Türkiye için hâlâ çıkış yolu var: Egemen Kurucu Meclis!

— Şadi Ozansü

Orta Doğu’nun ve dünyanın birçok ülkesi gibi Türkiye de felaketin eşiğinde. 2002 yılında Amerikan emperyalizminin bilinçli müdahalesiyle Orta Doğu’da “ılımlı İslam”ın başını çekmesi için kurdurulan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), mevcut yönetimi ve onun doğal lideri Erdoğan, 2016 yılının Temmuz ayında gene ABD emperyalizminin yönetiminin en azından bir fraksiyonunun -diğer fraksiyonunu haberdar ederek de olsa- gerçekleştirdiği şimdilik başarısız kalan askeri darbe girişiminin muhatabı oldu. Türkiye’nin 2008’lerden bu yana içine düşürüldüğü duruma bakın: İslamcı bir yönetim “Radikal İslamcı” bir darbe girişimiyle karşı karşıya kalıyor! ABD emperyalizminin doğrudan emri altındaki Cemaat, 1966 yılında dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesi olan Endonezya’da Sukarno rejimini devirip kısa sürede 1 milyon komünisti katleden Nakdat-ül Ulema Cemaatinin bir benzeri. Onun başını çektiği darbe girişiminin başarılı olması halinde ülkenin kısa sürede ne hale gelebileceğini varın siz düşünün.

Olayların gelişimi, varacağı yeri kısa sürede gösterse de Erdoğan rejimi 15 Temmuz’dan 1-2 gün sonraki panik havasından çok çabuk sıyrıldı ve daha “sakin” bir durum değerlendirmesi yaparak 2023 yılına göre planlanmış olan hedefini hızlandırmaya karar verdi. Daha açık bir ifadeyle Cemaatin “derhal” yapmayı planladığı işleri, 2023 yılına kadar “yaymayıp” daha önce gerçekleştirmeye koyuldu. Devlet Bahçeli’nin kendisine sunduğu imkanla Başkanlık rejimine hemen geçmek istemesi bundandır. Kendi partisi AKP’ye artık hiç güvenmeyen -darbenin sivil ayağının AKP teşkilatı olduğu gün gibi ortada olduğundan- ama taktik nedenlerle buna şimdilik ses çıkartmamayı tercih eden Saray “kurmayları”, Cemaatin zirvelerine karşı mücadeleyi de es geçerek “sıradan sempatizanları” ile uğraşmayı ve onları işten atarak bir kısmını da hapse atmayı tercih etmiştir. Cemaatin zirvelerini (asker/sivil) sadece “rehine” tutmak ABD emperyalizmiyle yürüttüğü pazarlıkta işine daha fazla gelmektedir.

Kimse kimseyi kandırmadı, herkes açık oynadı

Esad, Tayyip Erdoğan’ı kandırmadı, tam tersine Davutoğlu “taktikleri” ile Erdoğan Esad’ı kandırmak istedi, tutmadı. Erdoğan/Davutoğlu ikilisi Öcalan’ı ve PKK’yı kandırmak istediler, onu Esad’ın üstüne sürmek istediler, olmadı. Cemaati TSK’nın üzerine sürdüler, olmadı çünkü Cemaat orada zaten atı alıp Üsküdar’ı geçmişti. Dolayısıyla Erdoğan kimse tarafından kandırılmadı, ama kimseyi de kandıramadı. Gerçekleşen darbe girişimlerinin, Kürtlere ülke içinde ve dışında saldırmasının, Türkiye’de şimdilerde OHAL’i kullanarak sol kesimlere saldırmasının nedeni bu. Ama Başkanlık diye tutturmasının nedeni de bu.

2010 Referandumu niye oldu? Şimdi ne oluyor?

2010 yılında “demokratik” anayasa yapacağız diye kıyamet kopmadı mı? Yüzde 58 oyla “Evet” ve “Yetmez ama Evet” tercihleri kazanmadı mı? 1982 Anayasası daha önceki AB değişiklik paketleriyle birlikte neredeyse tümüyle rafa kaldırılmadı mı? Peki o halde şimdi “12 Eylül darbe Anayasasını kaldırıp yeni ve daha demokratik anayasa yapacağız” demenin herhangi bir inandırıcılığı var mı? Bu anayasayı daha demokratik hale getirmek öncelikle 2010 referandumundan önceki haline getirmekle olur, çok daha demokratik hale getirmekse ’61 anayasasına dönüşle mümkündür. Ama bugün Türkiye’nin sorunu yeni bir anayasa yazımı değildir. Başkanlık sistemi anayasası ister istemez bütün anayasalardan daha gerici olacaktır. Türkiye’nin mevcut anayasası bile ABD anayasasından da, Fransız anayasasından da, çeşitli Latin Amerika ülkeleri Başkanlık rejimi anayasalarından daha ileridir.1mayis2016-ikp

Parlamenter sistem her türlü Başkanlıktan daha demokratiktir

Bugün Türkiye’de gerçek bir parlamenter sistem yok. Türkiye kısmen de olsa demokratik denilebilecek bir parlamenter sistemi sadece 60’lı yıllarda yaşadı. 12 Eylül 1980 Türkiye’de parlamenter sistemi bugünkü koma haline soktu. Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan’a, “gel şunun fişini tamamen çekelim” diyor. İkisinin birlikte bugün önerdikleri başta kendi partileri olmak üzere bütün partileri kapatmaktır. HDP gibi bir parti bütün olumsuz koşullara rağmen yüzde 10 barajını aşıp MHP’den çok milletvekili çıkarıyorsa, bu sistemin fişi çekilmelidir. Seçim barajına, elindeki muazzam propaganda imkanlarına rağmen Erdoğan hala “referandumu kazanabilir miyim?” diye soruyorsa bu sistem onların gözünde bitmiştir.

Başkanlık Rejimine karşı Meclis Başkanlığı, mevcut sisteme karşı Egemen Kurucu Meclis

Başkanlık sistemi 12 Eylül’ün seçim yasalarının ürünü olan yüzde 10 barajını dahi artık hafif görmektedir. Başkanlık rejimi geldiğinde sonuçta iki aday “yarışacağından” baraj otomatikman yüzde 50’ye çıkacak demektir. Buna karşı çıkmak siyasal demokrasinin gereğidir. Kaldı ki, Türkiye’nin olağanüstü yetkilerle donanmış bir başkana ihtiyacı yoktur. Egemen bir kurucu meclisin başkanı, yani Meclis başkanı yabancı ülkelere karşı devleti pekala temsil edebilir. Üstelik bugünkü gibi masraflı da olmaz, Saraylara da ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla Başkanlık Rejimine karşı öne çıkartılması gereken Meclis Başkanlığıdır. Ama bundan bile önce egemen bir kurucu meclise ihtiyaç vardır. Yüzde 10 barajının sıfırlandığı, seçime katılan bütün siyasi partilerin eşit propaganda hakkına sahip olduğu, hiçbir partiye devlet kasasından para dağıtılmadığı bir kurucu meclis seçimi. Tabii ki OHAL’in olmadığı koşullarda bir seçim.

Egemen Kurucu Meclis neye karar verir?

Demokratik koşullarda yapılacak bir kurucu meclis seçiminden çıkacak meclis şimdikinin yerini alacak ve önüne şu görevleri koyacaktır:

  • Washington’dan ve Brüksel’den yönetilmeye son verecek egemen bir Meclis!
  • Özelleştirilmiş ya da satılmış bütün stratejik işletmelerin çalışanlarının denetiminde yeniden millileştirilmesi,
  • İMF’yle, Dünya Bankasıyla, Dünya Ticaret Örgütüyle ve onlar gibi bir kurum olan Avrupa Birliğiyle bütün ilişkilerin kesilmesi,
  • Bugüne kadar faizleriyle kat be kat ödediğimiz dış borçların ödemesinin durdurulması, büyük şirketlere olan iç borç ödemelerinin kesilmesi,
  • NATO’dan derhal çıkılması, ülkemizdeki Amerikan askeri üslerinin kapatılması, dış ülkelere askeri müdahale maceralarının yasaklanması,
  • Sigortasız işçi çalıştıran işyerlerinin derhal kamulaştırılması,
  • Sendikal örgütlenme önündeki bütün engeller kaldırılması, sendika seçme özgürlüğünün önündeki sınırların kaldırılması, ILO sözleşmelerinin hepsinin devletçe imzalanması, bunlara uymayan işyerlerine devletçe tazminatsız olarak el konulması,
  • Her vatandaşa iş temin edilmesi, insan haysiyetine uygun yaşama koşullarına sahip olacağı ücrete kavuşturulması,
  • Din ve vicdan özgürlüğünün eksiksiz uygulanması; ifade özgürlüğü önündeki bütün engeller kaldırılması; din ve vicdan özgürlüğü ile düşünce özgürlüğünün ve demokrasinin teminatı olan laikliğin güçlendirilmesi,
  • Mezhepler arası kışkırtmalara son verilmesi, halklar arası kardeşliğin tesisi,
  • Kürt halkının emperyalizme bir can simidiymişçesine sarılmasını engellemek için ulusal egemenlik çerçevesinde kendi kaderini tayin etmesi hakkı tanınması.

Sonuçta, Türkiye’nin içinde bulunduğu bu krizden başka bir çıkış yolu yoktur. Yaşadığımız ülke ya emperyalizm tarafından parçalanacak ya da bu parçalanmayı engellemek üzere ülkenin dört bir yanında egemen bir kurucu meclisin inşası için kurucu meclis komiteleri oluşturulacaktır. İşçi sınıfının böyle bir mücadelede başı çekmesi ve bütün Türkiye milletini peşinden sürüklemesi bir zorunluluktur.

İşte KONTRGERİLLA! Haydi mücadeleye!

— Şadi Ozansü (İKP Genel Başkanı)

 

15 Temmuz: İşte Türkiye’nin devrimci hareketlerinin 12 Mart 1971’den bu yana haklı olarak lânetle andıkları ABD emperyalizminin eli kanlı istihbarat örgütü CIA’nın dünyanın her ülkesinde uzantısı olan Kontrgerilla örgütlenmesinin Türkiye seksiyonu açığa çıktı! Başka bir deyişle kendini deşifre etti, yani önemli bir bölümüyle artık legal oldu! Daha 12 Mart muhtırasının biraz öncesine, yani 1966 yılına uzandığımızda bu karşı-devrimci örgütlenmenin ön belirtileriyle Tabii Senatör Haydar Tunçkanat’ın kendi adıyla anılan raporunda tanıştıydık. Tunçkanat bu raporunda o sıralar CIA’nın Türkiye’deki faaliyetlerini özetlerken, ülkede gelişmekte olan ABD emperyalizmi aleyhtarlığını sonlandırabilmek amacıyla CIA’nın hazırladığı birkaç yüz kişilik bir liste yayınladıydı. Tunçkanat bu listede yer alan insanların kısa vadede “solculuk”tan vazgeçirilmesi ya da saf değiştirtilmesi, bu yapılamazsa en azından “nötralize” edilmesi gerektiğinin düşünüldüğünü yazıyordu. Aradan çok uzun bir süre geçmeden Tunçkanat’ın tümüyle haklı çıktığı anlaşıldı: Aralarında o zamanlar CHP’nin “parlak” hatiplerinden Turhan Feyzioğlu’ndan TİP’in “deli fişek” milletvekili Çetin Altan’a kadar uzanan bir listeydi söz konusu olan. Turhan Fevzioğlu bu rapordan çok kısa bir süre sonra Bülent Ecevit’i bile “komünistlikle” suçlayarak CHP’den ayrılıp daha sonra da 12 Mart müdahalesini destekleyen bir parti kurdu. Çetin Altan ve çocuklarının “gelişimlerini” ise daha sonra hep birlikte izledik.

“Kanlı Pazar” 1969’dan 15 Temmuz Darbesi’ne

1968’de Bursa İnegöl’de – Demirel’in Adalet Partisi Hükümeti iktidarda- daha sonra adı TÖB-DER olacak olan Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS’ün lokaline, başını içinde Fethullah Gülen’in de yer aldığı “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin çektiği kanlı bir saldırı gerçekleşti. Ama bu derneğin esas eylemi  tarihe Kanlı Pazar olarak geçecek olan 1969 yılındaki Taksim eylemidir. O tarihte Amerikan 6. Filosunu protesto eden insanlar Taksim’de, önemli bir bölümü başta Bursa olmak üzere şehir dışından getirilmiş bir yobaz sürüsünün saldırısına uğradılar ve aralarından ikisi bıçaklanarak öldürüldü. Bu açıkça ABD emperyalizmini savunmak için yapılmış bir eylemdi ve Cemaat’in kontrgerillalaşmaya başlaması ya da CIA’dan açık destek almaya başlamasıydı. Sonra 12 Mart rejimine tanık olduk. Bu rejim diğer bütün tarikatçı örgütlenmelere saldırırken Gülen Cemaatine pek dokunmadı. Ecevit CHP’nin 1973 yılı seçim kampanyasını “Kontrgerilladan hesap soracağız!” diye yürüttü. Hükümet olur olmaz bu sözlerini unuttu. Kıbrıs savaşı oldu: ABD Türk Hükümetine afyon ambargosu koydu. Arada 1 Mayıs 1977 yaşandı. Abdi İpekçi öldürüldü, katili hapisten kaçırıldı. Ülkenin sayısız aydını, sendikacısı, devrimcisi kontrgerilla saldırılarında yaşamlarını yitirdiler ve 12 Eylül 1980’e geldik. CIA bütün kontrgerilla faaliyetlerini Gülen Cemaati üzerinden yürütmeye başladı. Bu sayede iki avantaj elde ediyordu. Birincisi inanılmaz sayıda yerel ajana/casusa ulaşıyordu (herhalde ajanlarını ABD vatandaşlarından seçmeyecekti, onlar sadece istasyon şefleri olurlardı), ikincisi Cemaat’in mali kaynaklarının kullanımı sayesinde on binlerce casusuna para vermek zorunda kalmıyordu. Yani bir taşla iki kuş! Bu arada Uğur Mumcu, Çetin Emeç öldürüldü. İstanbul Gazi olaylarında 26 yurttaş katledildi. Tansu Çiller Hükümeti sırasında Mehmet Ağar’ın ifadesiyle binlerce operasyon yapıldı. İstanbul’un göbeğinde Kürt gazetelerinin binaları havaya uçuruldu. Kürtlere, Alevilere ve sosyalistlere düşmanlık had safhaya ulaştı. “Katillerle gurur duyuldu!”  Kürt illerinde sayısız kontrgerilla cinayeti (faili meçhuller) işlendi. Musa Anter katledildi. HEP milletvekilleri hapse atıldı, öldürüldü.  Sivas Madımak Oteli katliamı yaşandı. Artık Cemaat eylemlerinde iyice pişiyordu. Hem askeriye içinde hem poliste hem de bütün siyasi partilerin yanı sıra yargı ve özellikle eğitim alanındaki örgütlenmesini güçlendiriyordu. Özellikle AKP Hükümetleri döneminde Kontrgerilla en ileri örgütlenme düzeyine ulaştı. Artık daha önceki hükümetler döneminden farklı olarak bir yan güç olarak faaliyet gösterme değil, doğrudan kendi iktidarını kurmayı isteme noktasına geldi. İşte 15 Temmuz tam bu noktadır. AKP Hükümetinin ve Erdoğan’ın bu aciz noktaya gelmiş olmasının nedeni her konuda yıllardır Cemaat’in politikalarını izlemiş olmasıdır. Bu iç politikada olduğu kadar dış politikada da böyledir. Tam bu konularda değişiklik yapmaya kalktığında – ki bunu yapmaya kalkınca Cemaatle karşı karşıya gelmek zorundaydı- Kontrgerilla darbesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Şimdi ne olacak?

Üst düzey general ve amirallerinin en azından üçte biri gitmiş (alt rütbelerde durum daha da beter olabilir), Deniz ve Hava Kuvvetlerinin yanı sıra Jandarması çökmüş bir orduyla karşı karşıyayız. Polis Teşkilatının üst kademelerinde tasfiye daha önce yapılmış olsa da, bu teşkilat kontrgerillanın kalelerinden biri olmaya devam ediyor. Yargının yarıya yakını, eğitimin ise neredeyse hepsi Cemaat’in elindedir. Sağlık ve benzeri kurumları saymıyorum bile. Bütün siyasi partilerin içinde, hatta yönetim kadrolarında illegal faaliyet göstermeye devam eden Cemaat kadrolarının varlığı bir tahmin olmaktan ötedir. İşte bu koşullar altında Tayyip Erdoğan’ın neredeyse tek başına – galiba yanında güvenebileceği bir Bekir Bozdağ, bir de bir ihtimal Efkan Ala kalmış gözüküyor- hareket etmek zorunda kaldığı bir durumda kontrgerillaya karşı başarılı bir mücadele yürütebilmesinin imkanı var mıdır? Çökmüş yapının yerine kime güvenip ne koyacaktır? Kendi yaverinin verdiği bilgiyle ikameti saptanan ve Marmaris’ten kale olarak inşa ettirdiği Saray’a bile gelemeyen bir cumhurbaşkanının bir de tek tabanca Başkanlık Sistemi istemesinin artık anlaşılır bir yanı kalmış mıdır? Dolayısıyla Başkanlık Sistemi yerine en yaygın parlamenter sistemin hayata geçmesi bütün toplumun kurtuluşu açısından bir zorunluluktur. En demokratik parlamenter sistem ancak bir Kurucu Meclistir. Bu Kurucu Meclis’in oluşması için önce bütün partilerin – buna AKP de dahildir- içindeki ve yönetimindeki illegal konumdaki Cemaatçilerin tasfiyesi ile başlanmak zorundadır. CIA patentli kontrgerillacıların ve onların uzantılarının tasfiye edildiği bir partiler sistemiyle eşit, özgür, hiçbir barajın olmadığı bir Kurucu Meclis seçimine gitmek tek çözüm yoludur. Emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis seçimi ancak her partiye eşit imkânlarla propaganda yapma fırsatı verildiğinde doğar. Bütün imkânların esas olarak sadece AKP’ye sunulduğu ortamda yapılacak bir seçimden doğan bir meclis her zamankinden daha fazla emperyalizmin kontrolünde bir meclis olacaktır. Tayyip Erdoğan bile kendi geleceği açısından sadece AKP’nin milletvekillerinden oluşacak böyle bir meclistense egemen bir meclisten yana olmak zorundadır.

Sosyalist sol ne yapmalı?

Sosyalist sol önce sekterlikten ve bir küçük burjuva hastalığı olan “solculuk”tan  vaz geçmek zorundadır. Alaturka faşizme gidişin yolunun kesilebilmesi için Kontrgerillaya karşı mücadele etmek sosyalist solun olmazsa olmaz görevidir. Kontrgerillanın kim olduğu ise artık bütün çıplaklığıyla ortadadır. Bu kontrgerillanın ABD emperyalizmi ve Avrupa’nın belli başlı emperyalist ülkeleri tarafından desteklenmekte olduğu ise aşikârdır. Ancak kitleler henüz bunun bilincinde değildirler. NATO’nun ve emperyalizmin kendi düşmanları olduğunu sosyalist solun propaganda ve ajitasyonuyla, ama esas olarak kendi deneyimleri ile öğrenecekler. Bu yüzden emperyalizmden bağımsız egemen bir kurucu meclis şiarı kitlelerin bilincinde muazzam bir ilerletici güce sahiptir. Öte yandan “biz burjuva demokrasisine karşıyız, proletarya demokrasisini savunuyoruz!” diyerek politika yapmaya kalkışmak aslında hiçbir şey yapmamakla eş anlamlıdır. CHP’nin mitingine katılıp katılmamak da bu çerçevede değerlendirilmek durumundadır. Biz, proletarya demokrasisinin kitlelerce dayatıldığı koşullarda burjuva demokrasisini savunmanın en büyük yanlış olduğunu söyleriz. Ancak bu koşulların henüz doğmadığı ve üstelik totaliter despotizmin gündeme geldiği durumlarda, işçi sınıfının örgütlenmesi için en elverişli zeminin ise burjuva demokrasisi olduğunu belirtmekten geri kalmayız. Kaldı ki, kapitalist sistemin bu genel çöküş evresinde, burjuvazi, burjuva demokrasisine bile tahammül edemeyecek durumdadır. Yani birçok burjuva demokratik talep doğrudan devrimci talep biçimine bürünebilir. Tek örnek: Burjuva demokrasisi ülkesi Fransa’da hükümet, anti-demokratik yasaları meclisten geçirebilmek için bizdeki kanun hükmünde kararnamelerden bile daha anti-demokratik bir yöntemle bu kanunları mecliste oylatmadan geçiriyor. Meclis oylaması gibi en basit burjuva demokratik talep – yani aslında burjuva demokrasisi talebi- bu durumda kitleleri burjuva hükümetlere karşı harekete geçirip devrimci durumların doğmasına neden olabiliyor.  Tabii anlayana!

Kırk yıldır hesaplaşmak istediğimiz kontrgerilla ile hesaplaşmak fırsatı ilk kez önümüze bu çıplaklıkta çıktığında orta yolculuk belasından kurtulamayıp, “Ne darbe, ne dikta!” diyerek işi sulandırmaya daha ne kadar devam edeceğiz? (27.07.2016)

Brezilya’da neler oluyor? SON DAKİKA! Kitleler son sözlerini henüz söylemediler!

Dilma’nın Senato kararıyla görevden alındığı tarihten bu yana neler oluyor?

Uluslararası Komünist Hareket’ten bir militanın bize gönderdiği notlar:

(…) “Kararın hemen ardından, ülkenin her yerinde henüz hiçbir örgütün çağrısı olmadan kendiliğinden kitle gösterileri patlak verdi: Sao Paulo’da 30 bin, Rio’da 15 bin, Porto Alegre’de 10 bin kişi… 1964 askeri darbesinin uğursuz anısını canlandırır tarzda silâhlı atlı polisler kitlenin üzerine sürüldü. Ülkedeki hiçbir işçi ve halk örgütü başında mafyacı Temer’in bulunduğu bir hükümetin meşruluğunu kabul etmiyor.”

(…) “Ülke çapında, hükümet darbesine karşı çok büyük bir öfke var. Darbe henüz başarıya ulaşamadı. İşçiler, yoksul köylüler ve gençler darbeye karşı direnmenin yollarını arıyorlar. Gün, direniş günüdür. Biz, bulunduğumuz bütün eyaletlerde ve bölgelerde bu direnişi somutlaştırmak için şu şekilde hareket ediyoruz: Darbenin boğulması için Genel Grev! Darbeye karşı mücadele komitelerinin yaygınlaştırılması!, Temer defol!, Kahrolsun hükümet darbesi!, Söz halka geri verilsin! Bunlar için tek bir acil talep: Egemen bir kurucu meclis! Bunu hayata geçirmeninse tek yolu var: İşçiler, topraksız köylüler ve gençler kendi örgütleriyle birlikte Genel Greve!

(…) “Her yerde; fabrikalarda, atölyelerde, devlet dairelerinde, okullarda, hastanelerde, otellerde, bütün hizmet sektöründe, işgal edilecek topraklarda hükümet darbesine karşı bir kurucu meclis için birleşik mücadele komiteleri! Hükümet darbesine karşı mücadele içine girmiş komitelerin delegeleriyle bir ulusal Halk Meclisi!”

(…) “İşçi ve halk örgütlerinin önünde iki yol var: Ya darbecilerin yargı kurumları tarafından – ki bu kurumların bugüne kadar parçalanmamış olması PT’nin Lula ve Dilma önderliklerinin ağır suçudur- saptanan 180 günlük mahkeme sürecinin sonlanması süreci beklenerek karara boyun eğilecek. Kaldı ki bu çürümüş kurumlardan işçiler, halk ve gençlik için olumlu bir karar beklemekten büyük bir gaflet olamaz.

Ya da, darbecilere karşı milyonlar tarafından en az altı aydır defalarca haykırıldığı gibi duruma bu kitleler tarafından el konulacak ve halk egemenliği üzerine kurulu bir politik çıkış yolu açılacaktır.”

Her tür Başkanlık Sistemi Türk tipi faşizme geçiştir! Buna karşı nasıl mücadele edilmeli?

Kapitalist sistemin önümüze çıkardığı her baskı rejimine “faşizm” yaftasını yapıştırmamaya özen gösteren bir siyasi geleneğin mirasçılarıyız. Buradan kalkarak burjuva parlamentosunu dahi tümüyle feshetmeyen 12 Mart 1971 yarı-askeri diktatörlük rejimiyle 12 Eylül 1980 askeri diktatörlük rejimlerini faşizm olarak nitelemedik.  İşçi sınıfının ve Kürt halkının azılı düşmanı bu rejimleri “faşist” olarak nitelemememiz, faşizmi sadece bir küfür olarak görmememizden kaynaklandığı gibi gerçek faşizm tehlikesini de göz ardı etmemek gerektiği anlayışına dayanır. Gerçekten de henüz faşizm iktidara gelmemişken başta işçi sınıfına olmak üzere halka “İşte bu faşizmdir!” derseniz insanları yanıltarak gerçek faşizm tehlikesini küçümsemelerine sebep olursunuz. Bu ise tehlikelerin en büyüğüdür.

Bilindiği gibi ne 12 Mart 1971 ne de 12 Eylül 1980 askeri müdahaleleri faşizmin çok bildik işlevlerini yerine getirememişlerdir. İşçi sınıfı tümüyle atomlarına parçalanıp örgütlü bir sınıf olmaktan çıkarılıp korporasyona dayalı bir “meslek sahibi” insan topluluğu haline getirilememiş; Kürt halkı da kendi kimliğini reddetmek zorunda bırakılarak bu rejimlere biat eder hale getirilememiştir. Nitekim 12 Mart 1971’den hemen sonra –yani daha 1973’ten itibaren– Türkiye sınıf mücadelesinin gördüğü en mücadeleci sınıf örgütlenmelerinin serpilip gelişmesine tanık olunmuş (DİSK), Kürt halkı da Viranşehir olaylarından kalkarak kitlesel direniş hattına geçmiştir. Gene 12 Eylül 1980’den sonra da, özellikle 1989 Bahar Eylemleriyle birlikte, işçi sınıfı mücadelesinde Zonguldak eylemine kadar uzanan ve Türk-İş’teki tutucu sendikal yapıların yönetimlerinin büyük bir bölümünün tasfiyesiyle sonuçlanan dönem yaşanmıştır. Aynı dönemde Kürt halk hareketinin nasıl geliştiğini anlatmaya gerek bile yok.  İşte bütün bu gelişmeler, 12 Mart ya da 12 Eylül rejimleri gerçekten faşist olsalar bu biçimleriyle meydana gelemezdi. Bu türden gelişmeler ancak “faşist” rejim yıkıldıktan sonra gündeme gelebilirdi ki, kitle hareketi sonucu yaşanan böyle bir yıkıma da tanık olmadık. Demek ki bu rejimler gerçekten faşist olsalar işçi sınıfı ve Kürt hareketindeki bu yükselişler o kadar kısa sürede yaşanamazdı. Anlatmak istediğimiz; faşizmin sadece kontrgerilla ya da devletin ordusu, polisi, MİT’i, JİTEM’i ve artık İŞID’ı tarafından uygulanan vahşet, gaddarlık, katliam ve işkenceyle tanımlanmadığı, aynı zamanda toplumun ezilen kesimlerinin kendi içinden çıkan, dolayısıyla onları aynı mekânlarda birlikte yaşadıkları için yakından tanıyan, “çılgınlaşmış” küçük burjuva, işsiz, lümpen ve “sınıfsızlaşmış” bir düşman kitle hareketinin ürünü olduğudur. Dolayısıyla hiçbir askeri diktatörlük rejimi –ne kadar vahşi olursa olsun– toplumların iç dokularını faşist hareket kadar bilemeyeceğinden, onun kadar zararlı olamaz. Başka bir ifadeyle, faşist hareket futbol maçının oynandığı stadın tribününde sizin yanınızda, içinizde örgütlenir, sizi çok iyi tanır, oysa her tür askeri diktatörlük üzerinizdeki baskısını ancak “dışarıdan” kurar.

“Kara Cumartesi” sonrası Konya stadında olanlar “Türk” tipi faşizmin ayak sesleridir!

Ankara’da gerçekleşen “Kara Cumartesi” katliamında 100’den fazla Kürt ve Alevi yurttaşımızın katledilmesinin ardından yaşanan gelişmeler “Türk” tipi faşizmin ayak sesleridir. AKP henüz Hitler’in Nazi Partisi olmadığı gibi, onun kurmak istediği “Osmanlı Ocakları” da kuşkusuz henüz SA birlikleri değildir. Ama bu, gidişatın o yönde olmadığı anlamına gelmez. Zaten “Türk “tipi faşizm de kuşkusuz “görkemli” Alman faşizminin tırnağı olamayacaktır. Kriz halindeki kapitalist sistemin yavrusu olan faşizm, elbette kapitalizmin en güçlü olduğu emperyalist ülkede gerçek hüviyetine bürünecek, kendisine bağımlı bir yarı-sömürge ülkedeyse onun kötü bir taklidi olacaktır. İtalyan faşizminin bile Alman faşizminin yanında ne kadar pespaye kaldığı çok iyi bilinir. Ama bütün bunlar Türkiye’de gerçek ifadesini Başkanlık Sistemi diretmesinde bulan anlayışın faşizme geçiş süreci olduğu gerçeğini değiştirmez. Dolayısıyla Türkiye’de her türlü Başkanlık Sistemine geçiş, şekillenmekte olan faşist hareketin iktidar mücadelesiyle eş anlamlıdır. Her türlü Başkanlık Sistemine direnişse faşizme karşı mücadelenin olmazsa olmaz ilk adımıdır. Sorun; Başkanlık Sistemi “şöyle olursa kabul ederiz, böyle olursa kabul etmeyiz” meselesi olmadığı gibi, Türkiye koşullarında bu tartışma konusu dahi yapılabilecek bir sistem de değildir.

Konya’daki milli maçta yaşanan hadise –Ankara’da katledilenlerin dahi “halk” tarafından kitlesel olarak yuhalanması– ve ardından da Davutoğlu’nun şehrinde AKP’nin ezici çoğunluğu elde etmesi kitlesel bir faşist hareketin doğuşunun habercisidir. Almanya’da faşizm kendi sembolünü nasıl “Gamalı Haç”ta bulmuşsa, Türkiye’de de “Türk-İslâm” sentezinde bulmaktadır. Çünkü Türk-İslâm sentezi Kürt ve Alevi düşmanlığı demektir. Ve gene “Türk-İslâm” sentezi Türk tipi faşizmin kendisidir. Gamalı Haç’ın Yahudi düşmanlığının Türkiye’deki karşılığı Kürt ve Alevi düşmanlığıdır. MHP’nin elinden alınıp Saray’ın hizmetkârı yeni AKP’ye monte edilmeye çalışılan “Türk-İslâm” sentezi; yarı-kaçık, yarı-soytarı “ırk”, “kan hattı” ve “mezhep” teorilerinden beslenen Türk faşizminin “ideolojisi”dir. Artık Saray ve şürekâsı bu ”ideoloji”nin rehberliğinde yürüyorlar! Son olarak Silvan’da Kürt halkına karşı uygulanan zulüm, bu “ideoloji”ye uygun biçimde TSK’nın ve Emniyet Kuvvetlerinin arasına yerleştirilen ve Saray’ın emrinde olan IŞİD’cilerin öncülüğünde yürütülmektedir. Bu aslında bir intikam operasyonudur. Söz konusu olan Kobane’nin intikamıdır.

erst essen dann miete

Almanya’da Hitler iktidara gelmeden önce Nazilerle Komünistler aynı işçi mahallelerinde oturuyordu. Fotoğrafta Gamalı Haçlı bayraklarla Orak Çekiçli bayraklar yan yana pencerelerde asılı. Duvarda ise “Önce yemek, sonra kira” yazıyor.

Faşizmin ilk hedefi işçi örgütlerini korporatizme sürüklemekse…

Alman faşizmi gibi bütün faşizmlerin ilk hedefi işçi sınıfının örgütlerinin imhası ve korporatizme sokulmasıdır. Saray ve AKP hükümeti yıllar içinde bunu fazlasıyla gerçekleştirmiş bulunuyorlar. 2013 Haziran İsyanının sonuçta başarısız kalmış olmasının esas nedeninin işçi hareketi üzerindeki bu korporatizm belası olduğu bütün çıplaklığıyla ortadadır. Korporatizmin etkisinden uzak bir Haziran İsyanı AKP hükümetini kolaylıkla devirebilirdi. Bu böyle olmadığı gibi, bunun sonrasında korporatizm daha da güçlendi ve öncelikle Hava-İş ve Petrol-İş sendikalarımız faşist hareketin eline geçtiler. Kamu çalışanları sendikalarının çoğunluğu, Türk-Metal ve genel olarak Türk-İş yönetiminin Saray ve hükümet yalakalığı dikkate alındığında Türkiye işçi sınıfının örgütlü kesimleri üzerinde ”Türk” tipi faşizmin nasıl egemen olduğu kolaylıkla görülür. Muazzam ordu ve polis cihazını eline geçirmiş faşist hareketin önündeki görünür tek engel sanki Kürt hareketidir. Ama o da nereye kadar?

Hayır, görünüşe aldanmayalım, durum hiç de o kadar umutsuz değil!

Seçim sonuçlarına bakarak moral bozukluğuna kapılmak kadar yanıltıcı bir değerlendirme olamaz. 2002 yılından bu yana, bu seçimlerden (yüzde 10 barajlı ve eşitsiz propaganda imkânlarına dayalı) çok yaşandı. Hiçbiri kitlelerin gerçek ruh halini yansıtmıyor. Kimse unutmasın, 2013 Haziran İsyanı AKP’nin gene yüzde 49 oy aldığı 2011 seçimlerinin ardından gerçekleşmişti. Bugün Kürt halkının cansiperane bir biçimde isyan safına geçtiği bu ortamda, büyük kentlerde de Saray düşmanlığının en azından 2013’le aynı kaldığını varsaysak bile, Saray’a karşı harekete geçen ve potansiyel olarak harekete geçebilecek olan kitle aslında Haziran Ayaklanması günlerine göre daha güçlüdür. Kaldı ki “Türk” tipi faşist hareket henüz yeni şekillenmeye başlıyor ve karşısında yukarıda sıraladığımız devasa güçler olduğu  için, onu yenilgiye uğratmanın da yolları aslında ardına kadar açık. Yeter ki, o yollar layığınca kullanılabilsin. Her şeyden önce, şimdilik bile olsa toplumun çoğunluğu mevcut 12 Eylül ürünü seçim sisteminin bütün anti-demokratik basıncına –yüzde 10 seçim barajı, sadece AKP’ye propaganda yapma imkânı veren uygulamalar, sandığa gidişlerin engellenmesi vs.– rağmen Saray’a ve onun partisine, bırakın Başkanlık Sistemini Mecliste geçirebilecek sayıda milletvekilini, o sistemi tek başına referanduma götürebilecek sayıda milletvekilini dahi vermemiştir. Bu toplumun Kürtleri, Alevileri ve laik Türkleri aslında çoğunlukturlar. Osmanlı bozuntusu monarşik bir rejim arzulayan Cumhuriyet düşmanı faşist hareket azınlıktır.

İlk yapılması gereken nedir?

İlk yapılması gerekeni söylemeden esas tehlikeyi söylemek gerekiyor. 7 Haziran seçimlerinden önce yazmıştık, tehlike arttı, o halde bir kere daha yineleyelim; “seçim sonuçları ne olursa olsun bu meclisin yeni anayasa yapmaya kalkışması olası kitle hareketine en büyük darbe olur. Çünkü yüzde 10 barajlı, eşit propaganda imkânının bulunmadığı seçimin sonucunda oluşacak bu gerici meclisten (HDP’li ya da HDP’siz fark etmez)  ‘demokratik’ bir anayasa beklentisi içinde olmak ya safdil liberallerin ya da emperyalizmin doğrudan ajanlarının işi olabilir. Militarizmin ve gericiliğin koordinasyon merkezi olarak faaliyet gösteren AKP’nin öncülüğünde yazılacak bir anayasa nasıl demokratik olabilir ki?”

Evet, yani ilk yapılması gereken, seçimlerin hemen ardından, henüz meclis bile toplanmamışken AKP tarafından ortaya atılan anayasa tartışmasına dahil olmak ve AKP’nin öncülüğünde bir anayasa yazmak değildir. İlk olarak yapılması gereken mevcut parlamentonun feshini bir kitle hareketinin temel şiarı haline dönüştürmek olmalı. Yani 12 Eylül Anayasası’nın ürünü bir seçim sistemiyle yapılmış seçimleri reddetmek ve bunun yerine yüzde 10 barajının sıfırlandığı, her siyasi partinin ve örgütün diğerleriyle eşit propaganda imkânlarına sahip olarak katıldıkları egemen bir Kurucu Meclis seçimini talep etmek. Demokratik bir anayasa yapıp yapmamaya da ancak halk egemenliğini temsil eden böyle bir heyet karar verebilir. Türkiye halklarının Başkanlık Sistemine değil, demokrasiye ihtiyaçları vardır. Sadece egemen bir Kurucu Meclis Tayyip Erdoğan’ın ya da başkalarının hayallerini süsleyen tek şef diktatörlüğüne kapıları kapatır ve o meclisin başkanı da Başkan ya da Cumhurbaşkanının yerine sade bir devlet başkanlığı statüsünde yer alır.

Sonuç olarak, cılız da olsa var olan parlamenter sistemin, dolayısıyla tüm muhalefet partilerinin de sonu olacak Başkanlık Sistemine geçişe karşı duracak bir kitle hareketinin başlıca bileşenlerinden biri olacak HDP’nin kendi seçilmiş milletvekillerinin de yer aldığı bu parlamentonun feshini talep etmesi kuşkusuz çok anlamlı olur. Bu talep, demokratik bir kitle hareketinin vazgeçilmezi olmak zorundadır.

İkinci görev nedir?

İşçi sınıfını paryaya, toplumun geri kalan bütün kesimlerini kendisine biat etmiş ümmete çevirmeye çalışan Saray’ın ve şürekâsının cumhuriyet, demokrasi ve laiklik düşmanı faşist Yeni Osmanlıcı anlayışına karşı bütün ezilenlerin cephesinin kuruluşuna yönelmek ve bunu en somut birleşik mücadelenin bir örgütlenme ayağı olarak şekillendirmek bir diğer olmazsa olmaz gerekliliktir.

Son olarak işçi sınıfı örgütleri

Yukarıda ileri sürdüğümüz türden bir kurucu meclisin oluşması için acil olarak Kurucu Meclis Eylem Komitelerinin her mahallede, her fabrikada, her işyerinde, her köyde yaratılması bir zorunluluktur. Bu eylem komiteleri daha şimdiden Kürt illerinde halk milisine dönüşmüş durumda.  Ezilenlerin Birleşik Cephesi bu eylem komiteleri üzerinde yükselecektir.

Öte yandan böyle bir cepheye işçi sınıfının önderlik edebilmesi için bağımsız işçi örgütlerine ihtiyaç vardır. Böyle bir birleşik mücadelenin yürütülebilmesi için bütün sosyalist yapılar önlerine ivedilikle kaybedilmiş olan işçi örgütlerinin yeniden kazanılması hedefini koymalıdırlar. Kaldığı kadarıyla da olsa Hava-İş, kaybedilmiş olan Petrol-İş, gerçek bir mücadele mevzii haline gelmiş olan Türk-Metal’in dağıtılıp yerine Birleşik Metal’in geçirilmesi mücadeleleri programlı ve sebatlı bir çalışmanın sonunda kazanılmalıdır. İşçi hareketi mücadelesinde başlangıç bu olmalı, tabii ki daha orta vadede Türk-İş’in korporatizmden kurtulması yoluna girilmelidir. Mevcut işçi örgütlerinin korporatizme teslim oluşu ve örgütlü kesimin dışındaki işçi sınıfının da esas olarak bilinçli mezhebi bölünme sonucu Saray’a teslimiyeti kalıcı bir durum olamaz. Saray’ın emir komutası altındaki örgütlü işçi sınıfının ondan kopması, küçük esnafın ya da atölyelerde çalışan çırakların ondan kopmasından çok daha hızlı ve gürültülü olacaktır. Dolayısıyla ilk elde, ne kadar faşist hareketin kontrolünde olursa olsun örgütlü işçi sınıfına sistemli olarak yönelmek sosyalist hareketin varlık sebebidir.

Sonuç olarak

Dolayısıyla yıllardır tekrarlanan seçim komedyasına aldırmadan Türkiye’de faşist hareketin gelişimini engellemek fazlasıyla mümkündür. 1 Kasım AKP’nin her türlü riski –Kürt illerinde savaş dahil– göze alarak gerçekleştirdiği bir “seçim” oldu. Bu baskılara rağmen, Saray karşıtı güçlerde bir gerilemenin söz konusu olmadığı bir ortamda yaşıyoruz. Tam tersine bu güçler giderek daha fazla bileniyorlar. Görev büyüktür: Sadece Türkiye’nin ve Kürdistan’ın değil, bütün Orta Doğu’nun geleceğidir söz konusu olan. Bunun için de birleşik mücadele bir zorunluluktur. Haydi, HEP BİRLİKTE egemen bir Kurucu Meclis için her yerde Eylem Komiteleri oluşturmaya!        

 

 

CHP’ye ve HDP’ye Çağrı

Gelin militarizmin ve gericiliğin en karanlık güçlerinin koordinasyon merkezi olarak çalışacak başkanlık sistemine karşı seçim ittifakı yapın! Desteğimiz size olsun!

Yıllardır süratle büyük bir felakete doğru sürüklenen Türkiye 7 Haziran seçim sonuçlarına bağlı olarak uçurumun kenarına geliyor. AKP’nin yerleştirmeye çalışacağı Başkanlık Sistemi sadece Türkiye halklarının değil, bütün Ortadoğu halklarının birbirine kırdırılmasının emperyalizmce de desteklenen (emperyalizm kendi krizi nedeniyle tam denetim kuramadığı durumlarda, kimin kiminle savaştırıldığının anlaşılamadığı bir kaos durumu yaratmayı “çözüm” görüyor) bir kaldıracı olacaktır.

Seçim sonuçlarına bağlı olarak oluşacak meclis düşebilir

7 Haziran seçimlerinin sonucuna bağlı olarak eğer AKP hükümeti Başkanlık Sistemine geçişi sağlayabilecek bir temsil gücüne kavuşursa, bu zaten o andan itibaren “seçilmiş” parlamentonun her türlü işlevini yitireceği ve mevcut TBMM binasının dev bir AVM’ye dönüştürülerek Devletlû’nun vekillerinin de Ak Saray’daki 1000 odaya tıkıştırılacakları anlamına gelir.  Yok eğer AKP bu temsil gücünü elde edemeyip de iktidarda kalırsa o zaman süreç yeni referanduma kadar uzayacak olsa da tehdit sürmeye devam edecektir. Dolayısıyla yakıcı olan sorun ne pahasına olursa olsun 7 Haziran “seçim”lerinde AKP’nin yenilgiye uğratılmasıdır. Gene 12 Eylül darbesi yadigârı yüzde 10 barajı ve inanılmaz propaganda eşitsizlikleriyle donanmış bir “seçim” olsa da. Kaldı ki, eğer Başkanlık Sistemine geçiş söz konusu olursa, bu zaten Cumhuriyetin, laikliğin ve tabii “parlamenter sistem” altındaki demokrasi kırıntılarının da havaya uçurulması anlamına gelecek ve hem ülke içinde hem de dışında bir savaş durumunun tam da emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmek üzere devreye sokulması biçimine bürünecektir. Bu koşullar altında ne milliyetler çatışmasının, ne mezhep çatışmalarının, ne grev yasaklamalarının ve işçi cinayetlerinin, ne gençlerin birbirine kırdırılmasının, ne kadın cinayetlerinin önüne geçmek mümkün olur. Bültenimizin geçen sayısında da ifade ettiğimiz gibi bu koşullar altında oluşacak olan 2015 Meclisinin bileşimi sadece Başkanlık Sistemine geçişe izin verip vermemesi açısından önemlidir. Gerisi palavradır. Oluşacak Meclis eğer Başkanlık Sistemine geçişe yol açarsa, yukarıda da belirttiğimiz gibi Devletlû’larının Meclisi olacak, yani kendini inkâr edecektir. Öyle olmayıp Başkanlık Sistemine izin vermezse, yeni ve demokratik esaslarla seçilmiş bir Kurucu Meclis seçimini derhal önüne koymak zorunda kalacaktır.

CHP-HDP seçim ittifakı neden zorunlu?

İşte bu koşullar altında gerçekleşecek bir CHP-HDP ittifakı, bu ittifakı destekleyecek başta Birleşik Haziran Hareketi (BHH) olmak üzere sosyalist parti ve grupların da katılımıyla birlikte demokratik bir Kurucu Meclis seçiminin yolunu açabilir. Sadece bir savunma hattını kurmayı değil, çok daha ileri bir mevzii ele geçirmek üzere harekete geçirilecek bir kitlenin coşkusu var olan tabloyu tamamen tersine çevirebilir. Söylenenin tersine bu birliktelik günümüz koşullarında CHP’nin 1977 seçimlerinde elde ettiği yüzde 42’lere ulaşan noktayı bile aşabilir. Buna karşılık, tabii ki 1977 koşullarının çok farklı olduğu, o sıralar ülkede devrimci bir süreç yaşandığı haklı itirazları ileri sürülebilir. Ama şu da bir gerçektir ki, o zaman ne Cumhuriyet, laiklik ve demokrasi bugün olduğu gibi tehdit altındaydı, ne ülke böyle bir parçalanma riski altındaydı, ne emperyalizmin Türkiye üzerindeki denetimi bugünkü düzeyindeydi (unutmayalım, ABD Ecevit hükümetine afyon ekimini yasaklamadığı için ambargo uyguluyordu) ve ne de Kürt hareketi günümüzde olduğu kadar örgütlüydü. Kaldı ki 2015 seçimlerinin öncesinde de AKP hükümetini tir tir titretmiş olan ve sonuçta milyonlarca kişinin sokaklara döküldüğü bir 2013 İsyanı yaşandı. CHP-HDP ittifakından söz ederken şu konunun altının dikkatle çizilmesi gerekir:  2013 yılında gerçekleşen İsyanda, Taksim’de şiddetli polis saldırısına maruz kalan insanlara yardım etmek üzere Kadıköy’de sokağa çıkarak Boğaz Köprüsü’nü geçen yüzbinlerce insan CHP liderliğinin uyuşuk politikasına rağmen ezici bir çoğunlukla CHP seçmenleriydi. Gene Gezi Alanı işgali sırasında yapılan anketlerde, alanı dolduranların yüzde 87’si bir seçim olduğunda CHP’ye oy vereceğini söylüyordu. Aynı şekilde Tayyip Erdoğan, “Kobane ha düştü ha düşecek!” diyerek hükümetiyle birlikte dolaylı yoldan IŞİD’e arka çıktığında, Kürt halkı Kobane’li kardeşleriyle dayanışmasını göstermek için HDP yönetiminin karar almasını beklemeden sokağa çıktı. HDP yönetimi ancak sokağa çıkan insanların evlerine dönmeleri için çağrı yapabildi. Evet, 2015 seçimlerinde bir CHP-HDP seçim ittifakı, bu partilerin önderliklerinin niyetlerinden bağımsız olarak hükümetle çatışmayı yaşamış ve yaşamakta olan her iki partinin tabanının acil bir ihtiyacıdır. Çünkü her iki partinin tabanı da sınırsız bir demokrasiye 12 Eylül 1980’den beri açtır.

CHP yönetimine sorular

CHP yönetiminin seçimlere HDP ile girmede çekingen davranmasının bazı çevrelerce ileri sürülen tek bir gerekçesi vardır:

Memlekette bazı bölgelerde, özellikle CHP’nin güçlü olduğu Ege ve Trakya gibi bölgelerde zaman zaman ekonomik ilişkilerden (Kürt göçünün neden olduğu) de kaynaklanan bir Kürt düşmanlığı mevcuttur. Ve CHP, HDP ile ittifak yaparsa seçmenlerinin bir bölümü MHP’ye ya da başka Kürt düşmanı partilere oy verir.

30 yıllık savaşta ölen askerler meselesi bu işin kılıfıdır. Kaldı ki 30 yıllık savaşta 40 bin insan öldüyse bunun 5 bini Türk, 35 bini Kürt’tür. Halklar barış istiyorsa –ki istiyor- zaman içinde bunların hepsi unutulur. ABD’nin isteği üzerine, savaşta çok Amerikan askeri ölmesin diye, bağımsızlıkları için savaşan Korelileri öldürmeye gittiğimizde 3-4 bin “şehit” verdik. Ama şimdi gene aynı ABD ile aynı NATO içindeyiz. Hiç de Amerikalılara kin tutmuyoruz. Çanakkale savaşını unutmadık, on binlerce şehit verdik, ama şimdi bizi İngilizlerin hizmetinde öldürmeye gelen Anzak’larla beraber anma törenleri yapıyoruz. Demek ki halklar barış ve kardeşlik isteyince her şey unutulabiliyor. Varlıkları için mücadele eden toplumlar geçmişe çakılı kalmamalı, geleceğin birlikteliklerinin yollarını aramalılar. CHP yönetimi de kendi seçmenine bu basit gerçekleri anlatabilmeli. Anlatamıyorsa bunun sorumluluğunu kendinde aramalıdır. Ama bu sorunu kolaylıkla anlatabilmenin yolu da, geçmiş düşmanlıkların ateşini söndürmenin yolu da ortak düşmana karşı birlikte bir mücadeleyi örgütlemeden geçmiyor mu? İşte CHP’nin, gericiliğin tüm karanlık güçlerinin koordinasyon merkezi işlevini yüklenecek Başkanlık Sistemine karşı HDP ile ortak mücadeleye girmesi, hem geçmişin yaralarını silmek hem de geleceği kurtarmak için bugün atılması gereken en önemli adım değil midir?

CHP yönetimi, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine neden olan Ekmeleddin İhsanoğlu tercihinde kendi seçmenine doğrudan Genel Başkanı’nın ağzından şöyle seslenmişti: “Gideceksiniz ve oyunuzu tıpış tıpış vereceksiniz!” Ve CHP yönetimi tarafından çıkışsız bırakılan CHP seçmeni, oyların bölüneceği korkutmasıyla gerçekten oylarını tıpış tıpış verdi. Burada İhsanoğlu’na büyük kentlerin dışında kalan MHP’lilerin oy vermediği herkesin malumu. CHP yönetimi İhsanoğlu yanlış tercihiyle önemli miktarda MHP oyunun Tayyip Erdoğan’a kaymasına neden olduğunu acaba fark etmedi mi? Bunun ötesinde, Ankara ve Mersin gibi büyük illerde gösterdiği MHP’li adaylarla ve İstanbul’da gösterdiği Turgut Özalcı ve Fethullahçı adaylarla AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünü fark etmedi mi? Ama artık bunlar geçmişte kaldı, şimdi içinde bulunduğumuz konjonktürde, siyasal demokrasinin genişlemesi, Cumhuriyetin korunması ve dolayısıyla Başkanlık Sistemine geçişin engellenmesi için CHP’nin HDP ile seçim ittifakı yaparak, AKP’nin yaptığı gibi sahte barış çözümündense gerçek bir barış çözümünün yolunu açması ve çözüm kozunu da AKP’nin elinden alarak, “Gerçek barışı da ben tesis edeceğim!” demesi doğru politika değil midir? CHP yönetimini bu sorulara açık cevaplar vermeye çağırıyoruz.

HDP yönetimine sorular

Kürt hareketi yüzde 10 barajı koşullarında bir kez SHP ile seçimlere girmenin dışında, kendisi bir kez bağımsız parti olarak seçimlere katılıp barajı zorlayarak bunda başarılı olamayınca, haklı olarak seçimlere bağımsız adaylarla girme yolunu denedi ve bunda da oldukça başarılı oldu. Parti son seçimlerde aldığı oyla 40 milletvekillik bir potansiyele (36 milletvekili elde etti) sahip olduğunu kanıtladı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ın aldığı yüzde 9,8’lik oy HDP’nin gerçek oyunun oldukça üstündedir. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, en belirginleri şunlardır: 1) Seçmeninin yaklaşık üçte biri Alevilerden oluşan CHP’nin deklare bir Sünniyi (İhsanoğlu) aday göstermesi, ister istemez bir miktar Alevi seçmenin oylarını Demirtaş’a yönlendirmelerine neden oldu. 2) Seçimlere sadece üç adayın katılıyor olması, bu seçimleri, bütün partilerin katıldığı bir genel seçimden farklı kıldığından, Demirtaş, bütün partilerin kendi adaylarıyla katılabileceği bir seçimden daha avantajlı bir konumda oldu. 3) Seçimlere katılma oranı Genel Seçimlere göre oldukça düşük kaldığından (yüzde 90’a karşı yüzde 77) Demirtaş’ın oy oranı olduğundan daha yüksek çıktı.

Bu durumda, HDP’nin Demirtaş’ın adaylığıyla zaten yüzde 10 barajını zorlayarak yüzde 9,8 oy elde ettiği ve dolayısıyla ufak bir itmeyle barajı aşacağı yaklaşımı maalesef gerçekleri yansıtmıyor. HDP’nin yüzde 10 barajını aşabilmesi için oylarını yaklaşık olarak yüzde 60 oranında arttırması gerekiyor (HDP’nin gerçek oyunun yüzde 6,5-7 bandında olduğunu düşünürsek). Açık olan şudur: bütün sosyalistlerin HDP’ye oy verdiğini düşündüğümüzde -ki Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu böyle olmuştur- HDP’nin barajı aşması çok zor, seçimlere kadar toplumda çok büyük bir altüst oluş olmazsa neredeyse imkânsızdır. Peki, bu gerçekler ışığında HDP yönetiminin birdenbire hemen bu tarihsel öneme sahip seçimler öncesinde “Seçimlere bağımsız parti olarak girip 12 Eylül ürünü yüzde 10 barajını yıkacağım” demesi ne anlama geliyor? Açıkçası biz bunu anlayamadık? Eğer böyle düşünülüyorsa HDP barajı yıkmak için niye bütün seçimlere parti olarak katılmadı? HDP’nin seçimlere bağımsız olarak katılması niye bugüne kadar değil de, tam Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Sistemine geçiş seçiminin öncesinde gündeme geldi? Son olarak şu soru: HDP’nin seçimlere bağımsız parti olarak katılma kararını nerede tartışıp aldığını bile bilemiyoruz. Parti içinde bu kararın oluşmasına karşı çıkan, en azından geçmiş seçim tecrübeleri üzerinden basit bir matematik hesabı yapan hiç mi kimse olmadı?

HDP yönetimi aldığı bu kararla militarizmin tüm karanlık güçlerinin bir araya geleceği bir koordinasyon merkezi işlevi yüklenecek Başkanlık Sistemine yol verebileceğini düşünemiyor mu? Ortada çok açık bir durum var: Diyelim ki, en iyi koşullarda yüzde 10 barajını zorlayacak kadar oy alacak olan bir parti var. Bu parti barajı aşamasa da bu oyla ve bağımsız adaylarla 50’nin üzerinde milletvekili çıkarır. Mucize oldu ve barajı parti olarak aştı. O zaman çıkaracağı milletvekili sayısı taş çatlasa 70 olur. Şimdi bütün fırtına bu 20 milletvekili üzerinde mi koparılıyor? Üstelik ortada 50 kadar garanti milletvekili var, diğer yanda ise AKP’ye hediye edilme ihtimali çok yüksek 50 milletvekili olacak! Buna bir de barajı aşamayacak HDP’nin CHP’den alıp AKP’ye hediye edeceği milletvekillerini de eklerseniz neredeyse Tayyip Erdoğan’ın 400 milletvekili hesabını tutturmuş olursunuz. Yok arkadaşlar bu akıl alır bir politika olamaz!

HDP yönetimine şu öneriyi yapmak zorunlu oluyor: Siz CHP yönetimine açık teklif götürün, onlar reddetsinler! Ama reddettiklerinde de seçimlere bağımsız adaylarla girin!

Tabii son olarak bütün bu tartışmayı sonlandıracak şu yaklaşım eğer HDP’de hâkimse bizim söyleyebileceğimiz hiçbir şey kalmıyor: Türkiye’nin Başkanlık Sistemine geçip geçmemesi bizi çok da ilgilendirmiyor, biz kendi işimize bakıyoruz.

Bu yaklaşıma söylenebilecek hiçbir şey yok, ama o zaman şu soruyu da sormadan edemeyeceğiz: Başkanlık Sistemine geçişin bir felaket olacağını düşünen bizlerden niye oy istiyorsunuz? Türkiye’yi ilgilendiren bir konu sizi ilgilendirmiyorsa neden Türkiye partisi olmaya soyunuyorsunuz?

Son olarak, HDP’nin seçimlere CHP ile katılması halinde önemli bir Kürt nüfusun CHP’dense AKP’ye oy vereceği iddiası da kesinlikle doğru değildir. Bu, yıllardır liberalizmin sosyalist hareket üzerinde yaptığı propagandanın etkisinde kalmaktır. Biliyoruz ki liberal propaganda yıllardır Türkiye’deki bütün kötülüklerin sorumlusunun CHP olduğunu işlemiştir. Onlara göre 12 Eylül 1980 darbecileri de, Tansu Çiller-Mehmet Ağar-Doğan Güreş ekibi de su katılmamış Kemalistlerdir. Liberalizmin aklına, 1950 yılından bu yana CHP’nin tek başına iktidarının 2,5-3 yılı geçmediği nedense hiç gelmez. 12 Eylül öncesinde kontrgerilla ve faşistlerce öldürülen aydınların çoğunluğunun CHP’li olduğu söylenmez. İşte bu propagandadır ki Kürt halkının CHP’dense AKP’yi tercih edeceğini vaaz edip durmuştur. Oysa ki hiç unutulmasın 1973-1991 arasındaki beş Genel Seçimde de aynı gelenekten CHP, HP ve SHP Diyarbekir’de birinci parti olmuşlardır. Öte yandan, bu söylediklerimiz kesinlikle bir CHP övgüsü değil, sadece liberallerin yarattığı yanılsamanın geçmişte “Yetmez ama Evet!” çizgisinin solda bugünkü izdüşümünden farklı bir şey değildir.

 

BHH ve diğer sosyalist güçlere gelince

7 Haziran 2015 seçimleriyle ilgili olarak önerdiğimiz bu seçim ittifakı bizim sınıfsal perspektiflerimize zarar vermez. Önerdiğimiz ne doğrudan bir sınıf cephesidir, ne de dolaysız bir anti-emperyalist cephedir. Ancak, emperyalizmin dünya ve Türkiye ölçeğinde her türlü demokratik kazanımla – nispi temsil usulüne dayalı özgür seçimler de buna dahil- keskin bir çelişki içinde olduğunu bildiğimizden, bu ittifakın, kendisine katılan partilerin önderliklerinden bağımsız olarak, sınırlı da olsa bir anti-emperyalist yanı olduğunu ve gene işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele alanını genişletecek bir demokratik burjuva zemine sıçrama fırsatı sunacağından sınıf mücadelesine imkân tanıyacak bir alan yaratacağını görmeliyiz. Bu seçim ittifakı önerisi, Sosyalizm olarak yıllardır savunageldiğimiz bir geçiş talebi olan Kurucu Meclis talebinin de demokratik taleplerle beslenerek daha da somutluk kazanması anlamına gelir.

Sosyalistlerle birlikte seçim ittifakı yapmalarını önereceğimiz burjuva ya da küçük burjuva partilerinden siyasal demokrasinin genişletilmesi talebinde bulunuyoruz. Bizim tüm gücümüzle içinde yer alacağımız HDP-CHP ittifakının başarısının, HDP’nin BHH ve diğer sosyalistlerle yapacağı seçim ittifakının yüzde 10 barajını aşması ihtimalinden çok daha yüksek olacağı bir gerçektir. CHP-HDP ittifakının destekleyicisi olacak sosyalistler, bu ittifakın iki partisi hükümet olma imkânı elde ettiği anda, onlardan, seçilmiş olan bu gerici meclisi feshedip yasama erkiyle yürütme erkini elinde bulunduran tek bir Kurucu Meclis seçimine gitme taahhüdünde bulunmalarını talep etmelidirler. Ancak bu Kurucu Meclis Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı Başkanlık Sistemine geçişi engelleyebileceği gibi, mevcut Cumhurbaşkanlığı müessesine de son verip devletin üst düzey temsilini hiç de pahalı olmayacak bir tarzda kendi başkanına, yani Meclis Başkanına devredebilecektir.

Önereceğimiz meclisin üyeleri, hiçbir milliyet ya da cinsiyet farkı gözetmeksizin seçme ve seçilme yaşı 18 olan insanlar tarafından iki yıllığına seçilirler. Mahalli Meclisler zemininden nispi temsil usulüne göre seçilerek gelecek bu üyeler kendilerine vekâlet verenler tarafından her an görevden alınabilirler ve vekillikleri süresince alacakları maaş da nitelikli bir işçininki kadardır.

Böyle bir Meclis, hem CHP kitlesinin HDP kitlesiyle buluşmasına zemin hazırlar, hem de sınıf mücadeleci sosyalist grupların Türkiye’de sermayeden ve devletten bağımsız bir kitlesel işçi partisinin inşasına soyunmalarına katkı sağlar. İşte, 2013 İsyanıyla hareketlenen kitleleri geriye itmek yerine ileriye doğru götürecek tek önlem budur. Daha geniş bir siyasal demokrasi işçi iktidarı için mücadeleyi kolaylaştırır.