Brezilya: Darbecilere İşçi Partisi’nin (PT) Eskiden Yaptığı Gibi Yaparak Karşı Koymak

o-trabalho

 

“7 Nisan ve 1 Mayıs’ta yeniden sokaklara!” 1

— Lauro Fagundes

Okuyucularımızın önceki sayılarımızda görebileceği gibi Brezilya işçi sınıfı 13 Mart’ta sendika federasyonu CUT’un (Birleşik İşçi Merkezi) ve özellikle Dilma Rousseff başkanlığındaki (PT – İşçi Partisi) hükümetin Levy Planı’na (Maliye Bakanı) karşı emeğin taleplerini savunan toplumsal örgütlerin çağrısıyla sokaklara çıktı. İki gün sonra, bir kesimi diktatörlükten otuz yıl sonra açıkça askeri darbe çağrısı yapan sağcı muhalefet “Dilma defol! PT (İşçi Partisi) defol!” sloganlarıyla gösteri yaptı.

Bu sayının son düzeltmelerini yaparken, sendika ve halk meclisleri, 7 Nisan ve 1 Mayıs’taki kitlesel gösteriler için tüm ülkede hazırlıklara başlamıştı.

Sao Paulo’da, CUT, CTB, MST, CMP ve UNE’nun 2 çağrısıyla “daha fazla demokrasi için, daha çok hak için ve yolsuzluğa karşı mücadele için” kurultay düzenlendi.

Sağcı ve darbeci muhalefetin, ana akım medyanın 15 Mart’ta yaptığını tekrarlayarak sayfalarına taşıdığı, 12 Nisan’ın “Dilma defol! PT defol!” sloganlarına karşı tartışıldı. Ve işçilerin sloganları, örgütlerin ileri sürdüğü önerilerle bugün bu mücadelede birleşti. Dolayısıyla “demokrasi için” demek; meşru hukuki yollarla ve “herhangi bir geri gidişe izin vermeme” içeriğiyle Dilma’ya verilmiş olan halk vekâletine saygı duymak anlamına geliyor.

Hakların savunulması, Bakan Levy’nin kılavuzluk ettiği mali uyumun bir parçası olan MP 664 ve 665’e (kanun hükmünde kararnameler) ve mutlak sosyal güvencesizlik getirecek PL 4330’a (kanun taslağı) “Hayır!” demeyi gerektirir.

Milleti soyanların tamamının cezalandırılması ile birlikte yolsuzluğa karşı mücadele, Petrobras’ın (devlete ait büyük milli petrol şirketi) ve onun Pré-Sal’deki (çokuluslu tekellerin peşinde olduğu yeni açık deniz petrol alanı) konumunun savunulması çağrısıyla zaten ikiye katlanmış durumda.

Bu ayrıca CUT’un pozisyonunda somut ifadesini buluyor: “Biz siyasi reform vasıtasıyla yolsuzluğa karşı mücadele ediyoruz ve bu bir Kurucu Meclis’in görevidir” ve “patronların finanse ettiği siyasi kampanyalara son vermek” için daha geniş bir birlik ve Eduardo Cunha’nın (PMDB, ana sağcı parti) “siyasi karşı-reformuna karşı” mücadele ile çelişmez.

“Rotayı değiştirmeden çözüm mümkün değil!”

19 Mart’ta yayınlanan CUT Yönetim Kurulu kararında şöyle yazıyor: “2014’teki seçimin ikinci turunda Dilma’ya verilen halk vekâleti, faiz oranlarını arttırması ve enflasyonu kontrol altına almayı hedefleyen bir resesyon politikasını uygulamaya koyması için değildi. CUT açısından kriz karşıtı mücadele; daha fazla iş ve daha iyi ücretlerle, kamu yatırımlarıyla ekonomik büyümeyi ve hakların genişletilmesini, ki bu da mevcut ekonomi politikasında değişikliği gerektiriyor.

Gerçek şu ki Levy Planı, Dilma’ya verilen vekâletle tam bir çelişki içinde; Bakan Levy’yi koltuğunda tutmak, Dilma’ya başkanlık seçiminde zafer kazandıran halk kesimlerine bir saldırı. Levy Planı, hükümetin halk desteğini halk düşmanlarının sonradan kullanacağı şekilde dinamitliyor. PT şimdi CUT’un örgütlediği ulusal mücadele gününü desteklemeye söz veriyor. Fakat sloganlar arasında PT Ulusal Yürütme Komitesinin “Kongre’de (Parlamento) geliştirilebilir” diye destek sunduğu MP 664 ve 665’e karşı mücadele var. Bu pozisyon mutlaka tekrar gözden geçirilmeli ve PT de milletvekillerini PL 4330’a karşı oy vermeye teşvik etmelidir.

7 Nisan’daki ulusal mücadele günü boyunca sendikacılar, başkent Brezilya’da, Kongre’nin önünde PL 4330’un kabul edilmesini engellemek için toplanacaklar; işçi haklarının, demokrasinin, siyasi reformun ve Petrobras’ın savunulması sloganları temelinde çeşitli eyaletlerde (Brezilya federal bir devlet) mitingler gerçekleştirecekler.

Bu genel seferberlik, ulusun geçirdiği şiddetli krize karşı durabilmek için çalışanların önerilerini sıralayarak, tüm ülkede 1 Mayıs için birleşik kitlesel mitingleri güçlendirmelidir!

  1. ILC Uluslararası Bülteni’nin 10 Nisan 2015 tarihli 220. sayısında yayınlanmıştır. Brezilya İşçi Partisi’nin (PT) O Trabalho eğiliminin aynı isimli gazetesinde yeniden yayınlanmıştır.[]
  2. CTB: Brezilya İşçi Konfederasyonu; MST: Topraksız Köylüler Hareketi; CMP: Halk Hareketleri Merkezi; UNE: Ulusal Öğrenci Birliği.[]

Yeni Ukrayna

–İbrahim Devrim

Ukrayna’da Yanukovich hükümetinin devrilmesinin ve rejim değişikliğinin ardından bir yıldan fazla zaman geçti. Sonrasında patlak veren iç savaşta 7000’in üzerinde insan hayatını kaybetti.  Birçok katliam yaşandı. Şu sıralar ateşkes ilan edilmiş olsa da henüz hiçbir şey çözüme ulaşmış ve barış sağlanmış değil. İç savaş devam ediyor.

Savaşın tarafları

Savaşın tarafları genelde Rus yanlısı ve NATO-AB yanlıları olarak tanımlanıyor. Taraflar sadece Rusya ve AB yanlısı olarak ayrılamayacak kadar çeşitli olsa da bu tanım şu andaki güçler dengesi açısından yanlış değil. Ukrayna iç savaşı, Ukraynalıların kendi çatışmalarından kaynaklı bir savaş olmaktan daha çok Rusya ve NATO arasında Ukrayna coğrafyasında yaşanan bir savaş. Ukrayna’nın iç politikası dünyanın birçok bağımlı ülkesinde olduğu gibi tamamen büyük devletler tarafından belirleniyor. İç politikanın aktörleri Ukrayna’nın kendi farklılıklarından değil, büyük devletlerin politikalarına taraf olmakla ayrılıyor. Bir yıl önce yaşanan Euromaidan olayları ve sonrasındaki rejim değişikliği de açık bir biçimde NATO müdahalesi ile gerçekleşti. Hükümetin devrilmesinin ardından kurulan NATO kuklası rejim ile birlikte birçok değişim yaşandı. Ukrayna henüz resmi olmasa da NATO’nun bir parçası, Rusya’nın istikrarsızlaştırılması için kendini feda etmeye hazır bir NATO neferi haline geldi.

Savaşın diğer tarafı Rusya ise etkinlik alanına giren NATO’ya Kırım’ı alarak ve ülkenin doğusundaki ayaklanmaları destekleyerek cevap verdi. Rusya politikası bu savaştan doğrudan etkileniyor. Eğer Rusya Ukrayna’da yaşananlara seyirci kalsaydı rejim değişikliği Rusya için de ciddi bir tehdit haline gelebilirdi. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana Rusya etkinlik alanlarını kaybetti. Doğu Avrupa, Balkanlar ve Kafkasya’da eskiden Sovyet Cumhuriyetleri olan ülkelerde şu anda NATO üsleri bulunuyor ve namlular Rusya’ya çevrilmiş durumda. Ukrayna gibi büyük bir kısmı geçmişte SSCB’ye ve Çarlık Rusya’sına ait olan toprakları NATO’ya teslim etmek Rusya için çok ağır bir yenilgi olur.

Rusya artık 90’ların Rusya’sı değil. Sovyetler Birliği’nin devamı için yapılan refaranduma dahi uymayıp Sovyetleri dağıtan Gorbaçov veya Demokratik Almanya’yı dans ederek NATO’ya teslim eden Yeltsin dönemi bitti. Sovyetler Birliği emekçileri bu  ihanet dönemlerini ağır bedeller ödeyerek  geçirdi. Putin rejimi, emperyalizmin vahşi sömürüsüne ve sömürgeleştirme çabalarına kısmen dur diyerek emperyalizm ile çelişkiler yaşıyor olsa da kapitalist olmanın bir sonucu olarak emperyalizme ekonomik bağımlılığı devam ediyor.  Bununla birlikte, mevcut Rusya rejimi kıyaslanamayacak ölçüde Sovyetler Birliği’nin gücünden uzak.

Yeni rejimin icraatları

Yeni rejimin yaptığı ilk işlerden biri Komünist Parti’yi yasaklamak oldu. Muhaliflerini susturamadığı müddetçe yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalacağının farkında olan yeni Ukrayna rejimi öncelikle komünistlere ve işçi sendikalarına saldırdı. Ukrayna’nın politik geleneğinde komünizmin, anti-faşist mücadelenin ve işçi sınıfının etkisi güçlü olduğu için öncelikle saldırılar buralara yöneldi. NATO rejimi Ekim Devrimi ve Sovyet geleneğini yok etmek için çok sayıda bulunan neo-Nazileri, faşistleri de kullanarak işçi örgütlerine, komünizme, Sovyetler Birliği ve Ekim Devrimi’nin mirasları olan anıtlara, heykellere saldırıyor.

Ukrayna’da son iki yılda 390 Lenin heykeli yıkıldı. Ukrayna’nın paramiliterleri ve neo-Nazileri güçlü oldukları bütün bölgelerde Lenin heykellerini yıkıyor. Ukrayna’da güçlü bir Nazi geleneğini var. Nazi işgalinde toplama kamplarında polis gücü olarak işbirlikçi Ukraynalı grupların kullanıldığını ve İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler ile işbirliği yapan Stepan Bandera gibi isimlerin son dönemde kahraman ilan edildiğini, heykellerinin dikildiğini belirtmek gerekiyor. Güçlerin dengede olduğu bazı bölgelerde komünistler Lenin heykellerini belirli sürelerde savunabildiler. Halk milislerinin olduğu bölgelerde ise Lenin heykelleri ayakta duruyor.

Lenin heykellerinin yıkılması yeni rejimin karakterini göstermesi açısından önemli. Lenin’i yıkmak faşistler için işçi sınıfının geleneğini silmek ve iktidarlarını pekiştimek anlamına geliyor. Diğer taraftan Lenin’i yaşatmak, anti-faşist mücadele geleneğini sürdürenler için hayati bir öneme sahip. Ekim Devrimi’ni yaşamış, Nazilere karşı uzun bir savaşın verildiği ve zaferin kazanıldığı bu toprakları faşistlere bırakmamak için Lenin’in ayakta kalması gerekiyor. Ulysses’s Gaze (Ulis’in Bakşı) ve Goodbye Lenin (Hoşçakal Lenin) filmlerini izleyenler Lenin’in Doğu Almanya ve Balkanlar’a sessiz ve hüzünlü vedasını hatırlar. Lenin heykellerinin kaldırılması bir dönemin hüzünle kapanışının simgesi oldu. Bu kez Lenin heykelleri sessizce kaldırılamıyor. Lenin’i yaşatmak için mücadele eden, Lenin heykellerini savunmak için savaşanlar var. Lenin tekrar ezilenlerin, sömürülenlerin, işçilerin mücadelesinde faşizme karşı bir mevzi olarak savunuluyor.

Odessa katliamı

Odessa büyük acıların, direnişlerin, yenilgilerin ve zaferlerin yaşandığı bir şehir. İşçi sınıfının tarihinde  önemli bir yeri var. Ekim Devrimi’ne giden en önemli adımlardan biri olan Potemkin İsyanı Odessa’da yaşandı. 1905 yılında Potemkin zırhlısında isyan eden askerler Odessa kıyısına demirleyererek işçilerin direnişine katılmış ve grevdeki işçilerin direnişi ile Potemkin İsyanı birleşmişti. Ordu, işçilerinin isyanını şiddetle bastırmış ve 6000 işçi katledilmişti. Lenin’in deyimiyle en haklı savaş olan devrim, Potemkin İsyanının ardından  Odessa’da başlamıştı. İsyan bastırılmış olsa da Ekim Devrimi’ne doğru en büyük adımlarından biri Potemkin İsyanı ile Odessa’da atıldı.

Odessa bugün de stratejik olarak en önemli şehirlerden biri. Rejim değişikliğinin ardından Odessa’da da kitle gösterileri başladı, fakat Ukrayna ordusu ve faşistler gösterileri şiddetle engelledi.  2 Mayıs 2014’te tarihin en büyük insanlık suçlarından biri Odessa’da işlendi. Sendika binasında 70 insan yakılarak öldürüldü. Yangından kaçmaya çalışan insanların üzerine ateş açıldı. Binanın içinde insanlar dövülerek öldürüldü. Avrupa-ABD basını Odessa katliamını Rusya yanlıları ve Ukrayna yanlıları arasındaki bir çatışma gibi gösterdi . Sivas katliamında tanık olduğumuz gibi basın, Rusya yanlılarının (sendika binası önünde gösteri yapan grubun) provakosyon yaptığı ve tahrikte bulunduğu gerekçesiyle katliamı aklamaya çalıştı. Göstericilerin kendilerini yanlışlıkla yaktıkları iddia edildi. Oldukça planlı bir biçimde yapılan katliam bu şekilde örtbas edilmeye çalışılıyor.

Katledilen sendikacılar Odessa’nın özgürleşmesi için ilk adımı attılar. Haklı bir savaş başlattılar. Ukrayna konusunda AB ne kadar propaganda yapsa da, Ukrayna faşistlerini ne kadar sevimli göstermeye çalışsa da er geç bu katliamı yapanlar ve destekleyenler kaybedecek. İkinci Dünya Savaşı’nda  Nazilerin yaptığı katliamlar, Potemkin İsyanında Çarlık ordusunun yaptığı katliam nasıl lanetlendiyse Odessa katliamı ve bu katliamı görmezden gelenler de lanetlenecek.

Ateşkes ve Minsk Anlaşması

Halk milislerinin doğuda bulunan Debaltsevo’da Ukrayna ordusunu bozguna uğratması ve kuşatma altına almasından sonra yeni rejim Minsk Anlaşması’nı kabul etmek zorunda kaldı. Ukrayna rejimi için açık bir yenilgi olsa da ABD, Debaltsevo kuşatmasının kalkması için yeni rejimi anlaşmayı taktiksel olarak kabul etmeye zorladı. Rusya ise Debaltsevo kuşatmasını kaldırmak istemeyen ve ilerlemek isteyen Donetsk ve Lugansk Cumhuriyeti halk milislerini Minsk Anlaşması’ndan alınan sözler karşılığında ikna etti. Şu anda verilen sözler tutulmuyor ve devam eden ateşkes çok uzun sürmeyeceğe benziyor. Ukrayna daha büyük bir savaşa hazırlanıyor. Minsk Anlaşması’na uymak şöyle dursun, yeni rejim hızla baskı yasaları çıkarmaya devam ediyor. Komünist Parti’nin yasaklanmasının ardından, kısa süre önce komünizme dair sembollerin kullanımı da yasaklandı. Sağ sektör lideri ve neo-Nazi olan Dmitry Yarosh silahlı kuvvetlerde iki numaralı isim oldu, neo-Nazi gruplar resmileştirildi ve polis statüsü verildi. Amerikan ordusunun 173. Hava İndirme Tugayı, nisan ayında Ukrayna’ya giriş yaptı. Ukrayna ordusu doğuda (Donbas) askeri yığınaklara hız verdi. Rusya Minsk Anlaşması’yla aldığı sözlere karşılık milisleri kuşatmayı kaldırmaya zorladı, ama sözlerin tutulması bir yana tam tersi gelişmeler yaşanıyor. NATO için Minsk Anlaşması’nın sadece askerlerini kurtarmak, kuşatmanın kaldırılması ve karşı saldırı için hazırlıkların tamamlanması gibi taktiksel bir anlamı olduğu geçen kısa sürede ortaya çıktı.

Diğer taraftan halk milisleri bu oyuna gelecek gibi görünmüyor. Rusya’nın yalpalaması, Putin rejimi için NATO’nun istediği rejim değişikliğinin tam tersine anti-emperyalist ve komünist bir muhalefetin büyümesi ve Rusya’da rejimin bu yönde değişmesinin dinamiklerini taşıyor. NATO, Ukrayna kanalıyla Rusya’da rejim değişikliği ararken Rusya’da tam tersi bir rejim değişikliği ile karşılaşabilir. Putin rejimi bu nedenle Ukrayna’daki krizi bir noktada engellemek ve NATO ile anlaşmak ve barış istiyor. NATO ise Putin rejimini değiştirmek için son noktaya kadar olanakları zorlayacak.

Komünizm ve Sovyetlerin yeniden inşası hem NATO hem de Putin rejimi için korku nedeni. Şu an için Ukrayna’da savaşan komünistlerin gücü sınırlı olsa da Lenin’in hayaletinin bölgede tekrar dolaşmaya başlaması öncelikle Ukrayna’da, sonrasında Rusya’da ve tüm bölgede Sovyetlerin tekrar hatırlanmasına neden oluyor. Garip bir tesadüf; Ukrayna’da Lenin heykelleri yıkılırken 1991 yılında Berlin’de yıkılan ve 100’den fazla parçaya ayrılarak toprağın altına gömülen  Lenin heykeli 25 yıl sonra tekrar gün yüzüne çıkarılıyor. Lenin yaşıyor.

Başbuğluk Sistemine Hayır!

–Şadi Ozansü

Artık herkes tarafından çok açık bir şekilde görülüyor ki 7 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimlerinin “Parlamenter sistem”den  “Başkanlık Sistemi”ne geçiş dışında hiçbir önemi kalmamıştır. Ama bu olası geçişin kendisi bile, bu seçimleri 12 Eylül 1980’den bu yana gerçekleşen bütün seçimlerden farklı, önemli ve “tehlikeli” kılmaya yetiyor. Kuşkusuz Türkiye’nin son dönem tarihine damgasını vurup bugünlere gelmemize neden olan 2010 Referandumudur. Bu referandumun solda Tayyip Erdoğan’ın teşekkürüne mazhar olmuş kesimleri “Yetmez ama Evet!” diyenlerdir. Boykot savunucuları da maalesef onların bu haince tavrına açık kapı bırakmışlardır. Bir sözde CHP/MHP hükümetini önleme adına referandumda “Hayır” diyemeyenler Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi kaos ortamına sürüklemesinin suç ortakları olmuşlardır. Kaldı ki bu referandumun sonuçları Türkiye’de “her düzeyde gericileşme”nin de yolunu alabildiğine açmış; kaldığı kadarıyla cumhuriyetin, laikliğin, demokrasinin çanına ot tıkamış ve tabii bütün bunların sonucu olarak da işçi sınıfının mücadelesinin yaslanabileceği neredeyse en geri zemine çekilmesine sebep olmuştur.  Bütün bunlar, emperyalizmin uluslararası politikalarıyla olduğu kadar bölgesel politikalarıyla da son derece uyumlu gelişmeler olduğundan şaşırtıcı hiçbir yanları bulunmamaktadır. Zaten Avrupa’nın göbeğinde (Ukrayna) ABD destekli AB emperyalizminin yerel faşist güçleri tepeden tırnağa silahlandırarak gerçekleştirdiği ve daha şimdiden 6 bin kişinin ölümüne neden olan savaş, gene ABD destekli AKP hükümetinin Suriye’de 200 bin kişinin hayatını kaybedip milyonlarcasının yurtlarını terk edip komşu ülkelere göç etmesine neden olan iç kaostan ne kadar ayrı düşünülebilir ki?

Dünyadaki bütün Başkanlık Sistemleri gericidir!

Dünyada gerek emperyalist ülkelerdeki gerekse bağımlı ülkelerdeki bütün Başkanlık ya da yarı Başkanlık sistemleri gerici sistemlerdir ve çürüyen kapitalizmin halk egemenliğine ambargo koymaya çalışmasının ürünüdürler. Bir burjuva düzeninde başkanların diktatoryal eğilimlerini sınırlayacak her türlü emniyet supabının varlığı bile bu sistemlerin anti-demokratikliğini ortadan kaldırmaya yetmez. Zaten bu yüzdendir ki Türkiye’de, bırakalım Başkanlık Sistemini, Cumhurbaşkanlığı müessesesini dahi fuzuli ve pahalı gördüğümüzden Meclis Başkanının devleti temsil etmesinin yeterli olacağı görüşündeyiz ve bunu daha önce de açıkça belirttik.

Emperyalizm Türkiye’de Başkanlık Sistemine karşı değil!

Türkiye’de “sol” hareketin azımsanmayacak bir kesiminin söz gelimi Avrupa “demokrasisi”nin aslında işçi sınıfının yüzyıllarca burjuvaziye karşı sürdürdüğü ve halen de sürdürmekte olduğu mücadelenin bir ürünü olduğunu görmeyip, aslında bir yanıyla emperyalist burjuvazinin de her zaman arzuladığı bir rejim olduğunu sandıklarını ve bu yüzden de “emperyalizm”in eleştirilmesinden bile vebadan kaçar gibi kaçtıklarını biliyoruz. Oysa kapitalistler için burjuva demokrasisi diğer burjuva rejimi türlerine göre (faşizm, Bonapartizm, askeri diktatörlük vb.) çok daha ucuz olduğu için (yani kitleler kapitalizmi oylarıyla onayladıkları sürece) tercih edilen bir rejimdir ve kesinlikle kriz dönemlerinde tercih edilmez. Günümüz Türkiye’sinde de 12 Eylül yüzünden hadım edilmiş şekliyle bile varlığını sürdüren parlamenter rejimin yerini Başkanlık rejiminin, Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle “Başbuğluk sistemi”nin alması, emperyalizm açısından hiç de endişe verici bir durum değildir. Kaldı ki Türkiye’de eğer burjuvazi bugün Başkanlık Sistemine karşı gibi duruyorsa, bunun nedenini doğrudan Tayyip Erdoğan’ın şahsında aramak gerekir. Bir başka ifadeyle emperyalizmin hizmetindeki Türkiye burjuvazisi Abdullah Gül ya da Bülent Arınç’ın başında olacakları bir Başkanlık Sistemine karşı olmayacakları gibi, muhalefet partileri de buna itiraz etmeyeceklerdir.

Oysa ki Başkanlık Sistemi siyasi partilere son vermek içindir!

Eğer 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AKP mevcut anayasayı Başkanlık Sistemi doğrultusunda değiştirecek sayısal çoğunluğu elde ederse, bu demektir ki seçilmiş olan meclis “boş”a düşecektir. Şu ya da bu partiden seçilmiş olan vekillerin –ki buna AKP’liler de dahildir- hiçbir anlamları kalmayacaktır. İşte bu yüzden seçilecek milletvekillerinin öneminin yeni anayasaya onay verip vermemek konusundaki tutumlarına göre anlam kazanacağını söyleyegeldik. Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı yeni anayasaya oy vermeyecek milletvekilleri işçi sınıfının mücadelesi ve halk egemenliği açısından önem taşıyacak, diğerleri ülkenin kaosa sürüklenmesinin araçları olacaklardır. Erdoğan’ın hesabı, hep söylüyoruz; bu meclisin yüzde 10 barajıyla seçilmiş bütün vekillerini Saray’ının 1000 odasına yerleştirmekten ibarettir.

Erdoğan’ın 2013 Haziran İsyanından duyduğu korku

Evet, Tayyip Erdoğan; Haziran İsyanından duyduğu korku yüzünden çevik kuvvet polisini geçmişe göre olağanüstü silahlarla teçhizatlandırmış, elindeki nispeten küçük TOMA’ları çok daha büyükleriyle yenilemiş, nereden geldikleri belli olmayan sivil polislerin sayısını neredeyse kitlesel vurucu güç örgütlenmesi yaparcasına arttırmış ve bu arada TSK’yı da olabildiğince denetim altına almıştır. Anlaşılan o ki, Erdoğan sadece 2013 Haziran İsyanından korkmamış ama aynı zamanda Mısır’da kardeşi Mursi yönetiminin 35 milyon insanın sokağa dökülmesi sonucu devrilmesinden dolayı da paniğe kapılmıştır. Çünkü aldığı tedbirler, Türkiye’deki olası gelişmeler kadar Ortadoğu’daki gelişmelere karşı da alınmış tedbirlerdir. Hükümetin IŞİD’e, El Nusra’ya ve El Kaide benzeri taşeron örgütlere verdiği destek onun Türkiye içi kaosa verdiği önemden kaynaklanıyor.

Örgütlü işçi sınıfının katılmadığı Haziran İsyanı yenilmiştir!

Kimi siyasal eleştirmenler Haziran İsyanının başarısızlıkla sonuçlanmasının nedenini bu hareketin Kürt hareketiyle rezonansa girememesine dayandırıyorlar. Bu yüzeysel bir gözlemdir ve gerçeğin sadece bir yanını vurguluyor. Yenilginin esas sebebi işçi hareketinin başsız oluşu ve edilgenliğiyle AKP’ye destek olmuş olmasıdır. Türkiye’de çok değil 90’lı yılların başlarındaki işçi sınıfı örgütlülüğü söz konusu olsaydı Erdoğan Hükümetinin olayın seyri içinde bir hafta bile dayanması mümkün olamazdı. Yani böyle bir durumda Kürt hareketinin olduğu mevzide durması bile AKP Hükümetinin yıkılmasına neden olurdu. Çünkü eğer örgütlü işçi sınıfı bir kenara bırakılırsa zaten gençler, örgütleri olmaksızın işçiler ve kent yoksulları yapabileceklerinin azamisini yapmışlar ve bununla bile AKP Hükümetini titretmişlerdi.

 Şimdi güçler dengesi sınıf güçlerinin aleyhine gibi… Ama

8 ila 10 milyon genç, işçi ve kent yoksulunun sokaklara döküldüğü Haziran İsyanının bir benzerini beklemek yanlıştır. Artık Türkiye’yi bundan çok daha büyük bir isyan bekliyor. Ama bu isyanın da gerçekleşebilmesi için Türkiye işçi sınıfının geniş kesimlerinin devreye sokulması bir zorunluluktur. Aksi takdirde Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da emperyalizm ve hempaları tarafından hayata geçirilen kaos ortamı başını alıp gidecek ve sonu belirsiz ufuklara yelken açılacaktır. Türkiye’nin her şeyden önce çok uzun olmayan bir zamanda nispeten kitleselleşecek bir işçi sınıfı örgütlenmesine ihtiyacı vardır. İşçi sınıfının bağımsız siyasal ve ekonomik örgütlenmesinin yolunun açılmasının önündeki bütün engellerin yıkılması irili ufaklı işçi örgütlerinin temel görevidir. Bu yüzden Tayyip Erdoğan’ın Başbuğluk Sistemi olarak adlandırdığı Başkanlık Sistemine karşı mücadele bütün işçi sınıfı yapılarının ve yandaşlarının acil görevidir.

60’lı yılların TİP’inin daha gelişkinini yaratmak mümkün

Başkanlık Sistemine karşı mücadelede birlikte hareket edecek bir dizi irili ufaklı sınıf örgütlenmesi ve az sayıda da olsa sınıf sendikası kendi varlıklarını çok aşan bir bağımsız sınıf partisi inşasının yolunu pekâlâ açabilirler. Koşullar bunun için fazlasıyla müsaittir. Yeter ki bu yolda atılacak adımlar için birleşik bir irade olsun!

Emperyalizme karşı, laiklik, cumhuriyet, demokrasi ve eşit yurttaşlık yolunu açacak egemen bir Kurucu Mecliste üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son vermek için mücadele edecek bir devrimci işçi partisini yaratacak kitlesel ve bağımsız bir işçi partisinin inşası için ileri!   

CHP ile Seçim İttifakı Niye Olmazmış?

–Şadi Ozansü

Aralarında bizim de yer aldığımız bazı sosyalist parti, grup ve çevrenin 7 Haziran seçimlerinde “CHP-HDP-BHH-Sosyalistler” ittifakı önerisi,  gene bazı sosyalist çevreler tarafından eleştirilerek, esas yapılması gereken seçim ittifakının HDP-BHH ve sosyalistlerle sınırlı kalması gerektiği şeklinde “düzeltildi”. Bizim dışımızdaki sosyalist parti, grup ya da kolektiflerin hangi gerekçeyle CHP ile de ittifak yapılması gerektiğini ileri sürdüklerini izah etmek kuşkusuz onların kendi işidir, biz kimsenin adına konuşmak durumunda değiliz. Ama kendi pozisyonumuzu da alabildiğine berrak bir biçimde (her ne kadar daha önce 7. sayı ve 8. sayı bültenlerimizde bunu yeterince yapmış olduğumuzu düşünsek de, demek ki anlaşılamayabiliyormuş) dillendirmeyi gerekli gördüğümüzden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı doğdu.

 “Solculuk” yaparken işçi sınıfının çıkarlarını ıskalamak

CHP ile hiçbir koşul altında seçim ittifakı yapılamayacağını ileri süren “solculuk”tan muzdariplerin, bu görüşlerini gerekçelendirirken dayandıkları temel argümanlar şunlar: a) CHP bir burjuva partisidir, bizim bir burjuva partisi ile ittifak yapmamız “prensiplerimize” aykırıymış. b) Zaten her koşul altında 1+1= 2 yapmazmış.  c) CHP ile ittifak yapmak geçmişte görüldüğü üzere proletaryayı burjuvazinin peşine takarak en azından İspanya İç Savaşında görüldüğü gibi bir “Halk Cephesi” ihaneti anlayışına götürürmüş ki zaten “Biz”, “Devrimci Marksizm” olarak bu anlayışı hep reddetmişiz. d) CHP ile AKP arasında, her ikisi de burjuvaziye ve emperyalizme dayandıkları için temel bir fark yokmuş.

İşte zamanı, mekânı, koşulları Tarihüstü  “sabitler” olarak ele aldığınızda bu kitabî sonuçlara kolaylıkla varırsınız ve bunun adı da devrimci Marksizm değil “solculuk” olur. Şimdi bütün bu argümanları tek tek cevaplayalım:

  1. CHP bir burjuva partisidir. Evet CHP; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve AKP kadar “soy” olmasa da bir burjuva partisidir. Tarihinin hiçbir döneminde sosyolojik anlamda (yani üye bileşimi anlamında işçi sınıfına dayanan) bir emekçi partisi olmamıştır. Kuruluşundan itibaren üzerinde taşıdığı küçük burjuva milliyetçiliğini de neredeyse tümüyle terk etmek üzeredir. Sanıldığının tersine mevcut yönetimiyle, liberalizme “açılarak” ilericileşmemekte, bilakis daha da gericileşmektedir. Şu anda bütün zamanların en gerici CHP’siyle karşı karşıyayız. Buna rağmen AKP’nin Başkanlık Sistemine karşı duracak bir seçim başarısını maceraya atmayan bir CHP-HDP ittifakı çağrısı yapmak işçi sınıfının çıkarları açısından en doğru politikadır. Şu vereceğimiz biri varsayımsal diğeri gerçek iki örnek bile solculuk yapanların bu argümanını devre dışı bırakmak için yeterlidir: Diyelim ki, bir ülkede bir burjuva partisi cumhuriyet rejimi diğer bir burjuva partisiyse monarşi istiyor. Ve bu konuyla ilgili seçime gidiliyor. Siz, prensipleriniz adına hareket ederek cumhuriyet savunan burjuva partisiyle, o bir burjuva partisi olduğu için, seçim ittifakı yapmayacak mısınız? Ya da 1987 yılında Evren-Özal iktidarının referanduma götürdüğü “eski siyasilerin hakları” konusunda, söz konusu olan partiler CHP, AP, MSP ve MHP gibi burjuva partiler olduğu için kayıtsız mı kalacaksınız? Bu durumda prensipleriniz adına halk egemenliğini ve proletaryanın örgütlenme haklarını yok saymış olmayacak mısınız?
  2. Her koşul altında “1+1= 2 yapmaz” şeklindeki eleştirinin ikili açılımı var. Birincisi, CHP ile HDP bir araya geldiğinde aslında her iki partinin tek başlarına alacağı oylarda bir düşme olur şeklindeki değerlendirmedir. Bu kısmen doğru olsa da birlikteliğin yaratacağı dinamik bunu fazlasıyla telafi eder. Ama esas önemli olan ikinci eleştiridir: HDP+BHH+Sosyalistler “Devrimci” ittifakının burjuva bir CHP ile “kirletilmesi”! Bu doğru değildir. Birincisi seçim ittifakı bir cephe değildir. Çok spesifik, ama burada çok tayin edici bir konuda yapılan anlık bir ittifaktır. Başkanlık Sistemine karşı bir ittifak (Bu konuyla ilgili olarak PGBSosyalizm Bülteni, Sayı 8). İşçi sınıfının genel çıkarlarıyla son derece uyumludur.  Çünkü mesele demokrasi meselesidir ve işçi sınıfının buna her sınıftan daha fazla ihtiyacı vardır (en az Kürt halkının olduğu kadar). Dolayısıyla bu ittifak salt CHP ile yapıldığı için sınıf mücadelesini geriletmez, tam tersine bu mücadeleye güç kazandırır. Aksi durumda, yani Başkanlık Sistemine yol verildiğindeyse sınıf mücadelesi daha da geriler.
  3. CHP ile yapılacak bir seçim ittifakının 1936 İspanya’sında olduğu gibi bir Halk Cephesi karakteri yoktur. İlkin, Türkiye o yılların İspanyası gibi emperyalist bir ülke değildir ve cumhuriyetçi burjuvazinin başını çektiği bir işçi sınıfı örgütleri hükümeti de yoktur. Ortada ne Sosyalist Parti ne Komünist Parti, ne FAI (anarşist örgüt), ne POUM (ortayolcu yarı-Troçkist örgüt) ne CNT (anarşist sendikal konfederasyon) ve ne de UGT gibi Sosyalist Parti’nin kontrolünde işçi konfederasyonları vardır. O yıllar İspanya’da söz konusu olan ciddi ciddi işçi sınıfı örgütlerinin önderliğinde patlak veren bir emperyalist ülke proleter devrimidir. İşçi devriminin bütün yakıcılığıyla gündemde olduğu bir yerde bu devrimi burjuvazinin önderliğine teslim etmek anlamına gelen Halk Cephesi politikası elbette işçi sınıfının iktidar mücadelesine ölümcül bir darbe indirmiştir. Ve tabii orada “1+1= 2 etmez” ya da “birbirlerini zıt yönlere çeken vektörlerin varlığı tek ve daha güçlü bir vektör çıkarmaz”, yani burjuvazinin proletaryaya önderlik etmesi proleter devriminin bütün gücünü kırar.  Ama bugün Türkiye’deki durum bu mudur? Bırakalım yukarıdaki türden işçi örgütlerinin eksikliğini, bugün 1990’lı yılların ortalarında hükümet düşüren bir Emek Platformu’ndan dahi söz etmek artık mümkün değildir. Cumhuriyet tarihinin tanık olduğu en görkemli ayaklanmalardan biri olan 2013 Haziran İsyanına işçi sınıfının neredeyse hiçbir örgütlü kesiminin katılmadığı da bilindiğine göre. Emperyalizme bağımlı bir ülkede bonapartist karakterli bir diktatörlüğe karşı burjuva demokrasisi için mücadelenin sürekli devrimin sac ayaklarından birini oluşturduğunu görememek, kendine “devrimci Marksist” etiketini yakıştırsa da, ancak “solculuk”un bir alamet-i farikası olmak anlamına gelir. Kaldı ki, CHP ile yapılan bir seçim ittifakının sınıf mücadelesine engel teşkil etmesi söz konusuysa HDP ile yapılacak olanın engel teşkil etmeyeceğinin güvencesi nedir? Birini Halk Cephesi olarak görüyorsanız diğeri de öyle değil midir? Bize göre ikisi de değildir ve sosyalistler her iki partiyi de seçim ittifakına davet etmeye devam etmelidirler.
  4. CHP ile AKP arasında her ikisinin de dayandıkları sınıfsal zemin burjuvazi olduğu için herhangi bir fark yoktur yaklaşımı 2010 Referandumundan da, ondan önceki ve sonraki gelişmelerden de hiçbir şey anlamamış olmayı gerektirir. Üstelik Türkiye’deki rejimin karakterinin şimdiye kadarki “Vesayet rejimine son veriyoruz!” anlayışıyla nerelere geldiğini hiç görememek demektir. Solculuk yapanların bu yaklaşımı politikayı bir “sanat” olmaktan çıkartıp içi boş şablonlara çevirmekten öteye geçemez.

Uçuk Solculuğun, solculuğunu tescil etmek için CHP karşıtlığına ihtiyaç duyanların, kendi CHP alerjilerinin işçi sınıfının çıkarlarının önüne geçmesine izin verenlerin ilk elde anlaması gereken husus, bütün bu tür ittifakların panzehrinin işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesinden geçtiğidir. İşçi sınıfının burjuvaziden, onun devletinden ve hükümetlerinden örgütsel, politik ve tabii mali bağımsızlığının sağlanması Türkiye işçi hareketinin temel problemidir. Politik ve sendikal düzlemde bağımsızlığın gerçekleşmesi ölçüsünde işçi sınıfının kitleselleşecek devrimci partisinin inşası da kolaylaşacaktır. Başkanlık Sistemi zaten zor olan bu sürecin daha da zorlaştırılması anlamına geleceğinden, “solculuk” bir kenara bırakılarak bütün işçi sınıfı yandaşı güçlerce topyekûn bir bombardımana uğratılmalıdır.

Syriza’da Şimdilik “Kol Kırılır Yen İçinde Kalır” Anlayışı Hakim

Bununla birlikte Merkez Komite toplantısında Troyka’ya verilen tavizlere itiraz eden önerge, Çipras destekçisi çoğunluk tarafından reddedilmekle birlikte üyelerin yüzde 45’inin desteğini aldı.

Troyka’nın yaklaşık beş yıl süren memorandum uygulamalarından bezen Yunan halkı sonunda diğer bütün siyasi partileri cezalandırarak kemer sıkma politikalarına ve memorandumlara son vereceğini ileri süren Syriza’yı neredeyse tek başına iktidara getirdi. İktidara gelen Çipras hükümeti kendini derhal Troyka yetkililerinin karşısında buldu. Onlar yıllardır süren taleplerini sürdürmekte kararlıydılar. Çipras ise seçim öncesi vaadlerinden çok geri adım attı.

Syriza’ya Oy Vermiş İşçilerin Ruh Hali

25 Ocak seçimlerinde Syriza’ya oy vermiş olan işçilerin ruh hali son derece karmaşık. Sokakta görüştüğümüz, kapitalist hükümetlere karşı en militanca mücadeleleri yürüten İnşaat İşçileri Sendikası’na bağlı işçiler şöyle diyorlar: “Çipras hükümetine biraz zaman tanımak lazım. Henüz daha çok yeniler ve karşılarında güçlü bir düşman var: Avrupa Merkez Bankası, IMF ve bütün Avrupa hükümetleri…” Buna karşılık Syriza Merkez Komite Üyesi Stathis Kouvelakis’in yorumuysa şöyle: “Süreyi erteletmiş olmak asla bir başarı değil. Çünkü her şeyden önce alacaklılara bütün paralarını zamanında ödemeyi taahhüt etmiş olduğumuz gibi, aynı alacaklıların vesayeti altına girmeyi de peşinen kabullenmiş bulunuyoruz. Tek fark şu: Artık Troyka değil ‘Kurumlar’ diyoruz.“ Kouvelakis şöyle devam ediyor: “Oysa sözde çalışma yasaları çalışanların lehine yeniden düzenlenecekti, işten çıkartılmış memurlar görevlerine iade edilecekti, geliri yetersiz olan yoksullara elektrik bedava sağlanacaktı, kamusal Radyo-TV kurumu ERT çalışanların eliyle yeniden düzenlenecekti(…) Bütün bu talepler Avrupa Birliği yetkililerinin direnişine tosladı.” Kouvelakis bu sözlerinin ardından şunu ekledi: “İşte zaten zurnanın zırt dediği yer de burası. Hem memorandum hem de başka konularda ciddi bir adım atabilmek için Avrupa Birliği ile çatışmaya girmeniz gerekir. Halkın çıkarları doğrultusunda kararlar alabilmeniz için AB’den kopmanız bir zorunluluktur.

Syriza’lı Bakanla Syriza’lı Sendikacı Karşı Karşıya

Geçenlerde daha önce işten çıkartılmış olan öğretmenlerin görevlerine iadesini sağlamak üzere Syriza’lı Eğitim Bakanı ile Syriza’lı Öğretmenler Sendikası’nın Başkanı (kendisi de işten çıkartılanlar arasında) karşı karşıya geldiler. Hoş bir görüşme olmadı. Ama görünen o ki sendikalar kolay teslim olmayacaklar.

Merkez Komite’de Çipras’ı Şaşırtan Sonuç

İşte kitleler böyle karmaşık ruh halleri içindeyken Syriza Merkez Komite toplantısında Sol Kanadın Troyka ile yapılan anlaşmayı geri çeviren önergesinin aldığı destek şaşırtıcı oldu. Sol Kanadın önerisi oyların yüzde 45’ini aldı, yüzde 4’lük bir çekimser oya karşılık çiçeği burnunda Başbakan Çipras’ın yandaşlarının oy oranı yüzde 55’te kaldı. Böylelikle Çipras’ın “Kurumlar” ile yaptığı anlaşma onaylandı, ama Sol Kanadın kendi gücünün oldukça üstünde destek alması da dikkate değer. Buradan çıkan sonuç şu ki Yunanistan’da işçi sınıfı henüz son sözünü söylemediği gibi Syriza’nın mevcut yönetimi üzerindeki basıncını da hiç eksik etmeyecek. (Dominique Ferré)