmak önemli; polisleri denetleyen halk kurulları, kitle tabanlı güçlü ve iyi örgütlenmiş bir hareket olmadan, halkın gerçek çıkarına hizmet etmeyen etkisiz ve ilkesiz uzlaşmalar gerçekleştirmek üzere devlet ve Siyah siyasi sınıfının oportünist güçlerince kullanılabilir. Kurullar, kendi kaderini tayin ve devrimci değişim mücadelesinin bir parçası olarak, halkın devleti demokratik kontrolünün bir unsuru olana kadar sürekli dönüştürülmelidir. Kendiliğindenci savunmadan bilinçli örgütlenmiş ve koordine olmuş ulusal ve uluslararası direnişe geçme zamanıdır.

 

15 Temmuz 2015
Siyah İşçiler Birliği (Black Workers League)


[1] İlerleme için Halk Örgütü (People’s Organization of Progress – POP): 1960’ların sonu ve 1970’ler sırasında Afro-Amerikan mücadelelerden doğdu ve 1983 Ağustos’unda kuruldu. POP hedeflerini; ırkçılığın, eşitsizliğin, yoksulluğun, cinsiyetçiliğin, adaletsiz ekonomik sömürünün, sosyal baskının tüm biçimlerinin, yozlaşmanın, sefaletin ve adaletsizliğin ortadan kaldırılması olarak sıralamaktadır. Son yıllarda, özellikle polis şiddeti sorununda aktif olmuştur. Ayrıntılı bilgi için bkz. http://njpop.org/wordpress/?page_id=2))

[2] Trayvon Martin: 17 yaşındaki siyah genç Trayvon Martin, 2012’de gönüllü polis organizasyonunun lideri tarafından, evine silahsız bir şekilde yürürken öldürüldü. Katili mahkeme tarafından suçsuz bulunarak serbest bırakıldı.

[3] Emanuel Afrikan Metodist Episkopal (AME) Kilisesi: Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Karolina eyaleti, Charleston’da bulunan, 17 Haziran 2015’te yaşanan ırkçı saldırı sonucu aralarında kilisenin papazının da bulunduğu dokuz Siyahın öldürüldüğü tarihi Siyahi kilise.

Suriye’de Büyük Savaşa Doğru

— İbrahim Devrim

Suriye’de ve Ortadoğu’da dengeler hızla değişiyor.  Birkaç yıl öncesinde Esad’ı devirmek üzere emperyalizmin toparladığı gruplar arasına, Cenevre toplantılarına kabul edilmeyen PYD, şu anda Suriye’deki savaşın belki de en önemli unsuru olmuş durumda. Bu toplantılarda Kürtleri temsil ediyormuş gibi yapması için kurulan tabela partilerinin veya ithal cihatçı çetelerin aksine gerçekten bu topraklarda kökleri olan tek örgüt PYD-YPG/J olmasına rağmen durum böyleydi. PYD bir taraftan Türkiye, diğer taraftan Barzani’nin KDP’si tarafından izole edilmişti. KDP bir hayli ileri giderek PYD’ye karşı Rojava’da ayaklanma örgütlemeyi bile denedi. Diğer taraftan Suriye rejiminin yıkılmaması ve savaşın ilk yıllarında PYD’ye destek vermesi, Rojava’da PYD’nin önemli bir güç olmasına yardım etti. PYD köklü bir örgüt. Bu süreçte savaş şartlarına uyum sağladı ve bölgeyi kontrol eden bir güç olmayı başardı.

PYD Kobane’de ve ardından Tel Abyad’da koşulların değişmesinin getirdiği olanakları değerlendirdi ve büyük zaferler kazandı. ABD’nin Suriye’de uyguladığı cihatçı grupları destekleyerek Esad’ı devirme politikasının çökmesinde Kobane direnişinin büyük rolü oldu. Aynı zamanda bu politikanın çöküşü PYD için yeni olanaklar yarattı.  ABD cihatçı gruplara hala destek verse de savaşın ilk yıllarında izlediği politikanın son dönemde ciddi biçimde değiştiği (ABD kabul etmese de) anlaşılıyor.  ABD’nin önceki dönemde PYD’yi yok sayma politikasının aksine bugün havadan destek veriyor olması bu değişimin bir göstergesi.

Cihatçı çetelerden aradığını bulamayan yani bu çeteler ile Suriye’de rejimi deviremeyen ABD, PYD’yi Esad rejiminin karşısındaki safa çekmek için bu desteği veriyor. Fakat bu sınırlı destek ile birlikte IŞİD  ABD tarafından kullanılan bir sopa olarak bölgede kalmaya devam edecek gibi görünüyor. PYD veya Irak rejimi ile çelişkiler yaşanması durumunda IŞİD’nin tekrar Kürtlerin yaşadğı bölgelere saldırması olasılık dahilinde. Bu anlamda IŞİD’in varlığı ABD’nin oldukça işine yarıyor. IŞİD’in saldırdığı bölgeler, Musul’da açıkça yaşandığı gibi ABD yardımına muhtaç kalıyor ve tabii ki yardım almanın bir bedeli var.

AKP Türkiye’nin yeni komşusundan rahatsız

Türkiye sınırındaki gelişmeler, özellikle PYD’nin pozisyonu Türkiye’nin politikasını etkiliyor. Kürtlerin Suriye’de önemli bir güç olması kaçınılmaz olarak Türkiye’deki Kürt sorununu da farklı bir boyuta taşıyor. Türkiye sınırının büyük kısmının YPG/J tarafından kurtarılmasının ardından IŞİD için önemli bir tedarik hattı kapandı. Fakat, hala IŞİD’in Türkiye ile sınır hattı var ve tedarik hattı tamamen kapanmış değil. Kısa vadede PYD’nin bu hattı ele geçirme ve tüm ikmal yolunu kapatma ihtimali yüksek. Yakın zamanda yeni bir savaş bekleniyor ve bu savaş Türkiye sınırına yeni bir şekil vererek Türkiye’nin Suriye’ye müdahale olanaklarını kısıtlayabilir.

PYD henüz dış dünyaya ulaştırmasa da büyük miktarda petrol sahasını kontrolü altına aldı. Bir taraftan ABD’nin desteğini kısmen almış durumda, diğer taraftan Esad rejimi ile bağları kopmuş değil. AKP hükümeti PYD’yi zayıflatmak için çabalasa da sonuç alamadı. Hükümetin desteklediği gruplar PYD karşısında geriledi. Önümüzdeki dönemde, Türkiye ya ABD’nin değişen politikasına ayak uyduracak ya da Suudi Arabistan ve Katar gibi mevcut politikasına devam edip ABD’nin bunu kabul etmesi için ısrar edecek. AKP hükümeti devam ettiği sürece ikinci seçenek muhtemel görünüyor. Son günlerde havuz medyasındaki PYD anti-propagandası ve IŞİD güzellemeleri AKP’nin PYD’yi saf dışı bırakacak bir politikada ısrar edeceğini gösteriyor. Sınırın tamamen kapanması durumunda TSK’nın Suriye topraklarına girmesi ve savaşa doğrudan katılması gibi korkunç bir üçüncü bir olasılığın bulunduğunu da belirtmek gerekiyor.

Esad direniyor

Türkiye sınırında kritik gelişmeler yaşanırken bu cepheye en yakın Halep’in kuzeyinde ve Keseb’de tutunan Esad rejimi ağırlıklı olarak diğer cephelerde savaşmaya devam ediyor. Suriye ordusu bugüne kadar karşısındaki güçlerin beklemediği bir direnç gösterdi. Özellikle, kısa sürede Şam’a namaz kılmaya gitme beklentisindeki AKP’nin hiç beklemediği bir direniş oldu. Cihatçı kardeşlerine çok güvenen AKP, PYD konusunda olduğu gibi Esad rejiminin gücü konusunda da yanıldı. Suriye ordusu neredeyse beş yıldır direniyor. Tabii ki İran ve Rusya’nın desteği ve Lübnan Hizbullah’ının Suriye ordusunun yanında savaşa katılması Esad’ın ayakta kalmasında büyük öneme sahip.

Son günlerde Esad yönetiminin zayıfladığı haberleri sıkça duyulmaya başladı. Bunun büyük bir kısmı psikolojik harp olsa da Suriye ordusunun ağır kayıplar verdiği ve yorulduğu gözlemlenebiliyor. Sıkça duyulan diğer haber, Rusya’nın askeri danışmanlarını Suriye’den çekmesi ve bunun Esad’a desteğini sonlandırdığı anlamına geldiği yönünde. Fakat, Rusya’nın Akdeniz’deki yegane üssünden kolayca vazgeçebileceğine ve bunun pazarlığını yapabileceğine inanmak güç.  NATO ile ilişkileri bıçak sırtında ilerlerken Esad yönetiminden vazgeçmesi mümkün görünmüyor. Rusya’nın desteğini çektiği görüşünün karşısında, bunun bir görev değişikliği olduğu ve İran ordusunun üst düzey komutanlarının bu süreçte devreye girerek Suriye ordusu için yeni bir strateji hazırladığı, Suriye ordusunun ağır kayıplar verdiği çete savaşını bırakıp büyük bir saha savaşına hazırlandığını savunan bir başka bilgi var. Kısa bir süre sonra hangisinin doğru olduğunu ve sonuçlarını göreceğiz.

Eğer yakın zamanda beklenen son savaşı Suriye ordusu kazanırsa, Ortadoğu’nun yeni düzeninde İran’ın ve Rusya’nın daha çok söz sahibi olmasını ve Lübnan Hizbullah’ının güçlenmesini bekleyebiliriz. NATO ve körfez ülkeleri buna engel olmak için her yolu denedi. Böyle bir sonuç onlar için çok ciddi bir yenilgi anlamına gelecek ve Ortadoğu’da ABD ve kuklalarının etkisinin azalmasına yol açacak.

Emperyalizmin çıkarları için kısa bir sürede neler yapabileceğini Suriye’de gördük. Ortadoğu barbarlığı yaşıyor. Yüzbinlerce kadın, erkek, çocuk vahşice katledildi. İnsanlar köle olarak satıldı. Milyonlarca mülteci hayatta kalma mücadelesi veriyor. Yaşanan bir din savaşı, inanç, mezhep savaşı veya diktatörlüğe karşı “Suriyeli devrimciler”in savaşı değil. UIluslararası sermayenin Ortadoğu’yu yeniden düzenleme saldırısı ve bir paylaşım savaşı. Bu barbarlığı sonlandırmak için öncelikle ABD’nin ve kuklalarının Ortadoğu’dan defedilmesi gerekiyor. Ortadoğu halklarının barış içerisinde bir arada yaşaması için başka bir yol yok. Bu noktada açıkça taraf olmak, Suriye ordusu ve onunla birlikte savaşan güçlerin yanında yer almak gerekiyor. PYD’nin bugün savaşın kazananlarından birisi olduğu açık. Fakat bu noktada PYD için de bir seçim yapma vakti yaklaşıyor.

Çanlar Syriza için çalıyor!

 

— Ali Rıza Güngen

 

Syriza iktidara geldikten sonra Şubat ayı sonunda süresi dolacak paketle ilgili görüşmelere girişip dört aylık bir uzatma kopardı. Ancak bu girişim aynı zamanda Syriza yönetiminde daha radikal adımlar atmak ve Troyka’ya (Avrupa Merkez Bankası – AMB, Avrupa Komisyonu ve IMF) karşı kararlı bir duruş sergilemek konusundaki çekimserliği de gösterdi. Anlaşma ile Syriza hükümeti acil önlemler olarak benimsediği bazı uygulamalar için şans yakalarken, birikmiş borcun çevrimi ve ödenmesi için kullanılacak araçlar ve alınacak önlemler konusunda temel anlaşmazlıklar devam etti.

Hatırlamak gerekirse 2012’deki borç takası ile toplam borcun yaklaşık yarısının silinmesine ve krizin 2009 sonunda ortaya çıkışından sonra yaklaşık beş yıl boyunca takip edilen kemer sıkma politikalarına karşın Yunan borç oranlarında bir azalma gerçekleşmedi. Bunun nedeni GSYH’nin sürekli azalması başka bir deyişle Yunan ekonomisindeki küçülmeydi. Emek maliyetlerindeki düşüşe karşın Yunanistan’a verilen kredi üretken yatırıma değil borcun çevrilmesine ve bankaların ayakta tutulmasına yarıyordu. 2015 başında 323 milyar avroluk toplamıyla Yunan borcu hem büyük bir baş ağrısı oluşturuyordu hem de borcun dörtte üçünden fazlası Avrupa Finansal İstikrar Fonu, IMF ve Avrupa Merkez Bankası’na olduğu için herhangi bir borç silme işlemi doğrudan “resmi sektör” olarak da adlandırılan bu kurumların kayıplara uğraması anlamına gelecekti.greekdebt

Şubat ayından bu yana aralıklarla devam eden Syriza-Troyka çekişmesinde Syriza giderek zemin kaybetti. Bunda AMB’nin elindeki bütün olanakları Syriza hükümetini yıpratmak için kullanmasının da etkisi bulunuyor. Şubat ayında AMB Yunan bankalarının teminat olarak Yunan bonolarını kullanmasına olanak sunan ayrıcalığı kaldırdı. Bir Avrupa borç konferansı toplamak için yeterli destek edinemeyen Syriza’dan yükselen şantaj suçlamalarını reddeden Mario Draghi ve AMB takip eden aylar boyunca Yunan bankalarına doğrudan destek sunmayarak Acil Likidite Destek Programı ile bunların daha yüksek faizle Yunan Merkez Bankası’ndan borçlanmasını sağladı ve bankaların ne kadar borçlanabileceğini üst sınırla belirledi. Tsipras’ın deyimiyle boyunlarındaki ilmeği tutan AMB karşısında borç ödemelerini askıya alma planı oluşturmayan Syriza merkezi giderek kemer sıkma programına itirazlarını azalttı, kamu gelirlerinin (özelleştirmeler, vergi düzenlemeleri vb. yoluyla) arttırılması ve faiz dışı fazla verilmesi konusunda tavizler verebileceğini belirtti. Verilen tavizlerin Avro bölgesinde kalmak uğruna Syriza programının (Troyka’nın önerdiği düzlemde emek piyasası reformu, sosyal kesintiler ve devlet yapılandırması vb. aracılığıyla) tasfiyesine uzandığını 3 Haziran’da başlayan görüşmeler öncesinde Fransız Le Monde gazetesi üzerinden Avrupa Kamuoyuna şikayette bulunan Tsipras’tan öğrenme fırsatı yakaladık. İronik olan nokta bu tavizler aracılığıyla hedeflenenlere (sürdürülebilir borç ve büyüme) öngörülen faiz dışı bütçe fazlasıyla ulaşmanın dahi pek mümkün olmaması.

Bile bile lades mi?

Borç sürdürülebilirliği için referans oluşturan temel unsurlar faiz dışı bütçe fazlası (s), büyüme oranı (y), reel efektif faiz oranı (r) ve borcun GSYH’ye oranı (d) (Elbette stok-akım uyarlaması ve parasal tabanın etkisinden de söz edilebilir ama basitleştirilmiş ve çokça kullanılan formüle bakılırsa bu dört oranın kullanıldığını söylemek mümkündür. Borcun aynı oranda kalması için minimum faiz dışı bütçe/GSYH oranı olarak s=[(r-y)/(1+y)].d). 1 [i] Buna göre yüksek büyüme oranlarının görülmediği ve borç/GSYH oranının yüksek olduğu bir ekonomide çevrilebilirlik açısından temel gösterge faiz dışı bütçe fazlası haline geliyor.

Deflasyonist bir ortamda, ekonomisi kriz sonrasında ilk defa 2014 son çeyreğinde 0,3’lük büyüme gösteren Yunanistan için bir egzersiz yapılacak olursa durumun vehameti anlaşılabilir. Borç/GSYH oranı % 180’e yaklaşmış Yunanistan’ın iyimser bir tahminle % 1 büyüdüğünü ve beklentiler doğrultusunda reel efektif faiz oranının% 4 olduğunu düşünelim. Buna göre 2015 yılında Yunanistan’ın borç/GSYH oranının yerinde sayması için gereken faiz dışı bütçe fazlası oranı % 5 civarında. Bu yazı yazıldığı sırada ilk günü geride kalan görüşmelerde Syriza temsilcilerinin oranın 2015 için % 1 olmasına uğraştığı belirtiliyordu.

Bu rakamların gösterdiği üzere büyüme oranlarında yakın dönemde radikal değişiklikler beklenemeyeceği için reformist bir çıkış dahi borcun kısmen silinmesinde yatıyor. Ancak bunun da ötesinde sorunlu olan unsur sürekli kemer sıkma gereğini gündemde tutan “fazla verme” ve “geliri arttırma” söylemiyle çatılmış çerçevenin içine Syriza’nın kendini hapsetmesi. Borcun yapılandırılması ve hatta kısmen silinmesi gibi unsurların siyasi gündemden dışarıya atılması. Bu politik tercihler Tsipras’ın balkon konuşmasının tam tersine Avro Bölgesi’nde her şeyin eskisi gibi devam edebileceği düşüncesinin sadece Avrupa Komisyonu Başkanı Juncker’de değil Tsipras ve Varoufakis açısından da gücünü koruduğunu gösteriyor.

Son düzlük

Yunanistan 2015 içinde vadesi dolan 30 milyar avro değerindeki borcu bir yapılandırma ya da yeni kredi almadan ödeyebilecek durumda değil. Mevduat tabanını yitirmekte olan bankaların AMB’nin dayattığı koşullarda yatırım için kredi sunması da olanaksız. Troyka son derece bilinçli bir şekilde elindeki cephaneliği kullanarak Syriza’yı programından vazgeçme ve teslim olma aşamasına getirmiş durumda. Son görüşmeler devam ederken Varoufakis açıklama yapmadan uyuyamayacağını belirten Yunan tweeter kullanıcısına yatağa gitmesini salık veren bakanın tavrı genel olarak Syriza merkezinin tavrını simgeliyor.

Aklıselim davranırlarsa Troyka ile anlaşacaklarını düşünen Syriza merkezine karşı parti dümeninin Sol Platform tarafından ters istikamete kırılması gerçekleşmezse önümüzdeki günlerde iki ihtimal gündeme gelecek: Anlaşma sağlayamayan Syriza yeniden destek toplamak için yıpranmış merkeziyle erken seçimi gündeme getirecek ya da anlaşma sonrası Troyka’nın isteklerini yeniden paketleyerek halka sunmaya çalışacak. Bankaların kamulaştırılması ve Avro bölgesinden çıkışın köşe taşlarını oluşturduğu Troyka’ya karşı bir programın süreç içinde Syriza’da hakim hale gelmemesi partinin parçalanmasını da barındıran büyük bir yenilgiye yol açabilir görünüyor.


(4 Haziran 2015 tarihinde Kriz Notları blogunda yayınlanmıştır.)

  1. Formül ve ilgili tartışma için yakın dönemli bir çalışma olarak bkz. Sotiropoulos, D., Milios, J. ve Lapatsioras, S. (2014) “An Outline of a Progressive Resolution to the Euro-Area Sovereign Debt Overhang: How a Five Year Suspension of the Debt Burden Could Overthrow Austerity”, Levy Economics Institute, Working paper no 819, Annandale-on-Hudson, NY[]

Patronların kolluk kuvveti Türk Metal çöküyor, peki şimdi?

 

–Şadi Ozansü

Türkiye işçi sınıfı; 2009-2010 yılları arasında gerçekleşen TEKEL eylemleri ve onun cılız uzantılarını bir kenara bırakacak olursak, hiçbir dönemde AKP iktidarı altında olduğu kadar zayıf, soluksuz ve sessiz bir “topluluk” olarak varlığını sürdürmedi. 12 Eylül’ün daha onuncu yılı dolmadan gerçekleşen Bahar Eylemlerini ve büyük Zonguldak kalkışmasını anımsadığınızda bunu daha kolaylıkla gözünüzün önüne getirebilirsiniz. 2013 yılı Haziran İsyanına işçi sınıfının örgütlü kesimlerinden çok zayıf bir katılım olduğundan Erdoğan Hükümeti ayakta kalabildi. Bundan dolayı başta Bursa olmak üzere işçi sınıfımızın otomotiv sektöründe yer alan ağır müfrezelerinin yılların uykusundan uyanarak Türk Metal’den bölük bölük kopmaya başlamaları sadece işçi sınıfının sınıf mücadelesi açısından değil, genel olarak Türkiye halklarının burjuvaziye ve emperyalizme karşı politik mücadeleleri açısından da tarihsel bir dönüm noktası anlamına geliyor.

7 Haziran seçimlerinden daha önemli

Kuşkusuz 7 Haziran seçimleri son derece önemli bir kavşak. Ve bu seçimlerden AKP’nin oldukça zayıflayarak çıkmasının yanı sıra seçimde HDP’nin barajı aşması da son derece önemli. Ama gene de Türkiye siyasetinin geleceğini doğrudan 7 Haziran seçimleri değil, onun hemen sonrası belirleyecektir. Yani 7 Haziran sonrasında, yeni Meclis ile yapılmak istenen Başkanlık Sistemi Anayasası ve onun referandumu. Bir başka ifadeyle HDP’nin barajı aşması engellenmiş bile olsa savaş felaketi referandum gerçekleşmeden kapıya dayanmayacaktır. İşte bu yüzden de otomotiv sektöründe patlak veren ve başka sanayi kollarına sıçrama eğilimleri gösteren sınıf mücadeleleri şu an için seçimlerden daha yakıcı bir görünüm arz ediyor. Üstelik bazılarına fazla iddialı gibi gözükecek böyle bir yaklaşımın kestirme bir “uvriyerizm” suçlamasının muhatabı olması dahi çok önemli değil. Gerçekten de işçi sınıfının içindeki Türk Metal kolluk kuvvetinin çökmesi, yıllardır zincire vurulmuş bir halde yaşayan işçi sınıfının mücadelesinin bir anda dizginlerinden boşalmasına neden olabilir ki, bunun önünde AKP dahil hiçbir hükümet duramayacağı gibi, savaş beklentileri de ham hayal olur. Böyle bir gelişme AKP için başarısız bir seçim sonucundan daha tehlikelidir. Zaten bu yüzden de “Çokuluslu şirketler-Türk Metal-Hükümet” şeytan üçgeninin Hükümet kanadı sınıf eyleminin gelişimini çaresizlik içinde seyretmeyi, bir süredir kullanmayı çok sevdikleri gaz bombardımanına tercih ediyor.

Bursa’nın önemi

Otomotiv sektörünün kalbi olan Bursa aynı zamanda AKP Hükümetinin de seçim kalelerinden. Yıllardır bu şehrimizde yapılan seçimleri AKP ya da onun soyundan gelen partiler rahatlıkla kazanıyorlar. Muhtemelen gene kazanacaktır. Nitekim 2011 seçimlerinden hemen önce Ordu’da yapılan ve hükümetin taban fiyatlarını protesto eden yaklaşık 100 bine yakın çiftçinin eyleminden sonra da AKP, Ordu’daki beş milletvekilinin hepsini kazanmıştı. Demek ki seçimlerle toplumsal olaylardaki tavır alışlar her zaman paralellik göstermeyebiliyor. Bir başka ifadeyle seçimlerde alternatifsizlik (bir kitlesel işçi sınıfı partisi yokluğu) nedeniyle AKP’ye oy vermiş işçiler, pekâlâ sokağa dökülüp AKP’yi hükümetten indirmenin mücadelesine girişebilirler. Nitekim 1987’de yüzde 36 ile iktidara gelen ANAP’ı iktidardan eden de, Özal Hükümetinin Körfez Savaşı’na fiilen girmesinin önünü kesen de Zonguldak Büyük Madenci Grevidir.

Hiç unutmayalım ki, şu anda Bursa dini cemaatlerle tarikatların at koşturduğu bir şehirdir ve muhtemelen Bursa’nın otomotiv işçilerinin azımsanmayacak bir bölümü de bu cemaat ve tarikatların kontrolü altındadır. Türk Metal’le AKP yıllardır işbirliği içindedir ve cemaatlerle tarikatlar da otomotiv işçilerine seçim dönemlerinde “AKP’ye oy ver!” çağrısı yapmaktadırlar. İşçi sınıfının Türk Metal karşıtı eylemi, Bursa işçilerinin sınıf çıkarlarının bir anda cemaat ve tarikat çıkarlarının ötesine varmasının yolunu da açma potansiyeli taşıdığından, 12 Eylül’den bu yana süregelen bir eğilimi de ilk kez tersine çevirme fırsatını verdiği için devrimci bir karakter taşıyor.

Türk Metal’in malvarlığı işçilere aittir

Türk Metal tabandan bir işçi muhalefeti ile değiştirilebilecek bir sendika değil, patronların kolluk kuvveti işini gören, üye olmayanın işten atıldığı bir mafya sendikadır. Dolayısıyla işçilere bu mafya sendikayı ele geçirmeye çalışmalarını söylemek gerçekçi değildir, o nedenle tüm üyeleri tereddütsüz istifa ederek Türk Metal’in çöküşünü hızlandırmaya çağrılmalıdır. Tabii ki esas olması gereken sadece işçilerin Türk Metal’den istifası değil, Türk Metal’in bütün mal varlığıyla birlikte işçilere devridir. Yıllardır işçi sınıfının kanını emmiş olan Türk Metal yöneticileri sonuçta üyeleri olan metal işçilerinin aidatlarıyla zenginleşmişler, oteller satın almışlar, kumarhaneler işletmişler, ama aynı zamanda araziler ve sendika binaları da satın almışlardır. Bu mal varlığının tümü işçilere aittir. Türk Metal’den istifa eden üyeler, yıllarca işçilerin alınteriyle edinilmiş sendikanın malvarlığını (sendikanın aylık gelirinin 6 trilyon olduğu söyleniyor) gözden çıkaramaz, elbette yöneticilerinin işçi aidatları ve “patron destekleri” ile yaptıkları dudak uçuklatan servetlerini de. İstifa eden işçiler mutlaka yöneticilerinin göreve geldiği zamanki mal beyanlarıyla şu ankilerin karşılaştırılmasını talep etmelidir, çünkü yöneticilerin kendisi birer patron olacak serveti edinmiştir (bir önceki Genel Başkan Özbek’in sadece Kıbrıs’taki serveti 1 milyon Sterlin, şimdiki Başkan Kavlak da onun yolunda). Ayrıca, mafya sendikasından ayrılan işçiler, ayrılma dilekçelerini verirken ileride sendikanın mal varlığından doğacak haklarını da güvenceye alan bir resmi metin imzalamalıdırlar. Aksi takdirde Türk Metal günün birinde tekrar hortlayabilir. Kaldı ki zaten şimdilik mal mülk sendikanın mafya yöneticilerine terk edildiği için henüz canavar yok edilmiş değildir.

Birleşik Metal’de bir araya gelmek tabii ki doğru, ama…

Tabii ki Türk Metal’den kopuşta ilk dikkat edilmesi gereken husus eylem birliğinin bozulmamasıdır. İşçiler şu anda her ne kadar kendilerine düşman olarak Türk Metal yöneticilerini seçmişlerse de eylem içinde, fabrika yönetimleriyle hükümetin de aslında Türk Metal’in suç ortakları olduğunu, hatta dahası Türk Metal’in yularını ellerinde tuttuğunu göreceklerdir. İşçiler sınıf bilincini küçük burjuvalardan farklı olarak eğitimle değil, eylemle kazanırlar. Bir aylık bir eylem işçi sınıfına durağan dönemlerde yıllar içinde kazanacakları sınıf bilinci kazandırır. Buna daha önce Büyük Zonguldak Grevinde de tanık olduk. Şu veya bu fabrikanın eylemi daha önce ve daha sonra bırakmış olması, bu eylem birliğinin bozulmasına kesinlikle neden olmamalı. Bunu sağlamanın yolu da şu anda kısmen de olsa var olan fabrika temsilcileri sisteminin kökleştirilmesidir.

Öte yandan, şu anda hareket şöyle bir sorunla karşı karşıya: Nasıl devam edilecek? Tabii ki, Hak-İş’e bağlı Çelik-İş tercihi yaşanmış bunca acı deneyden sonra hiçbir şekilde gündeme getirilmemeli, hatta mümkün olduğunca “ötelenmeli”. Bugüne kadarki oldukça pasif tavrına rağmen gene de Birleşik Metal propagandasının işçiler arasında sistematik olarak yapılmasında yarar var. Ancak işçinin bu alternatiflere hayırhah bakmadığı koşullarda, Türk Metal’den büyük kopuşla gerçekleşecek olan ve bağımsız bir sendikaya ulaşabilecek olan girişim de kestirmeden “kızıl sendika” anlayışı olarak suçlanamaz. Söz gelimi Birleşik Metal’in üye sayısından daha fazla işçiyi temsil edebilecek bir kopuşu, küçük “kızıl sendika” olarak nasıl niteleyebiliriz? Burada esas sorun böyle bir sendikanın, bir fraksiyonun dükkânı “kızıl sendika” olmasından ziyade, başını çekecek olanların yeterli tarihsel deneyime sahip olmamalarından kaynaklı kolaylıkla patronlara yem olabilecekleri tehlikesidir.

Birleşik Metal’e naçizane “öğüt”: ASİS deneyimine bakın!

Türkiye işçi sınıfı hareketi özellikle 60’lı yıllardan itibaren ciddi mücadele deneyimleri yaşadı. Bursa işçi sınıfının, bütün Türkiye işçi sınıfı gibi demokrasiye aç olduğu aşikâr. Özellikle kendi kaderini ve tabii bütün toplumun kaderini belirleme noktasında sendikal demokrasi bu hareketin olmazsa olmazı. Birleşik Metal yöneticisi dostlarımız Bursa’nın ayağa kalkmış işçi sınıfını etkilemek istiyorlarsa DİSK’in 70’li yıllardaki mücadelesine ve bu mücadelenin ASİS (Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası) deneyimine özellikle bakmak zorundalar. O günleri görememiş olanlara hatırlatmakta fayda var. İşçi sınıfının mücadele deneyimleri kuşaktan kuşağa başka nasıl aktarılabilir ki? 70’li yılların ortalarında ASİS İstanbul Anadolu Yakası’ndaki ELKA mobilya fabrikasında bir grev başlattı. Greve sendikalı 700 civarında işçinin tümü katıldı. Sendikanın Başkanı 12 Eylül’den bir süre sonra hayatını kaybetmiş olan sevgili ağabeyimiz Cenan Bıçakçı ve Başkan Yardımcısı da birkaç yıl önce aramızdan ayrılan yoldaşımız Alev Ateş idi ( Alev, ELKA grevi sırasında sendikanın Genel Başkanı olmuştu, çünkü ASİS’in tüzüğü 1 gereği bir Genel Başkan üst üste iki dönemden fazla Genel Başkanlık yapamıyor, kendi başkanlığı sırasında bir başka işçiyi Genel Başkanlığa hazırlaması gerekiyordu, aynı şekilde Alev Ateş de 12 Eylül’den önce Genel Başkanlığı bir diğer işçi yoldaşımız olan ELKA fabrikası temsilcisi Rıfat Kendirligil’e devretmişti. Maalesef onu da Alev’den önce yitirdik).

Birleşik Metal yöneticisi dostlarımız eğer Türk Metal işçilerini sendikaya kazanmak istiyorlarsa onlara mutlaka DİSK üyesi ASİS’in tüzüğünü okumalı ve Türk Metal’den kopan işçilere bu temelde propaganda yapmalıdırlar.asis

O sıralar genel uygulamadan farklı olarak, mücadeleci bütün işçi sınıfı örgütlerine açık yürütülen ELKA grevinde sendikacıların, patronlar ve onların temsilcileriyle yürüttükleri toplu müzakereler, baştan sona fabrika içine yerleştirilmiş bulunan hoparlörler aracılığıyla bütün işçiye anında iletiliyordu. Günümüz teknolojisiyle fabrika içi mekânlara yerleştirilecek dev ekranlarla görsel olarak da işçi kitlesine bir sinema filmi izletircesine gösterilebilir. ASİS gizli görüşmeleri tümüyle kaldırmıştı. Sendikanın tüzüğü gereği her şey aleni oluyordu. Tabii bundan rahatsız olanlar sendikacı yoldaşlarımız değil, patronlar oluyordu. Bugünlerde çeşitli sosyalist çevrelerin sendika içi demokrasinin hayata geçmesi için ileri sürdükleri bütün talepler, işçi sınıfının demokrasi talepleridir. Ama Birleşik Metal sendikası yöneticileri, ASİS deneyimini Türk Metal’den kopan işçilere aktarırlarsa onlardaki güvensizlik duygusunu biraz olsun kırabilme yolunu da açabilirler.

Fabrika Komiteleri ya da “İşyeri Vekilleri Heyeti”

Bursa otomotiv işçilerinin eylemi grevle fabrika işgali arasında yer alan bir tür iş bırakma eylemidir. Önümüzdeki dönemde sınıf hareketinin gelişimine damgasını vuracak olan bu mücadelenin doğrudan fabrika işgallerine kapı aralaması fazlasıyla mümkündür. 12 Eylül’den beri yürürlüğe konan yasalarla (buna 12 Eylül 2010 referandumu sonrası düzenlemeler de dahildir) her türlü grevi fiilen imkânsızlaştırmış olan patronlar ve onların hükümetleri, olası işgallerle birlikte bakalım fabrika içindeki iktidarlarını Türk Metal çetesi ortadan kalktığında sürdürebilecekler mi? Ya da işçi sınıfı fabrika içinde hâkimiyet tesis ettiğinde, bunun toplumda da bir hâkimiyet tesisi anlamına geleceğinin bilincine nasıl varacak? Vardığında ne olacak? Hep birlikte göreceğiz.

Olana geri dönersek; Bursa’da işçiler şu an kendi sözcülerini seçiyor ama fazlası lâzım, Fabrika Komiteleri ya da “İşyeri Vekilleri Heyeti” gibi mücadele araçlarını sürekli kılmaları da gerekiyor. Fabrika içinde mevcut işçilerin tümünün oylarıyla seçilmesi gereken temsilciler topluluğu için “Fabrika Komitesi” yerine, sınıf mücadelesine yeni yeni atılmaya başlayan işçilere, geleneksel olanla aynı anlama geldiği halde daha sempatik gelebilecek “İşyeri Vekilleri Heyeti” kavramının kullanılması daha uygun olabilir. Bununla birlikte, dünya ve Türkiye işçi sınıfının evrensel deneyimlerinin ortaklaşılmış kavramlarıyla (ister “komite”, ister “işçi vekilleri” vb. olsun) konuşmaktan vazgeçmeye çalışmanın ve bunların yerine (“yeni” olarak sunulan ama aslında sınıf mücadelesi dışı) farklı anlayışlar –sanki mümkünmüş gibi- geçirmeye çalışmanın da bir anlamı olmasa gerek.

Parti… Parti… Yine Parti

İşçi sınıfının bütün mücadelelerini birleştirecek ve geçmiş deneyimlerini de yeni üyelerine aktaracak sınıf partisine elbette ihtiyacı var. Üstelik bu parti işçi sınıfının iktidar yürüyüşünde ona tepeden buyruklarla talimatlar veren bir parti olmayacaktır. İşçi sınıfının partisi, onun en vefakâr ve mücadeleci unsurlarından oluşacak ve onun iktidarı almasına yardımcı olacak bir aygıttır. İşçi sınıfının en ileri kesimlerini bünyesinde toplayacak böyle bir parti, ancak çok daha geniş bir işçi sınıfı partisinin içinden süzülerek ortaya çıkacak ve esas olarak, devrim anında gerekli inşayı tamamlamaya hazır olan parti olacaktır. Hiçbir sınıf partisi, devrime kadar tamamlanmış bir parti olmayacaktır. Bununla birlikte, bu yolda yürüyüşe hazır olmak için de bugünden en azından seçimlerde bağımsız sınıf hattı tutturmamıza hizmet edecek daha geniş bir sınıf partisine acilen ihtiyaç vardır.

  1. Madde 3 : Sendikanın amaç ve İlkeleri

    B) Sendikamız bu vazgeçilmez ilkesinin sağlıklı gerçekleşmesi yolunda örgüt içi demokrasiyi sonuna değin sürdürmeye kararlıdır.Örgüt içi demokrasi ise ancak işçilerin gerçekten örgütlerinde söz ve karar sahibi olması olunun açık bulundurulması ile olanaklıdır. ASİS Sendikası bunu yaşama uygulamak, örgüt içi demokrasiyi sağlayıp, bürokratik yönetim biçimlerini engellemek ve sendikacılığı “meslek” haline getirmeye karşı aşağıdaki önlemleri alır:•  Kongreleri en geniş tabanla yapmak. Bunun için Şube Genel Kurulları, şubeye bağlı bütün üyelerle, Genel Merkez Genel Kurulları ise her 20 üyeye 1 delege oranı ile yapılır.

    •  İşyeri sendika temsilciliklerine ancak üyelerin kendi aralarında seçecekleri işçiler atanır: Üye çoğunluğunun istemi ile işyeri sendika temsilcilerini yenilemek zorunludur.

    •  200 işçiye kadar işçinin çalıştığı işyerlerinde her 10 üyeye, 1.200′den fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde her 20 üyeye 1 oranında işçi konseyleri seçilir. İşyeri işçi konseyleri tüzükteki yolla sendika işyeri temsilcilerinin değiştirilmesine karar verebilirler. Şube işçi konseyleri, Şube Denetim Kurulunu göreve çağırabilir, şubeyi denetleyebilirler. Gerekçe göstererek şube yönetim kurulunun görevden alınmasını isteyebilirler. Sendikaya eğitim, örgütlenme, politik tutum ve eylem biçimleri gibi konularda öneriler getirir, uyarılarda bulunurlar. Sendikaca saptanacak eğitim, örgütlenme gibi konuların uygulanmasını gerçekleştirmek, sendikaca önerilen eylemleri başlatıp sürdürmek görevlerini yükümlenirler.

    •  İşverene verilecek toplu iş sözleşmesi önerileri, ilgili işyerinde çalışan tüm üye işçilerin istekleri saptanarak hazırlanır. İşverenle yapılacak toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde ilke olarak, o işyerindeki tüm işçiler sendika yöneticileri ile birlikte katılırlar. Koşulların buna elverişli olmaması halinde, durumu o işyerindeki tüm üye işçiler değerlendirir ve uygun görecekleri kararı alırlar. Alınacak karar ne olursa olsun, toplu iş sözleşmesi, işyerindeki tüm üye işçilerin onayına sunularak imzalanır.

    •  Tüzüğün bu konudaki hükmüne uygun olarak sendika yöneticileri ancak 2 dönem üst üste görev yapabilirler. Üçüncü dönem için, bu durumda olan yöneticiler yeniden adaylıklarını koyamazlar.

    •  Ücretli olarak çalışan sendika yöneticilerinin normal aylık ücretleri sendikaya kayıtlı işçilerin aldığı en yüksek ücret ve yan ödemeler toplamından fazla olamaz.

    •  Sendikanın amaç ve ilkelerini gerçekleştirebilmek için işçilerin eğitimini ön koşul sayan ASİS Sendikası, gelirinin en az % 10′un eğitim için harcar. Ayrıca sendika, her türlü yayın yolu ile de eğitimin etkili hale gelmesi için çalışır. http://cenanbicakci.com/belgelik.php[]