CHP ile Seçim İttifakı Niye Olmazmış?

–Şadi Ozansü

Aralarında bizim de yer aldığımız bazı sosyalist parti, grup ve çevrenin 7 Haziran seçimlerinde “CHP-HDP-BHH-Sosyalistler” ittifakı önerisi,  gene bazı sosyalist çevreler tarafından eleştirilerek, esas yapılması gereken seçim ittifakının HDP-BHH ve sosyalistlerle sınırlı kalması gerektiği şeklinde “düzeltildi”. Bizim dışımızdaki sosyalist parti, grup ya da kolektiflerin hangi gerekçeyle CHP ile de ittifak yapılması gerektiğini ileri sürdüklerini izah etmek kuşkusuz onların kendi işidir, biz kimsenin adına konuşmak durumunda değiliz. Ama kendi pozisyonumuzu da alabildiğine berrak bir biçimde (her ne kadar daha önce 7. sayı ve 8. sayı bültenlerimizde bunu yeterince yapmış olduğumuzu düşünsek de, demek ki anlaşılamayabiliyormuş) dillendirmeyi gerekli gördüğümüzden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı doğdu.

 “Solculuk” yaparken işçi sınıfının çıkarlarını ıskalamak

CHP ile hiçbir koşul altında seçim ittifakı yapılamayacağını ileri süren “solculuk”tan muzdariplerin, bu görüşlerini gerekçelendirirken dayandıkları temel argümanlar şunlar: a) CHP bir burjuva partisidir, bizim bir burjuva partisi ile ittifak yapmamız “prensiplerimize” aykırıymış. b) Zaten her koşul altında 1+1= 2 yapmazmış.  c) CHP ile ittifak yapmak geçmişte görüldüğü üzere proletaryayı burjuvazinin peşine takarak en azından İspanya İç Savaşında görüldüğü gibi bir “Halk Cephesi” ihaneti anlayışına götürürmüş ki zaten “Biz”, “Devrimci Marksizm” olarak bu anlayışı hep reddetmişiz. d) CHP ile AKP arasında, her ikisi de burjuvaziye ve emperyalizme dayandıkları için temel bir fark yokmuş.

İşte zamanı, mekânı, koşulları Tarihüstü  “sabitler” olarak ele aldığınızda bu kitabî sonuçlara kolaylıkla varırsınız ve bunun adı da devrimci Marksizm değil “solculuk” olur. Şimdi bütün bu argümanları tek tek cevaplayalım:

  1. CHP bir burjuva partisidir. Evet CHP; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve AKP kadar “soy” olmasa da bir burjuva partisidir. Tarihinin hiçbir döneminde sosyolojik anlamda (yani üye bileşimi anlamında işçi sınıfına dayanan) bir emekçi partisi olmamıştır. Kuruluşundan itibaren üzerinde taşıdığı küçük burjuva milliyetçiliğini de neredeyse tümüyle terk etmek üzeredir. Sanıldığının tersine mevcut yönetimiyle, liberalizme “açılarak” ilericileşmemekte, bilakis daha da gericileşmektedir. Şu anda bütün zamanların en gerici CHP’siyle karşı karşıyayız. Buna rağmen AKP’nin Başkanlık Sistemine karşı duracak bir seçim başarısını maceraya atmayan bir CHP-HDP ittifakı çağrısı yapmak işçi sınıfının çıkarları açısından en doğru politikadır. Şu vereceğimiz biri varsayımsal diğeri gerçek iki örnek bile solculuk yapanların bu argümanını devre dışı bırakmak için yeterlidir: Diyelim ki, bir ülkede bir burjuva partisi cumhuriyet rejimi diğer bir burjuva partisiyse monarşi istiyor. Ve bu konuyla ilgili seçime gidiliyor. Siz, prensipleriniz adına hareket ederek cumhuriyet savunan burjuva partisiyle, o bir burjuva partisi olduğu için, seçim ittifakı yapmayacak mısınız? Ya da 1987 yılında Evren-Özal iktidarının referanduma götürdüğü “eski siyasilerin hakları” konusunda, söz konusu olan partiler CHP, AP, MSP ve MHP gibi burjuva partiler olduğu için kayıtsız mı kalacaksınız? Bu durumda prensipleriniz adına halk egemenliğini ve proletaryanın örgütlenme haklarını yok saymış olmayacak mısınız?
  2. Her koşul altında “1+1= 2 yapmaz” şeklindeki eleştirinin ikili açılımı var. Birincisi, CHP ile HDP bir araya geldiğinde aslında her iki partinin tek başlarına alacağı oylarda bir düşme olur şeklindeki değerlendirmedir. Bu kısmen doğru olsa da birlikteliğin yaratacağı dinamik bunu fazlasıyla telafi eder. Ama esas önemli olan ikinci eleştiridir: HDP+BHH+Sosyalistler “Devrimci” ittifakının burjuva bir CHP ile “kirletilmesi”! Bu doğru değildir. Birincisi seçim ittifakı bir cephe değildir. Çok spesifik, ama burada çok tayin edici bir konuda yapılan anlık bir ittifaktır. Başkanlık Sistemine karşı bir ittifak (Bu konuyla ilgili olarak PGBSosyalizm Bülteni, Sayı 8). İşçi sınıfının genel çıkarlarıyla son derece uyumludur.  Çünkü mesele demokrasi meselesidir ve işçi sınıfının buna her sınıftan daha fazla ihtiyacı vardır (en az Kürt halkının olduğu kadar). Dolayısıyla bu ittifak salt CHP ile yapıldığı için sınıf mücadelesini geriletmez, tam tersine bu mücadeleye güç kazandırır. Aksi durumda, yani Başkanlık Sistemine yol verildiğindeyse sınıf mücadelesi daha da geriler.
  3. CHP ile yapılacak bir seçim ittifakının 1936 İspanya’sında olduğu gibi bir Halk Cephesi karakteri yoktur. İlkin, Türkiye o yılların İspanyası gibi emperyalist bir ülke değildir ve cumhuriyetçi burjuvazinin başını çektiği bir işçi sınıfı örgütleri hükümeti de yoktur. Ortada ne Sosyalist Parti ne Komünist Parti, ne FAI (anarşist örgüt), ne POUM (ortayolcu yarı-Troçkist örgüt) ne CNT (anarşist sendikal konfederasyon) ve ne de UGT gibi Sosyalist Parti’nin kontrolünde işçi konfederasyonları vardır. O yıllar İspanya’da söz konusu olan ciddi ciddi işçi sınıfı örgütlerinin önderliğinde patlak veren bir emperyalist ülke proleter devrimidir. İşçi devriminin bütün yakıcılığıyla gündemde olduğu bir yerde bu devrimi burjuvazinin önderliğine teslim etmek anlamına gelen Halk Cephesi politikası elbette işçi sınıfının iktidar mücadelesine ölümcül bir darbe indirmiştir. Ve tabii orada “1+1= 2 etmez” ya da “birbirlerini zıt yönlere çeken vektörlerin varlığı tek ve daha güçlü bir vektör çıkarmaz”, yani burjuvazinin proletaryaya önderlik etmesi proleter devriminin bütün gücünü kırar.  Ama bugün Türkiye’deki durum bu mudur? Bırakalım yukarıdaki türden işçi örgütlerinin eksikliğini, bugün 1990’lı yılların ortalarında hükümet düşüren bir Emek Platformu’ndan dahi söz etmek artık mümkün değildir. Cumhuriyet tarihinin tanık olduğu en görkemli ayaklanmalardan biri olan 2013 Haziran İsyanına işçi sınıfının neredeyse hiçbir örgütlü kesiminin katılmadığı da bilindiğine göre. Emperyalizme bağımlı bir ülkede bonapartist karakterli bir diktatörlüğe karşı burjuva demokrasisi için mücadelenin sürekli devrimin sac ayaklarından birini oluşturduğunu görememek, kendine “devrimci Marksist” etiketini yakıştırsa da, ancak “solculuk”un bir alamet-i farikası olmak anlamına gelir. Kaldı ki, CHP ile yapılan bir seçim ittifakının sınıf mücadelesine engel teşkil etmesi söz konusuysa HDP ile yapılacak olanın engel teşkil etmeyeceğinin güvencesi nedir? Birini Halk Cephesi olarak görüyorsanız diğeri de öyle değil midir? Bize göre ikisi de değildir ve sosyalistler her iki partiyi de seçim ittifakına davet etmeye devam etmelidirler.
  4. CHP ile AKP arasında her ikisinin de dayandıkları sınıfsal zemin burjuvazi olduğu için herhangi bir fark yoktur yaklaşımı 2010 Referandumundan da, ondan önceki ve sonraki gelişmelerden de hiçbir şey anlamamış olmayı gerektirir. Üstelik Türkiye’deki rejimin karakterinin şimdiye kadarki “Vesayet rejimine son veriyoruz!” anlayışıyla nerelere geldiğini hiç görememek demektir. Solculuk yapanların bu yaklaşımı politikayı bir “sanat” olmaktan çıkartıp içi boş şablonlara çevirmekten öteye geçemez.

Uçuk Solculuğun, solculuğunu tescil etmek için CHP karşıtlığına ihtiyaç duyanların, kendi CHP alerjilerinin işçi sınıfının çıkarlarının önüne geçmesine izin verenlerin ilk elde anlaması gereken husus, bütün bu tür ittifakların panzehrinin işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesinden geçtiğidir. İşçi sınıfının burjuvaziden, onun devletinden ve hükümetlerinden örgütsel, politik ve tabii mali bağımsızlığının sağlanması Türkiye işçi hareketinin temel problemidir. Politik ve sendikal düzlemde bağımsızlığın gerçekleşmesi ölçüsünde işçi sınıfının kitleselleşecek devrimci partisinin inşası da kolaylaşacaktır. Başkanlık Sistemi zaten zor olan bu sürecin daha da zorlaştırılması anlamına geleceğinden, “solculuk” bir kenara bırakılarak bütün işçi sınıfı yandaşı güçlerce topyekûn bir bombardımana uğratılmalıdır.

Başkanlık Sistemine Karşı Meclis Egemenliği

–Şadi Ozansü

Bir bileşeni olduğumuz İşçi Kardeşliği Partisi (İKP) olarak 2007 yılından bu yana, yani yaklaşık sekiz yıldır bıkıp usanmadan aynı uyarı ve çağrıyı yapageldik. Neydi bu uyarı ve neydi bununla bağlantılı olarak yaptığımız çağrı? Özcesi, diyorduk ki yerel sınıf mücadelesinin dinamikleri değişmedikçe, bir başka ifadeyle işçi sınıfı örgütlerinin parçalanması ve AKP aracılığıyla emperyalist burjuvaziye bağımlı kılınması (bir Emek Platformu’nun dahi ortadan kalkması ve işçi sendikalarının hızla korporatizme sürüklenmesi) devam ettikçe, Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri diktatörlük rejiminin gayr-ı meşru çocuğu olarak “seçilecek” her yeni meclis bir öncekine göre emperyalizme daha bağımlı olmak zorundadır. Söz gelimi, 2007 yılında bir AKP hükümetini doğuran TBMM, gene bir AKP hükümeti doğurmuş olan 2002 yılı TBMM’sine göre daha gericidir ve gene barındırdığı milletvekillerinin niteliğinden bağımsız olarak 2011 Meclisi de hepsinden daha gerici bir meclistir. Bu koşullar altında 2015 Meclisi’nin nasıl olacağını görebilmek için kâhin olmaya hiç gerek yok. Unutmayalım, 2002 Meclisi ABD ordusunun Türkiye üzerinden Irak’a girmesine, AKP Hükümetinin 1 Mart tezkeresini geri çevirerek izin vermemiş bir Meclis’tir. 2007 yılında hükümet gene AKP’dir ama yeni Meclis’te emperyalizm açısından çıbanbaşı olarak gözükebilecek bütün “çürük yumurtalar” temizlenmiş (hem AKP’nin, hem CHP’nin ve hatta MHP’nin içindekiler bile!) ve bunun sonucunda Türkiye’nin emperyalizm saflarında Libya’ya müdahalesine kimse ses çıkarmamıştır. 2011 Meclisi, Türkiye’nin Suriye’ye Esad rejimini devirmek üzere müdahalesine en azından başlarda iktidarı ve muhalefetiyle (BDP hariç) açık çek vermiştir.

Emperyalizmin ne halk egemenliğine ne demokrasiye tahammülü var

Emperyalist ülkelerde bile halk egemenliğine ve demokrasiye tahammülü olmayan emperyalizmin kendine bağımlı ülkelerde bunlara izin vereceğini sanmak için oldukça saf olmak gerekir. Evet, günümüzde mevcut seçim sistemleriyle ne ABD’de, ne Büyük Britanya’da, ne Fransa’da ve ne de Almanya’da halk egemenliği ve demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Hepsinde halkın egemenliğini sınırlayan devasa seçim barajları ve başka barajlar mevcuttur. Ama Türkiye’deki yüzde 10’luk seçim barajı ve inanılmaz sınırlı siyasal mücadele imkânları daha başından halkın egemenliğini ortadan kaldırdığı gibi ortaya çıkan meclisleri de alabildiğine işlevsiz kılmaktadır. İşte bu yüzden de yıllardır ısrarla yüzde 10’luk seçim barajının sıfırlanacağı, mevcut bütün siyasal partilere eşit propaganda imkânının tanınacağı, aldığı oya göre devlet kasasından çeşitli siyasal partilere para dağıtmanın yasak olacağı, nispi temsil usulüne bağlı olarak her partinin aldığı oy oranında oluşacak olan mecliste yer bulacağı bir egemen kurucu meclis seçimine gidilmesi çağrısı yapıyoruz. Ancak böyle oluşacak emperyalizmden bağımsız egemen bir meclis içinde işçi sınıfı örgütlerinin de kendi programları doğrultusunda mücadele etmeleri mümkün olabilecektir. Burjuva demokrasisinin en ileri biçimi olan böyle bir meclis siyasal demokrasinin gelişmesinin kanallarını açacaktır. Ülkenin bir kaosla parçalanmasının yolunu ancak böyle bir kurucu meclis engelleyebilir. İşçi sınıfına sınırsız politik örgütlenme hakkı, dilediği sendikayı engelsiz seçebilme özgürlüğü, grev ve toplu sözleşme, izinsiz toplantı ve gösteri yapma hakkı, Kürt halkına eşit yurttaşlık, yoksul köylülere toprak, gençlere parasız eğitim, kadınlara hayatlarını kendi başlarına da sürdürebilecekleri çalışma koşulları, emeklilere hayatlarının geri kalan kısmını onurluca yaşayabilecekleri bir ücret, insanlara din ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra tam bir ifade özgürlüğü. Bütün bunların yanı sıra ülke içinde olduğu kadar bölgede de barışı sağlayacak bir meclis, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yabancı ülkelere maceracı girişimlerde bulunmayı yasaklayacak bir meclis. İKP’nin yıllardır Türkiye toplumunun önüne koyduğu çözüm budur. Evet, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu bir burjuva demokratik çözümdür, ama tarafımızdan da savunulmaktadır. Çünkü ne burjuvazi ne de emperyalizm artık herhangi bir demokratik açılımın taraftarı olamayacağı gibi 1945-75 yılları arası “Altın Çağ”ın reformlarını da yapabilecek durumda değiller. Tam tersine her yerde karşı-reformlar yapmak zorundalar. Söz gelimi İç Güvenlik Yasa Tasarısı olarak gündeme getirdikleri karşı-devrim yasalarına bile “reform” adını veriyorlar. Ama Fransa’da da reform adı altında getirdikleri, sosyal haklara saldıran Macron yasasıyla aynı karşı-devrimciliği örgütlüyorlar. Dolayısıyla günümüzde reform ile kapitalizm mutlak bir uzlaşmazlık içinde olduklarından her tür reform çözümü de süratle bir geçiş talebi olarak kitleleri harekete geçirir hale gelmiştir. İşte kurucu meclis de tam böyle bir geçiş talebidir. Siyasal demokrasi alanını genişleterek kitlelerin emperyalizmden kopuşunu hızlandırma yolunda bir geçiş talebi. Türkiye gibi bir ülkede bir geçiş talebi olarak kurucu meclis şiarını toplumun gündemine sokamazsanız somut politika yapmayı reddediyorsunuz demektir.

Tayyip Erdoğan’ın hedefi neydi?

Gene yıllardır Tayyip Erdoğan’ın hedefinin başkanlık sistemine mümkün olan en kısa dönemde sıçramak olduğunu söyleyip durduk. Hatta başkanlık sistemine geçildiğinde mevcut yüzde 10’luk barajı da kaldıracağını (ve böylece kendini çok “demokrat” gösterme imkânına sahip olacağını), çünkü artık parlamentonun bir hükmünün kalmayacağını bildiğini belirttik. İşte 2015 Genel Seçimlerine bu koşullar altında giriyoruz. Daha önce de söyledik, Tayyip Erdoğan Ak Sarayı TBMM’nin yerini almak üzere inşa ettirtti. Sorun 2023 yılına kadar, adım adım sadece cumhuriyeti ve laikliği ortadan kaldırmak değildi, aynı zamanda “demokrasi”nin her türlü kırıntısını da un ufak etmekti. Tayyip Erdoğan’ın emperyalizmin genel politikalarıyla da gayet uyumlu bir tarzda Başkanlık Sistemine geçmek istemesi, son tahlilde kendisine bugüne kadar oy vermekte olan seçmene dahi fazlaca güvenmemesinden kaynaklanıyor.

Başkanlık Sistemine karşı Meclis Başkanlığıyla cevap

Seçimlere katılacak muhalefet partileri, Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Sistemini yerleştirmek istemesine karşı salt bir direniş zemininde mücadele etmekle yetinmemeliler. Tayyip Erdoğan aslında hem parlamento içi hem de dışı muhalefete çok ciddi bir koz veriyor. Mesele sadece Başkanlık Sistemine karşı çıkmak olmamalı, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı müessesinin kendisine de aşırı pahalılığı ve gereksizliği yüzünden bir karşı çıkışı beraberinde getirmelidir. Muhalefet partileri “seçimleri kazanıp AKP’yi iktidardan düşürdüğümüzde, Cumhurbaşkanlığı müessesesine de son vereceğiz, Meclis Başkanı devleti temsil etmede niye yeterli olmuyormuş?” sorusunu toplumun önüne koymalıdırlar. Kurucu Meclis kendi başkanına bu yetkiyi vereceğinden zaten Başkanlık Sisteminin de panzehiri anlamına gelir.

Çözüm

Türkiye Tayyip Erdoğan’ın arzusu doğrultusunda Başkanlık Sistemine geçtiği takdirde, artık ne parlamentonun ne de tek tek milletvekillerinin hiçbir öneminin kalmayacağı herkesin malumudur. Ancak Erdoğan Başkanlık Sistemini geçiremezse hem kendisi hem partisi çökecek, bu da kuşkusuz bütün halk ve işçi sınıfı için bir zafer olur. Bu olay, Avrupa işçi sınıfının Avrupa Anayasası’nı reddetmesi gibi görülmelidir. Avrupa Birliği bu anayasayı geçirebilseydi, Avrupa işçi sınıfı emperyalizme karşı çok önemli bir mevzi kaybetmiş olacaktı, emperyalizm anayasayı geçiremeyince bu sefer AB krize girdi. Dolayısıyla Türkiye’de de bu “son seçimlerin” önemi belki de sanıldığından daha fazla olacaktır. 7 Haziran seçimlerinde oluşacak olan parlamentonun niteliği değil, niceliği önemli olacaktır. Yani kimin donanımlı bir milletvekili olacağı değil, kimin Başkanlık Sistemine “Hayır” oyu vereceği önemlidir. Hesaplar bunun üzerine yapılmalı, ittifaklar da bunun üzerine kurulmalıdır.

Syriza’nın Zaferi Ne Anlama Geliyor?

— Şadi Ozansü

Yunanistan’da 25 Ocak tarihinde gerçekleşen seçimlerde Syriza’nın 300 üzerinden 149 milletvekili elde ederek neredeyse tek başına iktidara gelmesi Avrupa’daki işçi sınıfı mücadelesi açısından tarihsel bir anlam taşıyor.  Son yıllarda ilk kez bir ülkenin seçim sisteminin adaletsizliği (yüzde 3’lük seçim barajına ek olarak birinci gelen partiye hediye edilen 50 milletvekili) Avrupa Birliği Komisyonu, IMF ve Avrupa Merkez Bankası üçlüsünün, yani Troyka’nın niyetlerinin tam tersi sonuç verdi. Bilindiği gibi AB çevrelerinin hiçbir itirazının olmadığı Fransa, İngiltere ve Almanya’daki gibi adaletsiz seçim sistemlerine sahip ülkelerde her koşul altında (ister sağcı ister “solcu”) AB Komisyonu’nun büyük patronlar yanlısı direktiflerini kölece uygulayan partiler iktidara geldiğinden emperyalist burjuvazilerin istekleri yıllardır “halkın” oylarıyla yerine getiriliyordu. Bakalım önümüzde açılan yeni dönemle birlikte Avrupa Birliği’nin demokrasi düşmanı emperyalist burjuvazileri bu ülkelerde seçim sistemlerinin daha da gericileştirilmesi için ne tür tedbirler alacaklar, hep birlikte göreceğiz. Ancak şu noktayı hemen belirtmekte yarar var ki daha şimdiden, demokrasinin bir numaralı kriteri olan çalışanların grev ve özgürce sendika seçme hakkı konularında ILO sözleşmelerinde yer alan 87 ve 98 nolu maddeler emperyalist burjuvazilerin hedef tahtası haline gelmiş bulunuyor (Bültenimizin bir sonraki sayısında, içinde yer aldığımız parti olan İKP’nin de üyesi olduğu İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi’nin – ILC bu konuyla ilişkin çalışma ve çağrısını yayınlayacağız).

Syriza’nın seçim zaferi Troyka’ya ve emperyalist burjuvaziye Yunan halkının şamarıdır

Yunan işçi sınıfının ve halkının yıllardır Troyka’nın kemer sıkma politikalarına karşı yürüttüğü amansız mücadelenin ilk olumlu sonucu Syriza’nın elde ettiği seçim başarısı olmuştur. Syriza’yı neredeyse tek başına hükümet olmaya sürükleyen gelişme, her biri birer geçiş karakteri taşıyan Kemer Sıkma Politikalarına Hayır! AB’nin Dayattığı Memorandumlara Hayır! NATO’ya Hayır! şeklindeki geçiş talepleridir. Syriza’nın zaferinin arkasında aranması gereken bu taleplerin gücüdür. Çünkü bunlar afaki talepler değil, canı yanan halk için yakıcı taleplerdir. Ne Yaşasın Sosyalizm! türü haklı ama mevcut durumda propaganda sloganı olmanın ötesinde bir karşılığı olmayan sloganlardır, ne de Kahrolsun Kapitalizm! diyen ve gene haklı olan ama kitleleri harekete geçirici olmayan uç sloganlardır. Tam tersine, kitlelerin hem sosyalizm için hem de kapitalizme karşı mücadele etmesine yol açacak sloganlardır. Şu anda Yunanistan’da devrimci bir önderliğin yakalaması gereken ana halka, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün ezilen halkı Avrupa Birliği karşıtı bir çizgiye çekmek için Syriza önderliğine, memorandumlara karşı politikalarını hayata geçirmenin yolunun Yunanistan’ın AB’den ve Avro Bölgesinden çıkması gerektiği doğrultusunda basınç uygulamaktır. Çünkü AB, emperyalizm demektir ve emperyalizmden mutlak kopuş gündeme getirilmeden Yunan işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi mümkün değildir.

Devrimci Parti devrim sürecinde inşa edilir

Devrimci bir partinin çekirdeği devrimden önce mutlaka oluşmuş olmalıdır. Bu çekirdek, devrim öncesinde ne kadar gelişmiş olursa iktidar mücadelesindeki sınıfa yardımcı olma imkânı o kadar artar. Ama gene de devrimci parti esas olarak devrim sırasında inşa olur. Bir başka ifadeyle devrim öncesinde ne olursanız olun, devrim sırasında doğru politikalar izleyemiyorsanız, işçi sınıfının öncüsünü doğru politikalar çerçevesinde hareket ettiremiyorsanız sınıfın iktidarı yakalama şansı hemen hemen sıfırdır. Devrim sırasında inşa edilemeyen parti aslında yok demektir. İşçi sınıfının öncüsü ancak devrim sırasında geniş işçi kitleleriyle kucaklaşabilir ve bu fırsatı kaçırmamak zorundadır. Dünya işçi hareketi tarihi bu türden kaçırılmış olan fırsatlar tarihidir.

Syriza devrimci bir parti değildir, ama…

Syriza hükümet olabilecek, ama işçi sınıfının kapitalizmi yıkarak, yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet rejimine son vererek kendi iktidarını kurmasına yardımcı olabilecek bir parti değildir. Ama Syriza Yunanistan sosyalist solu içinde işçi sınıfının mücadelesinde geçici olarak dahi olsa en doğru halkayı yakalamış olan partidir. Kullandığı geçiş taleplerinin gücü Syriza’yı bu noktaya getirmiştir. Bu talepleri bir başka parti de kullansaydı, söz gelimi KKE (Yunan Komünist Partisi) ya da PASOK, onlar da Syriza’nın aldığı kitlesel desteği alabilirlerdi. Bunu yapamamış olmaları, KKE için iktidar istememesinden, PASOK içinse AB’nin köklü bir parçası olmasındandır. Yunanistan bir devrimci süreç yaşıyor, devrimci bir parti inşa etmeye soyunanlar sınıfa müdahalelerini – bu süreçlerde zaman faktörünün ne kadar önemli olduğu bilinmesi gerektiğine göre- Syriza’nın ulaştığı kitleye içerden ve dışardan seslenerek yapmak zorundadırlar. Syriza’nın elinde sistematik bir Geçiş Talepleri Programı yoktur. Bu durum onu devrimci bir parti yapmaktan uzaklaştırır. Ama Syriza’ya bütün bunları bilerek sekterce yaklaştığınızda da onunla rezonansa girmiş kitlelere yaklaşma imkânını yitirirsiniz. Devrimci bir parti sürekli olarak kitlelere dışardan nutuk çekilerek inşa edilemez.

Şimdi Syriza nasıl ve neden eleştirilmeli?

Syriza yüzde 36 oyla seçimleri kazandı. Çıkarttığı milletvekili sayısı 149. Bu, tek başına iktidar olmak için fazlasıyla yeterli bir sayı. Bu sayının karşısında 151’lik bir muhalefet bloku oluşturmak kesinlikle mümkün değil. Hele de birbirleriyle can düşmanı olan onca muhalefet partisi arasından. Dolayısıyla Syriza’nın  Bağımsız Yunanlılar Partisi (EN.AL) ile koalisyon hükümeti oluşturmasına hiç ihtiyacı yoktu. Bilindiği gibi bu parti Yunanistan’ın Le Pen’ci partisidir, göçmenlere, Yahudilere ve Türklere düşmandır. Ayrıca Yunan büyük burjuvazisinin – özellikle Avrupa’nın en güçlü deniz taşımacılığı sektörünün – bir partisidir. Zaten lideri Panayiotis Kammenos geçen Samaras Hükümetinde Deniz Ticaret Bakanlığı yapmış, şimdiyse Savunma Bakanlığına getirilmiştir. Çipras’ın bu konudaki oportünist taktiği şudur: AB’den kopmadan AB ile pazarlık yapacağından koalisyon ortağını bir Le Pen’vari  AB düşmanından seçerek bu pazarlıkta kendini avantajlı kılmak.  AB ile ilerde uzlaştığında kendisini kolayca koalisyondan dışlayabilir. Kaldı ki yukarıda da belirttiğim gibi zaten sayısal olarak EN.AL’e ihtiyacı yoktur. Ama Yunan Komünist Partisi’nin  (KKE) de daha seçimler bile sonuçlanmadan Syriza ile koalisyon kurmayacağını, çünkü Syriza’nın AB’den kopmayacağı şeklindeki açıklaması tam bir ikiyüzlülüktür. KKE yakın tarihinde bırakın Syriza’yı Yunanistan’ın sağcı partisi olan Yeni Demokrasi ile bile koalisyon yapmış bir parti olduğunu kimsenin unutmadığını bilmiyor mu? Tabii bu eleştiri tek başına KKE’ye yapılamaz, Syriza da en az KKE kadar onunla koalisyon kurmayı istememiştir.

Yunanistan’da sınıf mücadelesinin bölünmesi işçi sınıfının her iki geleneksel partisinden de gelmektedir. Bilindiği gibi yıllardır yapılan genel grev ve kitle gösterilerinde KKE açıkça birleştirici değil “bölücü” bir tutum sergilemekte, kontrolü altında tuttuğu işçi sendikalarını sınıfın ortak eylemine katmamakta, ayrı sokak gösterileri düzenlemekte. Bu bölücülük konusunda KKE’nin PASOK’tan bir farkı yoktur, çünkü o da kontrolü altında tuttuğu işçi örgütlerini genel sınıf mücadelesinin kenarında durmaya zorlamaktadır.

Yunanistan’ın önündeki tehlike

Yunanistan seçimleri sanıldığının tersine büyük bir coşku ve kutuplaşma içinde cereyan etmemiştir. Seçimlere katılma oranı yüzde 64’tür. Üstelik bu katılım, oy kullanma zorunluluğunun bulunduğu bir ülkede gerçekleşmiştir. Oy kullanma zorunluluğu, bizde Kenan Evren döneminde olduğundan daha serttir. Yani devletçe tahsil edilip edilmeyeceği belli olmayan küçük bir para cezası değildir. Yunanistan’da herhangi bir devlet dairesinde işinizi yaptırmak istediğinizde sizden seçimlere katıldığınıza dair belge istenmektedir. İşte buna rağmen Yunanistan’da seçimlere halkın yüzde 36’sı katılmamıştır. Bu, Yunan halkının kendi geleceğiyle ilgili ne kadar umutsuz olduğunun bir göstergesidir aynı zamanda.  Yani bir anlamda Syriza’ya verilen oylar da kerhen verilmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu koşullar altında devrimci partinin inşası vazgeçilmez bir zorunluluktur ve ne yazık ki buna fazla zaman da yoktur. Bununla birlikte, işçi sınıfının iktidar mücadelesini hiçbir sekterliğe yer vermeden birleştirebilecek olan bir devrimci partinin inşası süreci günümüzün devrimci koşullarında her yol denenerek bulunmak zorundadır.

Son söz Türkiye Soluna

Türkiye sosyalist hareketinde oldukça geniş bir kesim Syriza’nın seçim galibiyetinden kendine pay çıkartıp, işi neredeyse zaten “Biz Syrizayız!” demeye getiriyor. Syriza ağırlıklı olarak bir sınıf ve halk örgütlenmesidir ki bizde bu kesinlikle yok. Üstelik sınıfın ve halkın anti-emperyalist mücadele geleneğinin yüksek olduğu bir toplumsal formasyonun ürünüdür. Bu konularda Syriza’yı sürükleyen bir halk söz konusu. İşin bu yanı maalesef bizde olmadığı gibi Kürdistan’da da pek yok!

Umarız sonu benzemez ama bir Fransız atasözü şöyle diyor: “La victoire a beaucoup de parents, mais la défaite est orpheline!”[1]

 

 

[1] “Zaferin ebeveyni çok olur, ama yenilgi öksüzdür!”

 

Hırsızlık Ne ki? Ortada Çok Daha Büyük Suç Var!

— Şadi Ozansü

Evet, AKP’li dört bakanla Bilal’in içinde yer aldığı ve Cemaatçi polisler tarafından deşifre edilen “yolsuzluk/hırsızlık” vakasının sıradan bir hâdise olmadığı artık ayan beyan ortada. Zaten eğer öyle olsaydı, bunun yıllardır gerçekleştirilen büyük Özelleştirme Soygunundan ayrı bir yanı kalmayacağı gibi, hükümet cephesinde de bir darbe-i hükümet algılamasına kadar uzanan bir panik havasının doğmasına neden olmazdı. Sonunda söyleyeceğimizi başından söyleyelim: Bu; bazı hükümet efradıyla Bilal’in şirketinin kendi şahsi kasalarını doldurma girişimine karşı gerçekleştirilmiş bir suçüstü operasyonunun ötesinde bir anlam taşıyor.

Hükümetin dış ve iç politikasına karşı suçüstü operasyonu

Cemaatçi polislerin ve savcıların yürüttüğü operasyon, kara para aklama girişimi öncesi (Kim bilir belki o sıralar pervasızlık o kadar almış yürümüştü ki, artık bu aklamaya bile gerek duyulmuyordu) bir eylemdi.  Başbakanlığa tahsis edilmiş bulunan özel fonun “memleketin iç ve dış politikasının gerektirdiği devasa mali ihtiyaçlara” hiçbir şekilde yetmediği açıktı. Peki, neydi bu dış ve iç politikanın mali ihtiyaçları? Açıktır ki, içerde AKP’nin her türlü seçimi kazanması için yapılması gereken harcamalarla,  bir rejim değişikliğinin altyapısını oluşturacak olan TBMM’den daha büyük bir Saray inşaatının yüklü masrafları, dışardaysa öncelikli olarak Suriye’de Esad rejiminin yıkılması için cihatçı çetelerin silah ihtiyaçlarının Katar’ın ve Körfez Emirliklerinin yanı sıra Türkiye tarafından da karşılanması gerekliliği. ABD emperyalizmi nasıl Afrika’daki askeri masraflarını başta Fransa olmak üzere çeşitli emperyalist Avrupa ülkelerinin başına yıkıyorsa, Türkiye de kendi haline bakmadan o emperyalist ülkelerle aşık atıp ABD emperyalizminin daha fazla gözüne girebilmek ve Ortadoğu’da da “ben varım” diyebilmek adına Bilal’in dairesinde para saymak zorunda kalıyor!

Bir başka ifadeyle, içerde, Cumhuriyet’in kendisinin ve geleneksel “parlamenter” rejiminin ilk elde başkanlık sistemi aracılığıyla yıkımına kadar uzanacak olan bir politikayla (bu açıdan Ankara’ya Saray inşaatı Çamlıca’ya cami ve Gezi Parkı’na Topçu Kışlası inşaatlarından çok daha önemlidir!) dışarda da Suriye, Irak, İran gibi emperyalizmden görece bağımsız ülkelerin “düşürülmesi” politikalarının birleştirilmesi. İşte iç ve dış politikaların birliği ve bütünlüğü bu olsa gerek. Davutoğlu/Erdoğan Hükümeti şu anda taktik olarak Ortadoğu’da  ABD emperyalizmiyle ne kadar aykırı düşerse düşsün, son tahlilde onun çıkarlarının kararlı bir savunucusu olduğunu her fırsatta ispatlamaya çalıştığından, ABD emperyalizminin  geçici desteğini almaya devam edecektir.

Hırsızlık suçlaması buzdağının görünen yüzüdür ve kimseyi ikna etmez

Menderes Hükümeti 27 Mayıs 1960’da devrilip de Yassıada’da yargılanmaya başlandığında,  ABD ile bağları hiçbir zaman koparmak istemeyen yeni yönetim, Demokrat Parti (DP) iktidarını gerçek suçlardan (ABD hesabına Kore Savaşı’na katılarak 3 bin askerin ölümüne neden olmak) değil de “Bebek Davası”, “Don Davası” gibi mânâsız konulardan vurmaya çalıştı. Oysa ki söz konusu olan Menderes Hükümetinin ulusal egemenliği yok sayması, anayasayı çiğnemesi, basın özgürlüğünü ortadan kaldırmasıydı. Bugün de söz konusu olan AKP hükümetinin dört bakanının yolsuzluk ve hırsızlıktan yargılanmaları değil, bütün bir hükümetin var olan anayasayı ve ulusal egemenliği çiğnemekten yargılanmasıdır. Basın özgürlüğünü iğdiş etmekten, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkını ortadan kaldırmaktan, sendika üyesi olma hakkını ve istediği sendikayı seçme hakkını engellemekten ve hepsinden önemlisi ulusal egemenliği rafa kaldırmaktan yargılanmalıdır.

Ulusal egemenliği rafa kaldırmaktan yargılanmalıdır

Evet, Recep Tayyip Erdoğan AKP Hükümetinin başbakanıyken emperyalizmin Libya saldırısı patlak verdiydi. NATO bu vesileyle Libya’ya saldırmaya karar verdiğinde, henüz Ahmet Davutoğlu’na danışmamış bulunan Erdoğan, “NATO’nun Libya’da ne işi var!” diyecek olduydu. Hemen sonrasında ne tür gelişmeler oldu bilmiyoruz ama AKP hükümeti daha TBMM’ye danışmadan, TSK’nın Deniz Kuvvetlerinden altı kadar savaş gemisini Libya açıklarına gönderip doğrudan savaşın tarafı olmuş oldu. İşte anayasal suç budur ve tam da Yüce Divanlık bir konudur. NATO üyesi olmak, NATO’nun her tür emperyalist kepazeliğine katılmak demek değildir. Nitekim aynı NATO’nun üyesi olan Portekiz, “benim yasalarım, anayasam buna engel” diyerek Libya saldırısına katılmayı kabul etmemiştir. Kaldı ki “savaş kışkırtıcılığı” yapmak bizim yasalarımızda da suç!

Peki şimdi Tayyip Erdoğan o gün yaptıklarının bir anayasal suç olduğunu bilmiyor mu? Elbette biliyor. Ve zaten tam da o yüzden darbe-i hükümet diyerek parlamenter sistem yerine başkanlık sistemine geçmek için uğraş veriyor. Çünkü o zaman emperyalizmin çıkarları doğrultusunda bir ülkeye savaş açmak için parlamento engeliyle karşılaşmayacak. Aslında mesele bu kadar basit.  O yüzden: Ne hırsızlığı, ortada çok daha büyük bir suç var. “Hırsızlık” diyerek AKP Hükümetini kurtarmayalım!

Güney Afrika: Irkçı Rejim Kalkalı Yirmi Yılı Geçti Ama Ülke Hala Bir Beyaz Cumhuriyet!

 

–Şadi Ozansü

 

Emperyalistler ırkçı rejimlerini Mandela’yı ikna ederek koşullu bir şekilde kaldırmışlardı: Beyazların toprak ve üretim araçları üzerindeki mülkiyetlerine dokunulmayacak.

İşte Güney Afrika (Azanya) şimdi bu tavizin acı sonuçlarını yaşıyor.

9 Kasım günü, sabah saat 01.00’de olağanüstü olarak toplanan COSATU[1] Merkez Yürütme Kurulu, kendi bünyesindeki en büyük sendikal federasyon olan NUMSA’yı[2] Konfederasyondan atma kararı aldı. Bu, Güney Afrika’da gerçek bir siyasal deprem anlamına geliyor. Mandela’nın partisi ANC (Afrika Ulusal Kongresi), SACP (Güney Afrika Komünist Partisi) ve COSATU’dan oluşan koalisyon hükümeti panik yaşıyor. Ülke, birazdan anlatacağımız bir dekompozisyon (ayrışma/çözülme) ya da rökompozisyon (yeniden bütünleşme) süreciyle karşı karşıya.

NUMSA yalnız değil

COSATU’nun merkez yönetimi, ihraç kararını 24’e karşı 33 oyla aldı. Konfederasyonun 7 önemli sendikası NUMSA ile dayanışma için COSATU’nun üst kurullarına katılmama kararı aldılar. NUMSA’nın ihracı kararına aleyhte oy kullananlar arasında, 2013 yılı Ağustos ayında COSATU’nun Üçlü Koalisyon Hükümetinden bağımsız davranması gerektiğini ileri sürdüğü için görevden alınan COSATU’nun eski Genel Sekreteri Zwenlinzima Vavi de bulunuyor.

NUMSA’nın açıklaması

NUMSA, COSATU Merkez Yönetim Kurulu’nun almış olduğu kararın ertesi günü yaptığı Konfederasyona geri alınma talebine ilişkin açıklamasında şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Bu Konfederasyonu [COSATU – çn.] birlikte kurduk (…) Konfederasyonumuzun içinde bulunduğu dayanılmaz gerilim göz önüne alındığında Olağanüstü Konfederal bir Kongre çağrımız COSATU’nun tüzüğüne tümüyle uygundur. İktidar partisi ANC’nin işçi sınıfını olumsuz olarak etkileyen politikaları, Konfederasyonun federasyonlarının [sendikalarının – çn.] bu işçi düşmanı politikaları cepheden karşılarına alan değerlendirmeleri gerilimi daha da arttırmıştır (…) Konfederasyonun tüzüğünün çiğnenmesi etrafında oluşan gerilimin temel nedenlerinden biri de işçi sınıfının çıkarlarını tüzüğümüzde ifade edildiği biçimiyle savunanlarla bu çıkarları ANC ve KP ile gerçekleştirilen bir ittifak sunağında kurban etmeye hazır olanların arasındaki siyasal bölünmedir (…) NUMSA’nın işlediği en büyük suç; ANC Hükümetinin izlediği neo-liberal politikaların bir sonucu olarak işçi sınıfının durumunun giderek kötüleşmesi karşısında kendi kongresinde son derece demokratik olarak aldığı, Konfederasyonun ANC Hükümetinden bağımsız bir tutum alması kararı olmuştur.

Marikana Olayları dönüm noktası

2012 yılının ağustos ayında patlak veren madenciler grevine Marikana’da hükümet güçleri tarafından beyaz işverenlerin isteği doğrultusunda ateş açılması geçmişteki apartheid (ırk ayrımı) rejimini aratmayacak bir tablo yaratmıştı. Olaylar sırasında 38 maden işçisi hayatını kaybetmiş, yüzlercesi yaralanmıştı. Marikana olaylarından hemen sonra tarım işçileri grevi ve ardından da gene bir başka madenciler grevi yaşandı. Şu günlerde büyük postacılar grevi sürüyor ve Posta İdaresi işçilere yazılı olarak istifasını iletmiş durumda.

Irkçı rejimin sona ermesinden sonra Güney Afrika’da gerçekleştirilen en kanlı operasyon olarak tarihe geçen Marikana katliamının ardından öldürülen işçiler için yapılan anmadan: “Adaletin olmadığı yerde barıştan söz edemeyiz!”

Irkçı rejimin sona ermesinden 20 yıl sonra

Bilindiği gibi ırkçı rejimin sona ermesinde Mandela ile emperyalizm arasında ciddi pazarlık sürdü. Bu pazarlıkta Mandela ülkedeki beyaz azınlığın çıkarlarına dokunulmayacağının garantisini verdi. Siyahlar oy hakkına sahip olacakları gibi ırk ayrımcılığına da artık uğramayacaklardı. Ama buna karşılık yıllardır uğrunda mücadele edilen bir Siyah Cumhuriyet de gündeme gelmeyecekti. Dolayısıyla bugün Güney Afrika’da hâlâ bir Beyaz Cumhuriyet varlığını sürdürüyor. Bugün aradan 20 yıl geçmesine rağmen genç siyahların yüzde 80’den fazlası hâlâ işsiz, ülke topraklarının hâlâ yüzde 80’den fazlası beyazların elinde ve siyah madencilerle işçiler hâlâ apartheid rejimin aratmayacak kötü koşullarda yaşıyorlar.

Siyahlar arası politik ayrışma da başladı

Ülkedeki çok sert sınıf mücadelesinin bir ürünü olarak, ANC’nin Gençlik Örgütü yöneticisi Julius Malema ANC’den ihraç edildi. İhraç nedeni, Marikana madencilerinin grevini kamuoyu önünde açıkça desteklemiş olması ve ülkenin madenlerinin tümünün millileştirilmesini savunmuş olmasıydı. Kendi partisini kurdu. Economic Freedom Fighters (EFF) bu yıl mart ayında yapılan genel seçimlerde yüzde 6 oy aldı. Partimiz İKP gibi ILC (İşçilerin ve Halkların Uluslararası Bağlantı Komitesi) üyesi olan SOPA (Azanya Sosyalist Partisi) EFF’nin seçim kampanyasını millileştirme taleplerini öne çıkardıkları her yerde destekledi.

Şu sıralar AMCU[3] COSATU’ya göre sınıf mücadelesinde oldukça öne çıkmış durumda. Bir COSATU Federasyonu olarak gözüken NUM[4] ise bütün itibarını yitirmiş olduğu gibi artık herhangi bir üyeye de sahip değil.

ANC’nin en büyük kâbusu

Yukarıda Güney Afrika’nın iki farklı sürece yönelebileceğini söyledik. Ya ANC, KP ve COSATU’nun şimdilik çoğunluğunu oluşturduğu hükümetin izlemekte olduğu emperyalizmle işbirliği politikaları temelinde sefalet ve yok oluşa doğru yürümek ya da Daily Maverick gazetesinin başyazısında ifade edildiği gibi İrvin Jim (NUMSA yöneticisi), Julius Malema (EFF yöneticisi), Zwenlinzima Vavi (COSATU eski Genel Sekreteri), Mathunjwa (AMCU yöneticisi) bir araya gelmesiyle hem ANC’nin hem de emperyalistlerin büyük kâbusu olacak” bir sürece yürüyerek ulusal kurtuluşla sosyal kurtuluşu birleştirmek ki, Güney Afrika’da bunun adı Siyah Cumhuriyettir.

Güney Afrika ve Kürt Hareketi: kıssadan hisse

Her ne kadar Kürt Hareketi Güney Afrika’daki ANC’yi kendine örnek olarak alsa da, kuşkusuz analojiler hep eksiktir.  Güney Afrika “ulusal sorun” olmak dışında Kürt hareketiyle uzak yakın hiçbir benzerlik göstermez. Dünya ekonomisindeki yeri ve üretici güçlerinin gelişmişlik seviyesi açısından da emperyalizm için Kürdistan’a göre çok önemli bir “halka”dır. Bununla birlikte, Güney Afrika’nın şimdi içinde bulunduğu durumu daha Mandela’nın “müzakereler”i yürüttüğü dönemden kalkarak irdelemek başka açıdan bir benzerlik yakalanmasına zemin sunabilir. 1994 de, 2014 de, Sovyetler Birliğinin tarih sahnesinden silindiği bir zaman diliminde emperyalizmin neredeyse “tek tabanca” yürüttüğü “barış süreçleri”dir. Ne Vietnam’a, hatta ne Cezayir’e benzerler.

Mandela’nın demokratik ve ulusal haklar karşılığında sosyal haklardan vazgeçmesi yanlışı Güney Afrika’yı bugüne getirdi. Bugün Kürt Hareketi’nin önderliği kısmi ulusal haklar karşılığında demokrasi taleplerinden vazgeçtiği gibi sosyal hakları gündeme dahi getirmiyor. Bu mücadelelerin her biri diğerine ayrılamaz şekilde bağlıdır: grev hakkı olmadan demokrasi, ifade özgürlüğü olmadan ulusal haklardan söz edilemez. Ülkemizde ve bölgemizde barışın güvencesi bu hakların oluşturduğu zemindir.  

——————–

 [1] COSATU: Güney Afrika’daki belli başlı işçi sendikaları konfederasyonlarından biri olup, tarihsel olarak ANC’ye (Afrika Ulusal Kongresi) ve SACP’ye (Güney Afrika Komünist Partisi) bağlıdır. COSATU’nun yönetimi 1994 yılından bu yana hükümet olan Üçlü Koalisyonun (ANC/SACP/COSATU) üyesidir.

[2] NUMSA: 340 bin üyesiyle COSATU’nun en büyük ve güçlü sendikasıdır.

[3] AMCU: Bir başka tarihsel siyah işçi konfederasyonu olan NACTU’nun sendikası.

[4] NUM: COSATU’ya bağlı bir diğer sendika olan NUM, 2012 yılının 16 Ağustos tarihinde Marikana’daki grevci platin madeni işçilerinin Üçlü Koalisyon Hükümeti güçleri tarafından katledilmesi üzerine çökmüştür. Greve karşı çıkan NUM yöneticileri hükümetin uyguladığı işçi katliamını da onaylayınca işçiler NUM’u topluca terk ettiler ve grevi yürüten AMCU’ya geçtiler.